heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

22 Haziran 2011 Çarşamba

korkuyu beklerken

üzerimde hemen her zaman acayip büyük bir yorgunluk vardır. ne yaparsam yapayım, bu yorgunluğu bir türlü atamıyorum. yavaş yavaş çökmekten desem, değil sanırım. sanki deniz kıyısındayım ve karşıda, uzaklarda büyük bir dalga bana doğru geliyor. bu dalganın bana ulaşmasını engellemek için sürekli bir çaba harcıyorum ve dalgayı asla yok edemiyorum. bu çaba yüzünden de, yorgunum.

bu pis durumdan yırtmak için bazen mekan değiştiriyorum ve o dalga yine gelip beni buluyor. kurtulamıyorum. bazen karşıdan tsunami gibi görünüyor ve boğulacak gibi oluyorum. biraz daha çaba harcayıp onu dalgaya çeviriyorum ve tehdit hala daha devam ediyor. en sonunda gelsin beni yutsun bari, diyesim geliyor, hareketsiz, kımıltısız durayım olduğum yerde, alsın beni nereye götürürse götürsün diyorum ve bu sefer de kendimi iyice aciz hissettiğimden dolayı gururuma yediremiyorum veya beni götüreceği yer, şu an bulunduğum yerden daha iyi olmadığını biliyorum. bazen, ar damarım çatır çatır çatlasın istiyorum. biliyorum ki işte o zaman o dalga kendiliğinden yok olup gidecek. dalga beni alıp götürse bile savrulduğum yer gram umrumda olmayacak.

yine üstüme üstüme, büyüyerek geliyor dalga. sigarayı bir süreliğine bıraktığımı yazmıştım ya hani, gerçek nedenini düşündükçe, bir beleşçinin varlığı fark ettim. sinsi sinsi, baştan izin isteyerek, sonra sorgusuz sualsiz alarak götürdüğü sigaralar ve alan kişiden iğrenmeler. farkedersin ki sadece senden de otlanmıyor, herkesi haraca kesmiş gibi, masasının başına gelenden bile utanmazca otlanmalar, iğrenirsin. iğrenmek minibüste koltuk altı kokan bir insan değildir benim için. minibüse biniyorsam eğer, yani mekan benden bağımsızsa önemsemek gereksiz. kokuyu duymak istemiyorsam atlarım taksiye. bu başka bir şey ama, sinsiliktir, çakallıktır, nasıl mücadele edeceğini düşünürken, sürekli bu tiplerle bulunduğunu anlayıverirsin. selamı sabahı kesersin, ama o kişi o kadar yüzsüzdür ki, elinden bir şey gelmez. bazen, senin yanında atıp tutan senin sorumluluğunda bir kişiye acırsın ve yardım edersin, bir bakarsın yanında değildir artık. korkaklık bile değil. nedense seni gaza getirmeye çalışan tipler vardır birde, çok delikanlı bir adammışsın sen ya, diye başlarlar lafa. gaz ver, gaz ver, alışmışlardır belki böyle şeylere, bu istanbul şehrinde, kimse kimseye kendi işi öyle gerektirse bile parasız yardım etmiyor sanırım. yaptığın işe saygısızlık, kendine saygısızlık, kendinden utanmazlık. istiklal caddesine çıkıp, tribündeymiş gibi teknosa diye bağıran çalışanlar, rezillik, kırmızı üniformaları ile, şapkaları ile, çiğlik. sürekli aynı replik, duymak zorunda kaldığın, senin gözlerinin içinde gördüğüm küçük kızı seviyorum ben, diyen yalancılar, ve hatta o küçük kızı seven sübyancılar ve buna inanan aptallar... bir bakarsın, kendilerini senden üstün olduğunu göstermek için, eline en büyük kağıt parayı vermeye kalkan tipler, iğrenerek bakarsın o ele, yunus emre'yi bari alet etmeyin bu işlere. almamak bir marifetmiş gibi birde, şaşarlar. ya seni hizmetçisi sanan, tepeden bakan tiplere ne demeli, asmalar kesmeler, şöyle yaparım demeler, yaş olmuş yetmiş, hala daha ben şuyum buyum demeler, sinirlerinin zıplaması, o iğrenç bembeyaz kirli sakal ve kocaman göbek kombinasyonu, hırıldayarak nefes alır, verir, iğrenemezsin bile o tiplerden, aynı mekanda bulunmaktan bile korkarsın, sana da bulaşacak pisliği diye, sigara ister canın. bazen bunlar genç tipli, ince bıyıklı, kumaş pantolonlu, bol gömlek giyen kişiler olur. kibir vücutlarına sirayet etmiştir. bir bakarsın, benim hak ettiğimi düşündüğüm parayı, kendi partisinin liderinin bana bir lütfu olduğunu iddia eder. iğrenmezsin bile, kusarsın.


bazen bu yüzden, kendi yaşantımı yok edemediğim için, benden bile berbat durumda olanlarla kafa buluyorum. onların dalgaları almış onları, yutmuş ve geri vermiyor ve hatta savurmuyor da. acaba bende mi aynı durumdayım diye düşünüyorum. ama bende olan dalgayı beklemek, korkuyu beklemek gibi. oysa onlar korkunun bizzatihi içindeyken. çekmişler kendilerini bir köşeye, pislikten arınmak için. ben mi bu dalgayı yarattım acaba diyorum, seyreyliyorum etrafı. sıkıştırılmışlık hissi, sıkılmışlık hissi, sigaraya tekrar artırma nedenim. bulantı...

bazen düşünüyorum, 4-5 yaşımdan beri gördüğüm cezaevleri midir bu durumun nedeni? küçücük çocukların bile üstünü aramalar, nefret dolu gözlerle bakmalar, babanı sıfır saçlarla gördüğün o ince tellerden örülü kafes, ona sarılamama, babanın ve herkesin umutsuz ifadesi, sağmacıların, o bayram günlerindeki kapı önleri. bakır kaplarda soğuk su satan sucular, meydanın önündeki kahvehanede geceden gelip yer kapıp, görüş bekleyen ve masalarda uyuyan kadınlar ve çocuklar, dışarıda ise iğrenç bir güneş kafana geçer, lanet olası ter, seni bir askeri aracın içine doluşturup, kapılarını kapayıp dolaştırmaları, yine ter, üst aramaları, bursa'dan istanbul'a iğrenç otobüs yolculukları... philips marka o meşhur siyah beyaz televizyonda gördüğün, başları önlerinde, elleri önden bağlı, saçları kazınmış bir grup erkek yan yana, tep tip mi giyinmişlerdi, yoksa normal kıyafetleri mi vardı, ama, masada bir sürü bir şeyler... daha öncesinde hayal meyal hatırladığın, belki de kafandan uydurduğun, ama aklında o şekilde kalmış görüntüler. bir köşede misin, izliyor musun olanları, hayal mi ediyorsun, yoksa rüyada mısın, emin değilsin, korkuyu hissettiğin yer, evin. bir gün gelecekler, sana da aynısını yapacaklar, kurtuluş yok...

inanılmaz oran!!

dünyada yaşayan altı milyar insan var ve bu sayının 3 milyarı kadın. evli, çocuk ve yaşlıları(leon'un dediği gibi; "kadınlar ve çocuklar hariç!") çıkardıktan sonra kabaca 1 milyar kadın olduğunu var sayın. seçenekler o kadar çok ki bir insanın kendisi için doğru kadını/erkeği bulma ihtimali yok gibi bir şey bence. bu sebeple, aşk yerine heves olduğunu her zaman söylemişimdir. dump and dumper'da jim carrey kadının kendisini sevme ihtimalinin yüzde kaç olduğunu sorduğunda kadın, "korkarım milyonda bir bile değil" diye cevap verdiğinde çocuklar gibi sevinmişti. çünkü milyon büyük rakam! komik sahneydi vesselam. neyse, bollukta seçmek zor tabi! ama sizin aklınızı başınızdan alabilecek/etkileyecek kişiyi bulma ihtimaliniz yüzde kaç sizce?

geçen haftaların birisinde gazeteler yazdı. ingiltere'de bir üniversitede matematik öğretmeni olan peter backus adlı birisi, yalnız olmanın bilimini hesaba dökmüş. hesaba göre en iyi eşinizi bulmanın olasılığı 285 binde 1'miş.

