amerikalılar sanırım hafiften kafayı yemiş bir ulus. göçmen olduklarından dolayı, aynen bizim almanya'ya göç eden türklerin çoğunun dine sarılması gibi kiliselerine sarılmışlar. oysa devleti kuran kurucu ataların hepsi masondur ve hatta insan görünümlü bir tanrıya inanmazlardı. zaten bu yüzden laiklik ilkesini devletin temeli yapmışlardı. bunların torunları ise 11 eylül saldırıları sonucu gördükleri şeytanları işte böyle işaretleyip, aynı bizim dinciler gibi mail ile herkese yollamışlar ve inançlarını artırmışlar. gördüğünüz üzere hristiyan dinci ile müslüman dinci arasında fark yok. hepsi temelde aynı bok. bir tanrının var olmaması gerektiği bu salak sikik fotoğraflardan bile belli.
size göre soldaki suratın sakalı ve bıyığı son derece belirgin. kafasında ise ateşten bir sarık var. tam bir cahil cühela batılının kafasındaki müslüman tipi. sağdaki surat ise profilden görünüyor. bir kuru kafa var ve yine kafasında sarık duruyor. sakal zaten fora. diğerleri ise daha çok maskelere benziyor.
thom yorke bazı parçaları kendinden geçerek söylüyor ve hatta kendini kaybediyor. gözleri kayıyor, sesi kayıyor, hareketleri kayıyor ve harbiden o adama neden hayran olduğunuzu tekrar tekrar yüzünüze vuruyor. adam o parçayı söylerken, o şarkıyı yaşıyor be. bir bir yaşıyor.
işte bunlardan birisi de jigsaw falling into place. bir haftadır tekrar tekrar dinliyorum. bazı radiohead parçaları insanda böyle tekrarlara neden oluyor ve her dinleyişte zevk alıyorsunuz ve kendinizi kaptırıyorsunuz. bu şarkı in rainbows'un en iyisi. reckoner da iyidir, ama bu parça, albümün en iyisi. bateri ile beraber kalp ritminizi bile ayarlayabilirsiniz. hatta kalbinizin o ritimle atması daha eğlenceli hale gelebilir. klibini de ilginç. radiohead'in her yaptığı değişiktir. neyse, bu şarkıyı ben 2007 şubatından beri bilirim. o zaman adı open pick'di. albüm 2008'de çıkmıştı. "çıkmıştı" demeyeyim, grup albümü internetten indirmeye bırakmış ve "gönlünüzden ne koparsa" diyerek para toplamıştı. ister bir penny verin ister beş sterlin!
neyse, olay bir barda geçiyordur ve kadın, thom'un elini tutar. her şey bir anda mucizevi bir hal alır ve kadının en sevdiği şarkı ile beraber ikisi coşar. thom mutluluktan deliye dönmüşmüştür, alice'in sırıtkan kedisini bile görür ve her şey bulanıklaşmaya başlar. gerisi önemli değil, olay normal akışına varmıştır işte ve siz kaptırın gidin kendinizi müziğin ritmine, pompalı tüfeğe ne gerek var ki, sözler ve müzik kurşun gibi..
00:01 müzik başlar.
01:45 müzik coşmaya başlar ve kan kaynar
02:10 ara vokaller kanı buharlaştırır
02:20 thom yorke coşar
03:15 jigsaw falling into place sözü ile beraber mekanın kendisi coşar
just as you take my hand
just as you write my number down
just as the drinks arrive
just as they play your favourite song
as the magic disappears
no longer wound up like a spring
before you've had too much
come back and focus again
(tam elimi tuttuğun anda, tam numaramı aldığın anda, tam içkilerin geldiği anda, favori şarkını çalmaya başladıkları anda, zırvalaman bittiğinde, artık eskisi gibi sarıp sarmalamak yok. gereğinden fazlasına sahip olmadan önce, geri gel ve odaklan.)
the walls abandon shape
you've got a cheshire cat grin
all blurring into one
this place is on a mission
before the night owl
before the animal noises
closed circuit cameras
before you're comatose
(duvarlar şekillerini kaybediyor, sırıta sırıta gülüyorlar. hepsi bulanıklaşıyor tek bir şekle dönüşerek. bu mekan bir görevde. baykuşlar çıkmadan önce, hayvan sesleri gelmeden önce, kapalı devre kameralar, sen komaya girmeden önce.)
before you run away from me
before you're lost between the noise
the beat goes round and round
the beat goes round and round
i never really got there
i just pretended that i had
what's the point of instruments
words are a sawed off shotgun
(benden koşarak uzaklaşmadan önce, sen notaların arasında kaybolmadan önce, çarpıntı kulaktan kulağa yayılıyor, çarpıntı kulaktan kulağa yayılıyor. orada hiç olmadım, oradaymış gibi davrandım. enstrümanlara ne gerek var ki, sözler pompalı bir tüfek gibi.)
come on and let it out
come on and let it out
come on and let it out
come on and let it out
(hadi gel ve çıkmasına izin ver, hadi gel ve çıkmasına izin ver, hadi gel ve çıkmasına izin ver, hadi gel ve çıkmasına izin ver.)
before you run away from me
before you're lost between the notes
just as you take my mic
just as you dance, dance, dance
(benden koşarak uzaklaşmadan önce, sen notaların arasında kaybolmadan önce, tam sen benim mikrofonumu aldığın anda, tam sen dans ederken...)
jigsaw falling into place
there is nothing to explain
regard each other as you pass
she looks back, you look back
not just once
not just twice
wish away the nightmare
wish away the nightmare
you've got a light you can feel in on your back
you've got a light you can feel it on your back
(işte puzzle tam yerine oturuyor. açıklanacak hiçbir şey yok. birbirinize yol verirsiniz, o arkasına bakar,
sen arkana bakarsın. bir kez değil, iki kez değil. kabustan uyanmayı dile, kabustan uyanmayı dile. hissedebileceğin bir ışık var arkanda, hissedebileceğin bir ışık var arkanda.)
eskiden bir dostum vardı. gerçi hala var. aklım karıştı şimdi, neyse netten tanıştığım ve hiç görmediğim bir insan. yedi yıl oldu tanışalı ve hiç görmedim. buna rağmen benim hayatımda önemli bir yer tutmuştur. şöyle diyeyim; belki farkında değildir, ama bir zaman sonra bir dönemece giren hayatımı bir şekilde şekillendirmiştir. dönemecin ebadını, şeklini değiştirmiş, gözüme daha güzel gelmesini sağlamıştır. ona olan saygımdan bu blogu bile ona adamışımdır. buradaki ilk yazım onu tarif eder. kar a adlı hikaye onu anlatır. yarın öbür gün nobel ödülü alan türkiye kökenli birisini daha okursunuz gazetelerde, bilin ki o benim dostumdur ve nobelden kazandığı milyon dolarları bana bağışlayacağına söz vermiştir. nasıl olsa kendisi patentten malı götürecek :)
benim onunla ilişkim, hayranı olduğunuz bir yazarla veya yönetmenle arada sırada yazışmak gibi bir şeydi sanırım. son bir yıldır onun hayatında kendimi fazlalık gibi hissettiğimden uzak duruyorum artık veya bir şeyler yazsam bile karşılığının olmadığını düşünüyorum. yani bencilliğim baskın geliyor. sonuçta benimle görüşmemiş olması, benim açımdan büyük bir eksikliktir, onun için değişen bir durum ise yok. en sonunda onun yaşantısında bir hayranından başka bir şey olmadığımı fark ettim. hayranlık, diğer kişiyi sizi görmeyi istetecek bir duruma ulaştırmıyor.
hala daha hayranlığım devam etse bile eskisi gibi her dediğine inanmam sanırım. bir keresinde kanser olduğunu söylediğinde onun için tişört bastırmıştım, morali düzelsin diye. o tişörtü hala saklarım :) yıkamadım bile tişörtü, hala simsiyah. en son konuşmalarımızdan birisinde de göğüslerini kanserden aldıklarını söylemişti ve yine inanmıştım. dedim ya, benimkisi yakınlıktan çok hayranlıktı.
