heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

16 Şubat 2012 Perşembe

aile içi soyluluk ünvanları!

soyluların asalet ünvanlarını yazdıktan sonra ailenin asalet ünvanlarını yazmamak olmaz. kopyala yapıştır yapa yapa çıkardım hepsini. hemen hepsi nişanyan sözlükten alınma. ama teyze, dayı, güvey maddeleri twitter'da yazan kelime ajanı'ndan alınmadır.

anne: eski türkçe. eskiden daha yaygın olan ög denirmiş. zamanla anne/ana kelimesi bunun yerini almış. öksüzdeki ög, anne demekmiş.  n ikilemesi muhtemelen çocuk dili etkisi gösterirmiş. yazı dilinde 20. yy başlarından önce kaydedilmemiş. 14. yy'dan itibaren kaydedilen āne biçimi şemseddin sami'ye göre istanbul şivesiymiş.

baba: çocuk dilinde ba-ba "kalın sesli kişi". tüm toplumlarda ortak görünen bir enfantil simge-sesten, çeşitli dillere "yaşlı ve saygın erkek, baba" anlamına gelen sözcükler türetilmiştir. farsça baba/babū. orta farsça baba (baba, muhterem kişi, derviş), çince baba, yunanca papá, fransızca papa vb. 

çocuk: eski türkçesi çocuk domuz yavrusu, her şeyin küçüğü anlamına geliyormuş. kıpçakçada çocuk/çoçka domuz yavrusu. çocuk dilinden geldiği sanılıyor. çi-çi/çu-çu. eski türkçede çıçamuk (küçük parmak), çıpçık/çıpçuk (serçe kuşu). ayrıca cücük, cıcık, küçücük de var.

yeğen: eski türkçede yigen kızkardeşin çocuğu demekmiş. moğolcası cige kızın veya kızkardeşin çocuğu demekmiş.

torun: eski türkçede torum deve yavrusu demekmiş. eski sözlüklerde oğlun oğlu için kullanılıyormuş. ayrıca ermenicede de t'oŗn (torun, çocuğun çocuğu); kürtçede torin (yavru, delikanlı); hindu dillerinde taruna (çocuk).   


dede: çocuk dilinde da-da. çocuk dilinde evrensel görünen erkek kişi sembolizminden türediği muhakkaktır.  ingilizce daddy (baba) vb.

nene: ne-ne.çocuk dilinde evrensel olan kadın akrama sembolizminden. ingilizce nanny (nine veya sütanne).

 
abla: kaşgarlı aba ana diye kaydetmiş. kıpçakçası aba/ebe anne, nine. türkiye türkçesinde aba/apa/apu/ebe yaşlıca ve saygı değer kadın, bacı, büyük kızkardeş demek. 1876'dan sonra abla  kullanımı var. kökeni ebe. 'l' ara sesi türkiye türkçesinde geç dönemde türemiş. asya türk dillerinde ape, apay, appa biçimlerine rastlanırmış. çocuk dilinde eb-be.

ağbi: bildiğin ağa-bey. uzun yazmaya gerek yok. bence abi denilmesi ağabey denilmesi kadar saçma. söylerken a uzatılıyor çünkü.

kardeş: belki “aynı karından doğma” anlamındaymış. eski türkçe kadaş biçimi belki eski türkçe ka (aile) ile ilgili olup, karındaş biçimi halk etimolojisi etkisiyle oluşmuş bir varyant olabilirmiş. ikinci hecedeki ses incelmesi, 'halk ağzı' sayılan kardaş biçiminden ayrışarak 20. yy'dan önce istanbul ağzında ortaya çıkmış.  

karı: eski türkçede yaşlanmak demekmiş. orta asya türkçesinde yaşlı adam anlamına geliyormuş. zamanla yaşlı kadın, eş, zevce anlamına kadar evrilmiş.

koca: eski türkçede yaşlı ve ulu kişi demekmiş. 

dayı: ana türkçesi tay. kaşgarlı tagay şeklinde belirtmiş. dayı kelimesi çince büyük anlamındaki "tay" ile türkçe "aga" kelimelerinin birleşimi olan "tayaga" sözcüğünden dönüşmüştür. eğer annenin iki erkek kardeşi varsa küçük olan için "tayaga" kelimesine "y" küçültme eki getirilerek "tayagay" kelimesi kullanılıyordu. buna göre kelimenin dönüşümü şu şekildedir: tayagay > tagayı > tayı > dayı

amca: orta asya'da apa. eski türkçesi eçe. 

teyze: kıpçakça tayıza/tağza/tay eze. annenin kız kardeşi. tayıza/tayaza. tagay/tay. kökeni dayı ile aynı. teyze kelimesi de çince büyük anlamındaki "tay" ve türkçe "eze" kelimelerinin birleşimi olan "tayeze" kelimesinden gelmektedir. "tayeze" kelimesindeki "eze" ise "ece" sözcüğüyle ile eşkökenlidir. ece kelimesinin anlamları arasında "büyük kız kardeş,abla" da vardır.

hala: arapça χāla. ͭteyze, annenin kızkardeşi arapça χāl dayı demek. babanın kızkardeşi anlamı türkçeye özgüymüş. bizde eskiden bibi derlermiş. çocuk ağzından olsa gerek. gerçi bibi fazla olmasa da kullanıyor. emmi, bibi hoş kelimeler.

kuzen: fransızcası cousin. amca, hala, dayı veya teyze oğlu latincesi consobrinus hala veya teyze oğlu. latince con+sobrinus kızkardeşin ailesi, kızkardeş çocuğu. hintavrupaca swesr-īno- hintavrupaca swesor- kızkardeş demekmiş.

enişte: farsça. aslı anguşta. zengin çiftçi, kodaman demek. kökeni anguşt ise parmak demek. aslında kelimenin kökeni ile kullanımı arasında çok fark var. belki kızları zengin kocalara verirlerken iş bu noktaya vardı.

yenge: eski türkçe. büyük kardeşin veya dayının karısı demekmiş. şimdi amcanın karısı da işin içinde. 

kayınço: kayın eçe. eski türkçe kayın. evlilik yoluyla akraba. kayın kelimesi moğolca. kadum. evlilik yoluyla hısım demek.

kaynana: kayın kelimesi meseleyi hallediyor.

görümce: eski türkçesi körümçi. falcı, müneccim demek. kökeni kör, ki bildiğin gör demek. falcı, müneccim anlamı o yüzden normal. ama kocanın kız kardeşi anlamı saçma. enişte benzeri olabilir. kocanın kızkardeşleri eskiden pek sevilmiyor olsa gerek. bu yüzden onlara falcı yakıştırması yapılmıştır. o da belki.

elti: eski türkçesi de élti. hanım, yüksek mevki sahibi birinin eşi demek. bence daha çok lady özelliği taşıyor. erkek kardeşlerle evli kadınlar anlamı bu yüzden anlaşılabilir. bunlar birlik olmuşlar ve birbirlerini övüyorlar. ama kocanın kız kardeşi falcı oluyor!