hesabı da üç yıllık yalnızlığı sonrasında "neden bir kız arkadaşım yok" adlı tezinde anlatmış. adam bu tezinde dünya dışı yaşam arayışında kullanılan drake denklemi'nden yararlanmış.sonuçlar da ingiliz bekarlar için hiç de umut vaadetmiyormuş. otuz yaşındaki backus, ingiltere'de yaşayan 30 milyon kadından sadece 26 tanesinin kendisine uygun olduğu sonucuna varmış(hobaaa)!!
denklemde yaşları 24 ila 34 arasında olan, londra'da yaşayan, bekar kadınları baz almış. durum böyle olunca da backus'un şansı oldukça düşmüş. şöyle demiş, "muhteşem bir ilişki yaşama olasılığım olan sadece 26 kadın var. bir gece dışarı çıkmamda onlardan biriyle tanışma şansım yüzde 0.0000034. bu da 285 binde 1'e denk geliyor." 

drake denklemi:

N = R* x Fp x Ne x Fi x Fc x L

N iletişim kurmayı umabileceğimiz uygarlıkların sayısı, R* samanyolu galaksisi'ndeki yıldız oluşma sıklığı, Fp bu yıldızlardan kaç tanesinin gezegene sahip olduğu, Ne bu gezegenlerden kaç tanesinin yaşama elverişli olduğu, Fl yaşama elverişli gezegenlerin kaçında yaşamın oluştuğu, Fi bu gezegenlerin kaçında akıllı yaşamın oluştuğu, Fc bu gezegenlerin kaçında iletişim kurma yetisine yahut isteğine sahip ırkların varlığı L bu tür bir uygarlığın umulan yaşam süresidir. profesör frank drake, bu formül ile galakside 10 bin yaşam formu olabileceğini tahmin etmiş.

backus, orijinal denklemi hayalindeki randevu kriterleriyle değiştirmiş; kadınların onu çekici bulma olasılığı ve yaşları 24 ila 34 arasında değişen londralı kızlar gibi kriterleri kullanmış. "sonuçlar aşk arayan insanlar için iç karartıcı gözükebilir, ama bekarlar iyi yönünden bakmalı; bu sizin suçunuz değil" diye açıklama yapmış(hade lan!). tezin tamamına üniversitenin internet sitesinden ulaşılabilirmiş.

kaynak: ntvmsnbc.com

şimdi denklemi kendime uyarlayım:

N = R* x Fp x Ne x Fi x Fc x L

?!!
uygulayamadım kalsın. londara'da oran bu kadar düşükse eğer ve sadece 26 kişi varsa o herif için, gerçi ingiliz kızlarının çoğunluğu nedense tipsiz olur(sarah ile musa'nın sarah'ı gibi veya şu baharat kızlar), neyse, türk kızlarının da bir kısmı kendilerini bir bok sanır, hepsi eşsiz bir kar tanesi ve prenses falandır, oranları yarı yarıya düşürsek, benim iletişime geçebileceğim kişi sayısı, 13 kişi olur. yetmiş milyonda on üç kişi. jim carrey'in şansı milyonda bir bile olmayabilir, ama benim şansım ondan bile düşük be!! yolda bir uzaylıyla karşılaşma ihtimalim bile daha yüksek!

heyy, nerdesiniz 13 kişi(!!!)

21 Haziran 2011 Salı

sen benim hiçbir şeyimsin

hikaye eski bir izmirli arkadaşımdan. onun anlatmasına göre attila ilhan'ın izmir'de telefonuna dadanan izmirli kızlar varmış ve onlarla konuşurmuş. işte bu kişilerden birisi ile sohbeti iyice ilerletmiş, hiç görüşmemişler ama, kadın en sonunda o klasik soruyu sormuş, ben senin neyinim? şiirin ilk dizeleri attila ilhan'ın ağzından dökülmüş, sen benim hiçbir şeyimsin. gerisi de gelmiş elbet. o kadının kim olduğu attila ilhan bilmeden ölmüş demişti arkadaşım. sonuçta hiçbir şeyi!

sen benim hiçbir şeyimsin
yazdıklarımdan çok daha az
hiç kimse misin bilmem ki nesin
lüzumundan fazla beyaz
sen benim hiçbir şeyimsin
varlığın yokluğun anlaşılmaz
galiba eski liman üzerindesin
nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
dudaklarınla cama çizdiğin
en fazla sonbahar otellerinde
üniversiteli bir kız uykusu bulmak
yalnızlığı öldüresiye çirkin
sabaha karşı öldüresiye korkak
kulağı çabucak telefon zillerinde

sen benim hiçbir şeyimsin
hiçbir sevişmek yaşamışlığım
henüz boş bir roman sahifesinde
hiç kimse misin bilmem ki nesin
ne çok çığlıkların silemediği
zaten yok bir tren penceresinde

sen benim hiçbir şeyimsin
yabancı bir şarkı gibi yarım
yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
hiç kimse misin bilmem ki nesin
uykumun arasında çağırdığım
çocukluk sesinle ağlayarak

sen benim hiçbir şeyimsin

20 Haziran 2011 Pazartesi

all i need


in rainbows içinde herhangi bir gaza/dikkate ihtiyaç duymadan, gerçek bir odaklanma dinlenebilecek parçalardan biridir all in need. müzik çok hoş gider ve sanki içinizden  yatağına tamamen oturmuş sakin bir nehir geçer. hava güneşlidir ve öyle aşırı bir sıcak da yoktur. öyle bir dinginlik verir, tedavi edicidir. 02:45'den sonrasında ise, her zaman huzur veren piyano sesi, o nehri birden bire dev bir şelaleden aşağıya döktürür ve siz düşerken en küçük parçalarınıza kadar ayrılıp, gidebileceğiniz en uç noktalara kadar sürüklenirsiniz. rüzgar sizi coşturur, kanınızı kaynatır. savrulursunuz. artık o şelalenin sonu yoktur. sürekli düşeceksinizdir. it's all wrong, it's all right diye diye söylenin, bağırın, çağırın, sonsuza kadar...

(parçanın birden fazla sözü vardır ve onlardan biridir bu. bossa nova tarafından çevrilmiştir. albüm sözlerinin çevirisini katlettiğimi görünce, onun bu çevirisi daha çok hoşuma gitti.)

i'm the next act
waiting in the wings
i'm a flash flood
running through your ground floor
i am all the things
that you choose to ignore

(Bir sonraki perdeyim sahnelenmeyi bekleyen, Ani bir selim zemin katını delip geçen, Senin göz ardı etmek istediğin her şeyim ben)

you are all i need
you're all i need
i'm in the middle of the picture
lying in the leaves

(Sen benim ihtiyacım olan her şey, Sen benim ihtiyacım olan her şey, Resmin tam ortasındayım,Yapraklar içinde uzanırken)

i'm a cloud of moths
who just wants to share your light
i'm an insect
who wants to get out of the night

(Bir pervaneyim sadece ışığını paylaşmak isteyen, Bir böceğim karanlıktan kurtulmak isteyen)

you only stick with me
because there are no others
(Sadece, başkası olmadığı için bana bağlısın sen)

you are all i need
you are all i need
i'm in the middle of the picture
lying in the leaves

(Sen benim ihtiyacım olan her şey, Sen benim ihtiyacım olan her şey, Resmin tam ortasındayım,Yapraklar içinde uzanırken)

it's all wrong
it's all right

(Tüm bunlar yanlış/ Hepsi yanlış, Tüm bunlar doğru/ Hepsi doğru)

16 Haziran 2011 Perşembe

12 haziran

vatana ve vatandaşa hizmet aşkıyla yanıp tutuşan ben(!), sandık görevlisi olduğum bu seçimde şunlara şahit oldum;

sabah 05:30'da kalktım ve kahvaltımı yaptım. 06:00'da trt 1'de istiklal marşı okundu. demek hala tv'yi istiklal marşı ile açma işlemi devam ediyor. sonra arabaya atlayıp gittim sandığıma. yolda sabah sabah bir dünya yağmur yağdı.

vatandaş ile kaşe arasında yoğum mücadelelere tanık oldum. kaşenin üstünde yazan 'evet' ibaresini basmaya çalışan vatandaşlar yüzünden zaman zaman hafif şiddette sorunlar yaşandı. en sonunda birisi kaşeyi bozdu. yani çalışmaz hale getirdi. neyseki aramızda matbaacı varmış. tamir etti :)

dışarıda silahlı adamların dolaştığına dair rivayetler her sandığa uçtu. oy vermeye dair etkide bulunmak istiyorlarmış. hangi parti taraftarı oldukları bilmiyorum. ceketlerini yandan açıp, tabancalarını gösteriyorlarmış. aslında hiç umursamadım.