bu parça, benim muse ile tanışmama neden olmuştur ve elbette o kişinin bana bir armağanıdır. bu şarkıyı kendisine ezbere söyleyebilen erkekle evlenebileceğini söylemişti ve ben ezberledim. hem de ingilizce bilmememe rağmen :) muse türkiye'ye geldiğinde, yanımda başka bir kız olmasına rağmen, sanki karşımda o varmış gibi söylemiştim bu parçayı ve türkçeye harbiden çevirdim. elimde sözlük, teker teker çözdüm cümleleri. hatta son halini buzdolabına asmıştım. onun, bana dünyanın bir çok yerinden gönderdiği kartların yanına. güzel duruyordu. buzdolabında şarkı sözleri. şimdi o çeviriyi sakladım bir yere ve bulamıyorum. bir ara tekrar taşınırsam bulurum sanırım. aklımda kalan sözler de yetiyor hani, ben yapamıyorum, sen öldür beni :)
i think i'm drowning
asphyxiated
i wanna break the spell
that you've created
you're something beautiful
a contradiction
i wanna play the game
i want the friction
you will be
the death of me
yeah you will be
the death of me
bury it
i won't let you bury it
i won't let you smother it
i won't let you murder it
our time is running out
and our time is running out
you can't push it underground
we can't stop it screaming out
i wanted freedom
bound and restricted
i tried to give you up
but i'm addicted
now that you know i'm trapped
since ovulation
you'll never dream of breaking this fixation
you will squeeze the life out of me
bury it
i won't let you bury it
i won't let you smother it
i won't let you murder it
our time is running out
and our time is running out
you can't push it underground
we can't stop it screaming out
how did it come to this
yeah you will suck the life out of me
bury it
i won't let you bury it
i won't let you smother it
i won't let you murder it
our time is running out
and our time is running out
you can't push it underground
we can't stop it screaming out
and how did it come to this
aslında düşününce artık sigara kokmadığımı fark ediyorum. ama yine de canım çok sigara çekiyor. iş yerinde fıldır fıldır dönüyorum sigara için. çay geldiğinde daha da bir özlemle bakıyorum bardağa. şu an yazarken bile canım sigara istiyor. biraz sabredeyim, sonra yeniden başlarım veya başlamam. bilmem, düşünmeyeyim şimdi bunu. dairede an itibariyle sigara içen tek kişi var 15 gün bırakabildiğini söyledi. 16 günlük bir rekor kırmak fena olmaz hani. kendisini tanımam, ama burcu sıdkısıyrıq okurken sigara içtiğimi sanıyorum. elim dudaklarıma doğru hareket edip sigarayı almaya yelteniyor. valla bak. onu okurken hep mi sigara içtim acaba, onu düşünüyorum şimdi.
dün:
önce kkb'ye girdim. ağzıma çubuk soktu ve burnuma ışık tuttu pis herif. boğazımla ilgili problemimi anlattım. fıs fıs verdi. akabinde darth vader'a sesi benzeyen o adamla ile bir alakam olmadığını, ama yine de sigarayı bırakmamı istedi. 4 gündür içmiyorum dedim. sonra dahiliyeciye gittim. her şey randevulu. sağlık sistemi harbi çok değişmiş. 2 yıldır bir sağlık kurumuna, rahat 4 yıldır da hastaneye girmemiştim. şimdi internetten sıra alıyorsun ve muayene oluyorsun. neyse, kadın dahiliyeci önünde muazzam bir kuyruk vardı. anlaşılan kimse karısını erkeğe elletmek istemiyor. benim randevu aldığım erkek doktora giden bile yoktu. hemen muayeneye girdim. neyse, sırtımı dinledi. röntgen istedi. akciğerimi inceleyecekmiş. en son fiziksel tıp ve rehabilitasyona gittim. bu branşı da ilk defa duydum. olayı anlattım. sigarayı bıraktığımı belirttim. kazak ve atlet yine çıktı. baktı baktı ve sağ omzumun bir kaç milim kısa olabileceğini söyledi. röntgen istedi. en sonunda röntgen için de sıra aldım ve çektirdim. dahiliyeci akciğerlerimin sağlam olduğunu söyledi. anlayacağınız hala sigara içmeye devam edebilirim. ciğerlerim sağlam çünkü. sadece bahar yerine güz geldiği için hava beni feci çarptı. fizikçi ise omzumda problem olmadığını, mekiği bırakmamı istedi. valla bak. yürüyüş yapmalıymışım. boyun ve bel kaslarımı güçlendirmem için ısınma harektleri yapmamı istedi. resimli örnekleri de verdi. biraz sırt omurlarım ilginç bir hale gelmiş. nasıl yani deyince tam bir açıklamada bulunmadı. kaslarımın sertleşmesi ona bu biçimi vermiş. bence sandalyeye oturmaktan oldu. anlayacağınız sigara içebilirim. ama dört gün oldu be, başlanır mı bir daha, emin değilim. evde biri tam, birisi de neredeyse tam 2 paket winston box var. soft her yerde bulunmuyor. insan son sigarasını soft içerdi bari. neyse, karşımda duruyorlar ve içmiyorum. istesem sigarayı bırakacağımı her zaman söylemişimdir ve gördüğünüz üzere şu an için bıraktım. sizi gidi iradesiz eşşekkeler sizi.
bir önceki gün:
bugün pazar. çok sinirliyim. hava soğuk ve elim sürekli cebime gidiyor. sigara arıyorum ve içmediğim aklıma geliyor. bir süreliğine bıraktım çünkü. yarın muayene olacağım ve sonuca göre içip içmemeye karar vereceğim. ama uzun yürüyüşler sigara olmadan yürünmüyor be. üstelik kardeşimin evine aynı hırsızlar ikinci kere girmiş ve bu sefer unuttuklarını almışlar. yeğenim olayı heyecanla anlattı.
daha da önceki gün:
bugün cumartesi ve sokakta sigara içen insanlar gözüme çarpıyor. yerde boş sigara paketleri var. eskiden insanların yüzüne bu kadar çok bakmazdım. şimdi gözüm sürekli sigara içenlerde. bir biraneye girdim ve dışarıda bira-sigara yapanlara gözüm takıldı. çok nefis bir ikililer. ama içmedim. en azından şimdi değil. bir süre daha dayanayım. akşam babam neden sinirli olduğumu sordu. sigarayı bıraktım demedim elbette. sana öyle gelmiş dedim. şimdi bıraktım desem ve tekrar başlasam daha çok kızar. evet sinirliyim ve daha tahammülsüzüm. sigara beni oldukça fazla gevşetiyor ve rahatlatıyor. içince insanlara daha az kızıyorum.
cuma:
sabah kalkınca canım hiç sigara çekmedi. ama işe gidince kolumu bile kaldırmakta zorlandım ve inanılmaz bir şey oldu. gidip iş yerindeki insanlarla konuşmaya başladım. sigarayı bırakmak beni sosyalleştirdi bir anda. bizim sekreterle dostoyevski ve rus romancıları hakkında konuştuk. çok fazla betimleme yapıyorlar. o da fark etmiş. sonra bizim mutemetle karşılıklı birbirimizle kafa bulmaya çalıştık. sinirli değilim. ama sürekli konuşma ihtiyacı çekiyorum. sanırım sigaranın en güzel yanı sizin asosyal yaşantınıza destek olması. hatta destekten ziyade bir parçası olması. sigara paketlerinin üstüne sigara sizi asosyalleştirir yazmaları gerekli. ayrıca muayene işi çok değişmiş. önce randevu almak gerekiyormuş. muayene pazartesiye kaldı.