bacanak: kökeni bacı. bacı nak eki belirsizmiş. ama sonuçta kız kardeşlerle evli erkekler için kullanılması normalmiş meğer. 

damat: farsça ve orta farsça dāmād. güvey, damat demek. eski farsçası dāmātar- ise düğün sahibi = zend dilinde zāmātar- sans. cāmātr.  hintavrupaca gemə- düğün, evlenmek demekmiş. damat kelimesinin türkçe karşılığı güvey. güvey: eski türk geleneklerinde evlenen genç kızlara çeyiz olarak belirli bir sayıda hayvan verilirdi, bu hayvanları gütmek ise damadın göreviymiş. gelinin çeyiz hayvanlarını gütmekle görevli damada "kütmek" fiilinden türetilen "küdegü" denirdi, bu kelimeye biz bugün "güvey" diyoruz. küdegü düğün sahibi, damat demek. küd- (birine) bakmak, gözkulak olmak anlamına geliyor. aynı kökten eski türkçe küden (düğün yemeği, misafir ağırlama). oğuz türkçesinde /d/>/δ/>/y/ evrimi tipikmiş. 17. yy'dan sonra ortaya çıktığı anlaşılan y/ğ metatezi açıklanmaya muhtaçtır.


gelin: eski türkçesi kelin. evlenerek hane halkına katılan kadın demek. kel, aslında gel demek. 

10 Şubat 2012 Cuma

hırsızlık mülkiyettir

pierre joseph proudhon'u severim, mülkiyet hırsızlıktır lafı da hoştur, güzeldir. ama kardeşim hepi topu bir ikinci el aldığım lap top, bi de dandik fotoğraf makinası ile kullanmadığım traş makinasını gece girip çalıyorsan eğer ayıptır lan. yok bir şey evde işte, zorunlu eşyalar var bende, ne işin var evimde, cık cık.

hayır tipoyu da çalmaya yeltenmişsin ya, ayıp ayıp... 

mülkiyet hırsızlıktır, atadan gelen mülkiyet resmen hırsızlıktır, ama hırsızlık da mülkiyettir be. lap top'ımı geri istiyorum, bi sürü film vardı içinde, hikayelerim vardı, gitti hepsi...

8 Şubat 2012 Çarşamba

havalar


havaların düzelsin ve böyle manzalar göreyim razıyım. valla bak...


havalar düzelmesin ve böyle manzalar göreyim. ciddiyim bak...

6 Şubat 2012 Pazartesi

karadağ


karadağlılar'ın hepi topu altıyüzyıllık bir geçmişi vardır ve teşkilatlı olarak değil, silahlı bir grup şeklinde daima bağımsız yaşamışlardır. aslında sırptırlar. 1389 birinci kosova savaşında birinci murat'ın yıktığı sırp devletinin kalıntılarındandır. o savaşta başarılı olabilen tek sırp grubu zeta prensleridir ve büyük zafer kazanmış osmanlı'ya boyun eğmek istemezler. böylece mekanları olan o geçilmez dağlara çıkarlar. akabinde karadağ ile osmanlı mücadelesi başlamış oldu. sonraındaki mücadelelerinde işkodra'yı bin dağlı ile 70 bin kişilik fatih'in askerlerine karşı savundu ve şehri vermedi. zamanla osmanlı askerleri dağlara çıkasa bile doğal olarak oralara yerleşmek istemedi. çevresindeki vadiler ile denizi sahiplenip, karadağlıları tecrit ettiler. bu işten osmanlılar da karlı çıkmıştı. çünkü vergi yerine ok ve/veya mermi yemek pek hoş değildir. üstelik savaşmak da osmanlıya pek hayırlı gelmemiştir. 1870'lerdeki büyük savaşta 26 bin kişilik karadağ kuvvetleri karşısına 120 bin asker çıkarılmıştır. 5000 ölü, esir ve yaralı veren karadağ, karşılığında 50 bin ölü, esir ve yaralı almıştır.

karadağlılar talancı ve eşkiya olarak yaşamışlardır. zaten buna mecburdular. hiçbir şeyin yetişmediği o dağlarda başka türlü hayatta kalamazlardı. yazın talana iner, kışın geçitleri kapanan dağlarına giderlerdi. üstelik başkentleri çetine'deki kara ivan manastırında da öldürdükleri türk ve arnavutların kafatasları ile süslerlerdi. çocuklarını barış zamanlarında hayvan kanı göstererek eğitirlerdi. bu durum hep böyle gitmedi elbette. türkler bu sefer ovalarda ve işkodra'da yaşayan karadağlıları müslüman ve yeniçeri yaptı. 1687'de işkodra paşası çetine'ye girdi, o meşhur manastırı mahvetti. hepsini haraca bağladıktan sonra başlarına bir yeniçeri getirdi. 1712'ye kadar sistem kusursuz işledi. ama o yıl petroviç'ler tahta geçti. vladika(voyvoda) danilo, din değiştirmiş karadağlılar'dan korkmadı ve artık yavaş yavaş dağlardan inip müslüman olmaya başlayan karadağlıları engellemek istiyordu. 1702'nin noel gecesi muazzam bir komplo kurarak, tüm karadağlıların katıldığı bir baskınla yeniçerilerin tamamını(30 bin) kılıçtan geçirdi. 1714'de osmanlı çetine'ye bir daha girdi, manastırı bir daha mahvetti. ama sonuç değişmedi. 1876'ya kadar savaşlar ufak büyük devam etti. bu yüzyılarca süren kavgalar, manastırlarının tahrip edilmesi, verdikleri kurbanlar yüzünden kinleri alevlenerek devam etti. eskiden geçim yolları olan adam öldürmek ve eşkiyalık, artık milli ülküleri/kültürleri olmuştu.
(kral nikola)