bir parti üyesi sabah imzalarını atar atmaz gitti. akabinde saat 13:00 civarı gelip bize tasarrufdan, haram maldan falan bahsetti. kendisi dükkanı kapatamıyormuş. o yüzden öğlen vakti gitmiş. ona yakında sigaraya zam gelebileceğinden bahsettim ve stoklamasını önerdim. dikkatle dinledi.

listede, hakkında tutuklanma emri bulunan bir kişi varmış. gelseydi polise haber verecekmişiz. neyse ki gelmedi.

başkanın da teşfiki ile cep telefonu toplamakla uğraşmadık, ki uğraşmak bir yığın kavga falan, hiç çekilmezdi.

tüm ülkede olduğu gibi katılım çok yüksekti. 290 seçmenden 260'ı oy kullandı. 245 geçerli oy vardı.

sanırım 3 partiden birden sandviç vs, meyve suyu geldi(4 olabilir). bol bol yiyip içtik.

zarfları küçük yaptıklarından dolayı pusulaların katlanması sorun oldu elbet. sandığın önünde nasıl katlanacağını sorup, hemen zarfa koyup, oy atanlar oldu.

yeni seçmenlerin hiç bir şeyden haberleri yoktu. başkan, yaşlıların yanına hiç gitmedi, yeni seçmenlere nasıl oy kullanacaklarını anlattı.

seçmen listesini incelerken aynı evde oturan 20 kişiye denk geldim. giresun, kars, sinop, urfa ve çankırılılar aynı evde toplanmış!

neredeyse tüm seçmenler sabah oy kullandı. öğleden sonra ise yan gelip yattık. yatamadık elbet, bekle babam bekle.

erkeklerden fazla kadınlar oy kullandı. oy kullanan cinsleri karşılaştırsalar rahat bir şekilde % 60'ı kadın çıkar. birde yaşlı teyzeler oy kullanırken acayip mutlular. yüzlerinde gülücükler açıyor. bazıları türkçe bilmese bile anlaşabiliyorsun. biraz da onlarla şakalaşınca daha da gülüyorlar. erkekler ve genç kadınlar ise çok suratsız. seviyorum yaşlı teyzeleri :)

en sonunda iktidar ezdi geçti. benim sandıkta kazanması doğal sonuçtu. ama 175 tane onlara oy çıktı. 14 ana muhalefet, 20 diğer muhalefet ve 16 bağımsız aday. adet olduğu üzere sandıktan 1 tane de tkp çıktı.

bdp'nin bağımsız adayı ile birlikte iktidara evet mührü basılmış 10 civarı pusula çıktı. elbette geçersiz sayıldı. sanırım o seçmenler iki tarafı da kırmak istemedi :)

sayım vs çok kolaydı. 18:30'da işimi bitirdim ve çıktım. bu sefer kolaydı.

adamın biri şuna benzer bir şey demiş;

"oy vermek gerçekten bir şeyleri değiştirseydi iptal edilirdi."

14 Haziran 2011 Salı

bal

geçen çarşamba tv'de bal'ın yayınlanacağını duyunca, "seriyi tamamlayayım" mantığı ile başladım izlemeye. yumurta fena değildi. süt ise benim fikrimce çok feciydi. daral gelmişti izlerken. üstelik yusuf'un şiiri diye rimbaud şiiri kakalayınca izleyeciye, daha da sinirim bozulmuştu.

ama bal öyle değilmiş. kesinlikle üçlemenin en harikası. bora altaş(çocuk oyuncu), erdal beşikçioğlu'ndan bile harika oynamış. bence altın ayı'yı, o çocuğun performansı kazanmıştır. annesi rolündeki tülin özen de hem çok iyi oyuncu, hem de çok güzel bir kadınmış.

bal, çocuğun babası niyetine sarılıp uyuduğu o koskocaman ağaç ile bitti. çocuk o kadar duru, o kadar yapmacıksızdı ki hayran kalmamak elde değil. semih kaplanoğlu ağaçları bile oynatmış. onlar bile rollerinin gereğini yerine getirmiş.

ayrıca ana-baba memleketimi özlemişim. bunu da fark ettim. ama yayla şenliklerini özlememişim.

9 Haziran 2011 Perşembe

geçmiş zaman - 3

laf aramızda, c3po bir kadınmış. ben bu robotu hep eşcinsel bir erkek olarak düşünmüşümdür. c3po ne be, r2d2 candır.

kubrick ve 2001: a space odyssey. yorum yapmaya gerek yok. "üzgünüm dave, ama bunu yapamam"

bu çok komik ya hu. 2 kuklayı 3 kişi oynatıyor :) gerçi edi'yi iki kişi oynatıyor.

dr. strangelove.

süperman vinç tarafından uçurulurken.

star wars'ın meşhur uzayda kayan yazılar girişi. meğer böyle yapıyorlarmış o sahneyi. burada ise imparator geri dönmüştür.


nicholson mı yoksa kubrick mi karizma?

buraya kadar olanların kaynağı aha da burasıdır: http://imgur.com/a/L7mvG

alex de large ve kubrick. romanda 14 yaşındadır bu eleman. lolita'da da kız 8 yaşındadır(yine romanda). çocuk şiddeti ve çocuğa yapılan şiddete dair bir saplantısı mı kubrick'in?

kerouac ve asker arkadaşı neal cassady! en bilinen pozlarındandır. kerouac, yolda'da bu herif ile seyahatlerini anlatır. ikisi acayip yakındır.

marylin monroe ve bacakları. odun gibi duruyor. kes ve yak, o derece.

bu da benden. eski yaşadığım yer sahildi ve içmeye gittiğimiz bir akşam üstü, kumsaldan geçen traktörü telefon ile çekmiştim. ilginç mi? elbette değil. mekanın çok sessiz ve sakin bir yer olduğunu hemen çakmışsınızdır. yer batı karadeniz.


nazi zulmüne dair. toplu katliam fotoğraflarından birisi. asker hala ateş ediyor.


benim lisem. dışarıdan müthiş görünür. en son gördüğümde bakımsızlıktan dökülüyordu. 120 yıllık bir lisedir. bu idare binası. arka taraf buzdağının kalan kısmıdır :)

thom yorke saçlarını sarıya boyatmadan önce. daha çok genç. gözlerden tanırsınız zaten :)


üzerine fazla bir şey yazmaya gerek yok.


filmde tyler, hava alanının yürüyen merdivenlerinden görünmeden önce saliselik olarak 3 kere görünür. daha doğrusu jack'in zihninde belirir. ortaya çıkmasına neden olan süreçler böylece gösterilir. burada jack doktora gitmiştir ve uyumak için bir şeyler istemektedir. meyan kökü tavsiyesi ardından ölmek üzere olan insanların gruplarına katılmayı doktor tam bu anda söyler. aynı anda, bir kaç karede tyler görünür.

bu fotoğrafı msn'ye koyduğumda bir arkadaşım  bu herifi(adı aklıma gelmedi) ben sandı. "yok lan" falan derken, "aynen senin gibi kavun kafalı" demeyi de ihmal etmedi. evet, ben kavun kafalıyım, evet, atletle gezmeye bayılırım, hayır, ben marla'yı bulamadım.

7 Haziran 2011 Salı

yüz milyar

insanlık tarihi boyunca tahminen yüz milyar insan ölmüş ve ölmeye devam edeceğiz. bazen uykuya dalış anlarımı net şekilde hatırlıyorum ve nasıl da birden bire bilinçli halden bilinçsizliğe aktığımı fark ediyorum. ölüm dediğimiz şey yüzde yüz bilinçsizlikten başka bir şey değil. doğmadan önce nasılsanız, ne hatırlıyorsanız öldükten sonra da aynı olacak. yani hiç. uzun lafın kısası olmayacağız. belki kuantum falan, paralel evren hikayeleri gerçektir. ama şu anki bilinçli haliniz yok olacak.

insan beyni, öldükten sonra 20 saniye kadar daha bilincini yitirmiyormuş. bunu lavoisier da test etmişti. giyotine giderken arkadaşlarına öldükten sonra bir süre daha bilinçli kalınabileceğini, bunu ispat için idam esnasında göz kapaklarını kırpacağını söylemiş. gerçekten kafası kesildikten sonra da göz kapaklarını kırpmaya devam etmiş. ilginç bir adammış vesselam. neyse, herhalde o yirmi saniyelik zaman dilimi, uyku ile uyanıklık arasındaki zaman dilimine tekabül ediyor olsa gerek. hatta bu devre, film şeridi geçen zamandır. o yirmi saniyede bir yaşam daha yaşıyorsunuzdur. uzun lafın kısası, ölmemizin temel nedeni ise oksijen yetersizliğiymiş. ne şekilde olursa olsun, her koşulda oksijen solunumu kesilince hayat sona eriyor. yaşamamız için temel şart oksijendir. çok korkuyorsanız oksijen tüplerinizi yanınızdan ayırmayın!