perşembe:
sabah sabah göbeğimin iyice çıktığını söylediler. yanaklarım da şişmiş. akşam mekiğe başlamaya karar verdim. hatta bir süre rejim de yapayım. 2012'ye kadar yağlarımı aldıramayacağım nasıl olsa! neyse, öğlen oldu, akşam oldu ve mesai bitti. eve geldim. kendime salata yaptım. akabinde bir sigara yaktım. bu şu an için son sigaramdı. daha sonra mekik çekmeye başladım ve 40 deyince kendimi bıraktım. bırakmamla beraber kollarımıın yanlarına sancı girdi. geçer diye bekledikçe kollarımı hareket ettiremez hale geldim ve nefesim hızla kesildi. dışarı çıktım ve açık hava da iyi gelmedi. hırlaya hırlaya nefes alır hale geldim. o anda aklıma gelen şey arabanın bende kaldığı ve pederin gelemeyeceği. kardeşimi arasam şimdi olmaz. gerçi aramaya kalksam bile aramam imkansız. parmaklarımı oynatamıyorum ki. en sonunda neredeyse sürünerek kendimi banyoya attım ve sıcak suyu açtım. boylu boyunca yattım. sıcak su kaslarımı gevşetti ve nefesim düzeldi. ama daha sonra hem ayak, hem de el parmaklarıma kan hücum etti. resmen tüm damarlarım zonkluyordu ve ayağa kalktım, biraz yürüdüm. üzerimdeki ıslak elbiseleri çıkardım. kendime geldim. iki durumda da göğüsümde hiç bir ağrı, sızı ve sancı yoktu. kalp sağlam olmalı. 22 yaşında kalp krizinden ölen bir arkadaşım olmuştu çünkü. canım sigara istedi. pakete baktım ve bir süre içmemeye karar verdim. sonra onu görmeyeceğim bir yere kaldırdım. akşam oldu, gece oldu ve ben uyudum. yarın muayene olmaya hastaneye gideceğim. ciğerlerime baktırmam lazım. kaslarıma da.
emily bronte'nin uğultulu tepeler adlı romanı, okuyabileceğiniz en manyak intikam planlarını içerir. heathcliff adlı kişi, planlarını yıllara yayarak, bu dünyada kendisini seven tek kişi olan catherine ile evlenen edgar linton'dan intikamını yavaş yavaş, sindire sindire, sinsice, sabrederek alır. önce catherine'nin kendisine ait olduğunu linton'un kafasına çiviler. akabinde kız kardeşini onun elinden alır. daha sonra kız kardeşinden doğan yeğenini(yani kendi oğlunu) alır. en sonunda ise ölümüne neden olduğu catherine'nin kızını, bir sadiste çevirdiği oğlu vasıtasıyla zorla alır. her şey bittiğinde çiftliğine de el koymuştur. ama linton'dan intikamını tam olarak alamaz. herif en azından kızının kollarında ölmüştür.
neyse, bir çok kadın, bilerek veya farkında olmadan, aynı tür intikamı erkeklerinden alıyor. bu intikam şeklini biz erkeklere açıklama vakti geldi ve geçiyor! hemen başlayayım.
birinci aşamada erkeğin yüzüne bakmayı keser ve onu aynaya bile bakamaz hale getirir. bu öyle bir safhadır ki erkek iğrenç bir varlık haline dönüştüğünü düşünür. ikinci aşamada eskiden kadın ve erkek için önemli olan ayrıntılara takılmamaya başlar ve erkek bu durumda kadının kendisini umursamadığını düşünür. üçüncü aşamada ise kadın seksten zevk almamayı becerir, ki bu durum erkek için feci bir yıkımdır. tamam, bir kısım erkek kadının zevk almasını istemezmiş, olabilir böyle bir şey ama günümüzde erkeklerin çoğu, kadınına zevk veremiyorsa büyük bir yıkıma doğru gider. aşamaların sonuna doğru ise kadın porno filmlerdeki erkekleri övüyorsa eğer, kıyas yapıyorsa, bilin ki intikamın son hançeri sırtınıza geçmiştir. çünkü sizin aklınıza şüpheyi sokmuştur. size ait olduğunu düşündüğünüz kadının, size ait olmadığını, sizin zincirlerinizden kurtulduğunu görürsünüz. eğer bu planı başından itibaren farketmediyseniz geçmiş olsun. siz bir süre kendinizden iğrenerek ve değersiz olduğunuzu düşünerek yaşayacaksınızdır. eğer planı fark ettiyseniz hemen o kadını terk edin ve her hamle için karşı hemle geliştirin. karşı hamleleri de ben yazmayayım.
tabi planın geçerli olması için erkeğin şiddete meyilli olmaması gerekiyor. meyilliyse, zaten kadın istemeden bu planı uygulamak zorundadır. şiddete meyilli bir erkek, yüzüne bakılmasını istemez. çünkü çirkindir. kadının seksten zevk almasını istemez. çünkü bir kadının zevk alması ona fazla gelir. herhalde karısının porno film izlemesini de istemez!
şahsen intikam fikrini feci itici buluyorum. çok gereksiz bir eylem. her şeyi zamana bırakmak ve intikam alınacak kişinin kendi pisliği içinde kaybolmasını beklemek daha mantıklı. çünkü eninde sonunda intikam alınacak kişi, kendi kendine, sizin ne yaparsanız yapın beceremeyeceğiniz bir duruma düşüyor.
az, hakan günday'ın, kinyas ve kayra'dan sonra okuduğum en iyi romanı olmuştur. bitirdikten sonra belki ağzınızda bir zargana tadı bırakabilir. o da belki. yine de bu roman çok güzel. nasıl bahsetsem bilemedim ki şimdi. fazla yazıp kitaptan alacağınız zevki aza indirgemeyeyim. ama kinyas ve kayra'da, kayra'nın ağzından laf çaktığı `oğuz atay`'a, kendi üslubu ile büyük hayranlığını ve saygısını dile getirişi, karakterlerin kendisi, inanılmaz olmasına rağmen onun kaleminden çıktığı için normal olan tesadüfler ve birbirlerinden haberleri bile olmadan, birbirlerine kavuşmak için 40 yıl bekleyen derdâ ve derda.
27 mart 2009 cuma. yer: bu blog. başlık: kelime oyunu
az:
şahsi kanaatim odur ki en muhteşem kelimelerden birisidir. a ile başlayan z ile biten, türkçenin en kısa ikinci kelimelerinden biri olmasına rağmen anlamı öz, ama a ile başlayıp z ile bitmesi ile tüm harfleri içine alan muhteşem yapım kelimi.
10 nisan 2011 pazar. az - hakan günday
"diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? haklısın. Belki de çok az... o zaman şöyle demeliyim: seni az tanıyorum... az...
sen de fark ettin mi? az dediğin, küçücük bir kelime. sadece a ve z. sadece iki harf. ama aralarında koca bir alfabe var. o alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. sana söylemek isteyip isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. biri başlangıç, diğeri son. ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. yan yana gelip de birlikte okunmak için. aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. senin ve benim gibi..."
kitabı buldum en sonunda. korsan değil, satın alma falan yok, bir basın numunesi buldum :). yarın akşama, daha kitap piyasaya çıkmadan bitireceğim :) ama sorun o da değil. insan büyük bir hayranlık duyduğu bir yazarla aynı kelime üzerinde düşünmüş ve farklı cümlerle aynı şeyi ifade etmişse eğer, bu inanılmaz bir mutluluğa neden oluyor. valla bak. ulan, hakan günday ile aynı kelime üzerine yoğunlaşmışım, heyyt be, seviyorum bu adamı :)
ortaokulda resim derslerini herkes bilir. bir keresinde 29 ekim resmi yapmamızı istediler ve sulu boya ile bir şeyler yaptım. benim resmi alan resim hocası "çocuklar, bakın bu resme, resmin nasıl olmayacağına dair size en güzel örnek budur" dedi. resmim o sene ilk yarı 10 üzerinden 5 ikinci yarı alt düştü. yani 4. inanmazsınız ama az kalsın resimden kalacaktım. bütünlemede de hocaya resim götürecektim. (resim yeteneği - yeteneksizim) şaka yapmıyorum ha, sonra belki iş teknik derslerini hatırlarsınız. sizin el yeteneğini geliştirmeye yöneliktir. ama tam bir fecaattim. bir keresinde tahtadan bir şeyler yapmıştım ve yine yapılmaması gereken olarak sınıfın huzurunda eserim rezil edilmişti. (el becerisi - yeteneksizim) bu dersler ortalamamı her zaman düşürmüştü. oysa babam maket gemi yapıyor ya hu, tip olarak çok benzesem bile yetenek olarak yanına bile yaklaşamıyorum. herif sıfırdan elektrik, su, kalorifer tesisatı, fayans döşüyor. yani vakti olsa utanmasa gerçek gemi yapar, işçi kullanmadan ev inşa eder. onu da geçtim, harbi tamircidir. buzdolabı falan hep o tamir eder. oysa ben neredeyse çivi bile çakamam. herif resmen benimle dalga geçiyor bu konuda. marangoz ve mobilyacılarda da çalıştım. ama dedim ya, el yeteneğim berbat. zımpara işlerinden başkasını yapamadım. o konuda da yeteneksizim. gerçi o çalışma hayatında benden iyi hamal olacağını keşfettim. eskiden dördüncü kata kömürümü sırtımda taşırdım. hamallık yapabilirim sanırım. ona yeteneği var. ama satıcılık konusunda başarılı değilim. limon satarken zorlanmıştım. simit satmaktan ziyade kahvelerde gazetelere daldığımdan o işi kıvıramadığımı fark ettim. oysa benim peder 1 hafta içinde içindeki büyük cevheri ortaya çıkarmış ve pazarlamacı olup, neredeyse pazarlama şirketini bile geçirmişti. ama son anda patron ona engel oldu. o da kendi şirketini kurup o patronu batırma noktasına getirdi! ama sol bir gelenekten gelen birisi, kapitalist düşünce sahibini batıramaz. işte o zamanlar bu acı gerçeği öğrendim!
