heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2018 Perşembe

sömürge


haritaları severim. o yüzden bir kaç ilginç harita paylaşayım dedim. sömürgecilik çağının afrikası, amerikasının haritaları yayınlanır ama nedense çin ve iran pas geçilir. oysa o bölgeler de sömürgeleştirilmiştir. afrika ve hindistan gibi tamamen idareleri altına alamasalar bile bu iki ülkenin de hakkından geldiler. zaman 1850. yeşil bölge ingiliz ve hindistan ile sarı denizi birleştirme gayretleri varmış sanırım. fransızlar turuncu ve sarı. turuncu zaten vietnam. sarı bölge daha kuzeye çıkamamış. ingiliz korkusu olsa gerek.  kuzeyi rus bölgesi. doğu ise japon. yani kore, tayvan ve çevresi. yellow sea yazısının sol tarafındaki küçük kahverengi alan alman bölgesi. almanlar da payını istemiş. bu bölge küçük olsa bile birinci savaşta ingilizleri çok uğraştırmıştır.


bu da iran'ın sömürge haritası. ruslar kuzeyi, ingilizler güneyi parsellemiş. haritayı hazırlayan önce persia british zone yazsa bile inanmayın. önce ingilizler gelir. BP gibi.


bu haritata da 1914'deki ortadoğu sömürge bölgeleri net bir şekilde işlenmiş. güney arabistan ve iran'ın durumu ortada.


sykes-picot anlaşmasının bize hep güneyimizdeki durumu anlatılır. oysa anadolu da bu anlaşma ile paylaştırılmıştır. sarı bölgeler rus. yani istanbul ve doğu anadolu. iran'da, hindistan'da, çin'de olan anadolu'da da oluyor. daha ilginci yine bir rus-ingiliz sınırının olmaması. ingilizler ruslarla sınır olmamak için afganistan'ın haritasını kendileri çizmişlerdir. bunu iran'da da yaparlar. sıra bize geldiğinde de durum değişmez. c bölgesi italyandır bu arada. renkli bölgeler direkt sömürgeleştirilen, harfli bölgeler ise yarı sömürge alanları. sevres'den bir farkı yok.


sevres'in bu haritası daha etkileyici. anlaşma tüm detayları ile gözlerimizin önünde.


bu harita ise 1919'da arabistan'ın hali. tamamen ingilizlerin kontrolünde.

bu da afrika'nın 1930'daki hali. alman bölgeleri de paylaşılmış. bu harita da fazla bir yerde yer olmaz. sömürgecilik haritalarında hep 1914 yılı esas alınıyor. savaş sonrası haritalar da önemli. togo'yu ingilizler ve fransızlar paylaşır. kamerun fransız, angola ve tanganika ingiliz olur. böylece kuzeyden güneye ingilizler pasaportsuz bir şekilde yürüyerek gidebilir hale gelir.


birde meşhur faşoda krizi vardır. 1898'de fransızlar sömürgelerini doğu-batı yönünde birleştirmek ister. haritada görüleceği üzere faşoda ketini işgal eder. ama ingilizlerin de kuzey-güney yönünden sömürgelerini birleştirmek isterler ve fransızlara "siktirin gidin, döverim seni" der. fransızların da ingilizlerle savaşmaya götü yemez. usul usul giderler. utançlarından ingilizlere ricada bulunurlar ve faşoda kentinin adı kodok olarak değişir. olayı tarihten silmek istemişlerdir.

9 Ocak 2014 Perşembe

istanbul'un düşmesi(!)

istanbul'un fethindeki karadan gemilerin yürütülmesi, şahi topu, ulubatlı hasan kısımlarını tüm okul hayatımız boyunca bize öğrettiler. türk kaynakları da bunun pek dışına çıkmaz. şimdi ben size istanbul'un düşüşünü(!) anlatacağım. anlayacağınız genelde hristiyan kaynakları esas alacağım.


öncelikle istanbul halkının bazı boş inançlarını yazmak lazım. hammer tarihine göre, şehrin sakinleri latinlerin zaferle yaldızlı kapıdan içeri gireceklerine inandıkları için o kapı latin istilasından önce imparator tarafından örülmüştür. ama durum değişmemiştir. latin istilası gerçekleşmiş ve talan esnasında çarhımın iki büyük parçası, isa'nın böğrüne saplanan mızrağın demiri(hitler bu parçayı elde etmek için büyük çaba göstermiş ve üstün ırk kuramının bir parçası haline getirmiş), ellerine ve ayaklarına mıhlanan çivilerin ikisi, kristal bir şişe içerisinde bulunan bir parça kanı, meryem ana'nın giyisileri ile vaftizci yahya'nın başını alıp gitmişlerdi. talan ve yağma oldukça uzun sürmüş, görece batı feodal sisteme sahip olmayan istanbul ahalisi feodalite ile tanışmış ve frenklerden nefret etmiştir. ürünü yetiştirir yetiştirmez el koyulan halk arasında latin nefreti yüzyıllarca sürecektir.

ama başka inançlara da sahiptiler. mesela osmanlılar, imparator ve spartalıların bütün çabasına rağmen aya romanos(topkapı) kapısını zorlayacaklar ve oradan kente gireceklerdir. hipodrama kadar(sultan ahmet meydanı) ilerleyecekler, ama tam o sırada göklerden bir melek inecek, osmanlıları önce kentten, sonra avrupa'dan ve hatta anadoludan kovalayıp iran'a kadar sürecektir. işi bitince elindeki kutsal kılıcı sütunlardan birinde oturan ihtiyara verecek ve istanbul dünyanın yeniden kraliçesi olacaktır. ama o melek hiç bir zaman ortalıkta görülmedi.

başka rivayette ise osmanlı şehre girecek, boga meydanına kadar gelecek, ama direnen halk en sonunda şehrini kurtaracaktır.

ahali için kötü olan rivayetler de vardır. aziz morenus adlı birine ait olduğu söylenen rivayete göre oklarla silahlanmış bir halk bütün rumları yok edecektir. paleologların ilki olan mişel, falcı bir kadına torunları zamanında şehrin ne olacağını sorduğunda "mamaimi" cevabını almış. kelimenin esasında bir anlamı yoktur. ama harf sayısından ötürü paleologlardan yedi imparator geleceği ve sonra düşeceklerine dair açıklamalar yapılmış. amaa hammer'e göre mamaimi aslında mehmet'ten başka bir şey değildir. bu rivayetin başka bir versiyonunda osmanoğlunun yedinci ile paleologların yedincisi karşılaşacak ve rumlar esir edilecektir. sultan mehmet yedinci osmanlı padişahı olduğunda kent bir süre korkudan kiliselerden çıkmamıştır.

şimdi gelelim gerçeklere.. sultan mehmet karaman(bizans, karaman'a selçuklu der) ile işini hallettikten sonra şehri kuşatma hazırlığına başlar. önce boğazkesen'i yapar. durumun ciddiyetini kavrayan imparator kostantinos paleologos batıdan yardım ister. ama italya birbirini yemekle meşguldur. fransa ise ingiltere kendisine saldıracak diye büyük bir tedirginlik içindedir. katalanlar araplarla çarpışıyor, almanlar ise  güçsüzlük içinde debeleniyordur. sadece ceneviz, o da ticari çıkarlarının tehlikeye düşeceğini görüp 200 savaşçı göndermiştir. batının bu ilgisizliğinin bir nedeni de kiliselerinin birleşmesini istanbul halkının istememesidir. halk, birlikçiler ve ayrılıkçılar diye ikiye bölünmüştür. birleşme için yapılan toplantıda halk galeyana gelmiş ve imparatora dinsiz ve slav diye hakaret etmiştir. onlara göre ayasofya kirlenmiştir. bu kilisenin yunan tapınağından ve havradan farkının kalmadığı konuşulmakta, birlikçilerin cenazelerini rahipler kaldırmamaktadır.

6 nisanda kuşatma başladığında halk önce panik olsa bile rivayetlerin iyi olanlarını hatırlayıp kendini rahatlatmıştır. birlikçiler durumdan ümitsiz, ayrılıkçılar durumdan memnundur. ayrılıkçıların lideri lukas notaras "şehirde latin serpuşu yerine türk sarığı hakim olsun daha iyi" diyerek tüm okul kitapları yazarlarına gerekli olan sözü de söylemiş oluyordu. rivayetlere inanç o kadar fazlaydı ki gennadios(fetihten sonraki ilk patrik) liderliğindeki rahipler şehrin kapılarının açılarak kehanetlerin bir an önce gerçekleşmesini istemektedir.

imparator ise iki yüz binlik şehirde beş bin asker toplamıştır. türkler şehri kuşatmasa büyük ihtimal ayrılıkçılar birlikçileri ve imparatoru da katledecekti. bu ayrılık öyle bir raddeye varmıştı ki ayasofya'da görevli 40 papaz müslüman olmuştur. ama sultan mehmet içeri girdiğinde sadece altısı sağdır. geri kalanları imparatorun katlettiği sanılıyor. evliya çelebi'nin bir rivayetinde de 300 rahibin şehir kuşatılırken bir kapıdan kaçtıkları ve müslüman oldukları söylenir. bu hikaye önemlidir. çünkü bu rahiplerden ikisi surların tamiri için imparatordan para almıştır. ama surları tamir etmeyip, parayı da iç ederek kaçmışlardır.

buna rağmen şehir iyi savunulmuştur. sakız adasından cenevizli giustiniani liderliğindeki paralı askerler çok marifetlidir. üstelik rumların dorgano dedikleri, büyük ihtimal fetret devri artığı şehzade orhan çelebi komutanlığında altıyüz kişilik türk birliği de şehri savunmuştur. ama halk, imparatora bir türlü arka çıkmıyordur. surlara saldırı olduğunda halk kiliselere toplanmakta ve dua etmektedir. imparator, halkı para ile çalıştırmaya çabaladığında bile boş vakitleri olmadığını söyleyerek evlerine gitmişlerdir. şehir resmen zıvanadan çıkmıştır.


kuşatma giderek daralıyor, imparator papa'dan gerekli yardımı alamıyor, yiyecek hızla tükeniyor, ayrılıkçılar ayaklanıyor ve o sırada tam bir trajedi başlıyordu. gök delinmiştir adeta ve ilkbahar yağmurları sel şeklinde şehri mahvetmektedir. sultan mehmet'in donanması takviye ediliyor, cenevizlilerin bu donanmayı yakma girişimi başarısız oluyor ve ağır toplar surlara büyük hasarlar veriyordu. üstelik 22 nisanda dolmabahçe açıklarında 70 tekne karaya çıkıp, pera üzerinden haliç'e inmiştir. halk hala kiliselerden çıkmıyor ve surlara yardımlar felaket derecesinde az kalıyordu. 12 mayısta büyük bir saldırı olmuş, surların altında tüneller kazdıran sultan mehmet buradan içeri girmeyi tasarlıyordu. ama başarılı olamamıştı.