öldükten sonra üç gün içinde yemeklerimizi öğütmemize yardımcı olan enzimler bizi yok etmeye başlıyor. artık oksijen gelmediği için bozulmaya başlayan hücreler, bakteriler için besin kaynağı oluyor ve vücudumuz kısa bir süre içinde çürüyor. zaten bu yüzden mumyalamada önce iç organlar çıkarılır.

aslında çevreyi düşünüyorsanız, gömülmek yerine yakılmayı tercih etmeyin. zaten islam kültürü ile yetişiyorsanız bunu tercih etmezsiniz. insan bedeni yakıldığında çevreye en zararlı gazları meydana getiriyor ve gökyüzüne salıyormuş. yani cesetlerimizin yakılması çevreyi mahvedebilirmiş. hem gömülürseniz eğer, ileride dna falan derken sizi tekrar toplayabilirler! ölü gömme işi ise kutsal kitaplar ve söylencelere göre kabil'in habil'i şam'da öldürmesi ve bir kargayı taklit etmesi ile başlıyor. bilimsel olarak ise üçyüz elli bin yıl öncesine dayanıyor. üstelik bu yer şam değil, ispanya - atapuerca. elbette daha önceki bir gömülmüş insan da bulunabilir.

sadece gömüldüğümüzü ve yakıldığımızı sanmayın. hindistan'daki zerdüştler, ölülerini akbabaların yemesi için açıkta bırakıyormuş. üstelik bu akbabalar, insan ve sığır leşi yemekten daha sonra ölüyorlarmış. madagaskar yerlilerinin daha ilginç bir yöntemi varmı. gömdükten bir süre sonra kemiklerini topraktan çıkartırlar ve kasabalarının etrafında bir tur atarlarmış. famadihana denilen bu tören sonunda, kemikleri tekrar gömerlermiş.

devam edeyim. spor yapmanın sizi ölümden uzaklaştırdığını düşünmeyin. her yıl, spor yapan ikiyüz bin öğrenciden bir tanesi aniden ölüyormuş. büyük çoğunlukla futbol ve basketbol oynarken vefat ediyorlar. ama kızlar bu konuda şanslı. onlardaki ölüm oranı bir milyonda bir.

gördüğüm kadarı ile yaşlılar ölümden daha fazla korkuyor. sona yaklaşamanın bilinci olsa gerek. yirmi yaşımdayken, onbeş yıl sonra otuz beş olurum derken, şimdi elli oluyorum diyorum ve bendeki bu durumun kesin yaşlanma belirtisi olduğunu düşünüyorum. lisedeyken ise otuz olacağımı hayal edemezdim. o zamanlar, otuzlu yaşları yaşlı bir dönem olarak düşünürdüm. oysa şimdi saçlar yanlardan hafif beyazlamış ve dökülmemiş, biraz göbek çıkmış ve ölüm hakkında saçma bir yazı yazan insanım.

not: ansiklopedik bilgilerin çoğu, sabah.com.tr'den. zaten sabah gazetesi bir tek bu işe yarıyor.

31 Mayıs 2011 Salı

31 mayıs

31 mayıs 1971'de sinan cemgil, kadir manga ve alparslan özdoğan nurhak'da öldürüldü. hacı tonak ile mustafa yalçıner ağır yaralandı. amaçları amerikan radar üssünü basmaktı. kendilerinden uzun uzun bahsetmek haddim değil. ama sinan cemgil, türk devrim tarihinin en büyük isimlerinden birisidir. yeni doğan oğlu taylan sinan'ı göremeden öldürülmüştür.

sözleri hasan hüseyin korkmazgil, müziği zülfü livaneli'ye ait türkü, ilkay akkaya'nın sesinden dinlerseniz ne demek istediğimi anlarsanız. sözleri de, müziği de her şeyi açıklıyor zaten. şiir gerçekten çok güzeldir. türkü, o kuşağın en güzel türküsüdür.

dört bir yana haber salsam,
öldü desem inanır mı?
dağlar bana geri verin
kadir'imi, sinan'ımı...

jandarma kurşunu çaldı,
canımı tenimden aldı
nurhak'a abide kaldı
dağlar aldı selamımı...

nurhak sana güneş doğmaz,
uçan kuşlar yuva kurmaz
dökülen kan, yerde kalmaz
soracağız hesabını...

böyle kalır sanma devran,
yola devam eder kervan
öldü sinan, doğdu sinan
omuzladı silahını...

not: bu videoyu kullanma nedenin türkünün başındaki şiire yer vermemesidir. direkt türkü başlar. yoksa hatırla sevgili adlı diziye özel bir durum yoktur.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

ara beni boya beni - 2


(bana ulaşanların google aramalarını incelemek üzere devam edilmesine oy çokluğu ile karar verildiğinden dolayı vs vs vs)

kızları yerin dibine sokacak şiirler: adana'dan bir kişi bu şekilde bana ulaşmış. demek blogumda kızları yerin dibine sokan şiirlerden örnekler veriyorum ve bazı insanlar bu tür şiirleri merak ediyor ve aratıyor.

zevk seyu gelen kadının porno filmi: kıbrıs'dan birisi zevk seyunu(suyu elbette) ve hatta porno filmini merak etmiş. merak etmekle kalmamış, üstelik aratmış ve beni bulmuş.

jennifer lopez sıçar mı: ankara'dan bir okur bunu merak etmiş. cevap veriyorum: evet, sıçar. kendisi zaten bok gibi, sıçmayıp napsın.

aslı karagöz ve seksi vücudu: yine ankara. bu kişi http://www.ajanspost.com/profile.asp?id=loliita adresinden aslı karagöz'ün seksi vücuduna ulaşabilir.

DENİZLERİNEFENDİSİ 11@HOTMAİL.COM. izmir'den biri böyle yazmış. kendi maili sanırım ve ben çıkmışım. ne alaka lan.

herkes bana dalıyor abramın kalesi şarkı. ankara yine. böyle bir şarkının varlığından bile haberdar değildim, ama artık haberdarım!

halle berry gerçekten sevişti mi. izmit. evet, gerçekten sevişti, valla bak. hatta geçenlerde çocuğu bile oldu.

banu alkan pornosu suudi arabistan. ne zaman bir arabistan araması görsem kesin pornodur diyorum ve hep haklı çıkıyorum. porno iyidir hoştur, ama insan banu alkan'ın pornosuna bakmaz. düşünüyorum, neyse düşünmeyeyim. düşünemeyecek kadar kötü olur çünkü.

kocasından ayrılmış çocuklu kadın ile evlenilir mi? ankara. evet, evlenebilirsiniz, herhangi bir sakıncası yok. bunun için google araması yapmaya hiç gerek yok. dinen de caizdir. ha, ama sen bu soruyu google amcaya soruyorsan eğer, evlenme bence. yazık lan sana, kadına daha da yazık.

amerika kacıncı dünya savaşında japonyaya atom bombası attı ankara. ikincisinde.

askerden önce evlenilir mi eskişehir. evet, evlenebilirsiniz. sakıncası yok. ama yaşınız uygun olmalı. hepten çocuklaşmayın a q.

dul karıların sikiş filmi. kayseri. gerçekten bu sikiş filmi bulsan, karıların dul olduğunu nereden anlayacaksın?

bayan asker esir kamp filmi. mersin. ve amazonlar erkeklere esir düşer ve gerisi gelir.

31 03 2011 tekstile kesimci arayan. ankara. umarım iş bulmuştur.

almanyada yaşayan selma yaşar varmı fecebok varmı. izmir. bilmiyorum, sanırım yoktur. ama aramaya devam et.

arap araba pornosu suudi arabistan. gördüğünüz gibi yanılmıyorum.

komşu komşu hu hu erzurum. ??? bir ödev mi acaba?

domalan ünlü resimleri izmir. çok salakça bir talep. yani hangi ünlüye bir fotoğrafçı "ayla, domal resmini çekiyorum" der ki?


aynı anda iki erkeği idare etmek tekirdağ. tam yerine gelmişsin. aferin sana, işte bu blog, bu yüzden var.

iki kişiyi idare etmek günah mı. ankara. değil. sen gönlünü ferah tut.

gelibolu avrupadamı sakarya. evet, avrupa'da.

sekiz saat çalışmaya ne zaman geçilecek istanbul. sen patronunu ikna ettiğinde.

yanardağ patlamaları cehennemden mi geliyor istanbul. bilimsel açıklaması uzun sürer, ama magmadan gelir. cehennem falan yok.

bir insanı nasıl kurbaya dönüştürürüz turkey. öperek. olmadı kurbağa kıyafeti de olur hani.