neyse ağbi yeteneksizliğim sadece bu konuda değil elbette. üniversitede ev arkadaşım gitar aldı ve 6 kişilik evde bir tek ben o meredi çalamadım. bir keresinde akord nasıl yapılır gösteriyordı bana ve teli kopardım. bir daha da elime gitarı vermediler. ha "gitara yeteneğin yokmuş, darbuka falan dene" demeyin sakın. imkansız. üflemeli çalgılar daha kötü. flüt çalmak yüzünden müzikten de kalıyordum. 10 notalık şarkı çalmak için 2 gün harcıyordum. (müzik - yeteneksizim) "şarkı söylersin belki de" demeyin. dün efsane rakçı serpili gördüm tv'de. inanın bana, ondan bile kötü söylüyorum. ama bu yeteneksizliğimi gördüğüm için onun gibi herkesin huzunda şarkı söylemiyorum elbette.
spor derseniz eğer durun derim. beden dersinden de az kalsın çakacaktım. gerçi bunda eşofman ve spor ayakkabının olmamasının çok büyük bir etkisi de var. eşofmanı olmayanlara takla attırırlardı ve ben onu bile becemeredim. boyun uzun diye voleybol takımına almaya yeltenmişlerdi ama zıplayamıyorum. ama bak potaya basamasam bile iyi yer tuttuğumdan iyi basketbol oynarım. şutum da iyidir. mehmet okur'un lise basketbol hocası, benim ortaokul beden hocamdı(ben o lisenin ortaokul kısmını bitirdim). valla bak. ama eşofmansızlığın amına koyayım. parasızlık işte. neyse, öyle ahım şahım futbol da oynayamam. eskiden sert şut atardım. paslarım da iyidir hani. şimdi bileklerim iyice zayıflamış. o da bitti. onu da geçtim, askerde bir keresinde üstteğmen bana spor hareketlerini yaptırmamı söylediğinde sıra açıl demediğim için ağzıma sıçtı. çavuş rütbemi sökeceğini söylediğinde umursamadım. askeriyenin kendisi verir ve alır, umrumda değil. ama gözlüğümü gözüme sokacağını söylediğinde bozuldum. onun parasını ben vermiştim lan. (spor - yeteneksizim)
yeteneksiz olduğum başka bir konu da ezberdir. mesela okumayı çok geç öğrendim. ilkokul 3 hocam benden hiçbir bok olmayacağını yüzüme karşı defalarca söylemişti. zaten o sene kaldım. ilkokulda bile kaldım a q. ilk ezberlediğim şiir istiklal marşıdır. o da mecburen. iki kıtasını ezberlemiştim. sözlü sınavı işte. sonra lisede milli güvenlik dersinde atatürkçülüğün tanımını ezberlemiştim. bizim albay ezberlemeyeni geçirmiyordu. ama 2 günde ezberledim. 5 satır falandı. bu ezber yeteneksizliğim yüzünden formüllerle aram hiç yoktur. zaten ders dinleyemem, imkansızdır. o yüzden matematiğim de fecaattir. inanın bana, üstlü sayılar ile kare kökü bilmem hala. lise hocam sağolsun integral, türev, limit bende hakgetire. çünkü herif de bilmiyordu bunları. elindeki kağıttan yazardı tahtaya, bitirirdi dersi. lise 2'de ilk dönem matematik 10 üzerinden 2 geldi. ama ikinci dönem herifin tahtaya yazdığı her şeyi deftere geçirdim ve sınavlara o örneklere baka baka çalıştım. herif defterden sorduğu için ezberden geçtim. a q matematiğini biraz anlasam, zaten tarihçi olurdum. ama sonra matematikteki sorunun bende değil, hocalarda olduğunu keşfettim. çünkü askerde bir arkadaşım bana yarım saatte tüm türev, limit ve integrali anlattı ve anladım. çok basitmiş lan, şok geçirmiştim anlayınca. akabinde aruz veznini bile anlattı. onu da anladım. valla bak, gerçi şimdi yine bilmiyorum. sayısalım berbat ötesi. ama orta 1'de çarpım tablosu bilenlerden biri olarak bana 10 kişilik grup vermişler ve onlara çarpım tablosunu öğretmiştim. gurur duyarım hala kendimle. o matematik hocası beni orta 3'ün matematik bütünlemsinde görünce küçük bir şok geçirdi ve yüzüme bile bakmadan kağıdı verip çekip gitmişti. ha, ben sayısaldan girdim üniversiteye. biyoloji çalıştım çünkü. öys'de 1,5 matematik neti yapmıştım. düşünün halimi. hani diyorlarya bu soruları ilkokul öğrencileri bile çözer, ben çözemem işte. bana o işin mantığını anlatmaları lazım. üniversitede de matematikleri ev arkadaşlarımın anlatması sayesinde geçtim. işin özünü anlayınca genetik, istatistik, araştırma deneme, kültür teknik ve ölçme bilgisi derslerini kolayca geçtim. çünkü formüllerin belirli bir mantığı vardır ve ezbere dayanmaz. eğer mantığını çözerseniz siz bile formülü buabilirsiniz. yabacı dil derseniz eğer hala bilmem. ortaokulda dilim almancaydı ve 80 kişilik sınıfta almanca öğrenmek imkansızdır. ben de almancıların sayesinde 3 sene geçtim. lisede ingilizceden başka dil yoktu ve hoca tahtaya çıkıp sadece ingilizce konuşurdu. sağolsun almanca, dilim almanca diye sürekli geçtim. ama üniversitede bakmıyorlar ağbi diline falan. ben hala i, you biliyorum sadece. herifin yüzünden tüm ingilizce derslerine girdim. günlerce ingilizce çalıştım ve geçtim. ezberden geçtim. başka türlü geçemezdim zaten. çünkü ingilizce formül değil ki çözesin. ama zamanla şarkılar, filmler ve bolca lost sayesinde biraz biraz anlar oldum. ama hala bilmiyorum, o ayrı. (ezber - idare eder)
dans desen kalas gibiyim sanırım. ama feci kol ve ellerimle feci yılan dansı yaparım. sanırım biraz üzerinde dursam dans edebilirim. emin değilim ama. bir keresinde babamın çalıştığı yere dansöz gelecekti ve gelmedi. yerine köçek çıkardılar. herif öyle bir kıvırıyordu ki hayran kaldım. ağzım açık izledim. daha sonra dansöz de izledim ve kesinlikle iyi dansözler büyüleyicidir. o bel kıvırmaları, hareketler falan enfes yapıyorlar. ama ben de esneğim. dedim ya, iyi basketbol oynarım. kıvrılıveririm çünkü içeri. osmanlı zamanı yaşasam büyük ihtimal köçek olurdum ve yeniçeriler ayaklandığında ilk benim evi basıp beni kaldırırlardı herhalde. ama kaldırılmaya göz yummazdım ha, alırım kılıcı, sokarım böğrüme, yine de tesim olmazdım arkadaş! bir fotoğrafım vardır benim, sahilde biraya uzanırım ama nasıl uzanmışsam o alkollü halimle, acayip bir poz çıkmış. kızın biri, bira için bu hareketi yaptıysam sen kim bilir yatakta neler yaparsın demişti. göstermiştim sonra. evet evet, köçekliğe yeteneğim olabilir bak. (dans - idare eder)
yeteneğin belki yakışıklılığındır demeyin sakın. aynaya baktığımda karşıdaki yüz hemen havlu atıyor yüzüme. o bile görmeye katlanamıyor. yani yakışıklılık bir yetenekse bir yeteneğim yok.