23 mayıs akşamı müthiş top atışları başlamıştı ve hemen herkes şehrin bu bombardımana dayanamayacağını görüyordu. halk yine kiliselere toplanmış ve isa ve azizlerden yardım diliyordu. 24 mayısta eğrikapı'da büyük bir tüneli ortaya çıkardılar. 25 mayısta büyük bir bombardımandan sonra savaş konseyi toplanmıştır. ya surlar yıkılıncaya kadar savaşılacak, ya da şehir teslim edilecektir. saray görevlileri ise imparator ve ailesinin kaçmasını teklif etmiş, patrik de bu teklifi desteklemiştir. imparatora şehirdeki tüm ileri gelenler kaçma teklifinde bulunca imparator toplantıda bayılmıştır. üstelik daha vahim(!) gelişmelerde olmaktadır. papaz, kadın ve çocukların elden ele dolaştırdıkları dev meryem ana ikonası düşerek çamura saplanmıştır. bu hiç iyiye alamet değildir. daha da kötüsü o güne kadar görülmemiş şiddette bir yağmur yağmış, gökyüzü boşalmıştır. ertesi gün ise sis şehri basmış ve göz gözü görmez olmuştur. artık şehre türklerin girme vakti gelmiştir. konsey yeniden toplanmış, ayrılıkçılar şehrin teslim edilmesini, birlikçiler şehrin sonuna kadar savunulmasını teklif etmişler, imparator ise sultan mehmet'e tazminat ödeyerek işin içinden sıyrılmayı seçmiştir. ama sultan mehmet teklifi kabul etmemiş ve o ünlü lafını söylemiştir, "ya ben şehri alacağım, ya da şehir beni.. ölü ya da diri.." anlaşılan bizans'ın çandarlı halil paşa'ya verdiği rüşvet bile kar etmiyordur. sultan mehmet oldukça inatçıdır.

şehir ileri gelenleri ise tekrar imparatorun şehri terk etmesini, mora ve arnavutluk'tan adam toplayarak geri gelmesini teklif etmiş, ama imparator yine kabul etmemiştir. imparator azimlidir. oysa şehirdeki giustiniani ve notaras liderliklerindeki birlikçi-ayrılıkçı kavgası iyice kızışmıştır. öyle ki cenevizli, notaras'tan yıkılmak üzere olan romanos kapısını(topkapı) korumak için top istediğinde notaras top göndermemiştir. cenevizli toplantı esnasında delirmiş ve "ey hain, seni hançerimle boğazlamamak için kendimi zor tutuyorum" diye bağırmıştır ve imparator araya girmese boğazlayacaktır. bu kahraman asker son saldırıdan önce şehirden askerleriyle beraber kaçacaktır. öyle ki, imparator gitmemesi için onun ayaklarına kapanarak yalvarmıştır. kaçmaya karar vermesinin nedeni olarak rum mermisi ile yaralanması gösterilir(ayrılıkçıların mermisi). yarası ağır olmasa bile ayrılıkçılardan bıkmıştır.

imparator ve sultan mehmet arasındaki son barış çabaları da işe yaramayınca halk şehri terk etmeye başlamış ve binlerce kişi türklere teslim olmuştur. böylece son saldırı başlamıştır. evliya çelebi'ye göre 70-80 bin asker şehre girmiş ve saraya yönelmiştir(osmanlı toplam asker sayısı üçyüz bine kadar gider, ki sırp kralının gönderdiği binbeşyüz kişilik voynuklar bile vardır). ama orada bir kaç bin kişilik rum askerinin direnişi ile karşılaşmıştır. çarpışmalar oldukça şiddetlidir ve imparator hayatını bu esnada kaybetmiştir. cesedi sulu manastırda saklanmıştır. rivayete göre son bir umutla latinlerden yardım istemiş, latinler ise inancını terk edip şehri kendilerine devrederse yardım edebileceklerini söylemişlerdir.

türkler daha sonra ayasofya'ya giderler ve rumlar kilisenin içinden tüfeklerle ateş edip bombalar atmaya başlarlar. ayasofya çevresinde savaş üç gün sürmüştür. bazı hristiyan tarihçiler olayı farklı anlatır. onlara göre ayasofya antlaşma ile teslim edilmiştir. oysa türkler kapıları baltalarla parçalamıştır. bazı tarihçileri de katliamlardan bahsetmektedir ve şehir üç gün talan edilmiştir. talanı ancak padişah durdurabilmiştir. bu süre içerisinde 33 bin rum esir edilmiştir ve onlar da birlikçileridir. talan edilecek evlere işaret konulmuştur ve o evler de birlikçilerin evleridir.

şimdi şehre nasıl girildiğinden bahsetme zamanı geldi. dukas'a göre 29 mayıs sabahı şehir top gülleleri altında inlerken türklerin yoğun saldırısı başlar. saldırı sırasında surların kuzeyindeki kerkoporta denilen kapısı ilginç bir şekilde açıktır. bu kapıdan içeri giren 50 kadar türk, o civardaki rumları etkisiz hale getirmeye başlarlar ve kalanlar da edirnekapıya doğru çekilir. bu kapı da açılır ve göğüs göğüse çarpışmalar başlar. türkler surlara tırmanır ve imparatorluk bayrağı ile san marco bayrağını indirip kendi bayraklarını dikerler. kuzeyin savunması notaras'a aittir.

başka hristiyan tarihçiler de benzer bir olaydan bahseder. rumlar büyük bir inatla direnirken aniden edirnekapı'ın surlarında türk sancağı dalgalanmaya başlar. birden bire "şehir düştü" çığlıkları her yanı kaplar.

daha başka bir rivayette ise büyük taarruzun topkapı'dan başladığı, ama padişahın şehrin kuzeyinin zayıf ve muhafızların az olduğını bildiği, askerlerine buradan saldırılması için talimat verdiği söylenir. üstelik rum muhafızlar da firar etmişlerdir.

şehir yağma edilirken ayrılıkçılara dokunulmamıştır. notaras'ın evine bir tek türk bile girmemiş, üstelik türk muhafızlar tarafından korunmuştur. notaras, sultan mehmet tarafından sevilen bir kişi iken ve şehrin yöneticisi haline gelecekken çandırlı halil paşa'nın iftirasına uğramış ve çocuklarıyla beraber katledilmiştir. çandarlı'nın öldürülmesinin sebebi olarak bu iftira gösterilir. ayrılıkçıların dini lideri olan gennadios ise şehrin düşmesinden bir kaç gün önce kaçmıştır. fatih onu şehirde ararken o edirne'de ortaya çıkmıştır.


şimdi başka bir anlatıyı yazmanın vakti geldi. bazı hristiyan tarihçiler, patrik theoliptos'un (1514-1520) 'şehir zorla alındığı için kiliselerin yıkılacağını ve rumların müslüman yapılacağını' duyduğunu yazar. patrik hemen saraya koşar. yavuz'a, şehrin yarısının anlaşma ile dedesi sultan mehmet'e teslim edildiğini söyler(hangi yarısı sizce?). antlaşmaya göre kiliselere ve ahaliye dokunulmayacaktır. müftü antlaşmayı isteyince yangında yok olduğunu söyler. ama buna şahit olan 3 tane yeniçeri hala hayattadır(!) ve onların şahitliğinde rumların müslüman yapılma planından vazgeçilir. aynı konu kanuni zamanına da atfedilir(1532). yine üç yeniçeri hristiyanları kurtarmıştır. ama bu yeniçeriler 102 yaşındadır(!)


21 Mayıs 2012 Pazartesi

birinci dünya savaşı: bir kaç anekdot

mondros sonrasında istanbul dörde bölünmüş. kadıköy-üsküdar tarafı italyanlara, sur içi fransızlara, şimdiki beyoğlu civarı ingilizlere verilmiş. padişahın idaresinde ise haliç'ten bebek karakoluna kadar kalan kısım vardır. geri kalan yerler daha yerleşime açılmamış.


ittihatçıların savaşın kazanılması halinde planları elbette var. bir defa mısır'ın tekrar ele geçirilmesi, iran'ın tam bağımsızlığının sağlanması öncelikli hedef. karadeniz kıyılarındaki türk olmayan toplulukların türk idaresine geçirilmesi de bir hedef. kırım ve azerbaycan'a türk şehzade gönderilmesi, gürcistan'a bir alman prensinin, ermenistan'a da bir arşidükün tayini düşünülüyor. dobruca ve güney beserabya'ya karşılık mesta ve struma vadileri(batı trakya ve doğu rumeli civarları) bulgarlardan istenecektir. italya'dan da trablus, bingazi ve eritre istenecekmiş. tabi şimdiki ortadoğunun da tamamen osmanlıda kalması kesin.

hitler ile mussolini savaşta en fazla onbaşı rütbesine ulaşmışlardır. üstelik hitler, ilk önce savaşa uygun olmadığı için orduya alınmamıştır. ama sonlara doğru önüne cepheye sürüldüğü için hitler de alınmış ve demir haç nişanı kazanmıştır.


batı cephesinin 1870'deki gibi çökmemesinin nedeni belçikalılardır. almanlara karşı oldukça iyi savaşmışlar ve fransızlarla ingilizlere oldukça zaman kazandırmışlardır. almanlar paris'e 70 km kadar yaklaşabilmişlerdir. schlieffen planı teorik olarak çok iyi olsa bile uygulamada çuvallamıştır.

batı cephesinde 1916 şubatındaki verdün muharebelerinde 400.000 fransız ve yarım milyon alman askeri ölü/yaralı/kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. bu fransızlar için bir psikolojik yıkım olmuştu. üstelik neredeyse hiç sömürge askeri kullanmamışlardı. alman komutan falkenhayn başarısız olmuştur ve bu kaybedeni sonra bize yollamışlardır. fransız komutan petain ise almanları durdurmuşlardı ve birinci savaşın fransızlar için çanakkale'si verdün'dür. bu savaş, tarihin en kanlı savaşıdır.