MAKODONYA KIZLARI PARA ICIN TÜRK ERKEGINDEN NEDEN HAMILE KALIYOR Henstedt-ulzburg, Schleswig-Holstein. inan bana, sen olmasan böyle bir sorundan haberim olmayacaktı. demek böyle kadınlar da varmış!

cinler boy hamlesinden korkarmı tekirdağ. sanırım boy abdesti demek istedin? hem yok ki korksunlar, valla bak!

evleneceğiz kişi kaderimizmidir bursa. halk içinde böyle bir rivayet vardır kısmet tam olarak bunu açıklar. ama gerçekte böyle bir şey yoktur.

sabah namazıyla güne merhebe demenin dayanılmaz hafifliği ankara.güzel bir düşünce elbette,dayanılmaz hafifliği demenin dayanılmaz bir hafifliği de var elbette.

islami savaş filmleri. istanbul. bunlara uyuz oluyorum işte, sanki savaş islami olunca insanlar ölmüyor. ne alaka lan. hristiyani savaş filmleri de mi var? veya taocu savaş filmleri?

26 Mayıs 2011 Perşembe

anne-çocuk

benim ev bahçeli ve çocuklar o bahçede, göt kadar alanda top oynuyorlar. bir iki derken bir gün sordum, "çıkın sokakta top oynasanıza, burada gürültü oluyor." bir an için beni bahçesine top kaçınca topu kesen huysuz ihtiyarlara benzetebilirsiniz ve haklısınız. ama o dar alanda top ve çocuk sesi birleşince çok fazla gürültü oluyor. neyse işte, çocuğun biri, "ağbi biz de oynamak istiyoruz. ama annelerimiz korkak, izin vermiyorlar" dedi.

hobaaa...

devir çok değişti. tek kanallı zamanlarda sabah programları yoktu ve her şey rahattı. ebeveynler çocuklarını top oynarken ayakkabalarını yırtmamaları konusunda uyarırlardı. sanırım o zamanlar ayakkabı pahalıydı. yırtılınca dikilmeye giderdi zaten. neyse, gece yarısına kadar sokaklarda gezip tozduğumu bilirim ben. şimdi güneş batınca herkes eve. sabah programları, 80'lerin gençleri şimdinin anne babalarını çok değiştirdi çok. kadın sabah bir kalkıyor, yeni bir cinayet haberi daha. bir kaç çocuk katledilmiş, tecavüze uğramış. bu öyle bir duygu ki hemen kendisini o anne baba yerine koyuyor ve çocuklarını daha da bir sahipleniyor. gündüz vakti 10 yaşındaki çocuğun bile kaçırılıp tecavüze uğrayacağını düşünüyor. onlara tanımadıkları kişilerle konuşmamaları gerektiğini söyleseler ve uzaktan takip etseler yeter. çocukların bu yüzden kendilerine güveni gelişmiyor. tek başına hiç bir şey yapamıyor çünkü. aynen uyuşturucu bağımlılığı gibi, anne bağımlısı bir tip oluyor. annesini iki dakika görmeyince zırıl zırıl ağlayan 10 yaşında çocuklar var ya hu. üstelik bunlar erkek çocuğu. şu ara toplu konutlarda ikamet eden acayip naif bir nesil yetişiyor.

bir neden daha var elbette. eskinin insanları anne baba olmayı bilmezdi. üstüne bir de en az 5 çocuk ekleyince, çocukları nasıl sevilir hiç düşünmezlerdi. şimdi o 5 çocuklu insanların az bir miktarının çok çocuğu var ve geneli ikide takılıyor. bu yüzden çocuklarına karşı, anne babalarının kendilerine göstermedikleri sevgiyi onlara gösteriyorlar ve sevgi öyle bir boyuta varıyor ki aşırı korumacı oluyor. üstelik kadınlara annelik duygusu öyle bir pompalanıyor ki inanılmaz. çocuk sayısı da az olunca ve eşini de yeterince sevmediğinden(eşi başka kadınlarla birliktedir, kendi kanı haricinde birisini sevmeyi öğrenememiştir) tüm sevgi bir kaç kişi üzerinde toplanıyor. bir keresinde birisi "kızımı o kadar çok seviyorum ki sarıldığımda onu içime sokasım geliyor" demişti. "içime sokasım" kısmını yanlış anlamayın. sadece sarıldığında daha da fazla ona sevgisini göstermek istediğini söylemişti. bunun bir nedeni de kadınların büyük bir kısmının çalışmaması. enerji tamamen sevgi üzerine birikiyor. öyle bir duruma geldik ki annelerine aşık erkekler ve oğullarına aşık kadınlar peydah oldu ortalıkta. bu çok salakça bir durum ya hu. neyse, uzun sürelerde çalışan kadınlar çocuklarına neredeyse hiç sevgi gösteremiyor, o da ayrı bir durum.

okula başladığımda annemin beni okuldan aldığını hiç hatırlamam. yürüye yürüye eve gelirdim. zaten okul yakındı. şimdi okul dağıldığında etrafa bir bakıyorum, mavi önlüklerden daha fazla anne var. çocuk kapıdan çıkar çıkmaz kapıp götürüyorlar hemen. tamam bu lazım, ama bana saçma geliyor be. ben okurken hiç böyle şeyler olmazdı. üniversite sınavlarını düşünün, koskoca kızlar, kapıda anneleri. çok feci bir tablo bu. büyük ihtimal eskiden de çocuklar kaçırılıyordu. ama o zamanlar bu tür haberler pek duyulmazdı. üstelik gazeteler istanbul'un dışından haber vermedikleri için kaybolmalar hiç bilinmezdi. şimdi her taraf bbg evi gibi. bu tür haberlerin patlama yapmasının bir nedeni de bence devletin kendisidir. insanları korkutarak güvenleri kazanmak bir politikadır. bir anne öyle bir şey başına geldiğinde sığınabileceği iki kurum bilir. birincisi allah, diğeri devlet. eğer çocuğunun kaçırılmasını istemiyorsa ikisine de güvenmek zorundadır. kadın, çocuğunun başına bir şey gelmemesi için allah'a dua ediyor ve devletinin istediği tarzda davranıyor. oysa bu kurumlar bazı çocukları korumaya pek yanaşmıyor!

acaba gerçekten çocuklarını kaybetmekten mi korkuyorlar, yoksa sevgilerini verebilecekleri başka bir şey kalmadığı için mi böyleler, bilemiyorum. çocuklarından başka kim onları o kadar çok ve koşulsuz sevebilir ki? üstelik gösterdikleri sevgi, kıskançlık da içeriyor. kendi yalnızlıkları ile yüzleşemiyorlar mı? yaşı benden çokca büyük hemen her kadın, çocuk sahibi olmalarındaki bir nedenin de yaşlandıklarında kendilerine bakacak birinin olmasını istediklerini söylüyorlar. kaçırılan çocuk bakamaz sanırım. korku pis bir şeydir. karanlık tarafa giden yol, korkudan geçer.

psikanalist adam philips “korku, nesnesi gelecek olan, ama kuşkusuz ancak geçmişten türetilebilecek bilginin yarattığı zihinsel durumdur. korku hallerinde bilinen veya sezilen gelecek, geçmişin olasılıklar repertuarıdır. korkunun öznesi, geçmişteki gelecektir. korktuğumuzda, bilmek dereyi görmeden paçaları sıvamaya dönüşür, adeta gelecek şimdiden olup bitmiştir”

24 Mayıs 2011 Salı

freud ne diyor?

moravyalı bir insan olan sigmund freud, ömrü boyunca insan davranışlarını açıklayacak, birbiriyle tutarlı, tek bir büyük teoriye odaklanmıştır. ancak bu hedefine varamadan ölmüştür. amacına ulaşamamış olması, amaca giden yolda düşündüklerini anlatmaya engel değil.

onun psikodinamik görüşünü açıklamak için beş temel teorisini anlatmak gerek. kendisi karakter oluşumunun psikoseksüel gelişim üzerine kurulu olduğunu savunmuş ve psikoseksüel gelişimi beş farklı etap halinde açıklamıtır. bu gelişim evrelerinin herhangi birinde ihtiyaçlarımız yeterli düzeyde karşılanmazsa kişilik bozukluklarımızın ortaya çıktığını söylemiştir. ama önce zihin(birinci teori)den bahsedelim.