bir keresinde bir kız arkadaşım telefonda bana moralinin çok bozuk olduğunu söylemiş, akabinde tuvalete gittiğini üzerine basa basa belirtmişti. daha sonra garip sesler gelmeye başladı ve kendisini tahrik etmemi söyledi. bir anda kahkahalara boğuldum. aptal deyip telefonu kapattı. (telefonda seks - yeteneksizim)
şans oyunlarında bile yeteneksizim. iddaa konusunda bir arkadaşımla her gece çalışır ve maçları tek farklı olarak oynardık. inanın bana o tek farklar genelde 90. dakikada biterdi. olamaz öyle bir şey. yüzlerce lira kaybettim her seferinde. at yarışı oynardım eskiden ve olmuyordu ağbi. bir süpriz tutuyor, diğerleri olmuyor. en sonunda altılının altıncı ayağında yattım. aslında yazdığım at birinci gelmişti. ama birinci gelirken üzerinde jokeyi yoktu! sayısalda 2 sabit oynardım eskiden ve bir keresinde 2 sabitimi de tutturdum. maalesef sadece 6 kolon oynamıştım ve 6*4=24 sayısından hiçbirini yazmadığım için 3 bile tutturamadım. (şans oyunları - yeteneksizim)
oyunculuk demeyin sakın! bende sahne korkusu var!
sermet erkin'den küçükken bir kaç numara öğrendim. onlar da el çabukluğu işleri değil. klasik numaralar. bir ara kahvede çay dağıtırken bul karoyu al parayı olayının sırrını öğrenmiş ve çalışarak işi ilerletmiştim. tatmin olunca insanın yapası gelmiyor ve unuttum. zevkli bir numaraydı. sanırım el çabukluğuna iyi çalışırsan belki iyi bir sihirbaz olabilirim. zevkli iş aynı zamanda. (el çabukluğu - idare eder)
ama dostum gerçek yeteneğim başka benim. geçen yine makasımla göz göze geldim. budama makasımla. aldım elime ve gittim çit budadım. şakır şakır hemde. inanamazsınız, bir berber bile benim gibi biçemez o liküstrümleri, leylandileri, içi yeşil dışı sarı taflanları. sonra gittim elma budadım. akabinde vişne ve kiraza daldım. biraz sonra güller geliverdi önüme. onları budadım. asmaya da elimi atacaktım ama şu an mevsime değil. yazık ederdim. benim gibi budama yapan azdır be. çünkü başkalarına nasıl yapılacağını gösteriyorum ve beceremiyorlar. ben beceriyorum lan, öyle böyle değil. felaket fındık ocağı temizlerim. özüm köylü nasıl olsa, elbet bu yetenek doğuştan olsa gerek. yoksa imkanı var mı böyle bir şeyin! askerde de zaten taburun bahçıvanı olmuştum. ektiğim tüm çimler çıktı, tüm ağaçlar tuttu. tutmayacağını iddia ettikleri bile tuttu! ha, askerde iyi nişancı olduğumu da keşfettim. 100 metrede üçte üç. ama gece atışları dokuzda sıfır. 25 metreyi bile vuramadım. sanırım gece görüş problemim var. varsın olsun, 100 metrem süper :)
işin sonuna geleyim. sevgili istanbul'da villası olan okurlarım. evlerinizin çitleri itana ile temizlenir, meyve ağaçları budanır, yetiştiricilik konusunda bilgi verilir. ciddiyim bak. çünkü ben doğuştan ve okuyarak ziraat mühendisi oldum. bu işte para varsa, şimdi yaptığım işten bıktığımdan dolayı budama işine başlayabilirim. ücrette anlaşırız. mail adresim aşağıda, ulaşın bana. muhabbet bedava. çalışırken çay yerine bira verirseniz makbule geçer. valla bak...
chuck palahniuk'un yazdığına göre gerçek adı norma jeane olan marilyn monroe'nun gizli ismi. entelektüel görünmek istediğinde, tablolar satın aldığında, otellere kayıt yaptırırken, arthur miller ile evliyken(!) ve hatta kemik çerçeve gözlüklerini takarken bile tanınmamak için bu ismi kullanırmış. bu arada amerikalıların otellere kayıt yaptırırken isim sallamasına bayılıyorum. bizde neredeyse ikametkah kağıdı bile isteyecekler. anayurt oteli'ni okuyan ve/veya izleyen bilir. eskiden bu kayıtlar deftere tutulur ve polise götürülürmüş. polisler isimlere bakmayıp direk dosyalıyorlar. hatta zebercet'in delirme süreci bunu anladığında başlıyor.
neyse, marilyn monroe kalçalarını sallayabilmek için ayakkabısının bir topuğunu hafif kısa tutarmış. bizim ülkede yaşaya böyle bir problemi olacağını da hiç sanmıyorum. bizim kızlar doğuştan sallayabilme kapasitesine sahiptir. hatta bir arkadaşım hollanda'da yaşarken, hollandalı kadınların kalas gibi yürüdüğünü söylemişti. hollandalı kadınlar topuk numarasını bilmiyor demek.
son bir bilgi daha. playboy'un sahibi hugh hefner, ölünce dünyanın en güzel kadını ile yanyana yatabilmek için monroe'nun mezarının yan tarafını satın almış.
durun lan, süper ötesi bir son bilgi vereyim! kıçının tüylerini de sarıya boyatırmış :)
gavurlar elektriği bulunca ilk önce elektrikli dikiş makinasını, akabinde vantilatörü, sonra vibratörü icat etmiştir. sıralama bana çok mantıklı geldi, dikiş makinası sanayi devrimini, vantilatör rahatı, vibratör ise keyfi ve zevki temsil ediyor. yani sanayi devrimi ile oluşan burjuva zevkleri bundan daha iyi anlatılamazdı. vibratör icat edildiğinde tarih 1890'dır.
oysa bizde durum biraz farklı. biz önce ihlas ısıtıcıyı, akabinde ihlas şofbeni, daha sonra elektrikli fırını icat ettik. hala daha ısıtıcı üzerine ısıtıcı üretiyoruz ve bu teknolojide oldukça yol aldık. yakında kuantumu kullanarak ısıtıcı bile yapacaklar! neyse ağbi konuyu nereye geldi. bu ansiklopedik bilgiler chuck palahniuk'un(soyadını yazıldığı gibi okuyorum, doğrusunu bile yazsın) ölüm pornosu isimli son romanında geçiyor. artık 6 ayda bir bir palahniuk romanı çıkıyor. daha türkçeye çevrilmeyen 3 romanı var. eylül gibi bir romanı daha çıkar. neyse, kitap klasik palahniuk romanıdır, güzeldir, neredeyse her romanı gibi başı hafiften sıkıcıdır. bol bol ansiklopedik bilgi verir. hatta size bir bilgi daha vereyim. şişme bebeklerin hikayesi;
birinci savaşta hitler alman ordusunda yaya haberciydi ve alman siperleri arasında mesaj getirip götürüyordu. alman askerlerinin fransız genelevlerini ziyaret etmesi gücüne gider. bu ihtiyacı binaen ikinci savaşı yönetirken alman soyunun saf kalması ve zührevi hastalıklardan askerlerini uzak tutmak için şişirelibilir bebeğin yapılmasını talimatını verir. bu bebeğin saçları sarı, göğüsleri kocamandı. ama müttefikler dresden'i bombalayınca bebekler dağıtılamadı!
gördüğünüz üzere bir manyağın bile böyle ilginç projeleri olabiliyor. oysa bizde en fazla fatmagül'ün şişme bebekleri üretiliyor. ister tecavüz et, ister ağzına ver. hahaha, hiç komik değil, cidden bak, sevmiyorum bu tür şeyleri. ama tecavüzleri önleyecekse eğer her bekar evine bir şişme bebek dağıtılsın. kömür, kuru fasulye dağıtılır gibi yapılsın. valla bak, belki bu sayede kız arkadaşını beklerken eve gelen çocuklara akla hayale gelmedik şeyler yapılmaz. etraf sadist dolu a q.