savaşçılıkları o seviyeye varmıştı ki napoleon bile onlarla baş edemedi. 1807'de vladika petar, ruslara destek olmak için fransızlarla çarpışmaya başladılar ve onları püskürttüler. manastırlarına fransızların da kafataslarını eklediler. böylece sürüp giden bu savaşlar esnasında prensleri danilo bir arnavut tarafından öldürüldü. yerine paris'te eğitim gören 19 yaşındaki nikola geçti. devir değişse bile karadağlılar değişmiyordu. o sıralarda türkler ile ruslar 20-30 yılda bir çarpışıyorlardı ve karadağ balkanlardaki rus kalesiydi. karadağ vladikaları başa geçer geçmez rusya'ya gider ve yazısız antlaşmarına devam ederlerdi. böylece prens ünvanını da çardan kapmayı başardılar. bu ittifak bir tek kırım savaşı sırasında sekteye uğradı. fransa'da iyi bir eğitim gören 19 yaşındaki prens nikola işte bu sırada tahta geçmişti. kırım savaşı yüzünden karadağlılara kırgın olan rusya, 1853'de ömer paşa komutasındaki osmanlı ordusunun karadağ'a girip bu direnişi neredeyse tamamen yok etmesine sesini çıkarmadı. ama bu sefer imdada fransa yetişti ve karadağlılara yardım etti. 1875-78 bunalımı zamanında karadağ, rusya kendisine başvurmadan osmanlıya savaş açmıştı. o savaş, tam 70 bin osmanlı askerine mal oldu. rusların 93 harbinde yeşilköy'e kadar ilerlemesinin bir nedeni de karadağ başarısıdır. ruslar bu yardımı boş bırakmadı. ayastefanos antlaşması ile karadağ'a bağımsızlık verildi. ki zaten 93 harbi, karadağlıların yaşadığı küçük bir toprak parçasının bırakılmaması yüzünden çıkmıştır. mithat paşa vatanın bir karış bile toprağını terk etmeye yanaşmadığı için savaş çıkmıştır. sonuçta berlin antlaşması ile bağımsız olamasalar bile dağlardan inip denize çıkmışlar ve ovaya inmişlerdi. ama karadağ'ın denize çıkışı avusturya kontrolünde kalmıştır. almanlar adriyatik'te kendine rakip olabilecek büyük küçük hiçbir şey istemiyorlardır. neyse, kısa sürede 250 bin nüfusu ile teşkilatlandılar ve ciddi şekilde örnek bir devlet olmayı başardılar. podgoriça'nın ve işkodra gölünün kıyılarını, savaştan başka hiçbir şey bilmeyen bu halk, liderleri prens nikola öncülüğünde işlemeye başladı. tabi savaşçılıktan çiftçiliğe geçmek zahmetli bir süreçti ve bu süreç zor da olsa başarıldı. topraklar yetmediğinde karadağlılar göç etmeye başladı ve savaşçı ruhlarını asla kaybetmediler. 1908 bunalımında avusturya ile karadağ arasında savaş olasılığı belirince(bosna'nın avusturya tarafından ilhakı), amerika'daki tüm karadağlılar silahları ile birlikte ülkeye dönmek için prense telgraf çektiler.

ama dört bir yandan osmanlı toprağı ile çevrili karadağ kendine dost bulmak zorundaydı. prens nikola kıznı italyan kralına verdi. böylece avusturya ile mücadelesinde italyan desteği sağlamayı umuyordu. sırbistan ile birlik kurmak niyetiyle diğer kızını sırp prensi petar karayorgeviç'e verdi. başka bir kıznı da rus grandük nikola'ya vermiştir. o sırada tahta bulunan sırp kralı alexandr obrenoviç'in akrabalarından bir kızı da oğlu mirko'ya aldı. 1908 bunalımda avusturya bosna'yı ilhak edince, denize tek çıkışı olan antavari limanını kesin olarak kendi denetimine aldı(avusturya sesini çıkaramadı). o bunalım sırasında askerlerini de avusturya sınırına yığıp, açık açık savaş tehdidinde bulunmuştur.

1910'de prens nikola kendisini kral ilan etti. bu berlin antlaşmasının ihlali olsa kimse sesini çıkarmadı. taç giyme törenine tüm balkan ulusları ile rusya katıldı. bu tören, balkan ittifakının başlangıcı sayılır. tabi bu sırada arnavutlarla anlaşmazlığa düşen osmanlı, katolik arnavutlar olan melisorları kaybetti. onlar da karadağ tarafına geçti.
böylece 8 ekim 1912'ye gelindi. balkan savaşının başlangıcını karadağ yapmıştır. diğer devletler onu izlemiştir. karadağ 37500 kişilik 4 tümen ordusunu(süvarisi, taşıtı  yok) ile kısa sürede işkodra gölünün çevresindeki dağınık türk birliklerini yok ederek şehri kuşattı. kuzey ordusu yine oldukça dağınık halde bulunan türk ordusunu novi pazar'dan kolayca attı. hatta bir geçitten sıkıştırdıkları 2000 kişilik türk birliğini, tek bir kurşun atmadan, yukarıdan taşları yuvarlayarak yok etmiştir. novi pazar'daki türk birliklerinin bir kısmı da, esir düşmemek için avusturya işgalindeki bosna'ya sığınmıştır. türkler iyi savaşsalar bile yer yer iyi komuta edilememek ve iaşe yetersizliğinden dolayı işkodra kalesi hariç her yerde karadağlılara yenilmiştir. işkodra ise, selanik'e inen novi pazar koridorunu kaybetmek istemeyen avusturya'nın yardımları ile uzun süre dayanmış ve karadağlılara mezar olmuştur. binlerce askerini işkodra kalesi önünde kaybetmiştir karadağ. üstelik hemen hiç sağlık ekibi olmadığından, yaralılarını da kurtaramamıştır. işkodra'yı kesin olarak almak isteyen kral nikola, barış tekliflerine uzun süre direnmiş ve büyük devletlerin tehditlerini de sallamamıştır. en sonunda, kaleyi savunan esad paşa'yı arnavutluk kralı yapacağı vaadiyle teslim olmasını sağlamıştır. işkodra'ya giren kral bu şehri hiçbir zaman bırakmayacağını söylese bile en sonunda avusturya'lılara teslim olmuş ve şehri arnavutluk'a bırakmıştır. işkodra için verdikleri binlerce ölü boşa gitmiştir. savaş sonunda işkodra gölünün çevresini işgal etmişler ve novi pazar'ı sırplarla birlikte paylaşmışlardır. birinci dünya savaşı sonunda avusturya dağılınca adriyatikteki arazilerini genişletmişler ve en sonunda da yugoslavya krallığının bir parçası olmuşlardır. tarihi boyunca osmanlı'ya karşı mücadelede en ön saflarda bulunan bu millet, türklerle bağlatıları kesilince sessizce köşelerine çekilmişler ve yugoslavya dağılıncaya kadar da ortalıkta görünmemişlerdir.

1 Şubat 2012 Çarşamba

yeni bir gün



uykudasındır, derin bir sessizlik vardır ve çalar saat sesini duyarsın. gözlerin kurşun gibi açılır, yeni bir güne merhaba dersin. penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler, can dostum çomar, tatlı komşum ayşe teyze, emekli salih öğretmen, yeni bir gün doğdu, merhaba diye bağırırsın, dünyayı selamlarsın ve anlıyorsun değil mi başlar. işe gidersin, hava ayaz mı ayazdır, ellerin ceplerindedir, bir tek resmin kalmıştır bende, o da tam ortasından yırtılmıştır, bilirsin işte siyah kazaklı olan ve dersin, mutluluğa hasretim ben, artık sokaklar benim, zaten o yüzden o iğrenç çalar saat sesinden sonra herkese merhaba diyorum. ne dönüyorsun bana, ne de çıkıp gidiyorsun hayatımdan. o muhteşem ritmden sonra birden bire kendini kötü hissedersin ve başlarsın hızlı bir tempoda bağırmaya, ne köy olur benden ne de kasaba. gerçekler yaşam gibi ağır ağır önünden geçer, yine de merhaba diye bağırsın o şarkıyı dinlerken. ama bu yaşam gerçek gibi ve ağır ağır sonuna geliyorsundur ve son bir merhaba diye sakince söylenirsin. işte o anda, elveda-ölüm-bir kelebeğin yaşam öyküsü başlar, kulaklarına dolar müzik. bir kelebeğin yaşam öyküsü kadardır zaten, 26 saniye daha sürer müzik. çoktan uçmuştur güvercin, tahta masam devrilmiştir, can dostum çomar uyumuştur, tatlı komşu ayşe teyze, emekli salih öğretmen, herkese elveda dersin, dostlarına elveda dersin, gözlerin kurşun gibi ağır ağır kapanır bu gece, elveda diyerek bitirirsin bu aslında bir şarkı olan dört şarkıyı...