ona göre bilinç, uyanıkken farkında olduğumuz kısımdır. önbilinç, rüyalarımızda hatırladıklarımızı(rüyalarda direkt anlatım olmaz, sembollerle ile anlatılır. bu sayede bilinçdışının ipuçları bize verilir) ve dil sürçmelerini(dil sürçmeleri aslında dil sürçmesi değildir. söylemek istediğimiz şey ve söylediğimiz şey farklıdır, çünkü söylemek üzere olduğumuz şeyle ilgili bastırmış olduğumuz bir takım duygular vardır.) içerir. bilinçdışı ise gizli kalmış korkularımızı, travmalarımızı barındırır. bilinçdışı tümüyle saklıdır. bilinçdışını doğrudan görmek mümkün değildir. freud bu görüşünde son derece katıdır.

ona göre ikinci teori ise libido, yani hayatta kalma güdüsüdür. yani doğuştan sahip olduğumuz enerjidir. libido salt cinsel dürtü değildir. cinsel dürtü libidonun bir parçasıdır.

freud'a göre zihin ise kendine özgü güdüleri ve izlediği gelişim çizgisi olan üç kısımdan oluşur(üçüncü teori). önce id ortaya çıkar. id, ilk iki yıl tek başınadır ve bencildir. yani kendisinden başka hiç kimseyi düşünmez. haz ilkesi gereği harekete geçer. bebek sürekli haz, yani rahatlama peşindedir. yemek, içmek, ısınmak ve rahatlamak ister. açlıktan, ıslanmaktan ve soğuktan hoşlanmaz. iki yaşından sonra ise ego ortaya çıkar. hayatta kalmak için planlar yapmak gerekmektedir ve bu işin sadece id ile olmayacağını anlar. ego ile id kavga halindedir. ego engelleyicidir. ego, idler yüzünden kişinin zarar görmesini engellemeye çalışır. üç yaşından sonra ise anne babanın etkisiyle süper ego ortaya çıkar. süper ego çocukluk boyunca gelişir ve ergenlikle beraber olgunlaşır. süper ego bizi anti sosyal olmaktan korur. o bizim vicdanımız ve ahlak bekçimizdir. id ve egonun mücadelesini yukarıdan izler. onlar gibi bencil değildir. süper ego başkalarını da düşünür. süper egosu gelişmemiş kişiler işledikleri suçlardan ötürü pişmanlık duymazlar. ama id'leri fazlasıyla bunaltmamak lazım. yoksa olmadık zamanlarda ve yerlerde id'ler kendi bildiklerini okumaya kalkar. bu durumda bile ego devreye girer ve kişinin zarar görmesine engel olur. her şeye rağmen süper ego da çok masum değildir. sağ ve sol melek gibi değillerdir en azından. daha çok toplumsal kabuller, toplumun olmasını isteklerini kapsar. kimi zaman ego dengeyi kuramaz ve süper ego baskın gelirse, bu da kişilik bozukluğu yaratır. bunun yanı sıra aşırı korumacı, kıskanç kişiliklerin bu grupta olduğundan bahsediliyor.
neyse, ego, işte bu temel güdülerimizle kültürel elemanlar arasında bir köprü görevi görür ve id'i sosyal açıdan kabul görecek yollarla tatmin etmeye çalışır. ancak bazen id o denli büyüyor ki, kontrolden çıkabiliyor. böylece kişi kendini içinden çıkılamaz bir kaygının eşiğinde buluyor. bu kaygıysa gerginlik, öfke ve üzüntü getiriyor. insan, id ile süper ego arasındaki savaşta bir uzlaşma yakalayamıyor. mesela arzuladığı bir beraberliği ahlaki değerlerle örtüşmediği için yaşayamıyor. işte böyle durumlarda ego, savunma mekanizmalarını (dördüncü teori) araç olarak kullanıyor. bunlar bizi istemediğimiz düşüncelerden koruyan bilinçdışı çarelerdir.

bunlardan birincisi bastırmadır. freud'un savunma sistemlerinin temelinde bastırma yer alır. kişi, kendisini tehdit eden herhangi bir uyaranı ya da hayatına giren ve ona travmatik deneyimler yaşatan herhangi birini tamamen unutabiliyor. yani istemediğimiz düşünceleri bilinçdışına atarız. korkunç anılar, suçluluk hissettiren arzular gibi. ama bilinçdışı, düşünceleri saklı tutarken libidoyu tüketebilir. psikanalizin görevi genelde burada başlar.  istenmeyen düşüncelerle yüzleşmek ve üstesinden gelmek için onu bilinçli zihne çıkarır. yani yüzleşme sağlanır. bir diğer mekanizme ise reddetmedir. kişi, bastırmanın aksine gerçeğe dair herhangi bir bilince sahip olsa da kaygı yaratan uyaranın varlığını reddederek yok sayar. mesela sınav sonuçları açıklanır ve kötü bir not alınır. bu kötü notun alınmış olmadığını varsayarak, öğretmenin puanları toplarken bir yanlışlık yapmış olduğunu düşünmek kişiyi rahatlatır. yöneltmede ise kişi kabul görmesi güç bir iç tepiyi başka bir uyarana yöneltiyor. mesela iş yerinde patronla bir gerginlik yaşayıp siniri eve döndükten sonra, siniri eşten çıkarma. başka bir savunma mekanizması da olayları entelektüelleştirmedir. kişi herhangi bir olayın duygusal yönünü görmezlikten gelerek, onun entelektüel açıdan göze çarpan özelliklerine odaklanıyor. bir yakınınızın kaybında, üzüntü ve yas duyulacağına cenaze töreninin detaylarına takılabilirsiniz. yansıtmada ise içsel bir gerçeğin yarattığı kaygı nedeniyle, kişi, kişisel etmenlerle ilgili bir durumu dışarıdaki bir uyarana bağlar. mesela herhangi biriyle tartışılırken tartışma kaybediliyorsa, tartışmada haksız duruma düşmemek adına karşıdakinin "akılsız" olduğunu söylemek gibi. mantık çıkarımlarında ise olayların gerçek nedenlerinden farklı mantık çıkarımları yapılır. mesela hoşlandığı insan tarafından reddedilen bir insan "zaten yeterince iyi değildi" gibi bir sonuca varabilir. tepki oluşturmada ise kişi, istenmeyen düşünce ve davranışları reddetmekle kalmayıp, kendisinin bu düşünce ve davranışları sergileyen gruptan olmadığına inanır. herhangi bir arkadaşından nefret eden bir kişi, ona aşırı sevgi gösterilerinde bulunuyor olabilir. geri çekilmede ise kişi, geçmişte kendisini güvende hissettiği bir gelişimsel döneme geri döner. mesela baskı altındayken parmak, kalem emmek, sigara, içki içmek gibi. süblimasyon ise saldırganlığın ardında yatan itici kuvvet olarak görülüyor. mesela kişinin içindeki saldırganlık duygularını sert futbol oynayarak boşaltması. 

en sonunda psikoseksüel gelişim evrelerine geldik(beşinci teori). ona göre kişilik ilk beş yılda oluşur ve daha sonraki yıllarda da gelişmeye devam eder(işlenir). altıncı yılda durgunluk başlar ve kişilik dinamikleri daha dingin hale gelir. ergenlikle kişilik dibamikleri yeniden canlanır ve yetişkinliğe doğru tekrar durulur. neyse, bu evrelerin adları ise;


oral evre (0-2 yaş), anal evre (2-3 yaş), fallik evresi (3-6 yaş), latan evre (6-11 yaş) ve genital evre (11 yaş ve sonrası)
oral evrede haz kaynağı ağızdır. bebek iç güdüsel bir emme davranışı gösterir. bebeğin oral tatmini tam olarak karşılanırsa kişinin güven duygusu gelişir ve olumlu bir kişilik gösterir. diğer türlü ise karamsar, güvensiz, şüpheci ve saldırgan olur. bu dönemde anneye bağlılık çok ön plandadır. bağımlılık duygusu da bu dönemde oluşur ve yaşam boyu da sürer(ekşi sözlük'deki freud'a göre star wars yorumları başlığına tıklayın. ne demek istediğimi tam olarak anlayacaksınız). bağımlılık, en zor giderilen duygudur. egonun gelişmesinden sonra bile bireyin kaygılı, korkulu, güvenini yitirdiği dönemlerde bu bağımlılık duyguları tekrar görülür. en aşırısı ana rahmine dönme isteğidir. bu devrede takılıp kalmak oral saplantıdır.