sadist demişken aklıma geldi. ağbiciğim sadizm sevgilinizin meme uçlarını sıkıştırarak veya sırtında topuklu ayakkabıyla yürüyerek acı çekmesini sağlamak ve bundan zevk almak değildir. sadizmin sınırı yoktur. her türlü acıdan zevk alınır. sade markisinin yatak odasında felsefe'sini okuyan bir insanoğlu kitapta bahsi geçen eylemlerin büyük bir çoğunluğunu midesi kalkmadan okuyabiliyorsa o kişi sadisttir. uzak durmak lazım. hatta koluna "bu kişi sadisttir" diye bir band yapıştıralım. valla bak!
sadizmi nasıl tarif ederim size, hmmm, neron siki kalksın diye bazen insan kurban edermiş. işte sadizm böyle bir şeydir. hatta sadizm aristokrasinin ta kendisidir, ahlakıdır. gerçi neron'un delirmesine neden olan şeylerden birisi de kurşundur. kurşun zehirli bir maddedir ve o zamanlar makyajdan su borularına kadar her şeye katılırmış. bol miktarda kurşuna maruz kalmak insanı delirtir. caligula ve neron'un sadist olması yetmezmiş gibi kurşun yüzünden çıldırmışlardır da.
neyse, kitaptan devam edeyim. bu ansiklopedik bilgi kadınlar için! kegel egzersizi varmış(kadın ve jinekolog olmadığım için elbette ne olduğunu bilmiyordum). kalıba dökülmüş silikondan yapılmış ve ağırlığı yediyüz -bin gram arasında değişebilen, çapı 2 santimlik bir top. topu içine sokuyorsun ve pelvik kasını kasıyorsun. mesela bu sayede size tecavüz eden birisinin penisi sıkıştırıp karakola kadar götürebilirsiniz! işin abartısı bu tabi. kitapta anlatma amacı, porno yıldızı kadının 600 kişi ise seks yapıp ve bunu filme alması. yani dünya rekorunu deniyor!
eskiden asyalı kadınlar içlerine civadan yapılma iki top sokarlarmış. civa, bütün gün yön değiştirip topları hareket ettiriyormuş. böylece toplar vajinadaki kasları güçlendirirmiş. üstelik kadınları da ateş basıyormuş. bu asyalı kadınların kocaları eve gelince, tüm gün civalı toplar yüzünden kızışmış kadınlar kocalarını kapı önünde becerirmiş. ama civa zehirli bir madde. kadınları çıldırtıp ölmesine neden oluyor. şimdi asyalı kadınlar yeşim taşlı toplar sokup bu işi yapıyormuş.
michael cane ve nancy sinatra. cane bence dehşet bir oyuncudur. herif tam bir ingiliz. sigara tutuşundan bile asalet akıyor a q.
şarlo ve pauletta godard. charlie chaplin'in eski halinden yeller esiyor. şarloluk bitmiş. bildiğin burjuva.
bu da dünyanın en eski heykeli. urfa'da bulunmuş. 11.000 yıllık. yani mö 9000'den kalma.
dünyanın bilinen ilk gözlüğü. asurlular mö 700'de imal etmiş.
kate moss'un hastasıyım, hem de hala. diğeri iggy pop.
öldüğünde çantasından çıkan nutella'dan sonra ikinci şok!! meğer kamış kulanıyormuş! (bolivyalı bir askerin korkudan onun çantasına attığı nutella, günlüklerine kadar akmıştır)
bob marley ağbimin top sevdası.
yolda'nın yazarı jack kerouac. adını jak kerak olarak okumayı seviyorum. ne de olsa quebec kökenli. gerçi kızılderili kanı da var. ama herif sonuçta amerikalıdır. fotoğrafta ne yaptığını anlayamadım. kedi mi seviyor, yoksa portakal mı soyuyor?
haberturk.com'dan. referandumun ilçelere göre durumu. kırmızılar elbette hayır. sevgili bursa'mın kırmızı yerlerini böyle haritalarda görmek güzel :)
jerry hall ve mick jagger. jagger eskiden biraz olsun yakışıklıymış!
adam olacak çocuk küçüklüğünden belli olurmuş. 1914 haziran, yer münih. almanlar birinci dünya savaşına giriyor ve büyütülen karedeki kişi adolf hitler. heyecanla destekliyor. savaşta onbaşı olacak.
hala izlemeyen var mı bilmiyorum, ama izlemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuzdur. absürd komedinin en iyilerinden birisi trt 1'de çarşamba akşamı saat 11:00'de yayınlanıyor. şu gerzek bir yapım olan sakarya-fırat'dan sonra. üstelik neredeyse reklamsız yayınlıyorlar be, harbi süper bir dizi. oyunculuklar ciddi, lakaytlık yok, sululuk yok, espriler her şeye tam oturuyor, direkt avama seslenme yok, yani bazı esprileri anlamak için az biraz şiir de bilmek gerekiyor. daha ne diyeyim, süper bir dizi. hatta kaygısızlar'dan beri bir ilktir bu dizi. izlerken kendimi birden bire kahkaha atarken buluyorum. apansızın kahkaha attırıyor, farkına bile varmıyorsunuz:)
ak sakallı dedesinden hırsızına kadar her şey cuk oturmuş. geçen hafta herif hayalinde tır itti be, hala aklıma geldikçe gülüyorum, bu hafta bizim hırsızın ilk hırsızlık anısını anlatışı vardı, anasını satayım hırsızlık yapasım geldi :) hala izlemediyseniz, haberiniz yoksa izleyin ağbi, yapmayın böyle, çarşamba akşamları da başka bir bok yemeyin!
"aysel git başımdan, ben sana göre değilim.. ? aysel git başımdan ya!!"
"ben sana bankayı soyma demiyorum. hobi olarak yine soy!"
şu kafama taktığım çıkmaz sokak meselesine biraz bilimsel takılayım dedim ve tam o anda gattaca filmini izledim.
"en sonunda kaş-göz renginden tut da, hangi hastalıklara meyilli olduğumuz hep yazıyormuş genlerimizde. kişiliğimiz mesela. ama bu genetik bilgiler sadece ipucu olabilirmiş ileride nasıl bir insan olacağımıza dair. zira kural şuymuş: 25 % genetik + 75 % çevresel faktörler."
ama ben size elimizde yeterli veri varsa, güneş sisteminde ne zaman ne olacağını, hatta uzayda bile ne zaman ne olacağını, hatta dünyada bile ne zaman ne olacağını bilebiliriz demiştim. çünkü belirli bir döngüye sahip her şey. koskoca evrenin kendisinin bile geleceğini bilebilirsek, elimizdeki yeterli verilerle ve iyi bir gözlemle insanın da ne zaman ne yapacağını kestirebiliriz. hatta ne zaman öleceğini de! işte çıkmaz sokak biraz da bu oluyor. çünkü zaten o döngüye girmemiz gerekiyor. bu kısır döngüyü mutlak çözecek durumun güçlü irade olduğunu düşünürdüm, ki bu güçlü iradenin olabiltesinin ancak şans ile oluşabileceğini zannettim. o döngüyü kırmak için şans sana yardım etmeli. ama işin içine şans faktörü girerse eğer, aslında kırmak istediğin döngünün yine kaderin olduğu sonucu da çıkar aslında. kosmos böyle istemiştir!
bu kadar da determinist olmaya gerek yok be! 19. yy bilim adamları da böyle düşünüyordu. hatta bazıları keşfedilecek bir şey kalmadığını bile söylüyordu. neyse, tam onlar gibi düşünürken en sonunda beynim, bu sabit fiziki verileri def edecek yeni fiziği gözlerimin önüne birden bire seriverdi. kuantum vardı ya hu! ben bunu, tek gerçeklik olayını kafama takmadan önce de biliyordum! nasıl aklımdan çeker gider?