79'da yapmış bu parçayı barış manço. şarkılar arası geçişler muhteşem, tam anlamı ile müthiş bir çalışma ve çok içten, şunu şöyle bunu böyle yapayım diye kasmamış, cümleler dudaklarından nasıl döküldüyse kağıda öyle yazmış sanki. kafasından neler geçiyordu acaba? daha ölmemişti ve fakülte zamanı müzik setinin alarmını ayarlayıp tam bu şarkı ile güne başlardım. o zamanlar cd yaygın değil, zaten albümü de korsanda falan bulursun. barış manço'nun tüm albümleri var bende diye göğsümü gere gere konuşabiliyorsun, çünkü hepsi var. hava ayaz mı ayaz zaten ve kara haber tez yayılıyordu...

barış ağbiye selam olsun...

31 Ocak 2012 Salı

asalet ünvanları

bu soğuk havalarda kulağınıza çok sık gelen asalet ünvanlarının kökeneri ile ilgili bilgiler vererek içinizi ısıtayım. dostlarım, kardeşlerim, eyy romalılar! batı avrupa'da bu ünvanları büyükten küçüğe doğru sıralarsak eğer; papa, imparator, kral, prens, dük, marki, kont, vikont, baron, şövalye.

dük olmak kolay değildir, valla bak! bunları yazarken en fazla nişanyan sözlük'ü kullandığımı belirteyim. ama elbette viki'den de yararlandım.

(fransa imparatoru napoleon)

imparator: latince imperator ordu kumandanı, serdar demek. roma'nın askeri hakimi olan augustus'un mö 30 yılında benimsediği unvandır. latince imperare buyurmak, komuta etmek demek. parare ise tedarik etmek, donatmak anlamında. türkçe karşılığı padişah.


imparatoriçe: sırpça kralitsa modeline göre üretilmiş türkçe bir sözcüktür. aynı yöntemle çariçe ve tanrıça sözcükleri de üretilmiştir.

kral: balkan hükümdarlarının ünvanı. sırpça kral, hükümdar demek. almanca karlaz adam, erkek demekmiş.  avusturya hükümdarlarının sıfatı olarak 17. yy'dan itibaren türkçede kullanılmıştır. imparatorun bir alt basamağıdır. türkçe karşılığı şah, sultan oluyor.
 (büyük britanya ve irlanda birleşik krallığı kraliçesi ve hindistan imparatoriçesi victoria)

kraliçe: sırpça králitsa. kralın eşi veya kadın hükümdar

prens: fransızcası prince, hükümdar ve hükümdar oğlu anlamlarında kullanılıyor. latince princeps şef, önder, hükümdar demek. yine latince primus ilk anlamına geliyormuş.
 (arşidük franz ferdinand)

arşidük:  fransızcası archiduc. birinci dük demek. habsburg ailesine mahsus bir soyluluk sıfatıdır. latince archi baş, ön demekmiş. 

dükfransızca duc yönetici, önder demek. latince dux, duc- önder, lider. esasında roma imparatorluğunda bir rütbedir latince dūcere, duct- yöneltmek, yönetmek, önderlik etmek. hint avrupaca deuk- öncülük etmek demekmiş. wellington dükü, napoleon'u yenen kişidir.

marki:  fransızca marquis bir soyluluk ünvanı. latince marchese, sınır komutanı, uçbeyi demek. latince marca sınır anlamındaymış. en bilinen marki, marki de sade'dir sanırım.
(ispanyol kontlarının tacı)
kont: fransızca comte. latince comes, comit- hükümdarın maiyetinden olan kimse demekmiş. latince comitare, birlikte yürümek anlamında. ispanya'da düklerden pek bir farkı yokmuş. monte cristo kontunu sevelim, sevmeyenleri dövelim. ayrıca kont borjenski bizim tarihimiz açısından önemlidir. macar isyanından sonra osmanlıya sığınmış ve mustafa celalettin paşa adını almıştır. nazım hikmet'in dedesidir. karadağ savaşında şehit düşmüştür.


vikont:  fransızcası vicomte. konttan aşağı bir soyluluk rütbesi. latince vice-comes kont vekili demek. latince vice bir şeyin veya birinin yerine anlamında. 
(baron von richthofen - kızıl baron)

baron: fransızca kökenli. latince barō 1. anlamı orduda asker yamağı, 2. anlamı ise kralın şahsi hizmetinde bulunan ve sofrasından yiyen kimse, 3. anlamı feodal hukukta doğrudan krala bağlı mülk sahibi.  mesela baron rudlof von sebottendorf vardır. almandır kendisi.

(mahsun yüzlü şövalye - don kişot'un kendisine verdiği isim)

şövalye: fransızcası chevalier. süvari, sipahi demek.

evet, büyükten küçüğe doğru bu ünvanları sıraladıktan sonra geri kalanlara geldi sıra. önce en çok kullanılanlarda... 
 (lord byron)

lord: ingilizce lord efendi, hakim, bey demek. eski ingilizcede hlāford/hlaefward hane reisi anlamında kullanılıyormuş. germencede ise hlaib ekmek demek. yine germencede ward- gözetme, temin etme anlamında. yani en eski anlamı 'ekmeği koruyan' demek. ingilizce loaf (ekmek), guard (gözeten). anglosaksonca inisyal /h/ ve hecesonu /f/ orta ingilizceden itibaren düşmüş. birleşik krallıkta soyluluk ya da üst mertebe ifade eden ve buna bağlı olarak da çeşitli kullanım şekilleri olan bir sözcükmüş.bu unvana sahip olmalarına rağmen herhangi bir soylulukla ilişkisi olmayan, unvanı yalnızca hürmeten almış kişiler de varmış.  