ingilizlerin çanakkale'si somme saldırısıdır. almanlar haziran 1916'da saldırıya geçince ingiliz ve fransızlar karşı saldırya geçmişler ve 4,5 ay boyunca saldırmışlar. sonuçta 13 km ilerleyip 400.000 kayıp vermişlerdi. yanlarında 200.000 fransız kaybı da cabası. almanlar ise yarım milyon insanını daha kaybetmişlerdi.


tanenberg muharebesi rusları bitiren savaştır. almanlar böylece doğu cephesini garanti altına almışlardır. savaşı kazananlar luderndoff ve hindenburg'dur. rusların komutanı olan samsonov, alman kanatlarının zaafını fark edip acele ile hücüma kalkması ve şifreli haberleşmeyi kesip , açık açık emirler yağdırması yüzünden kaybetmiştir. hindenburg baştan duruma inanamamış, sonra ise çabuk davranarak olayı toparlamıştır. rus komutan samsonov intihar etmiştir. savaşta almanlar 20.000 kayp verseler bile ruslar 150.000 kayıp vermiştir.


savaşın ilginç planları da vardır. baltık denizine egemen olmak ve rusya'ya silah ve cephane taşımak için almanya'nın dümdüz kumluk pomeranya kıyılarına çıkırtma yapmak. böylece berlin'e 200 km mesafe kalmış oluyordu. plana göre ingiliz donanması frizon ve bordum adalarını ele geçirerek üs olarak kullanacaktı. sonra o bölgeye dökülen ırmakların ağızlarını tıkayacak ve kiel kanalını tahrip edecek, almanya'nın kıyılarını kuşatacaklardı.


bizim kanal harekatları ise tam bir ahmaklıklar örneğidir. ilber ortaylı'nın deyimi ile söylersem eğer, yavuz sina'yı geçerken hiç kimseye bir şey olmamıştır. ama cemal paşa geçerken askerlerin bazıları kum fırtınalarında kör olmuştur. bu saldırıda süveyş kanalına kadar ilerleyerek ingilizleri bile şaşırttık. ama askerlerimiz yüzme bilmedikleri için balkabaklarına tutunarak yüzmeye çalışınca, ingilizlerin mitralyöz ateşiyle ördek gibi avlanmışlardır. 25.000 askerle yapılan bu saldırının komutanı cemal paşa'dır. bir yıl sonra alman kress von kressenstein komutasında 10.000 kişiyle saldırdık. yine sonuç alamadık. ilk saldırı başarısızlığımızdan 1 ay sonra ingilizler çanakkale'ye saldırdı. bu iki saldırıdan tırsan ingilizler, kanalı kesin olarak korumak için yavaş yavaş filistin'e ve suriye'ye gireceklerdir. kanal seferlerinin nedeni de batı cephesinde almanları rahatlatmaktır. bu anlamda amacına ulaşmıştır. çünkü ingilizler kanala büyük oranda asker ve malzeme yığmaya birinci kanal seferinden sonra başlamıştır. birinci dünya savaşında tarihin en büyük türk orduları cephelerdedir ve savaş kaybedilmiştir.

bizim için savaşın kaybedildiği yer filistin cephesidir. bu cephede 7 ve 8. ordu vardır. bu iki orduda toplam 13 tümen var ve her tümende 1300 tüfek mevcut. bu da yaklaşık 17.000 tüfek eder. bu tümenler de felaket halde. yemek yetersiz, kıyafetler paramparça. öldürülen düşmanların giysilerinden yararlanılıyor. ayrıca bu tümenler içinde araplar da mevcut ve iyi de savaşmışlardır. ingiliz komutan allenby, türk ordusunu 30.000 kişi olarak düşünmüştür(gerçekte 40.000 kişi). 30.000 kişiye karşı hazırladığı ordu 460.000 kişidir ve emir faysal da cabasıdır. bu durum bizim orduyu müthiş bir moralsizliği de itmiştir. ordumuz yine de iyi dayanmıştır. savaş ancak ekim 1918'de bitmiştir. son mağlubiyetten önce ingilizleri 2 kez de yenmişizdir. ama üçüncü gazze muhaberesini kaybederek(liman paşa'nın filistin'deki hatalı savunma hattı nedeniyle) şimdiki sınıra çekildik. çekilirken lawrence'ın arap atlılarının silahsız türk askerini geri çekilirken kılıçtan geçirdiğini de bilmek gerekir. ilginçtir, bu savaşta ileride genelkurmay başkanlığı yapacak iki subay ingilizlere esir düşmüştür. ragıp gümüşpala ve cevdet sunay. malumunuz olduğu üzere cevdet sunay cumhurbaşkanlığı da yapmıştır


savaştan önce kore'nin batısında, çin'in doğu kıyılarında olan tsintao körfezi alman sömürge bölgesidir ve almanların orada deniz üssü vardır. üstelik alman gemileri o üssü lojistik merkez olarak kullanıp ingiliz hedeflerine baskın yapmaktadırlar. ancak ingilizler japonlarla anlaşmış ve üssü japonların almasına göz yummuşlardır. gerçi alan birlikler içinde bir bölük de ingiliz askeri vardır. neyse, böylece uzak doğudan getirecekleri asker ve mallarını güvence altına almışlardır. savaş sonunda ise çin'deki alman hakları ve büyük okyanustaki adaları japonlara geçmiştir.


bu savaşta kızıl baron da vardır. fransızlar ona le petit rouge(küçük kızıl) veya diable rouge(kızıl şeytan), ingilizler red knight(kızıl şövalye) veya red baron(kızıl baron) dermiş. adı manfred von richthofen bu havacı alman, 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştür. uçağını kırmızıya boyadıktan sonra ününe ün katan bu pilot, düşmanlarını havada düelloya davet etmesi ile meşhurdur ve bu yüzden herkesin saygısını kazanmıştır. öyle ki, düşmanın ondan bilerek ve isteyerek kaçtığı bile söylenir. 1918 nisanında uçağı düşürülmüş ve ölmüştür. hakkında yapılan film pek öyle iyi değildir.
almanların afrika sömürgeleri ise genelde kolayca ele geçirilmiştir. batıdaki togo ve kamerun savaşın hemen başında, güneydeki namibya kısa bir zamanda alınmıştır. ancak tanzanya öyle olmamıştır. albay lettow-vorbeck komutasındaki almanlar, kıtadaki almanlar teslim olana kadar gerilla taktiği ile ingilizleri püskürtmüşlerdir.

savaş bittiğinde alman asker ve subaylarının bir kısmı samsun'a gidip, ukrayna üzerinden almanya'ya dönmeye çalışmış. bu sırada bir kısmı hastalıklardan ölmüş. istanbul'a varanlar ise anadolu yakası ve adalar'da toplanmış ve 5 gemi ile ayrılmışlar. liman von sanders'in ayrıldığı gemide 120 subay ve 1800 asker olduğuna göre takribi en az 10.000 alman asker ve subayı osmanlı ordusunda savaşın sonunu görmüştür. osmanlı ordusunda ölen alman askerlerinin sayısı hakkında bir veriyi bulamadım. bilen varsa yazsın, eklerim. ama çanakkale'de 200 kişilik bir alman birliğinin kısa sürede 40 kişiye düştüğünü liman paşa anılarında yazmıştır.

13 Mart 2012 Salı

ikinci dünya savaşı - bir kaç anektod 2

atlantik savaşı, alman u-botları ile müttefik konvoy ve refakatçileri arasında geçen öldürücü bir yıpratma savaşıdır. u-botlar, denizaltılara karşı önlemlerin alındığı, hava örtüsünün etkili bir şekilde kullanılmaya başladığı, 1941 yılının ortalarına kadar ingiltere'nin savaş kaabiliyetini felç etmiştir. batırdıkları miktar 3 milyon ton tutarında gemidir. amerika'nın savaşa girmesinden sonra, u-botlar yine refakat gemilerinin yetersizliği yüzünden 1942 yılının ilk dört ayında 500 bin ton tutarında gemi batırmıştı. şifrelerin çözülmesi, radar, sualtı tespit cihazları ve hava örtüsündeki gelişmeler sayesinde son bulmuştur. 1943'ün kara mayısından sonra amiral donitz, u-botlarını eski gücüne kavuşturamadı. bu dönemlerde müttefikler her ay 1 milyon tonluk gemiyi hizmete sokarken, u-botlar ancak kayıplarını telafi edebiliyordu. bir süre sonra alman u-botlarının kayıp oranı % 68'e ulaşmıştır. bu oran, muhaberelere katılan ülkelerin hiçbir birliğinde gerçekleşmemiştir. bu olaydan ayrı olarak değerlendireceğimiz kutup konvoyları ise ingiltere'den hareket eden ödünç verme ve kiralama yasası çerçevesinde oluşturulmuş olup, 1941-44 yıllarının yaz aylarında izlanda'nın batısındaki rotayı izleyerek spitsbergen, murmanssk ve arhangelsk'e seferler düzenlemişlerdir. bu konvoylar kış aylarında buzullar nedeniyle doğuya ve güneye sürüklendiklerinden norveç'ten kalkan alman uçaklarına hedef olmuşlar ve ağır zaiyatlar vermişlerdir.
stalin, 1937-38 yıllarında beş mareşalinden üçünü, 15 ordu komutanından 13'ünü, 195 tümen komutanından 110'unu, 406 tugay komutanından 220'sini ve sayısız subayını öldürttü. buna kızıl ordu temizliği denir ve bu yüzden ordu geleneksel rus topçusu ve t-34 tankları dışında çok yetersizdi ve komutansız kalmışlardı.