kuantum teorisinde tek tek olayların çok belirgin bir nedeni yoktur. schrödinger'in kedisi düşüncesi gibi. bir canlı kedi, kutuya yerleştirilir. kutuda radyoaktif bir kaynak, bir sayaç, çekiç ve içerisinde öldürücü bir zehirli gaz olan ağzı sıkıca kapalı bir şişe bulunmaktadır. radyoaktif bozunma meydana geldiğinde, sayaç, çekici serbest bırakan bir aygıtı harekete geçirir. çekiç düşünce şişeyi kırar. zehirli gaz o zaman kediyi öldürecektir.
ama öyle bir radyoaktif kaynağımız olsun ki, kuantum teorisi saat başı bir parçacığın % 50 olasılıkla bozunacağını öngörsün. bir saat geçtikten sonra iki durum için de eşit olasılık vardır. canlı kedi hali ya da ölü kedi hali.
kuantum teorisinde ise kedi ne ölüdür, ne de canlı. ikisinin karışımı bir şeydir. yani, ölü canlı kedi. çünkü iki dalga fonksiyonu üst üste binmiştir.
veya olayı daha iyi anlatmak için ekşi sözlük'ten kopyalayım. dolu bir tabanca, fotona duyarlı bir tetik ve bir foton kaynağı var elimizde. normalde tetik mekanizmasına bir foton çarptığında tabanca ateş almakta ve karşısında duran kediyi öldürmektedir. oysa kuantum fiziğine göre her foton bir olasılık çiftiyle donatılmıştır. yani aynı foton tetiğe hem çarpar, hem çarpmaz. bu durumda, bu kuantum çiftinin tetik vasıtasıyla kediye yansıması, kafamızı karıştıran bir sonuç verir. namlunun ucundaki kedi aynı anda hem ölü, hem diri olmak durumundadır.
teoride normal ölçekli dünyamızda, olasılık çiftler halinde, gerçeklik katmanlar halinde birbirinin içinde yaşanmaktadır. değişik olasılıklar aynı anda vardır. eğer dışarıdan bir gözlemci, kutunun içerisini görmeden bir tahminde bulunursa, kedinin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu söyleyemeyecektir. ona göre, kedi %50 canlı, %50 ise ölüdür. yani, kedi eşit oranda canlı ve ölü olma şansına sahiptir. eğer gözlemci, gidip kutuyu açarsa, işte bu durumda, kedi "ya ölü, ya da canlı" olarak karşısına çıkacaktır ki, gözlemcinin bu müdahalesi, ortam şartlarını değiştirmiş ve olasılıklardan birinin "gerçekleşmesine" neden olmuştur. gözlemci devreye girdiğinde ise, algılanamaz olan bu durum, algılanabilir olan iki (ya da daha fazla) olasılıktan birine doğru "çöker".
yani her şey bizim bilincimizde bitiyor. bir şeyin bilincinde olduğumuzda o can alıcı çöküşe neden oluruz. böylece kedinin hem diri, hem de ölü olma karışık halini ortadan kaldırırız.
öyleyse evrende de tek gerçeklik yok. bir sürü gerçeklik var. ve biz, doğduğumuzdan beri bize dayatılan gerçekliği seçeriz. çünkü bizim şu andaki dünya algımız, yaşamımızı sürdürebilmek üzere koşullandırılmıştır. daha önce yazdığım gibi, lamba daima tavandadır, priz duvardadır, top yuvarlıktır, maç doksan dakikadır. hiç gemi görmesek ve karşımızda gerçekten bir gemi olsaydı bunu görebilir miyiz?
colomb, karaiblere yaklaşırken adalardan birinin şamanı denizde bir garipler fark eder. dalgalar garipleşmiştir. gemiler yaklaşır, ama şaman hala daha onları görememiştir. oysa üç gemi de, karşısında olanca haşmetiyle durabiliyordur. şaman dalgaları inceledikce gemileri görmeye başlar. olasıklardan birini seçmiştir. en sonunda gemileri gördüğünde köylülerine gördüklerini tarif eder. artık onlar da koskoca gemileri görebilmektir.
hayatımızı devam ettirmek kendi gerçekliğimizi seçiyoruz. bir gemi vardır ve bu dalgaların sebebi odur. bir kaşığı eğebilirsin, onu yokedebilirsin. ama eğilen kaşık değil, sensindir. çünkü; aslında bir kaşık yok!
en başa tekrar dönersem eğer, o çıkmaz sokakları seçen yine biziz. dönüp dolaşmamıza neden olan döngü değil, bizim diğer tercihlerimizi çökertmemizdir. çünkü doğduğumuzdan beri, o diğer tercihleri çökertmek üzere eğitildik. bizim bir sanat eseri veya parlak nesler karşısında kendimizden geçmemiz, diğer gerçekliği seçebilmende yatıyor. unutmayın, olasıklık çiftler halinde, gerçeklik katmanlar halindedir. var olan gerçekliği o anda çökertebiliriz. kendi gerçekliğimizi oluşturabiliriz. her nekadar schrödinger'in kedisi meselesini kuantumcular önemseme bile, önemsedikleri bir gerçek de vardır; nesnelerin yerel görünümlerine rağmen, dünyamızın aslında aracısız ve ışıktan hızlı, hatta anında iletişime izin veren görünmez gerçekliklerle çevrili olduğunu söylüyorlar. aklınızda kalması gereken tek bir gerçekliğin olamayacağıdır.
önemli olan bu gerçekliği görebilmektir. bunu ilk kim kelimelere dökmüştür? platon kafamızda idealarla doğduğumuzu söyler. yani kafamızdaki fikirler mükemmeldir. oysa bizim kavramlarımız bunların sadece yansımasıdır. kendisi bu durumu bir mağraya benzetir. biz bu mükemmel fikirlerimizin duvara düşen gölgelerini görürüz. bedenimiz değil, ruhumuz buraya aittir. yani oldukça renksiz ve ışıksız bir dünyamız vardır. gerçek dünya ise bambaşkadır.
bu gerçekliğe nasıl ulaşabiliriz ve bu gerçeklik nedir? biz bu gerçekliğe kısaca cennet deriz ve cennet hayal dünyamızın ta kendisidir(ölümden sonrası falan geçin gidin). eski dünyanın cenneti nilüferlerle süslenmiş göller, mücevherler, sular, ballar ve şaraplardan, keltler ve germenlere göre ise camlardan oluşmaktadır. hatta sion yeniden kurulduğunda camlardan oluşacaktır. yani bizim cennetimiz, bizim hayalimizdir. bizim gerçekliğimizden kopmamızı sağlayan şey bu parlaklıktır. gecenin parlamasıdır. ay ve güneş tanrılardır. çünkü parlamaktadırlar. melekler ışıktan yapılmıştır. mücevherler hiç kimsenin görmediği parlaklıktadırlar. oysa günümüzde her şey zaten parlak. şehirler geceleri ışıl ışıl. her şey renk bolluğu içinde ve her şey cam. dinlerin ve cennet tasvirlerin ortaya çıktığı zamanlarda ise porselenden çiniye, camdan mermere kadar her şey sadece belirli kişilerin elinde toplanabilmişti. kiliselerin camlarının bu kadar renkli olmasının nedeni, antik dünyadan heykellerin boyanması, camilerdeki avizeler ve çiniler hep bu parlaklığı ve ihtişamı, cennet özlemini göstermek için vardı. kapıları açan parlaklık ve ihtişamdır.
günümüzde ise bizi bu gerçekliğe bir an olsun götürebilecek sanat eserleri, müzik, dans var, bunları sevmeyenler için din de var. aldous huxley'in söylediği gibi, "bu eserlerin yaratıcıların yaptıkları sahneler, insan figürleri ve nesneler izleyicilere, öteki dünyaya dair zihninin derinliklerinde bulunan, farkında olduğu yada olmadığı bilgileri anımsatır."
aldous huxley, algı kapıları(the doors'a adını veren kitap) ile cennet ve cehennem kitaplarında bu kapılarımızın açılmasının yollarını gösterir. bu yol, şamanların binlerce yıldır kullandığı yoldur. yani meskalin. algı kapıları'nda meskalin deneyimini anlatır. meskalini doktor kontrolünde aldığında ilk hissettiği şey, adem'in yaratılışı esnasında hissettikleridir! artık her mükemmellik, gözüne daha da mükemmel gelmektedir. cennet ve cehhennem'de ise bu olguların kaynağına kadar girer. zihnimizin kapanan kapılarını açmanıza yardımcı olur. bir kum tanesine bile dikkatlice bakarsanız, göreceğiniz şeyin kendi gerçekliğiniz olduğunuzu söyler.
illa meskalin alarak bu kapıları açacaksınız diye bir şart yok elbette. sufilerin hu'ları, meditasyon, trans haline geçmek, vecd haline geçerek de bu kapıları zorlayabilirsiniz. ama stendhal'in sanat eserleri karşısında zevkten kendisinden geçmesi halini anlatan stendhal sendromuyla da bu kapıyı açabilirsiniz. benim blogun üstündeki tablo olan judith'e bakarken hissettiklerim gibi.