(lady diana)

leydi: ingilizce lady, hanımefendi demek elbette. ama eski ingilizcesi hlaefdige. o da 'ekmek yoğuran' demekmiş. yine eski ingilizce hlāf ekmek, dig (hamur) yoğurmak anlamına geliyormuş.

sör: ingilizce beyefendi, şövalye ünvanına sahip kimse. eski fransızcası sieur. bey, efendi, senyör demek. latincesi senior yaşlı kimse anlamında. yüzyıl savaşlarından sonra ingilizcenin üçte biri fransızca kelimelerle dolmuş. o zamanlar ch'ye fransızlar da ç diye okurken, ingiliz nefretleri yüzünden ş diye okumaya başlamışlardır. dilde evrim işte.

elektör: almancası kurfürst. kutsal roma-germen imparatorluğunda imparator seçimine katılma hakkına sahip prens ya da piskoposlarmış. 1273'lerde ortaya çıkan ve 1356'daki altın ferman'la onaylanan elektörlük kurumu yedi elektörü içermekteymiş. trier, mainz ve köln başpiskoposları, saksonya dükü, ren palatin kontu, brandenburg markgrafı ve bohemya kralı. sonradan bunlara, 1623-1778 arasında bavyera, 1708'de hannover ve 1803'te hessen-kassel elektörlükleri eklenmiş. imparatorluğun 1806'da sona ermesiyle elektörlük kurumu da ortadan kalktı. bununla birlikte hessen-kassel elektörü 19. yüzyılın ikinci yarısına değin bu unvanı kullanmaya devam etmiş.

neyse, doğu avrupa'ya geçelim şimdi...

basileus: bizans imparatoru. bizans kodeksine göre tektir ve dünyadaki en yüksek unvanmış. istanbul'un latinler tarafından işgalinden sonra unvan evrensel gücünü yitirmiş.

reks: bizans kodeksinde kralın karşılığıymış.

çar: rusçası tsar imparator, kayzer demekmiş. rus hükümdarı 4. ivan'ın 1547'de benimsediği ünvandır. latincesi caesar'dır. adlandırmanın amacı, osmanlı sultanlarının kullandığı kayser-i rum ünvanına karşı varis olma iddiasına karşı koymak ve bizans tahtının mirasında hak iddia etmekmiş.
(çariçe 1. katerina)

çariçe: sırpça kralitsa modeline göre üretilmiş türkçe bir türevdir. imparatoriçenin karşılığıdır.

grandük: fransızca grand duc, büyük düka, anlamında. rusya'ya özgü bir soyluluk unvanıdır. rus romanları veya tarihe meraklılar bilir bu ünvanı. mesela grandük nikola.
(tepedelendi ali paşa - teselya derebeyi)
derebeyi: anadoluda 18. asırdan itibaren kendi başlarına buyruk olan ve hükümetin memuru iken zamanla bu bağları kopan nüfuz ve kudret sahibi kişiler hakkında kullanılan bir tâbirdir. hükûmet tarafından müsamaha gören fakat asayişi bozdukları zaman da üzerilerine kuvvet gönderilen derebeyleri zamanla güçlenip hanedanlık kurmuşlardır. 19. asrın başlarında ülkenin nüfuzu bunların eline geçmiş, hükümetin nüfuzu ise nerdeyse sıfıra düşmüştü. ikinci mahmut'un ciddi uğraşları sayesinde derebeylerin nüfuzu kırılmış ve ülkede merkezi idare yeniden tesis edilmiştir. avrupa'da ise herhangi bir soylu derebeyi olabilir. illa dük, kont olması gerekmiyor. şövalye bile olabilir.
(vlad voyvoda)
voyvoda: sırpçası voivoda. kumandan, bey, savaş beyi demek. sırp voino savaş, voda öncü, şef demekmiş.

tekfur: tekwür/tekür rum veya ermeni beyi. ermenice t'agawor > t'akavor t'agawor taç sahibi, hükümdar demekmiş. orta farsçada tāgāvar. tāg taç, āvar -li, sahip anlamındaymış. farsça  tācāwar, taç sahibi, hükümdar.
 (kayzer 1. wilhem)

sıra kayzer kelimesine geldi. almancası kaiser. imparator demek. latincesi caesar. eski doğu roma imparatorları için kayser/kaysar kullanılırken alman imparatoru için 1890'lardan itibaren /z/ ile kayzer tercih edilmiş. arapça ḳayṣār rum hükümdarı demekmiş. orta yunancası kaîsar. latince caesar imparatorluk sıfatlarından biri. ünvan julius caesar'a dayanıyor. latince caedere, caes- kesmek, biçmek demek. caesar, sezaryen yöntemiyle doğduğu için caesar (kesilmiş) lakabını almıştır.bizim sivas(caesar) ve kayseri(kayzer) illerinin adlarının temeli caesar'a dayanır.
kayser'den bahsetmişken augustus'tan bahsetmemek olmaz. kelime zamanla latincede majesteleri anlamını kazanmıştır. roma imparatoru caesar divi filius augustus'un onuruna, sonraki pek çok roma imparatoru, isimlerinin başına bunu bir unvan olarak eklediler. tıpkı julius caesar isminin 2.000 yıl boyunca kayser unvanına esin kaynağı olması gibi, augustus ismi de bir unvana dönüşmüştür. bu nedenle çoğu roma imparatorunun isminin önünde imperator caesar augustus tamlaması görülürmüş.

 
sıra bize geldi.
  (padişah üçüncü selim)
padişah: farsçası pādişāh. hükümdar, iktidar sahibi demek. orta farsçası pātaχşāh. sasani hükümdarlarının sıfatıdır. eski farsçası pāti-χşāyath. eski fars hükümdarlarının sıfatıdır. eski farsçada pāti- bey,  iktidar sahibi demek. hint avrupacada poti- güçlü, muktedir demek. imparator karşılığıdır.
(nadir şah)
şah: farsça şāh/şah. kral, hükümdar demek. muktedir olmak, gücü yetmek anlamında. kral karşığıdır. 


sultanarapça. iktidar, dünyevi kudret, hükümdarlık. aramcası şulṭānā. iktidar, hükümdarlık. arapça sözcük süryaniceden alıntıymış.
(şehzade mustafa - kanuni'nin büyük oğlu)

şehzade: şahzāda/şāhzāda. hükümdar/şahın oğlu, prens. şah zade.
  
vezir: arapçası wazīr. hükümdarın yardımcısı, danışman, bakan. orta farsçada vazīr yargıç, arabulucu demek. ilk kez 8. yy'da abbasilerin iranlı danışmanı ebu seleme tarafından kullanılmış.
(gazi osman paşa)
paşa: türkçe beşe erkek evlat, özellikle hükümdar veya soylu kişi oğlu, prens. farsça baçça çocuk, yavru. üst düzey saray görevlisi anlamı muhtemelen lala-i beşe (şehzade eğitmeni) unvanından türemiştir.

bey: baga- bey, efendi, reis, kral.eski türkçe soyluluk ifade eden sıfat ve rütbelerin pek çoğu irani dillerden alınmıştır.

ağa: moğolca büyük erkek kardeş.
(cengiz han)

han:  eski türkçe  χagan/kagan hükümdar. 

kağan: ilk kez 4. yy'a ait çin kaynaklarında hsien-pi devletinin hükümdarlarının sıfatı olarak kaydedilmiştir daha sonra avar ve türk hükümdarlarının sıfatı olmuş.

hakan: türkçe xağan sözcüğünün farsça ve arapçada tercih edilen biçimidir.

efendi: yunanca bir sözcük. orta yunanca avthéntis, bey, sahip, mevla demekmiş. bizans'ta bir saygı unvanıymış. eski yunanca authéntēs ise reşit ve mümeyyiz kişi, vekil olmayan, asil anlamına geliyormuş. yine eski yunanca authéntō sorumluluk ve yetki sahibi olmakmış.kullanımda farsca aχūnd (hoca, molla, okumuş kişi) sözcüğü ile eşdeğer olması düşündürücüymiş. belki farsça sözcük rumca biçimle birleştirilmiştir.