1941'in mart ayında hitler şöyle demiştir; "ruslara karşı yürüteceğimiz savaş bir ideoloji ve ırk ayrımı savaşıdır. bu nedenle bu savaş görülmemiş bir vahşet ve zulümle icra edilecektir." bunun sonucunda ruslardan esir edilen 5,7 milyon kişiden 3.3 milyonu hayatını kaybetmiştir. savaşın sonunda ise ruslar 8 milyon asker ve 7 milyon sivili kaybetmiştir. polonya'nın nüfusunun beşte biri öldürülmüştü. yani altı milyon kişi ve yarısı yahudi nüfusudur. almanlarda ise asker, sivil 6 milyon kişi ölmüştür. havadan yapılan bombardımanlardan 13-15 şubat 1945'deki ingiliz ve amerikan bombardımanları sonucu dresden'de 60 bin sivil öldürülmüştür. 30 mayıs 1942'de ise 1000 adet müttefik bombardıman uçağı köln'ün üçte birini yerle bir etmiştir.

almanlar 15 eylül 1941'de leningrad'ı kuşatma altına alınmıştır. tek ikmal yolu buz tutan ladoga gölü olan kent, kuşatmanın bittiği ocak 1944'de kadar açlıktan 500 bin evladını kaybetmiştir. almanlar şehrin bu kuşatma ile düşeceğini sanmışlardır. 10 ekim 1941'de ise general jukov moskova savunmasının başına geçti. şehri savunmak için tank siperleri kazdırmaya başladı ve % 75'i kadın olan 250 bin moskovalı'yı silah altına aldı. almanlar şehri o kadar çok yaklaşmıştı ki kremlin'in burçlarını görmüşlerdi ve şehre girmeye çalışan küçük bir alman birliğini sovyet işçileri durmuştu. hem de ellerinde çekiçlerle. 19 ağustos 1942 ile 2 şubat 1943 arasındaki stalingrad kuşatması sonucunda alman altıncı ordusunun teslim olması ile almanların yenileceği fikri kuvvet kazanmıştır. ardından 5 temmuz 1943'deki citadel harekatıyla kursk çevresinde bulunaan sovyet birliklerine karşı taarruzuna geçmişlerdir. bu tarihin gördüğü en büyük tank savaşı ve son büyük alman saldırısı neticesinde ruslar yenilse bile aslında kazanmışlardır. çünkü rus fabrikaları oluk oluk tank çıkarırken, alman fabrikaları o kadar tankı bir daha bir araya getirememiştir. sovyetler, almanlar hızla ilerlerken savaş endüstrisinin beşte dördünü, almanlara kaptırmamak için 1942'nin ocak ayına kadar demiryolu ile doğuya kaydırmıştır.
(bulge muharebesi - ikinci ardenler saldırısı)

normandiya çıkartmasına 155 bin amerikan, ingiliz ve kanada askeri katılmıştır. bu harekat, tarihin gördüğü en karmaşık çıkartmalardan birisidir. çıkartma tarihi 6 haziran 1944'dür. 25 temmuz 1944'de st. lo çevresindeki alman mevzilerine müttefiklere ait 1000 adet bombardıman uçağının saldırması sonucu başlayan kobra harekatında, general omar bradley komutasındaki 12. ordu grubunun tümenleri paris ile ren nehrine doğru ilerlemişlerdir. 16 aralık 1944 ile 16 ocak 1945 arasında ise amerika'nın karşılaştığı en büyük kara muharebesi olan bulge muhareberi yapılmıştır. doğuda kaybetmiş almanlar, ardenlerden bir daha saldırdı, ama benzinleri yetmedi. almanlar biraz akılılıca davransa, paris'e inmek yerine müttefik birliklerine odaklansa, batı cephesinde savaş uzayabilirdi.
(polonya askerleri varşova'da - 1945)

avrupa savaşının destansı olaylarından birisi de 19 nisan 1943'de varşova gettosunda savaşayan yahudilerin almanlara başkaldırmalardır. bunun neticesinde 60 bin yahudi öldürülmüştür. 1 ağustos 1944'de ise polonya daimi ordusu, varşova'daki alman birliklerine karşı saldırıya geçer. ancak vistül nehrine kadar kadar gelen ruslar durur ve ileride kendilerine dert olabilecek polonya birliklerin, ss'ler tarafından imha edilmesini seyrederler. polonya birliklerinin bir diğer faaliyeti de sicilya'dadır. 22 ocak 1944'de amerika ve ingiliz birlikleri anzio'ya ayak basar. çok çetin geçen saldırılar sonucunda da 2. polonya kolordusu 17 mayısta monte cassino'yu ele geçirir.
almanlar teslim olduğunda bile hala daha şimdiki çek cumhuriyetini, viyana hariç avusturya'yı, slovenya'nın iç kesimlerini ve hırvatistan'ın bir kısmını, italya'nın kuzeyindeki bir takım bölgeleri, riga'nın batısındaki topraklar ile danimarka ve norveç'in tamamını, girit'in batısını ve rodos'un tamamını savunuyorlardı.

kaynak: sir basil henry liddell hart - ikinci dünya savaşı tarihi

6 Şubat 2012 Pazartesi

karadağ


karadağlılar'ın hepi topu altıyüzyıllık bir geçmişi vardır ve teşkilatlı olarak değil, silahlı bir grup şeklinde daima bağımsız yaşamışlardır. aslında sırptırlar. 1389 birinci kosova savaşında birinci murat'ın yıktığı sırp devletinin kalıntılarındandır. o savaşta başarılı olabilen tek sırp grubu zeta prensleridir ve büyük zafer kazanmış osmanlı'ya boyun eğmek istemezler. böylece mekanları olan o geçilmez dağlara çıkarlar. akabinde karadağ ile osmanlı mücadelesi başlamış oldu. sonraındaki mücadelelerinde işkodra'yı bin dağlı ile 70 bin kişilik fatih'in askerlerine karşı savundu ve şehri vermedi. zamanla osmanlı askerleri dağlara çıkasa bile doğal olarak oralara yerleşmek istemedi. çevresindeki vadiler ile denizi sahiplenip, karadağlıları tecrit ettiler. bu işten osmanlılar da karlı çıkmıştı. çünkü vergi yerine ok ve/veya mermi yemek pek hoş değildir. üstelik savaşmak da osmanlıya pek hayırlı gelmemiştir. 1870'lerdeki büyük savaşta 26 bin kişilik karadağ kuvvetleri karşısına 120 bin asker çıkarılmıştır. 5000 ölü, esir ve yaralı veren karadağ, karşılığında 50 bin ölü, esir ve yaralı almıştır.

karadağlılar talancı ve eşkiya olarak yaşamışlardır. zaten buna mecburdular. hiçbir şeyin yetişmediği o dağlarda başka türlü hayatta kalamazlardı. yazın talana iner, kışın geçitleri kapanan dağlarına giderlerdi. üstelik başkentleri çetine'deki kara ivan manastırında da öldürdükleri türk ve arnavutların kafatasları ile süslerlerdi. çocuklarını barış zamanlarında hayvan kanı göstererek eğitirlerdi. bu durum hep böyle gitmedi elbette. türkler bu sefer ovalarda ve işkodra'da yaşayan karadağlıları müslüman ve yeniçeri yaptı. 1687'de işkodra paşası çetine'ye girdi, o meşhur manastırı mahvetti. hepsini haraca bağladıktan sonra başlarına bir yeniçeri getirdi. 1712'ye kadar sistem kusursuz işledi. ama o yıl petroviç'ler tahta geçti. vladika(voyvoda) danilo, din değiştirmiş karadağlılar'dan korkmadı ve artık yavaş yavaş dağlardan inip müslüman olmaya başlayan karadağlıları engellemek istiyordu. 1702'nin noel gecesi muazzam bir komplo kurarak, tüm karadağlıların katıldığı bir baskınla yeniçerilerin tamamını(30 bin) kılıçtan geçirdi. 1714'de osmanlı çetine'ye bir daha girdi, manastırı bir daha mahvetti. ama sonuç değişmedi. 1876'ya kadar savaşlar ufak büyük devam etti. bu yüzyılarca süren kavgalar, manastırlarının tahrip edilmesi, verdikleri kurbanlar yüzünden kinleri alevlenerek devam etti. eskiden geçim yolları olan adam öldürmek ve eşkiyalık, artık milli ülküleri/kültürleri olmuştu.
(kral nikola)

savaşçılıkları o seviyeye varmıştı ki napoleon bile onlarla baş edemedi. 1807'de vladika petar, ruslara destek olmak için fransızlarla çarpışmaya başladılar ve onları püskürttüler. manastırlarına fransızların da kafataslarını eklediler. böylece sürüp giden bu savaşlar esnasında prensleri danilo bir arnavut tarafından öldürüldü. yerine paris'te eğitim gören 19 yaşındaki nikola geçti. devir değişse bile karadağlılar değişmiyordu. o sıralarda türkler ile ruslar 20-30 yılda bir çarpışıyorlardı ve karadağ balkanlardaki rus kalesiydi. karadağ vladikaları başa geçer geçmez rusya'ya gider ve yazısız antlaşmarına devam ederlerdi. böylece prens ünvanını da çardan kapmayı başardılar. bu ittifak bir tek kırım savaşı sırasında sekteye uğradı. fransa'da iyi bir eğitim gören 19 yaşındaki prens nikola işte bu sırada tahta geçmişti. kırım savaşı yüzünden karadağlılara kırgın olan rusya, 1853'de ömer paşa komutasındaki osmanlı ordusunun karadağ'a girip bu direnişi neredeyse tamamen yok etmesine sesini çıkarmadı. ama bu sefer imdada fransa yetişti ve karadağlılara yardım etti. 1875-78 bunalımı zamanında karadağ, rusya kendisine başvurmadan osmanlıya savaş açmıştı. o savaş, tam 70 bin osmanlı askerine mal oldu. rusların 93 harbinde yeşilköy'e kadar ilerlemesinin bir nedeni de karadağ başarısıdır. ruslar bu yardımı boş bırakmadı. ayastefanos antlaşması ile karadağ'a bağımsızlık verildi. ki zaten 93 harbi, karadağlıların yaşadığı küçük bir toprak parçasının bırakılmaması yüzünden çıkmıştır. mithat paşa vatanın bir karış bile toprağını terk etmeye yanaşmadığı için savaş çıkmıştır. sonuçta berlin antlaşması ile bağımsız olamasalar bile dağlardan inip denize çıkmışlar ve ovaya inmişlerdi. ama karadağ'ın denize çıkışı avusturya kontrolünde kalmıştır. almanlar adriyatik'te kendine rakip olabilecek büyük küçük hiçbir şey istemiyorlardır. neyse, kısa sürede 250 bin nüfusu ile teşkilatlandılar ve ciddi şekilde örnek bir devlet olmayı başardılar. podgoriça'nın ve işkodra gölünün kıyılarını, savaştan başka hiçbir şey bilmeyen bu halk, liderleri prens nikola öncülüğünde işlemeye başladı. tabi savaşçılıktan çiftçiliğe geçmek zahmetli bir süreçti ve bu süreç zor da olsa başarıldı. topraklar yetmediğinde karadağlılar göç etmeye başladı ve savaşçı ruhlarını asla kaybetmediler. 1908 bunalımında avusturya ile karadağ arasında savaş olasılığı belirince(bosna'nın avusturya tarafından ilhakı), amerika'daki tüm karadağlılar silahları ile birlikte ülkeye dönmek için prense telgraf çektiler.

ama dört bir yandan osmanlı toprağı ile çevrili karadağ kendine dost bulmak zorundaydı. prens nikola kıznı italyan kralına verdi. böylece avusturya ile mücadelesinde italyan desteği sağlamayı umuyordu. sırbistan ile birlik kurmak niyetiyle diğer kızını sırp prensi petar karayorgeviç'e verdi. başka bir kıznı da rus grandük nikola'ya vermiştir. o sırada tahta bulunan sırp kralı alexandr obrenoviç'in akrabalarından bir kızı da oğlu mirko'ya aldı. 1908 bunalımda avusturya bosna'yı ilhak edince, denize tek çıkışı olan antavari limanını kesin olarak kendi denetimine aldı(avusturya sesini çıkaramadı). o bunalım sırasında askerlerini de avusturya sınırına yığıp, açık açık savaş tehdidinde bulunmuştur.