anal evrede ise bebek barsaklarını nasıl kontrol edebileceğini öğrenir. haz odağı anüstür. temizlik bu devrede öğretilir. yine bu evrede güven duyma ve vazgeçme zamanını bilme öğrenir. ama çocuk tuvalet yapmaya zorlanırsa, vazgeçmeyen, istifçi ve pinti bir kişiliğe bürünebilir. mesela çöp biriktirenler gibi. hatta bu baskı onu eziyet etmeyi seven biri haline bile getirebilir. eğer düzenli yapmak konusunda zorlanırsa her zaman düzenli olmak konusunda bir takıntıya ya da isyana veya düzensiz ve dağınık olmasına yol açar. bu dönemi çok serbest bir ortamda geçiren çocuk ise savurgan, kumarbaz, düzensiz, sorumsuz, dağınık bir insan olabilir. buna da anal sadizm adı verilir. bu devre ile alakalı olarak de sade'nin yatak odasında felsefe'nin baş karakteri dolmance gelir aklıma.herif tam bir pisliktir bana göre.


fallik evresinde ise çocuk kendi cinsel organı ile oynar ve cinsiyetinin farkına varır. kız ve erkek çocuklarda evre farklı şekilde işler. erkek çocuk annesine karşı güçlü bir arzu duyar ve anne babası arasındaki bağı fark eder. babasını kıskanır ve ona nefret besler(oedipus kompleksi). üstelik babasının gerçek arzusunu bileceğinden de korkar. en sonunda ise cezalandırılmaktan, yani iğdiş edilmekten korkar. çözümünde ise babasına benzer. sonunda babası onu sevecek ve cezalandırmayacaktır. kız çocukları ise erkeklerden farklı bir cinsel organa sahip olduklarını anlayınca düş kırıklığına uğrarlar. bu durumdan annesini sorumlu tutar. bu nedenle de annesi bir sevgi nesnesi olmaktan çıkar, tüm sevgisini babaya yöneltir. çünkü baba değerli bir organa sahiptir. babasına ve diğer erkeklere bir kıskançlık duyar. freud buna "penise imrenme" diyor. kız çocuk ileride erkek doğurursa bu korku büyük ölçüde giderilir. yine bu dönemde cinsel kimliğe uygun oyuncak, kıyafet vb seçilmelidir. kız çocuklarının bu dönemdeki spesifik davranışı ise kesmektir(saç, elbise, vs). nedeni ise kendisinden kesildiğine inandığı şeydir.

latan evre ise 6-12 yaş arasındadır. bu dönemde cinsel içgüdüler uykudadır. beşinci yaştan sonra çocuk yoğun bir dinginlik içine girer. bu da genital dönemine kadar sürer. (erikson'a göre ise bu devre en önemli devredir. çocuk, ortaya çıkardığı ürünlerle tanınmak, takdir edilmek ister. bu dönemin en büyük tehlikesi aşağılanma ve yetersizlik duygusunun gelişmesidir. insan bu dönemi sağlıklı atlatamadığında aşağılık duygusu gelişmiş olabilir. mesela seri katiller, aşağılık duygusunu bastırmak için öldürür ve genelde bu evrede yaşadıklarından etkilenmişlerdir.)

genital dönem öncesinin nesne seçimleri doğaları itibariyle narsistiktir. birey kendi bedenini uyararak doyum sağlar. bireyler sadece kendi bedeninden aldığı doyuma bazı hoşlanımlar katabilirler. ergenlik döneminde özseverci duyguların bir kısmı gerçek nesne seçimlerine yönelir. ergen, diğer insanları yalnızca özseverci araçlar diye değil, onları düşünerek sevmeye başlar. bu dönemde yine cinsel çekicilik, toplumsallaşma, grup etkinlikleri, meslek planlaması ve yuva kurma isteği belirir. ergenliğin sonuna doğru toplumsallaşmış ve diğer insanları düşünerek yapılan nesne seçimleri oldukça tutarlılık göstermeye başlar. artık birey hoşlanım arayan özseverci çocuktan, gerçeklere yönelik toplumsallaşmış yetişkine dönüşür. genital öncesi tepiler, genital dönem tepileriyle yer değiştirmemiştir. oral, anal, fallik dönem tepileri, genital dönem tepileriyle birleşmiş, kaynaşmıştır.
genital dönemin en önemli ve belirgin işlevi üremeye yöneliktir. psikolojik süreçler ise bu işlevin başarılmasına yardım eder. 

ama şunu belirtmekte fayda vardır. freud, pek çok psikolog tarafından bilimsel olmaması veya test edilemez olması nedeniyle dışlanmıştır. onunla 7 yıl birlikte çalışan jung, onun cinselliğe fazla önem verdiğini söylemiştir. bu yüzden freud ile yollarını ayırmıştır.


kaynak: ntv yayınları'nın psikoloji adlı çalışması, bir kaç internet sitesi ve ekşi sözlük ve bir arkadaşımın yazdıkları.  

not: ekletmek istediklerinizi eklerim.

20 Mayıs 2011 Cuma

% 10

her ülke vatandaşının en az % 10 nüfusu tanrıya inanmaz veya olduğundan şüphelidir ve olsa da olmasa da umrumda değilcidirler. inanır görünür, ama inanmaz. bu bilinen bir gerçektir. oran mekke'de de aynıdır, kabil'de de. roma'yı falan yazmıyorum, kesin orada daha yüksektir. tibet'de bile bu oran vardır. en son geçtiğimiz haftaların birinde vatan gazetesi bir araştırma yayınladı. sonuçlar tam düşündüğüm gibi. bu ülkenin % 99'u müslüman falan değil. ayrıca o araştırmadan bağımsız olarak yukarıdaki haritaya dikkatli bakarsanız ateist ve agnostik oranları veriliyor. dünya nüfusunun % 2,4'ü ateist, %12,5'i agnostik. 

türkiye'de;

- panteizme(insan-tanrı-evren bütünlüğü) inananların oranı % 2. (hindistan'da oran % 24).
- ölümden sonra ne olacağını bilmeyenlerin oranı % 14. yani büyük bir nüfus mezarın ötesi ile ilgilenmiyor. bu bile nüfusun önemli bir çoğunluğunun  şüphecilerden oluştuğunu gösteriyor. yani agnostiklerden. ama tam olarak agnostik değil bu kişiler. müslüman agnostik diyeyim ben. "ya varsa" şüphesi islama kaymış agnostikler. isveç % 41 ile ilk sırada.
- ateistlerin oranı % 2. dünya ortalaması % 18. bizde düşük olmasının nedeni bence çok sağlam bir islami eğitimden geçmiş olmamız. kur'an kurslarından başlayarak lise bitirene kadar dini eğitim devam ediyor. dediğim gibi, şüpheci daha çok bizde. yani olmadığını bilmek yerine şüpheleniyoruz. dedim ya, çok sağlam bir dini eğitimden geçen bir toplumuz.
- cennet ve cehenneme inanma oranı ise inanılmaz düşük. sadece % 52. buna rağmen, dünyada endonezya'dan sonra ikinciyiz. bu oran bana abartı geldi. soruyu sorma ile alakalı bir durum olabilir. ama % 48 cennet ve cehenneme inanmıyor. bu çok abartı bir rakam bence.
- deist ve agnostik diye adlandırılabilecek dini inancından emin olmayanların oranı % 2. yani gerçek agnostikler ve deistler bu kadar. isveç’te oran % 24. ateistlerle beraber oran sadece % 4 olur. çok düşük aslında.
- reenkarnasyona en az inanan ülke biziz. zaten bir karma yok, ne öyle, her şeyi karmaya yükle kurtul. geçmiş hayatımda kötü biri olduğum için mi bu haldeyim? pehh..
- cennetin varlığına inanıp cehennemin varlığına inanmama gibi bir durum yok. oysa geri zekalı amerikalıların % 4'ü cennet var, cehennem yok diyormuş. evanjelist kiliseleri taraftar toplamak için, yani para için akla hayale gelmeyecek bir sürü şey uyduruyor.
- evrim teorisinin doğru olduğunu düşünenlerin oranı % 19. işte benim için hayatlarından dini dışlayanların gerçek oranı budur. bu kişiler yaşantılarına dinin karışmasını istemeyenlerdir.

ülkelerin tanrıya inanma oranları incelenirse müslüman ve katolik ülkelerde oran daha yüksek olduğu rahatça görülüyor.