çelebi: türkçe çeleb/çalap yüce kişi, tanrı demekmiş. aramca ṣlabā ise haç demekmiş. mecazen ikinci anlamı ise rab'mış. süryanice telaffuz 'tslab' şeklinde olup fonetik açıdan türkçe çeleb ile uyumludur. sözcüğün 11. yy'dan önce nasturi din adamları yoluyla orta asya'ya yayılmış olması muhtemelmiş.



hanım: çağatayca χanum. hükümdar eşi, kraliçe, prenses demek.   
melik: arapça malik/malīk. kral, hükümdar. aramca malkā. ibranice melek, akadca.maliku. 
(kuveyt emiri şeyh sabah el ahmet el cabir el sabah)

emir: arapça amīr. buyuran, komutan, bey, prens. 
(abbas hilmi paşa - hidiv)

hidiv: farsça χidīw. hükümdar, padişah, vezir. hwar χwadēw hükümdar. eski devirde doğu iran'da harezm hükümdarlarının unvanı iken 1866'da (muhtemelen keçecizade fuad paşa tarafından) mısır yöneticilerinin sıfatı olarak yeniden ihya edilmiştir.

mihrace farsça mihrāca. hint prenslerine verilen unvan. hindcesi maharāca. sansikritçesi maha büyük demek. hint avrupacası meg. 
 (raca)
raca: hintçe rācā kral demek. hint avrupaca reg. düz, doğru, hak demek.kralın karşılığı. aynı kökten latincesi rex, reg- (kral). ayrıca almanca reich krallık demek. 


firavun: arapça firˁawn. eski mısır hükümdarı. ibranice/aram paraˀōh. mısırca parˀō "büyük hane", hanedan demek.

bi de dini ünvanlardan bahsedelim...

(son halife abdulmecid efendi)

halife: arapçası χalīfa. ͭbirinin yerine geçen, halef demekmiş.

(papa II. urban)

papa: italyancası da papa. eski yunancası papâs, papad baba, peder, üst düzey din adamlarına hitap biçimi.


piskopos: yunancası episkópos. başrahip, bir kilise çevresinden sorumlu din adamı demek.eski yunanca episkópos gözeten, nezaret eden demek. ikinci anlamı başında durarak gözetmek, nezaret etmek. 

metropolit: yunancası mitropolítis. ortodoks kilisesinde eyalet başkentinin piskoposu olan ve eyalet sinoduna başkanlık eden din adamı. 


rahip: arapçası rāhib. hıristiyan din adamı, keşiş. arapça rahab korku, dehşet, saygı, hürmet demekmiş.

papaz:  yunancası papás, papad. baba, muhterem kişi, din adamı demekmiş.


keşiş:  arapçası kaşīş. hıristiyan rahibi. aramcası ḳşīşā. yaşlı kimse, şeyh demek. aramca ḳşş yaşlanma, yaşlı olma  demekmiş.
 (hayim nahum efendi - osmanlı devletinin son hahambaşısı)
haham: ibranicesi χākām. hakim, hikmet sahibi, bilge demekmiş. ibranice/aramca χkm bilme, bilge olma anlamına geliyormuş.



müftü: arapçası muftī. fetva veren demekmiş. arapça iftā fetva verme, hukuki görüş bildirme. fetva ile aynı kökten.

imam:arapçası imām. önde duran, önder, namazda öncülük eden arapça amm gitme, varma, önden gitme demekmiş. 

molla: arapçası olan mawlā, mevla, veli, hoca demekmiş. 

kadı: arapçası kadı. yargıç demekmiş.

şimdi sıra bürokratik ünvanlara gelsin..

müdür: arapçası mudīr. çeviren demekmiş. yine arapça kökü olan idāra,  ͭçevirme, döndürme demekmiş.

müşavir:  arapçası muşāwir. müşavere eden, danışman demek.  

müsteşar: arapçası mustaşār. istişare edilen kimse, danışman demekmiş.

vali:  arapçası wālī. bakan, gözeten, yöneten, gözkulak olan, egemenlik yetkisini kullanan, idare eden demekmiş.

kaymakam: arapçası ḳāˀim maḳām. vekil, başka birinin yerinde duran kimse demekmiş.  

27 Ocak 2012 Cuma

can...

malumunuz üzerinde istanbul'u kar alıp götürüyor ve herkes evlerinde ve işyerinde ne yapıyor, inanın bilmiyorum, gerçi umrumda da değil! keyifle okuyun, eğlenin diye, sildiğim eski bir yazıyı yeniden düzenleyip yayınlayayım dedim. başıma gelen bu ilginç olaylar silsilelerini, koca karı ilaçlarından sır kapısına kadar geniş bir yelpaze içinde tutmaya çalıştım, valla bak!

10- ilkokul 2-3 cşvarı olmalı, ilkokul 15 tatili ve inegöl'de köydeyim. göğüs kafesim o zamanlar batardı ciğerlerime ve nefes alıp vermekte zorlanırdım. işte o gün, o acı son raddeye geldi ve nefes almamı engelleyecek kadar büyük bir acı hissetmem ciğerlerimde. o zamanlar öyle doktora gitmek falan yok. zaten doktor inegöl'de. gitmem 2-3 saat alır. yolda acıdan ölürdüm büyük ihtimal. neyse, amcam beni hemen eve götürdü ve babannem kuzinenin üstünde kiremitleri ısıttı ve onları havluya sardı. sonra göğüs kafesime o havluya sarılı sıcak kiremitleri dayadı. acı geçmişti. sanırım böylece göğüs kafesim genleşti. kiremit tedavi çok işe yaradı ve ileride de hiç öyle bir acı hissetmedim. ne doktor, ne tahliller, ne de başka bir şey. kesin tedavisi sıcak kiremitmiş demek.

9- ortaokulu bitirdiğim gün hoşlanılan kıza hava atmak için biriyle yarışıyorum ve ben geri geri koşuyorum. geçicem ya çocuğu, ben seni öyle de geçerim demek için. neyse, koşmasına koştum, ama ayağım bir şeye takıldı ve sağ kolumun iki kemiği birden bileğin hemen üstünden kırıldı. bursa'daydım, hemen hastaneye yetiştirdiler. iki kemik de kırıldığından sağ elimi sol elimle tutuyordum. bıraksam olduğu gibi aşağıya sallanıyordu. velhasıl kelam hastanede ilk kez narkoz yedim ve alçıyı taktılar. kolum alçıdan çıktığında alçının altında kalan yerlerin iyice kıllanmış olduğunu görmüştüm. kurt adam gibiydim resmen. sonra o kıllar döküldü. ama o kırığın acısı çok fenaydı lan.