1910'de prens nikola kendisini kral ilan etti. bu berlin antlaşmasının ihlali olsa kimse sesini çıkarmadı. taç giyme törenine tüm balkan ulusları ile rusya katıldı. bu tören, balkan ittifakının başlangıcı sayılır. tabi bu sırada arnavutlarla anlaşmazlığa düşen osmanlı, katolik arnavutlar olan melisorları kaybetti. onlar da karadağ tarafına geçti.
böylece 8 ekim 1912'ye gelindi. balkan savaşının başlangıcını karadağ yapmıştır. diğer devletler onu izlemiştir. karadağ 37500 kişilik 4 tümen ordusunu(süvarisi, taşıtı  yok) ile kısa sürede işkodra gölünün çevresindeki dağınık türk birliklerini yok ederek şehri kuşattı. kuzey ordusu yine oldukça dağınık halde bulunan türk ordusunu novi pazar'dan kolayca attı. hatta bir geçitten sıkıştırdıkları 2000 kişilik türk birliğini, tek bir kurşun atmadan, yukarıdan taşları yuvarlayarak yok etmiştir. novi pazar'daki türk birliklerinin bir kısmı da, esir düşmemek için avusturya işgalindeki bosna'ya sığınmıştır. türkler iyi savaşsalar bile yer yer iyi komuta edilememek ve iaşe yetersizliğinden dolayı işkodra kalesi hariç her yerde karadağlılara yenilmiştir. işkodra ise, selanik'e inen novi pazar koridorunu kaybetmek istemeyen avusturya'nın yardımları ile uzun süre dayanmış ve karadağlılara mezar olmuştur. binlerce askerini işkodra kalesi önünde kaybetmiştir karadağ. üstelik hemen hiç sağlık ekibi olmadığından, yaralılarını da kurtaramamıştır. işkodra'yı kesin olarak almak isteyen kral nikola, barış tekliflerine uzun süre direnmiş ve büyük devletlerin tehditlerini de sallamamıştır. en sonunda, kaleyi savunan esad paşa'yı arnavutluk kralı yapacağı vaadiyle teslim olmasını sağlamıştır. işkodra'ya giren kral bu şehri hiçbir zaman bırakmayacağını söylese bile en sonunda avusturya'lılara teslim olmuş ve şehri arnavutluk'a bırakmıştır. işkodra için verdikleri binlerce ölü boşa gitmiştir. savaş sonunda işkodra gölünün çevresini işgal etmişler ve novi pazar'ı sırplarla birlikte paylaşmışlardır. birinci dünya savaşı sonunda avusturya dağılınca adriyatikteki arazilerini genişletmişler ve en sonunda da yugoslavya krallığının bir parçası olmuşlardır. tarihi boyunca osmanlı'ya karşı mücadelede en ön saflarda bulunan bu millet, türklerle bağlatıları kesilince sessizce köşelerine çekilmişler ve yugoslavya dağılıncaya kadar da ortalıkta görünmemişlerdir.

28 Ekim 2011 Cuma

ingiliz modeli


yurtsuz john adlı ingiliz kralı çok fazla işkence yapınca ingiliz baronları tarafından sürgüne yollanır. akabinde bir daha işkence yapmayacağını söyleyerek magna carta imzalanır ve ülkesine geri döner. yıl 1215'dir ve tarihteki insan hakları ile ilgili ilk belge böylece ortaya çıkar. gerçi insan haklarından çok baron hakları demek daha doğrudur.

neyse, niccola machiavelli(1469-1527), rönesans dönemi italyan yöneticilerinin neredeyse tamamının ilkesiz ve acımasız olduğunu gördüğünde siyasetin zorunlu olarak ihanet ve hilekarlık oyunu olduğunu söyledi. prens isimli kitabında ahlak ve siyasetin karıştırılmaması gerektiğini belirtti. ona göre başarılı bir yönetici sıkça hile yapmaya, yalan söylemeye, sözünü tutmamaya ve hatta cinayet işlemeye meyilliydi. o, sivil toplumun ilkelerini tespit etmişti. ingiliz thomas hobbes(1588-1679) ise insanların içgüdüsel olarak bencil ve acımasız olduğunu, bu yüzden ahlaki varlıklar haline gelmelerine çalışmanın zaman kaybı olduğunu yazdı. herkes doğal haline bırakıldığında herkes birbirini katledecekti ve yaşam kısa zamanda katlanılmaz bir hale gelecekti. bu yüzden toplumsal sözleşmeler yapılmalıydı. insanların birbirlerini uykularında öldürmemesinin yolu buydu ve bu sözleşmeye uymayanlar ikinci devlet sözleşmesi ile cezalandırılmalıydı. ahlak, kötü adamlar arasındaki kinik bir uzlaşmadan fazlası değildi. ahlak, yasaya itaatti. ardından aydınlanma çağı geldi ve voltaire ve rousseau fransa'da fikirlerini söylediler. ama fransız devrimi sırasında da kafa kesmek oldukça sıradan bir uğraşı haline gelmişti. devrimin bütün önde gelenlerinin bile kafası uçuruldu. hatta devrilen kralın bile.

onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılda kant, hegel ve marx sırası ile kıta felsefesini oluştururken britanya adasında daha farklı bir söylem gelişmekteydi. jeremy bentham(1748-1832), tanrı tanımaz ve maddeci bir felsefeyi, yani faydacılığı ortaya atmıştı. gerisini john stuart mill(1806-1873) halledecekti. onlar marx gibi düşünmüyor ve ingiliz kapitalizminin önünde herhangi bir sorun olmadığını söylüyorlardı. kapitalizm kaçınılmazdı ve iyiydi.

bentham aslında bir avukattı ve hukukla arası doğal olarak çok iyiydi. şöyle demiştir;

"ingiliz hukuk sistemi, tarihsel önyargılarla, dinsel boş inançların, bilimsel olmayan bir karmaşaşı üzerine kurulmuş tumturaklı bir saçmalıktır."

böylece insan doğasının bilimsel tanımı üzerine kurulu, kendi yeni ahlak ve siyasal sistemini kurdu. tüm insanlar acı ve haz organizmalarıdır. bu yüzden ahlak ve siyaset felsefesinin hazzı artırmaya, acıyı en aza indirmeye çalışması gerekiyordur ve bu demokratik olmalıdır. böylece seçimle iş başına gelmiş her hükümetin temel görevi, en fazla sayıda insanın en büyük mutluluğu yakalaması sağlanmaya çalışılmalıdır.

bentham mutluluğun bilimsel olarak ölçülebileceğini savunuyordu. böylece ahlaki ve siyasi meseleler kolayca çözümlenebilirdi. mutluluk hesabını icat etti. bunu yapmanın en uygun sistemi de kapitalizmden başkası değildi.

popülizm icat edilmişti. insanlara ne istiyorlarsa onu verin. daha doğrusu devlet onların mutluluğu için neyin iyi olduğunu düşünüyorsa o verilmelidir. bu kanalizasyon olabilir, kaldırım döşemek, okul, hastane yaptırmak şarttır. devir victoria dönemiydi. köşe başlarında pıtırak gibi kiliseler yapılmaya başlanmıştı. artık mutluluk üretiliyordu. bentham'ın düşünceleri bunlarla sınırlı değildi. tembeller için yoksul evleri, hükümlüler için de her mahkumun bir kuleden gözetlendiği panoptikon hapishanlerinin gerekliliğine inanıyordu.
john stuart mill ise bu faydacılıkta değişikler yapmaya çalıştı. o, faydacılık yüzünden çoğunluk tiranlığının oluşacağını düşünüyordu. eğer çoğunluk çingeneler ve hippilere karşı sert davrandığında mutlu oluyorsa, o zaman iktidar bunu yapmalıydı. faydacılığın bireysel insan hakları ile bağdaştığı düşünülemezdi. ayrıca bir mutluluk üreten kurum olması gerektiğinden merkezi hükümet ve bürokrasi oldukça güçlenebilirdi. o, böylece başkalarına zarar vermedikleri sürece farklı fikirleri ve azınlıkların yaşam biçimlerini destekledi. çoğulcu toplum, sağlıklı bir toplumdu. bunun bir sebebi de hakikatın eninde sonunda galip geleceği bir ortamın yaratılmasıdır. ahlaklılık, çoğunluğun iktidarından daha fazlasını gerektiriyordu. zamanla faydacılığa şüphe ile yaklaşmaya başladı. eğer bireyler kendi mutlulukları peşinde koşmaları yönünde biyolojik olarak programlandırılmışlarsa, başkalarının mutluluğunu temin etme konusunda sistem ne tür teşvikler sunmaktadır?

sistem amerika'da bambaşka bir şekil aldı.

amerikalıların çoğu ilk başlarda demokratik hükümetlere şüphe ile yaklaşmışlardı. ama benjamin franklin ve thomas jfferson'ın etkisi ile demokratik hükümetlere geçtiler. john locke'un(1632-1704) fikirlerinden etkilenmişlerdi. locke, hükümetlerin elindeki yetkilerin her zaman geçici olduğunun bilmesi gerektiğini söylemişti. hükümetlerin, onlar için oy verenlerle karşılıklı bir sözleşmesi olmalıydı. bu yüzden hükümet sadece vatandaşların yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışları gibi haklarını garanti etmek için var olduğunu söylediler.