1- endonezya %93
2- türkiye %91 (burada da oran % 9. ateist, deist ve agnostik oranının toplamı % 4'tü. neyse işte. 5 nereden geldi lan!)
3- brezilya %88
4- güney afrika %83
5- meksika %78
6- abd %70
7- arjantin %62
8- hindistan %56 (panteizm dahildir sanırım)
9- rusya %56
10- polonya %51

evrim teorisinin doğru olduğunu düşünme oranları:

1- isveç %68
2- almanya %65
3- çin %64
4- belçika %61
5- japonya %60
6- fransa %55
7- ingiltere %55
8- macaristan %55
9- ispanya %53
10- avustralya %51
11- kanada %45
12- güney kore  %41
13- italya %40
14- hindistan %39
15- polonya %38
16- arjantin %37
17- meksika %34
18- abd %28
19- rusya %26
20- brezilya %22
21- türkiye %19
22- güney afrika %18
23- endonezya %11

18 Mayıs 2011 Çarşamba

yeterli düzeye erişmiş herhangi bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez

richard dawkins'in tanrı yanılgısı adlı kitabında geçer;

büyük okyanus adalarındaki yerliler, adalarına ayak basan beyaz adamın son teknolojisinden etkilenmişlerdir. ama etkilendikleri daha müthiş bir durum vardı. beyaz adam, bozulan, kırılan, dökülen aletlerini tamir etmezdi. ama ellerinde sürekli yeni aletler vardı. yerliler bu aletlerin hiç birini beyazların üretmediğini fark etmişlerdi. üstelik beyazlar onlara göre faydalı bir tane bile iş yapmıyordu. bir masanın arkasında oturup kağıt karıştırıyorlardı. bu yüzden yerliler bu aletlerin doğaüstü bir kaynaktan geldiğini anlamakta gecikmediler!

beyazlar ise yerli halkı kendileri gibi giydiriyorlar ve uygun adım yürütüyorlardı. bazen de garip sesler çıkarıyorlardı. bu ayinleri esnasında yerliler, aletlerin gizemini tesadüfen buldular. beyazlar, kargolar için tanrılarına dua ediyorlardı ve tanrıları onlar için bu aletleri kargoya verip yolluyordu! şöyle düşündüler. "eğer biz de aynı kıyafetleri giyip, aynı duaları edersek, bize de aynı aletler gelir."

ve bu salgın tek bir yerde çıkmadı. okyanus adalarında onlarca kargo kültü(tapımını), birden bire ortaya çıktı. nerdeyse hepsi birinden bağımsız ve bağlantısızdı. hemen hepsi, vahiy günü bir mesihin kendilerine bu kargolardan biriyle geleceğini düşünüyordu.

bu kültlerin en meşhuru vanutu adasında ortaya çıkmış ve günümüzde de hala inananı devam ediyormuş. john frum adlı bir mesih figürü var ve 1940'ın hemen öncesinde ortaya çıkmış. frum'un yaşayıp yaşamadığı da belli değil aslında. ama efsanedeki tanıma göre(70 yıllık efsane!) bu adam tiz sesli, kısa boylu, kır saçlı ve parlak düğmeleri olan bir palto giyer. tuhaf kehanetleri vardır ve yerli halkı misyonerlere karşı düşman etmekle uğraşır. ortadan kaybolduktan sonra dünyaya ikinci kez geleceğini ve yanında cömert bir kargo getireceğini belirtir. bu kişinin bir vahyi de vardır. buna göre büyük bir felaket gelecektir. dağlar dümdüz olacak, vadiler dolacaktır. yaşlılar tekrar zindeliklerine kavuşacak, hastalıklar yok olacak, beyaz adamlar dönmemek üzere gidecek ve yerlilerin her istediklerini alabilecekleri büyük bir kargo gelecektir. üstelik frum tekrar geldğinde üzerinde hindistan cevizi olan bir para ile geleceğini de belirtmiştir.

bu yüzden ada halkı çalışmayı kesti ve ellerindeki tüm beyaz adam parasını harcadılar. bu yüzden ada ekonomisi batma noktasına geldi. bu seviyeden sonra kült biraz daha gelişti ve frum'un amerika'nın kralı olduğuna inanıldı. ama bu sefer amerikan askerleri adaya geldi. içlerinde siyah askerler de vardı ve bu askerler, beyazlar gibi kargodan faydalanıyorlardı! bu durum yerliler tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. artık frum'un gelişi yakındı. bu kültün liderlerinden birisi frum'un amerika'dan uçakla geleceğini söyledi ve yerliler büyük bir hevesle adanın ortasında küçük bir havaalanı yaptılar. üstelik bambudan kontrol kulesi bile inşa ettiler ve kuledeki yerliler kendilerine tahtadan kulaklıklar bile imal ettiler. daha da ilginci ise frum'un uçağı buraya insin diye sahte uçaklar bile yapmışlardı.

bu kültü 1950'lerde inceleyen kişiler ise daha ilginç noktalara ulaştı. bir kadın, frum ile radyodan konuştuğunu söylüyordu. ona vahiy geliyordu(bir nevi peygamberlik iddiası). ona göre frum beyazdı ve uzun boyluydu! oysa işin başlangıcında frum kısa boyluydu. tipi bile bu kadar kısa sürede değişmişti.

frum'un gelişi 15 şubata tarihlendirildiği için her yılın 15 şubatında büyük dini ayinler yapmayı da ihmal etmiyorlardı.

ama esas bomba kraliçe ile prens philip'in 1974'de adaya gelişiyle patladı. prens philip daha sonra ilahlaştırılıp frum benzeri bir kültün doğmasına daha neden oldu! çünkü prens, tüylü bir şapka takmıştır! kraliçeden de daha gösterişlidir ve parlak giyisileri içinde ilahlaştırılması son derece normaldir!

bunların hepsini alın ve ortadoğu dinlerine uyarlayın. göreceksiniz ki aralarında hiç bir fark yoktur. dinlerin nasıl birden bire doğduğunu bu sayede kolayca çözebilirsiniz.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

seven üzülür, üzen sevilir!

birisinden hoşlanıp hoşlanmayacağımızı veya aşık olup olmayacağımızı etkileyen bir kaç durum ve/veya aşama vardır.

birincisi: insanlar genellikle kendilerine benzeyen ya da kendilerine denk kişilerle çift olurlar. öğretmenler öğretmenlerle, işçiler işçilerle, köylüler köylülerle evlenirler. sosyal tabakalar bu yüzden vardır! bu yüzden çiftler, fiziksel çekicilik, eğitim, iq gibi başka etkenler bakımından da birbirine benzerler. aynı şekilde kültür ve din açısından benzerlik de bu olayda etkilidir. çoğunluk bir alt sosyal sınıftan biri ile takılmak bile istemez. ama onları kullanmaya meyillidirler. istisnayi olarak zıt kutuplar da birbirini çekebilir. kerem ile aslı farklı dinden olsalar bile sosyal sınıfları aynı olduğu için birbirini çekmiş olabilir. ama leyla ile mecnun ve ferhat ile şirin'de bu sosyal sınıf benzerliğini göremiyoruz. ne olursa olsun, güzel kadınların bir çoğu için fiziksel özelliği, sınıf atlama tahtasıdır.

ikincisi: elbette aşık olmayı etkileyen tek husus sosyal tabaka benzerliği değildir. bu denklik safhasını geçtikten sonra ödül ve bedel ortaya çıkar. yani işin içine ilgi, sevgi, güven, güvence, paylaşım, beceri, bilgi, para, enerji, üreme ve seks de girer. bir çok insana göre aşk bir muhasebeden başka bir şey değildir. yani; ödediğiniz bedel =  kar - ödül. genelde ilişkinin bitme noktasına doğru onun ödediğiniz duygusal bedeli hak edip etmediğini düşünürsünüz. zaten bu aşamaya geldiğinizde ilişkiniz bitmiştir. sonuçta kafasını bu muhasebe hesabına takan birisinin mutlu olma şansı pek azdır. pek çok insanın temel mutsuzluk kaynağı da bu muhasebe hesabıdır. insanları sevmekte herhangi bir problem olacağını hiç sanmıyorum. mesele beklentinin fazla olmasıdır. insanları seviniz, ama beklentinizi düşük tutunuz. en delice sevgi, beklentisiz sevmektir.

üçüncüsü: olayın son aşamasınde ise belirli etkenler devlereye girer. mesela fiziksel çekicilik. ama ilişki, beklentilere göre bir ödün veya yatırım da olabilir. mesela "öyle yakışıklı/güzel bir eşim olmasını beklemiyordum" gibi. başlangıçta bu durum erkekler için oldukça önemlidir. ama bunun yanında tanışıklık ve sık karşılaşma da hoşlanmayı artırır. ve en önemlisi ise karşılıklı hoşlanmadır. sizden hoşlandığını düşündüğünüz kişilerden hoşlanmaya yatkınızdır. her şeye rağmen eski bir kural hala varlığını korumaktadır. seveni üzerler, üzeni severler!
kaynak: yukarısı
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.