8- ilkokul 1 veya 2'ydi. diğer mahallenin çocukları ile ciddi ciddi kavga edip çocukları bir güzel dövüyoruz. ama kaçtı ibneler. ama biri kaçarken taş fırlatıyor ve o taş tam sol gözümün soluna geliyor. o taş yarım santim sağa gelse sol gözüm çıkıp gitmiş olurdu, elime verirlerdi onu. ardından uzun yıllar boyunca sol gözümün solunda ters j harfi ile dolaştım. şimdi o iz silindi. façam olmadan ölmemeliyim! faça demişken, alnımın ortasındaki başka bir taş izi hala durur.

7- orta 1'deyim. o zamanlar çalışkan bir öğrenciyim. okul hayatımın en iyi devresi. matematik, türkçe, fen, sosyal, hepsi 10. düşünün ki millete çarpım tablosunu öğretiyorum. 7x8'i bilmeyenleri eksiliyorum. sınıfın en çalışkanlarından biriyim. üstelik ilkokulda sürekli pekiyi ile sınıf bitiren tüm mahalle arkadaşlarımın hepsi tökezlemiş. koskoca mahallede benden başka fakülte bitiren yok. bir kaç iki yıllık var, lise neredeyse yok denecek kadar az. büyük kısmı orta ikide finiş yapmış. neyse işte, yanımda o zamanlar orhan diye biri oturuyor. çalışkanım ya ilk defa, kıçım tavan yapmış, sınavlarda çocuk benden kopya istiyor. ben vermiyorum. sınıfta kaldı orhan. kafam bastığında üzüldüm çocuk için. orta 2'ye giderken görüyordum onu. birinci sınıflarla beraber yürürdü ve beni görünce kafasını çevirirdi. herhalde sinirliydi bana. o zamanlar internet yok elbet, ben setbaşı kütüphanesinin yollarını aşındırırken o da gayret etse geçerdi sınıfı. o da mesele değil aslında. orta 3'de, 3 bütünleme ile yaza girdim. yavuz vardı, benimle aynı durumda. kolum kırık, azmettim, ders çalıştım. almanca, matematik ve türkçe. verdim hepsini. yavuz verememiş. ortaokulu bitirememiş. lise başlayınca cumhuriyet caddesine çıkmıştım bir hafta içi. neden gittiğimi hatırlamıyorum. ama yavuz'u görmüştüm caddede. üzerinde eski bir ceket, pantolonun dizleri yamalı ve küfe vardı sırtında. hava soğuk üstelik. yavuz'un önünde yaşlı bir adam, peşine takmış çocuğu, gidiyorlar. gördü beni, kafasını çevirdi hemen. hiç bir zaman o kadar çok utandığımı hatırlamıyorum.

6- 13-14 yaş civarı, bursa'da, yaşadığım yerde, evlerin bahçesi olurdu. bahçe dediysem kocaman değil. içinde bir kaç ağaç. güzel erikleri olan bir bahçeye girdim kardeşimle. adam bizi gördü. biz tabanları yağladık. lan altı üstü 3-5 erik için herif bizi izledi de izledi. bırakmadı peşimizi. kardeşimle yollarımızı ayırdık, değişik sokaklardan geçtik, her şeyi denedik. yok, bırakmıyor. en sonunda eve attık kapağı ve lambaları kapattık. herif evi de buldu, gitmiyor önünden. en sonunda gitti pezevenk. ertesi gün amcam geldi bizi uyardı. bi kaç erik için herifin takibi yetmiyrmuş gibi bir de uyarı aldık. pehh.

5- daha ilkokula başlamadığım zamanlar. ben beş, kardeşim üç yaşında olmalı. evde amcam bize göz kulak oluyor. o da 17-18 yaşında falan olmalı. neyse, bi arkadaşı geldi onun ve bizi evde tek bıraktı. kibrit buldum hemen. yaktım hemen bir tanesini tutuşturdum yatağı. alevler iyice yükselince de kaçtım. benim hatırladığım itfaiye gelmişti. annem ise komşuların söndürdüğünü söyledi. bir oda yakabilmişim sadece.

4- mahallede biz yarış yapardık. öyle bisiklet falan yoktu o zamanlar. bisiklet yarışı hikaye. koşardık 10 kişi. ben genelde 4-5 olurdum. kardeşim ise hep birinci. bir de ersin vardı. o da hızlıydı. kavgalarda uçan tekmeleri meşhurdu. neyse, bi yaz kuşadası'na gittim. 2 ay her gün yüzdüm. geldim bursa'ya, yine yarış var. bastım gaza, kardeşime arkamdan nal toplattım. acayip fark atmışım. form tutmak böyle bir şey olsa gerek. aradan zaman geçti, bursa'da 5000 metre yarışları vardır çocuklar için. bir defasında katılmaya karar verdim. gece "acaba koşabilir miyim" diye düşündüm. her adım yarım metre dedim ve bastım gaza. o gece 12.000 adım attım. ertesi gün gitmedim. çünkü zaten koşabiliyordum!

3- ilkokul 3'de berbat bir öğretmene düşmüştüm. kadın sınıfta sigara içer, fakir çocuklarla dalga geçerdi. ciddiyim ha, psikopat biriydi. hatta hatırlarım sıfatları anlatıyordu galiba ve şöyle demişti beni göstererek; "sınıfın en zayıfı god'dur." başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. şimdi tüm sınıf dalga geçecek benimle. sonra birden durdu ve "hayır hayır, sınıfın en zayıfı god değil, osman'dır" dedi. içimi acayip bir sevinç duygusu kaplamıştı ve büyük bir ağırlıktan kurtulmuştum. anlatacağım hikaye bu değil elbette. sınıfta ilk günüm. psikopat karı yeni gelenlerin seviyesini ölçüyor. sıra bana geldi. "sayıları yaz tahtaya" dedi. 1, 2, 3, 4, 5 yazdım ve birden "bu 5 mi?" dedi. afalladım elbette. bağırarak "bu 5 mi" dedi. tir tir titremeye başladım. "bir daha 5 yaz" dedi. yine 5'i yazdım. geldi yanıma, eli ağırdı psikopatın, bi geçirdi bana, yerimden zıpladım. sonra aldı kafamı tahtaya vurmaya başladı. meğer ben 5'i şapkasından başlayarak, tek hamlede çiziyormuşum. oysa önce gövde çizilecekmiş, en son şapkası, yani üst çizgisi. iki hamlede çizmem gerekiyormuş. a q sürtüğü. öğretmenleri hiç sevmem... akabinde ilkokul 3'de kaldım. ilkokulu 6 senede bitirmekle övünürüm!