henry david thoreau(1817-1862), iki yıl, iki ay ve iki gün boyunca toplumdan uzak yaşadı ve "hayatımızı ayrıntılarla boşu boşuna harcıyoruz, basitlik basitlik" dedi. ayakkabısını tamir ettirmek için kulubesinden çıkıp kasabaya geldiğinde şehrin yüksek memuru onu fark etti ve kişisel vergisini vermesi gerektiğini söyledi. ödeyeceği verginin meksika savaşında ve köleliğin desteklenmesinde kullanılacağıı düşünen thoreau ödemeyi reddetti ve bir gece hapis yattı(bu arada kendisi zengin birisidir). sonunda romantik ve anarşist sivil itaatsizlik metnini kaleme aldı. metinde pasif direnişi tavsiye ediyordu. pasif direnişi kullanan en ünlü kişi gandhi'dir ve ingilizleri hindistan'dan bu sayede kovmuştur(ama kendisi birinci dünya savaşında ingiliz ordusuna askere alma konusunda yardım da etmiştir). itaatsizlik geleneği beatnikler ve hippiler ile günümüze kadar gelmiştir.
tabi thoreau bu fikirleri yalnız başına geliştirmedi. transandantalizmden etkilenmişti ve onlara göre bilgiye, duygu ve sezgiyle ulaşılabilirdi. waldo emerson(1803-1882) bu düşünceyi daha da geliştirdi ve devlet otoritesi ve örgütlü din karşında sezgi ve kişisel vicdanın önemini vurguladı. artık iyice kentsel ve endüstriyel olan amerika, eleştiriliyordu. köleliğe karşıydılar ve "insan olmak isteyen, aykırı olmalı" diyorlardı.

ama amerikan felsefesini transdantalizm şekillendirmedi. charles sanders peirce(1839-1914) ve william james(1842-1910) pragmatizmi icat etti! transdantalizme düşmandılar. kısaca şunu dediler;

"bir fikir şiddetli bir biçimde savunulabilir. ama eğer gündelik hayatta bir fark yaratmıyorsa, o zaman önemli ya da doğru değildlir. beşeri teoriler sadece yararlı olmak yoluyla bir nakit değeri taşıyorsa anlam ifade ederler."

sonuç hala geçerlidir. bugün amerikalı filozoflar hala seçtikleri konuların pratik bir faydası olması gerektiğini düşünüyorlar.
kaynak: ntv yayınları - felsefe

21 Ekim 2011 Cuma

coğrafi keşifler çağı

her şey avrupa'nın nüfusundaki artış ile başladı. artık masalarında daha fazla et ve yemek isteyen avrupalılar, şeker ve baharata doymak istiyorlardı. kırsal şehirlere göç dalgası başlamıştı ve bu ihtiyaçları karşılamak için de metal kaynaklarına gereksinimleri vardı. üstelik kilise, kurtarılacak yeni ruhlar peşindeydi.
böylece, taa 1200'lerin başında topraklarının kesin sınırlarını belirleyen portekiz bu arayışa girdi(arada ispanyol hakimiyeti olsa bile portekiz'in sınırı 1215'den beri aynıdır). kral i. john'un üçüncü oğlu prens denizci henry, 1415'de babasını kuzey afrika'nın kuzey sahilindeki müslümanlara ait ceuta limanına saldırtıp almaya ikna etti. böylece hem yarım adayı korumaya alacak, hem de sahra ticaretinin son durağını ele geçirecekti. akdenize sınırı olmadığı için o ticaretten nasibi almayan portekiz, böylece moritanya'nın köle ve mallarını ağına düşürmeyi bildi. henry haritacıları yanına aldı ve sarges'de bir denizcilik okulu kordu. böylece iki yeni gemi, karak ve karavela yapıldı. karaklar okyanus gemileriydi. karavelalar ise haritalanmamış kıyı boyunca güzel bir şekilde gidiyordu. 1425'de madeira takım adalarını aldılar. 1427'de azorlar yeniden keşfedildi ve alındı. 1434'de ise gil eanes batı afrika sahili boyunca gitti ve bojadur burnunu gerecek o zamanlar bilinen dünyanın sonuna geldi. fazla zaman geçmedi ve denizci henry'nin gemileri bilinen ticaret yollarını es geçerek ülkesine köle ve altın taşımaya başladı. henry öldü, ama iş bitmedi. 1490'da bartolomeu diaz, ümit burnuna ulaştı. 8 yıl sonra vasco de gama, ülkesine servet vaad eden hindistan yoluna yelken açtı.
portekiz'in afrika'yı dolaşarak hindistan'a ulaşması üzerine ispanyollar ceneviz kökenli cristopher colombus ile anlaştı ve 1492'de yelken açıldı. 61 gün sonra bahama takım adalarına ulaştı. bundan sonra çin'in bir uzantısı sandığı küba ve haiti'ye vardı. vikinglerden beşyüz yıl sonra, amerika yeniden keşfedilmişti. 1498 ve 1504'de iki sefer daha yapma şansını böylece ele geçirmiş oldu.
ama bu durum iki komşuyu karşı karşıya getirdi ve papa duruma el koydu. vi. alexander yeni dünyayı bu iki ulus arasında böldü. ispanya'ya azorların 370 fersah batısı kalmıştı. böylece brezilya dışında tüm amerika onlara kaldı. potekiz ise afrika, hindistan ve doğu hint düşmüştü. portekiz bir süre sonra afrikalı köleleri brezilya'daki plantasyonlara taşıdı. ama portekiz bu işi beceremedi. 1580'de ispanya kralı ii. philip, portekiz tahtını miras yoluyla aldı. böylece ispanya'nın karşısında ingiltere, fransa ve felemenkler geldi. onlar papanın paylaşımını umursamıyorlardı.
fransızlar ve ingilizler o arada kendi araştırmalarını yapıyor ve kuzey amerika'ya gidip geliyorlardı. 1497'de italyan kaşif john cabot, ingilizler adına cape breton ve nova scotia'ya ayak bastı. o da colombus gibi çin'e geldiğini sanmıştı. yine bir italyan, giovanni de verazzano fransa adına şimdiki abd'nin doğu sahillerine ayak bastı. tüm bu denizcilerin hedefi asyayı bulmak ve ülkerine servet götürmekti. 1522'de portekizli magellan dünyanın çevresini dolaştı. 1600'lerin başında avrupalı denizciler tüm denizlerde yelken açmaya başlamışlardı. işi portekizliler başlattı, ama başka millet adına görev yapan italyanlar bu işi sürdürmekteydi. malum, italyanlar denizcidir.
keşfetme işi bitince sömürü dönemi başladı. avrupalılar dünyayı aralarında savaşlarla bölüştüler, yeni bölgelerdeki uygarlıkları yok ettiler, soykırım yaptılar. köleye ve ticarete açtılar ve imparatorluk hırsları çok büyüktü. kuzey amerika yerlilerini kendi taşıdıkları hastalıklarla yok etme noktasına getirdiler. aldıkları frengi ise avrupa'da pek fazla etkili olmayacaktı.

böylece ticaret patladı. 1600'lerde sevilla limanına yılda 200 gemi altın ve gümüş geliyordu. ümit burnunu bir süre sonra hollandalılar da kullanmaya başladı. batı şehirlerin nüfusu hızla arttı. beslenmek için buralara polonya buğdayı gelmeye başlamıştı. muscovy kumpanyası(1555), levant kumpanyası(1581) ve doğu hindistan kumpanyası(1600) hollandalılara sattıkları kumaş ile servet oluşturmaya başladılar. hollanda'nın kendi doğu hindistan kumpanyası(1602)'da kısa zamanda bunlara katıldı. yine 1602'de amsterdam'da dünyanın ilk hisse senedi borsası kuruldu.
                                                           (doğu hindistan kumpanyası bayrağı)

avrupa'ya biber, kahve, kakao, şeker, tütün doldu. domates, patates, mısır ve kuru fasulye amerika'dan geldi. avrupa'da yapılmış mallar karşılığında afrika'dan köle alınıyor, bu köleler amerika'daki plantasyonlara satılıyordu. köle götüren gemiler, tütün, şeker ve kahveyi avrupa'ya taşıyordu. böylece bankacılık gelişti ve kral ve prenslere kredi vermeye başladılar.

ama bu mal bolluğu avrupa'da krize neden oldu. altın ve gümüşe bağlı olarak para arzı artınca fiyatlar üç kat arttı. hayat standartları yükselmişti ve avrupa imkanının üzerinde bir yaşam sürmeye başladılar. kaybeden portekizlilerden sonra ispanyollar oldu. 1700'lerde ispanya silik bir devlet konumuna geldi. deniz ötesinden gelen servet yüzünden ispanyol sanayisi modernleşemedi ve böylece zenginliği israf ettiler. ispanyol aristokrasisi, uluslararası rakiplerinin kendi zenginliklerinden yararlanmasına izin verdi. onlar lüks malları tedarik ederlerken, onlara kendi zenginliklerini verdi. gemilerle gelen altınlar da azalınca böylece ispanyol günleri de bitmiş oldu. ingiliz ve hollanda limanları, en fazla ticaretin yapıldığı limanlar olmuşlardı. hollandalılar kendi kumpanyaları ile baharata egemen oldular. 1700'lerle beraber ingilizler hindistan, kanada ve kuzey amerika sömürgesinin de yardımı ile hollandayı geçtiler. sterlin avrupa'nın en değerli parası haline geldi.
böylece avrupa'da kiralar ve vergiler yükseldi. yükselen kiralar yüzünden iyice zenginleşen asiller, taşradan şehirlere taşındılar. pahalı evler yaptılar. zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bu devrede lordlar ise köylüler arasında çatışmalar arttı. hayat fakirler için hiç iyi değildi. tıptaki gelişmeler nüfusu artırdı, ama bu nüfusun beslenme problemi ortaya çıktı. köylüler şehirlere göç etmeye başladılar. böylece yolların emniyeti meselesi gündeme geldi. şehir planlamacıları şehirlerde açık sahalar oluşturmaya başladılar. durum bu şekilde devam ederken ingiltere'de tarım devrimi oldu. makineleşme ve nöbetli ekim ile artan nüfus beslenmeye başlandı. böylece 1700'lerin sonunda başlayan ve 1800'lerde devam eden sanayi devrimi için işgücü oluşmaya başlamıştı.

nerden nereye...