"eğer bir insanı ışık, ses ve koku bulunmayan sınırlı bir çevreye sokarsanız, kısa bir süre sonra bir şeyler görmeye, bir şeyler duymaya ve tuhaf bedensel uyarımlar algılamaya başlar". bu size neyi ifade ediyor? bir mağrada uzun bir süre kalırsanız eğer, sizinle kimler konuşmaya başlar? bu tüm gnostiklerin, şamanların, azizlerin, münzevilerin ve peygamberlerin izlediği yoldur. eğer insanlar bedenlerine eziyet etmeye başlamışsa, bu sadece geçmiş günahlarını affettirmek için olmaz. zihnin öteki tarafına geçmek ve orada bazı özel hayaller görmeyi özledikleri içindir. çevrenin yanıltıcı algısı, bizi gitmeyi özlediğimiz yere götüremez. kendilerini cezalandırmaları, cennetin kapılarını onlara açmıştır.
haz dediğimiz şeyin mükemmelliği de bu durumda ortaya çıkar. sevdiğinin kollarında alacağın haz, tek bir gerçekliğe odaklanmaktan ileri gelmektedir.
zamanında iyi kas yapmış! ama bana göre kafa, vücuda küçük kalmış.
(tim roth)
eşcinseller gibi poz vermiş. hatta taverna şarkıcısı gibi! kot ve kemer ise tam bir fecaat. sağ omzundaki dövmeyi özellikle göstermek istemiş.
(roman polanski-sharon tate)
polanski'nin, charles manson tarafından öldürülen eşi sharon tate.
(sean connery)
bond serisinden önce olsa gerek. sanırım eskiden vücut geliştirme sporu yapıyormuş. poz falan, 10 numara. ayrıca fotoğrafta iyice belli olsun diye vücudu da yağlamış.
(john f. kennedy - marilyn monroe)
happy birthday mister president :)
(gia marie carangi)
aidsden ilk ölen ünlülerden birisi. 80'lerin başında popüler olmuştur ve evrenin ilk top modelidir. angelina jolie, gia'nın hayatını konu eden filmde onu oynamıştı.
(beatles)
bu karede yaşları 14 ile 16 arasında değişiyor. yani daha bebeler. ama rağmen herifler hala şekil. imaj çok önemli, çook!!
(bebe buell - steven tyler)
liv tyler'ın ana babası. bebe bir groupie. tyler'ı biliyorsunuz.ama o dudaklar yok mu o dudaklar, neandartel insan gibi!
(george clooney)
acaba abdullah gül'ün de böyle bir pozu var mı?fotoğrafta da gördüğünüz gibi önemli olan saç kesimi, giyim vs'dir.
(marilyn monroe)
bu pozda 20 yaşındaymış. popüler halinden nefret ederim. bu fotoğrafı ise enfes, hatta nefes kesici.
(star wars)
lan bu luke ile leia'nın hali nedir? resmen bacaksızmış bunlar. leia bana ayakta oral seks yapar be, öyle böyle değil. ne tırt kahramanlarmış bunlar. iyice bodur olan ise master yoda olmalı!
harun reşit'in iranlı bir cariyeden doğma oğlu olan, 813-833 yılları arası halifelik yapan abbasi hükümdarı. saltanatının özelliği savaşması falan değildir. bunlar son derece sıradan hadiseler. ilginç olan kişiliğidir. milattan sonraki devirde piramitleri inceleyen ilk kişidir ve büyük piramite bir kapı açtırarak içinde olduğu söylenen büyük silahlara ve bilgiye kavuşmak istemiştir. üstelik bu işin bizzat başında durmuştur. açtırdığı kapı hala durur ve memun kapısı olarak adlandırılır. sonuçta hiçbir şey elde edememiştir. iskenderiye kütüphanesi'ne yetişebilseydi çok ilginç işler yapabileceğini düşünüyorum. ben kendisini roma'nın son pagan imparatoru julian'a benzetirim. hristiyan rahipler tarafından yetiştirildiği halde pagan kalmış ve son görkemli pagan imparatoru olmuştur. iran seferi sırasında genç yaşta ölmeseydi, en azından doğu roma'nın tarihi bambaşka olabilirdi.
islam dünyasındaki sünni-şii ayrımına son vermeye çalışmıştır. varis olarak kendi ailesinden biri değil, hz. ali'nin soyundan gelen ve kızıyla evlendirdiği ali bin musa er-rıza'yı seçti(sonra öldürüldü). abbasilerin geleneksel siyah bayrağı yerine şiilerin yeşil bayrağını benimser. bunları yapmasının nedeni ise annesi olan iranlı cariye gösterilir. harun reşit'in ölümünden sonra iran bölgesinin valiliğine getirilmiş, akabinde kardeşi mustasım ile taht kavgasına başlamıştır. neyse, şii ile sünni birlikteliğini sağlama çabası başarısızlıkla sonuçlanmıştır. bu durumu ne sünni ulema, ne de şiiler kabullenmiştir.
devrinde rasathaneler kurulmuş ve ekvatorun çevresi gerçeğe yakın bir oranda hesaplanmıştır. üstelik enlem ve boylamları harita üzerine yerleştirerek dünya haritası da çizdirmiştir. bu tür meraklarının nedeni olarak sabiiler gösterilir. hulagu tarafından yakılan beytül hikme'yi(bağdat kütüphanesi) oldukça geliştiren kişidir. islam dünyasında çevrilen o antik yunan eserler, onun zamanında çevrilmiştir.tercüme bürosunda yüzlerce kitap çevrilmiştir. bu kütüphane ikinci iskenderiye'dir. yakılması da bir başka rezalet ve cinayettir.
ama en büyük özelliği mutezile'yi(kişinin kendi eylemlerinden bütünüyle sorumlu olması) savunan ve halk arasında yaygınlaştırmayı amaç edinen bir halife olmasıdır. kısaca akılcılığı savunmuştur. doğa bilimlerine büyük bir ilgi duymuştur. çevirilerle eski yunan ve maniciliği de incelemiştir. daha ilginci özgür iradeyi benimsemiştir. yani akıl ile bağdaşmayan, duyularla kanıtlamayan şeylerin gerçekliğine inanılmaması gerektiğini söylemiştir. cennet, cehennem bir kavram olarak görmüşlerdir. bu düşünceyi halka benimsetmeye çabaladığından da sünni ulema ile arası bozulmuştur. günümüz islamcıları hala bu yönünü sevmezler ve kötülerler. yine de bir halifeyi suçlamak yerine vezirini suçlarlar! kendisi bu düşünceyi benimsetebilseydi, belkide islam dünyası avrupalıların sanayi devrimini de, uzay çağını da çok daha önceden yakalayabilirdi. çünkü yüz yıl sonra ihvanüs safa örgütünün ilginç bir evrim modeli ortaya çıktı. hayvanların bitkilerden evrildiğini, insanların da maymundan evrildiğini düşünmüşlerdi. insandan ise melekler evrilecekti. üst insan meleklerdi.
el memun'un 48 yaşında ölmesi büyük bir talihsizliktir. öldüğü yer tarsus'tur. ki bu da enteresandır aslında. tarsus, ezoterik bilgilerin son kalelerinden birisidir. yaptığı işler o zamanlar neredeyse her kesimden büyük tepki çekmesine rağmen günümüz müslümanlarının kurtarıcısıdır. ne zaman "islam bilimi" lafı bir yerde geçse, bilinki temeli beytül hikme'ye dayanır.
mutlu insanı şöyle tarif etmiştir; "ne o beni bilir, ne de ben onu."