2- bir koca karı ilacı daha. yine inegöl. yaz ayları. sarıcalı arıların kovanına çomak sokmuşum. sokabildikleri her noktadan beni soktular. koşa koşa eve geldim. "babanne babanne" diye bağırıyorum. tüm vücudum şişmiş, davul gibi olmuşum. babannem hemen bez kesti ve onları ayranın içine soktu. sonra o ayranlı bezlerle tüm vücudumu sarıp üstlerine yoğurt sürdü. ertesi güne hiçbir şeyim kalmamıştı.

1- endüstri meslek lisesini kazanmışım. yapı makinaları bölümü. yani kepçe, greyder operatörü falan olacağım. okula kaydımı yaptırmak için gittim. bu tür işleri genelde kendim takip ederdim. neyse, yanlışlıkla otobüsten bir durak önce inmişim. baktım karşıya, köşke benzeyen, yeşillikler içinde, müthiş görünüşlü bir okul. "ahh ulan" dedim kendi kendime, "keşke burada okusaydım." neyse, endüstri meslek lisesine başladım. aradan 1,5 hafta geçti. akşam eve geldim, bana müjde veriyorlar. "oğlum, x okulunu kazanmışsın. yatılı. yarın gidiyorsun." ben şaşırdım. bir şey diyemedim. ertesi gün gittim. bir baktım, lan bu benim "keşke burada okusaydım" dediğim okul. meğer orta sonda girdiğim sınavlardan birinde orasını da kazanmışım. 4 yılım geçti yatılıda. lise 4 yıllıktı. ben 4 senelik olduğunu dönemim ortasında öğrenmiştim. o ara kredili sistem yeni çıkmış, millet 2,5 senede lise bitiriyordu. ben 4 sene okudum. okul hayatım bitmeyecek gibi geliyordu ve liseyi bitirdiğimde hala 14 yaşındaydım. vücut büyümüş, kafa 14'de kalmıştı a q.

26 Ocak 2012 Perşembe

thievery corporation - sweet tides


güzel şarkıları keşfetmek bazen zaman alabiliyor. bu şarkıyı da powder blue'nun sayfasında keşfettim. güzel, hatta çok güzel, üstelik sürekli dinlemeye de müsait. söyleyen kişi de güzel söylemiş, sakin ve güzel bir yaşıntı için...

it took so long, for me to realize
how strong your heart is
and all this time, my mind was working
in strange ways

(kalbinin bu kadar güçlü olduğunu fark etmek zamanımı aldı. çünkü bütün o zaman boyunca kafam başka şeylerle meşguldü)

looking back on the days, just wanna be free
through the love in your eyes
now i'm staring inside, just wanna be free
through the love in your eyes

(geçmiş günlere dönüp baktığımda gözlerindeki aşkla kendimden geçmek istiyorum)

sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......
sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......

(içimde hoş gelgitler var, aşk havuzuna dalmışım, gözlerim doluyor mutluluktan)

sharp turn, my mind is a blur
slow passage thru the air
looking back on the days
all over your mind, just wanna be free

(dönüyorum, aklım karışıyor, havalanıyorum yavaşca, geçmişe dönüp baktığımızda, özgür olmak istiyorum)

sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......
sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......

(içimde hoş gelgitler var, aşk havuzuna dalmışım, gözlerim doluyor mutluluktan)

it took so long, for me to realize
how strong your heart is
and all this time, my mind was working
in strange ways

(kalbinin bu kadar güçlü olduğunu fark etmek zamanımı aldı. çünkü bütün o zaman boyunca kafam başka şeylerle meşguldü)

sharp turn, my mind is a blur
slow passage thru the air
looking back on the days
all over your mind, just wanna be free

(dönüyorum, aklım karışıyor, havalanıyorum yavaşca, geçmişe dönüp baktığımızda, özgür olmak istiyorum)

sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......
sweet tides, pools of love
your eyes are full of.......

(içimde hoş gelgitler var, aşk havuzuna dalmışım, gözlerim doluyor mutluluktan)

not: çevirilerin büyük bir kısmı fuck you i am drunk!'a ait...

23 Ocak 2012 Pazartesi

melancholia

her şey bir şose yolda limuzinin dönememesi ile başlıyor. akabinde justine ve damat, yürüyerek ablası claire ve kocasının onsekiz delikli golf sahası olan malikhanesine düğünleri için geliyorlar. tam içeri girerlerken justine o uğursuz yıldızı görüyor, akrep takımyıldızının baş yıldızını. sonra her şey değişiyor.

bu filme koskoca bir spoiler ibaresi yazmam abes olur. filmin başında dünyanın yok olduğunu görüyoruz zaten. neyse, eğer trier bu filmi 2012'yi izledikten sonra çektiyse, 2012 ile acayip kafa bulmuş. malum, o filmde limuzin ile koskoca yarıklardan atlıyorlardı, burada köşeyi bile dönemiyor. 2012'yi izlemese bile diğer dünyanın yok olduğu filmlerle dalgasını geçmiş.

justine filmde bir şeyleri gören bir kişidir. gezegeni fark ettiği anda o çok mutlu olacağını sandığı evliliğinin hiç bir anlamı kalmadığını görür. kendine kocası michael'a layık olmadığını ispat etmek için başkası ile sevişir ve en sonunda banyo bile yapamaz duruma gelir. banyo yapmaya başladığında ise dünyanın sonu gelmiştir(2012'daki kız çocuğu filmin sonunda artık altını ıslatmadığını söylüyordu, burada da justine artık banyo yapabildiğini söylüyor).

etrafta çılgın bilim adamları, amerikan başkanları, uzaya gönderilecek füzeler, kahramanlar, dünyayı son anda kurtaran uzaylılar yok, dört kişi var. ellerinde ise çocuğun yaptığı çok basit bir alet var ve gezegenin yaklaşıp yaklaşmadığını onunla ölçebiliyorlar ve her şey çok snop. burnundan kıl aldırmayan bir burjuva aile, atları var. koca, kıyameti fark edince atlarının yanında intihar etmiş. claire'i oynayan charlotte gainsborg muhteşem. ölüm korkusundan, kardeşi justine ile beraber elde bir kadeh şarap, dünyanın yok olmasını beethoven'nın dokuzuncu senfonisi ile karşılamak istiyor(bu teklife justine'nin cevabı şahane). bence yedinci senfoni de(ikinci bölüm) iyi giderdi! neyse, saatler kalmış ve en yakın köye gitmeye çabalaması mükemmel, nereye kaçıyorsun lan işte. pis burjuva!

justine'nin fasulye sayılarını bilmesi evrende dünyadan başka canlı barından gezegen olmadığını söylediği sahne olağanüstü. felaket filmlerindeki abukluklara göndermelerle dolu bu film. diyor ki justine, "dünya yok olacak, evrende başka canlı da yok." gerçekten öyle oluyor, dünya pufff...

film müthiş...
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.