7 Haziran 2011 Salı

yüz milyar

insanlık tarihi boyunca tahminen yüz milyar insan ölmüş ve ölmeye devam edeceğiz. bazen uykuya dalış anlarımı net şekilde hatırlıyorum ve nasıl da birden bire bilinçli halden bilinçsizliğe aktığımı fark ediyorum. ölüm dediğimiz şey yüzde yüz bilinçsizlikten başka bir şey değil. doğmadan önce nasılsanız, ne hatırlıyorsanız öldükten sonra da aynı olacak. yani hiç. uzun lafın kısası olmayacağız. belki kuantum falan, paralel evren hikayeleri gerçektir. ama şu anki bilinçli haliniz yok olacak.

insan beyni, öldükten sonra 20 saniye kadar daha bilincini yitirmiyormuş. bunu lavoisier da test etmişti. giyotine giderken arkadaşlarına öldükten sonra bir süre daha bilinçli kalınabileceğini, bunu ispat için idam esnasında göz kapaklarını kırpacağını söylemiş. gerçekten kafası kesildikten sonra da göz kapaklarını kırpmaya devam etmiş. ilginç bir adammış vesselam. neyse, herhalde o yirmi saniyelik zaman dilimi, uyku ile uyanıklık arasındaki zaman dilimine tekabül ediyor olsa gerek. hatta bu devre, film şeridi geçen zamandır. o yirmi saniyede bir yaşam daha yaşıyorsunuzdur. uzun lafın kısası, ölmemizin temel nedeni ise oksijen yetersizliğiymiş. ne şekilde olursa olsun, her koşulda oksijen solunumu kesilince hayat sona eriyor. yaşamamız için temel şart oksijendir. çok korkuyorsanız oksijen tüplerinizi yanınızdan ayırmayın!

öldükten sonra üç gün içinde yemeklerimizi öğütmemize yardımcı olan enzimler bizi yok etmeye başlıyor. artık oksijen gelmediği için bozulmaya başlayan hücreler, bakteriler için besin kaynağı oluyor ve vücudumuz kısa bir süre içinde çürüyor. zaten bu yüzden mumyalamada önce iç organlar çıkarılır.

aslında çevreyi düşünüyorsanız, gömülmek yerine yakılmayı tercih etmeyin. zaten islam kültürü ile yetişiyorsanız bunu tercih etmezsiniz. insan bedeni yakıldığında çevreye en zararlı gazları meydana getiriyor ve gökyüzüne salıyormuş. yani cesetlerimizin yakılması çevreyi mahvedebilirmiş. hem gömülürseniz eğer, ileride dna falan derken sizi tekrar toplayabilirler! ölü gömme işi ise kutsal kitaplar ve söylencelere göre kabil'in habil'i şam'da öldürmesi ve bir kargayı taklit etmesi ile başlıyor. bilimsel olarak ise üçyüz elli bin yıl öncesine dayanıyor. üstelik bu yer şam değil, ispanya - atapuerca. elbette daha önceki bir gömülmüş insan da bulunabilir.

sadece gömüldüğümüzü ve yakıldığımızı sanmayın. hindistan'daki zerdüştler, ölülerini akbabaların yemesi için açıkta bırakıyormuş. üstelik bu akbabalar, insan ve sığır leşi yemekten daha sonra ölüyorlarmış. madagaskar yerlilerinin daha ilginç bir yöntemi varmı. gömdükten bir süre sonra kemiklerini topraktan çıkartırlar ve kasabalarının etrafında bir tur atarlarmış. famadihana denilen bu tören sonunda, kemikleri tekrar gömerlermiş.

devam edeyim. spor yapmanın sizi ölümden uzaklaştırdığını düşünmeyin. her yıl, spor yapan ikiyüz bin öğrenciden bir tanesi aniden ölüyormuş. büyük çoğunlukla futbol ve basketbol oynarken vefat ediyorlar. ama kızlar bu konuda şanslı. onlardaki ölüm oranı bir milyonda bir.

gördüğüm kadarı ile yaşlılar ölümden daha fazla korkuyor. sona yaklaşamanın bilinci olsa gerek. yirmi yaşımdayken, onbeş yıl sonra otuz beş olurum derken, şimdi elli oluyorum diyorum ve bendeki bu durumun kesin yaşlanma belirtisi olduğunu düşünüyorum. lisedeyken ise otuz olacağımı hayal edemezdim. o zamanlar, otuzlu yaşları yaşlı bir dönem olarak düşünürdüm. oysa şimdi saçlar yanlardan hafif beyazlamış ve dökülmemiş, biraz göbek çıkmış ve ölüm hakkında saçma bir yazı yazan insanım.

not: ansiklopedik bilgilerin çoğu, sabah.com.tr'den. zaten sabah gazetesi bir tek bu işe yarıyor.

17 Ocak 2011 Pazartesi

islamiyette kölelik

şu 'muhteşem yüzyıl' başlayınca islam dünyasının köleliğini yazasım geldi bak. bu yazı bernard lewis'in oryantalist bir bakış açısıyla yazdığı ortadoğu adlı eserinin kölelerle ilgili kısmının özeti gibi bir şeydir aslında. sonlarda ve aralarda bazı küçük eklemelerim vardır sadece.

islam dünyasında çok uzun süreler boyunca kölelik devam etmiştir. hatta yasaklanması bile batı etkisi olmuştur. islamiyetin ilk yıllarında araplar, aldıkları ülkelerde haraç, fetih ve satın alma yoluyla köle sayısında hızlı artışlara neden olmuşlardır. üstelik sanılanın aksine kölelerin durumları öyle aman aman da değildi. bazı makamlara giremezler, tanıklık edemezlerdi. aynı suçun cezası köleye karşı özgür insana göre 2 kat fazlaydı. ama az da olsa miras, mülkiyet ve tedavi gibi hakları vardı. köleler yaşlandıklarında sahipleri tarafından bakılması zorunluydu ve şartlar yerine getirilmediğinde kadı tarafından azad edilebiliyordu. sahibin izni olmadan da evlenemezlerdi. teorik olarak özgür bir kadınla evlenebilirlerdi. ama bilindiği kadarı ile bu çok nadirdir(padişah kızlarının, padişahın köleleri olan vezirleriyle evlenmesi gibi). köle sahibi ise kölesini azad etmeden onunla evlenemezdi(hürrem ile süleyman gibi). yani bu kölelerin çalışma şartları, brezilya dizilerinde kahve çiftliklerinde çalışan köleler gibi de değildir.

650 civarında mısır'daki araplar sudan'ın güneyindeki nubyalılarla anlaştılar. böylece birbirlerine baskın vermemeye söz verdiler. nubyalılar da müslümanlara yılda 360 köle vermeyi, müslümanlar ise mercimek ve et vermeyi taahhüt etti. köle teslimatı ise assam vadisinde yapılıyordu ve hadım edilme gibi fiziksel işlemler müslüman topraklarında yasak olduğundan ülke sınırları dışında yapılıyordu. çok para ettiği için değerli olan bu hadım köleleri hadım etme işini müslümanlar da yapmaz, kıptiler yapardı.

müslüman dünyası, roma dünyasının tersine kölelik düzenine dayanmaz. köleler tarımda değil, ilk zamanlarda genelde madenlerde çalıştırılmıştır. tarım ise islamda özgür insanın işidir. arapların yayılmasıyla beraber köleler güney ırak'ta ve sahra'da tuz, yukarı mısır'da altın çıkarmışlardır. pek insani şartlarda çalıştırılmadıklarından olsa gerek, çalışma koşullarının sertliğinden dolayı güney ırak'ta yıllarca sürecek olan bir köle isyanı da olmuştur. bu isyan, bir nevi müslüman dünyasının spartaküs isyanıdır.

ama kölelerin esas kullanım alanı ev işleri ve askerliktir. siyah köleler ev, saray ve camilerde hizmer ederken, beyaz köleler orduda kullanılmıştır.

islam dünyasının harem kültüründe de her ırktan çok sayıda köle kadın bulunmuştur. bunların yaptığı cariyelik ve hizmetçilik arasında fark yoktur. köle kızların bir kısmı eğitilmiştir. şarkıcı, dansöz, müzisyen olmuşlar, bazıları ise padişah annesi bile olmuştur. bu kölelerin durumlarının çok iyi olduğu iddia edilse bile topkapı sarayının harem dairesinin duvarlarına yazdıkları yazılarda isa'dan bir önce ölmeyi dileyenleri de vardı.

islamiyetin kölelere bu kadar çok değer verdiği söylense bile akdeniz havzasındaki uzun mesafeli ve geniş boyuttaki insan ticaretinin temeli yine islamiyete dayanır. batıda köleler genelde yerel kaynaklardan sağlanırdı. borçlu ve suçlu olanlar ile aileleri tarafından terk edilenler ve kendileri ile çocuklarını köle olarak satanlar köle ihtiyacını karşılamak için yeterliydi. islamiyetin akdeniz havzasına yerleşmesi ile bu durum değişmiştir. çünkü islam devletinde özgür olarak doğanlar, isyan işlerine karışmadıkları sürece köle yapılamazdı. köle çocuklarının sayısı azalmaya başlayınca köle gereksinimi karşılanamamaya başlanmış, böylece ticareti de gelişmiştir.

islam dünyasının üç köle bölgesi vardı. avrupa, avrasya bozkırları ve afrika. çin ve hindistan'dan da köle gelmiştir. ama sınırlı sayılardadır. kuzey afrika ve endülüs, doğu ve orta avrupa'daki slavlardan(slave sözcüğün ingilizce kökeni de slavlardır) beslenirdi. bu ticareti başlangıçta batı avrupa'lı köle tüccarları yapardı. osmanlılar balkanlara girdiğinde kaynağa ulaştıklarından bu ticareti ellerine almışlartır. batı avrupalı köleleri ise cezayirli korsanlar sağlardı. bu korsanlar izlanda ve irlanda'yı bile basarak köle edinmişlerdir. izlanda'da o baskın hadisesi hiçbir zaman unutulmamış olmalı ki yakın bir süreye kadar türk öldürmek bile suç değilmiş. bu cezayirli korsanların sağladığı köleler padişah annesi de olmuştur. akdeniz'de baskına uğrayan bir gemideki fransız kadın istanbul'da satılmış, sonucunda ikinci mahmut'un annesi olmuştur.


aynı yıllarda doğu avrupa'daki tatarlar, polonya, rus ve ukrayna köylerini basarak köle edinirlerdi. bu 'bozkırların hasadı' olarak adlandırılan köleler istanbul pazarlarında satılırdı(hürrem gibi). slavların köle olarak değerlendirilme işlemi ancak 1783'de rusların kırım'ı alması ile sonlandırılabilmiştir. gördüğünüz gibi her işte bir hayır vardır.

neyse, yine başa dönelim. islamiyetin ilk yıllarında biz, yani türkler ise ikinci büyük köle grubuyduk. ortaçağda doğu islam dünyasının en önemli köle grubu bizdik. bizi ise asker olarak kullanırlardı. müslüman olarak o zamanki islam dünyasının bu köle kaynağını kuruttuk. bu seferki yeni kaynak kafkaslar oldu. gürcü ve çerkezler, ruslar kafkaslara inene kadar köleleştirildi. yine savaşçı olarak kullanılan çerkezler mısır'da kendi devletlerini bile kurmuşlardır.

kölelerin asker olarak kullanılması eski yunana kadar dayanır. onlar da atina'yı bir süre iskitli kölelere korutmuşlardı. roma ileri gelenlerin bazıları kölelerini muhafız olarak kullanmış. araplar da roma, pers ve hatta çinlilerin yaptığı bu işleme devam etmişlerdir. bir süre sonra islam dünyasının askeri tarihi, bu köle generaller, askerler tarafından yazılacaktır. hatta sonunda köle krallar bile iş başına geçmiştir. osmanlı da bu sistemi seçmiştir. padişahlar kendi güçlerine mani olacak sınıfların oluşmasına izin vermemiş ve devşirmeleri alıp, yetiştirip kendilerine sadakatle bağlı bir grup oluşturmuşlardır. islam dünyasında bu sistem ilk zamanlar olağanüstü başarılı olmuştur. haçlı ordularını bu köle ordular ortadoğudan söküp atmıştır. bu kişiler kısa zamanda eyaletlerin ve şehirlerin yönetimlerini le geçirmişlerdir. bu köle ordularını ilk kuran halife ise abbasi halifesi mutasım'dır. ordusunu türk kölelerden oluşturmuştur. kuzey afrika ve endülüs ise slav askerlerini kullanmıştır. biz ise ordularımızı kafkas ve balkan kölelerinden oluşturduk. savaş şeklinin değişmesi ve ateşli silahlar çağında ise bu köle orduların bir anlamı kalmamıştır. devşirme işlemi 17. yy'da bitmişti. artık yeniçeriler çocuk sahibi olabildiğinden ordular bu çocuklardan oluşuyordu. zaten 1826'tıda da yeniçeriler imha edilmiştir.

son kaynak ise yukarıda bahsettiğim sahranın güneyindeki afrikalı kölelerdir. roma ve mısır medeniyetleri de bu insanları kısmen köle olarak kullansa bile esas patlama müslümanların mısır'a girmesi ile olmuştur. deniz yoluyla doğu afrika'dan, kara ve nil yoluyla sudan'dan, fas vasıtasıylada batı afrika'dan köleler getirilirdi. bu siyah köleler islam devletlerinin her yanına dağılıyordu. bu kaynak ise avrupalıların afrika'yı sömürgeleştirmesi ve kaynakları kendilerine ayırmaları yüzünden bir süre sonra kurumuştur. ama ilginç sonuçları da olmuştur. yüzlerce yıl sudanlı araplar tarafından köleleştirilen şimdiki sudanlı siyahlar, avrupalıları kurtarıcı gibi karşılamışlardır. çocukları araplar tarafından kaçırılmasın diye yüzleri dağıtılan ve çirkinleştirilen bu insanlar, hristiyan misyonlar sayesinde kısa sürede hristiyanlaştırılmışlardır. şimdi ise bağımsızlık oylaması yapıyorlar ve sudan'dan ayrılmaya hazırlanıyorlar.

istanbul'daki bilinen en büyük köle pazarı çamlıca'dır. şimdi tv antenleri ile dolu olan bu yer, o zamanlar prangalara vurulmuş kölelerle doluydu ve bu insanlar haraç mezat satılıyordu. osmanlıda köle ticareti ancak kırım savaşı yıllarında resmi olarak yasaklanmıştır. o da ingilizlerin bastırması ile. yoksa kaldıracağımız yoktu. bu yüzden el altından ikinci meşrutiyete kadar köle ticareti devam etmiştir. ikinci meşrutiyet ile de kesin olarak bitmiştir.

avrupalıların müslüman dünyasından hala daha nefret etmesinin nedenlerinden birisi de bu kölelelik mevzudur. çünkü o insanları uzun süre köle olarak kullandık. sadece köle(slave) olarak adlandırılan slavların bile bizden bu kadar çok nefret etmesini daha rahat anlayabilirsiniz sanırım.

5 Kasım 2010 Cuma

slavlar

taş gibi ve güzel mi güzel kadınlarıyla ünlü slavlar da, germenler, latinler, keltler gibi hint avrupa kökenlidirler. esas yurtları ise pripet bataklıklarıdır(şimdiki beyaz rusya'da). daha sonra günümüzdeki polonya ve ukrayna'ya doğru yayıldılar. ilk ortaya çıktıklarında tarihleri germenler, hunlar, alanlar ve diğer türki kavimlerle birlikte yazılabilir. aslında sembiyotik bir kavimdirler. çünkü bu ilk zamanlarda daima diğer kavimlerle birlikte ortaklaşa yaşamışlardır. tarihe ise ilk kez germenlerin boşaltığı elbe'nin doğusundaki bölgelere sorblar, venetler, pomerenyalılar, abotridler adlı kavimlerinin yerleşmesi ile not düşerler.

slavlar doğu, batı ve güney slavları olarak üçe ayrılır. doğu slavları ruslar(daha sonra ukraynalılar, beyaz ve büyük ruslar olarak ayrılırlar)'dır. batı slavları ise lehler, pomerenyalılar, abodritler, sorblar, çekler ve slovaklar, güney slavları ise slovenler, sırplar, hırvatlar ve bulgarlardır. ilk başlarda birbirleri ile bağlantıları olmasına rağmen önce avar krallığının yok olmasından, sonra almanların tuna vadisini ve doğu alpleri kolonileştirmelerinden ve peçenekler yüzünden macarların 900'den sonra macar ovasına göç etmelerinden dolayı slavlar parçalanır. batı ile güney slavların birbirinden ayrılır. üstelik bu durum slavların asimile edilme sürecini de başlatır. daha önce bizans etkisi ile helenleşen bu topluluk, macarların gelmesi ile macarlaştı ve güney slavlarının bir kısmı macar hakimiyetine girdi. dacia'da yaşayan topluluk ise latinleşerek romen toplumunun bir parçası oldu.
ilk slavlar büyük ailelerden oluşan ve atalarına tapan bir topluluktur. bir kaç klanın birleşerek en yaşlı reis tarafından birleşmesi ile birlikler oluşturmuşlar ve askeri örgütlenmelerini gerçekleştirmişlerdir. zamanla bu klan liderleri aristokrat sınıfını oluşturacaktır. klanlar içindeki partikülarizm(biz kimseye benzemeyezcilik), güçlü devletler oluşturmalarını önler. zaten daha sonraki dönemlerde kurdukları devletlerdeki asalet ünvanları da yabancı dillerden geçmiştir. mesela kunedzi(prens) germen, çar latince caesar'dan türetilmiştir. bu klancılık yüzünden slav halkları arasında dış düşmanlara karşı hiçbir zaman birlik de sağlanamadı. başlangıçta gotlar'ın, sonra hunlar'ın egemenliği altına giren güney slavları, 1300'lerden başlayarak 1900'lerin başlarına kadar osmanlı egemenliği altında yaşadı. batı slavları ile hırvatlar ve slovenler ise alman hükümdarlar tarafından yönetildi. ruslar'ın büyük bir bölümü uzun süre moğol ve tatarlar'ın yönetiminde kaldı.

ekonomik gelişmeleri ise klasiktir. ama uzun süre ticaret yahudilerin, germenlerin ve yunanlıların elinde kalmıştır. çok sonraları kendi tekellerini oluşturabilmişlerdir.

dinde ise ilk başlarda doğaya tapınım mevcutken, roma ve bizans kültürünün orta ve doğu avrupa'ya yayılmasıyla birlikte hristiyanlık yayılır. 6. yüzyılda hırvatlar, 8. yy'da ise slovenler hristiyanlaşır. akabinde venetler, çekler, abodritler ve elbe slavları hristiyanlaşır. sırplar doğu kilisesine katılır. zamanla bulgarlar hristiyanlaşır. hristiyanlaşma ise yine klasik yöntemle olur. önce liderleri vaftiz edilir. akabinde halkı dine geçer. bu işlemler sonucunda batı slavları katolik, doğu slavları ise ortodosklaşır.

slav ırkının bugün çoğunluğunu oluşturduğu ülkeler rusya, ukrayna, belarusya, polonya, çekya, slovakya, slovenya, hırvatistan, bosna hersek, makedonya, sırbistan ve bulgaristan'dır. bunlardan başka orta asya ve kafkasya'daki eski sovyet cumhuriyetlerinde de önemli sayıda slav azınlık vardır. hatta almanya'nın doğusundaki lusatia bölgesinde bile kendilerine sorb diyen slav azınlık vardır.

panslavizm ise fransız ihtilalinden sonra gelişen bir düşüncedir. bir kısmı tüm slavların rusya etrafından birlik olmasını savunurken, diğer bir kısmı her slav ulusunun ayrı devletleri olması gerektiğini savunmuştur. ilk grup en azından sovyet rusya zamanında bu amacına ulaşmıştır.

ama en sonunda alman ve türk egemenliğinden kurtulmuşlardır. önce sırplar, sonra bulgarlar kendi devletlerini kurmuşlardır. birinci dünya savaşından sonra ise çekler, slovaklar ve polonyalılar bağımsızlıklarına kavuşurlar. slovenler, sırplar, hırvatlar, makedonlar ve karadağlılar birlik oluştururlar.
kaynaklar: harita ve bir kısım bilgi vikipedia'dan. başka bir kısım bilgi başka sitelerden.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.