heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

19 Eylül 2014 Cuma

henry agard wallace

meraklıları franklin d. roosevelt'in dört dönem amerika başkanı olduğunu bilir. onun üçüncü dönemindeki yardımcısı olan henry agard wallace, dördüncü döneminde parti tarafından başkan yardımcısı adayı seçilmeyerek amerikan ve dolayısıyla dünya tarihinin değişmesine yol açtı. çünkü wallace sol eğilimliydi ve sovyetlerle gayet iyi ilişkilere sahipti. onun yerine başkan yardımcısı seçilen truman ise bildiğin kişiliksiz ve yönlendirilmeye müsait yapısı ile savaş bitmeden vefat eden roosevelt'in yerine başkan oldu. peki wallace kimdi?

aslında bir tarım uzmanıdır. mısır veriminin artmasını sağlayan çalışmaları ile büyük paralar kazanır. tenis ve boks yapan, içki ve sigarayı sevmeyen bu insan, 1933-40 arasında ise roosevelt'in tarım bakanı olur. görev süresi boyunca oldukça başarılıdır. amerikan çiftçisi daha çok kazanır, amerikan toprağı daha verimli hale gelir, toprak korunur, zor zamanlar için depolar oluşturulur ve üretim denetlenir.  savaş zamanı başkan yardımcısıdır ve savaş ekonomisi danışmanı olarak bir çok görevi üstlenir. ama 1944'deki seçim zamanı gelince yeniden başkan yardımcısı adaylığı oylaması sırasında resmen taklaya getirilir. ticaret bakanı olarak görevine devam eder. truman'ın sertlik yanlısı sovyet politikası yüzünden partiden ayrılır. sol tandanslı ilerici parti ile başkan adayı olur. bir milyon oy alır. ileride ilerici partiden de ayrılacaktır.


oliver stone, the untold history of the united states adlı belgeselinin ikinci bölümünde kendisinden bahseder.  temmuz 1944'de. chicago'da demokrat parti kongresi toplanmış ve başkan yardımcısı adayları oylanmaktadır. o seçimde hile yenik sayılır. bir önceki başkan yardımcılığı seçiminde de güneyli sermayedarların kendisini istememesine rağmen roosevelt'in tavır koyması ile başkan yardımcısı olmuştur. hileli seçimdeyse yine roosevelt'in desteğine rağmen(ki kendisi şahsen katılamamıştır ve wallace karşıtları, roosevelt'in onu desteklemediğini söylemişlerdir) güneyli beyefendiler ve grev kırıcılar, sovyet-alman savaşında açık açık almanya'nın kazanmasını istediğini haykıran silik ve beceriksiz truman'ı seçerler. kongrede büyük çoğunluk wallace'ı desteklediği halde destekçileri salona sokulmamıştır. şunu unutmayın ki siyahlarla beyazlar arasında tam eşitliği lindon johnson döneminde demokratlar getirmiş ve 1970'lere kadar güney silme demokratlara çalışmıştır. çünkü iç savaşta lincoln cumhuriyetçilerden seçilmiştir. şimdi ise güney cumhuriyetçilere çalışmaktadır.

wallace olayından sonra sonrası malum.. george kennan..

kennan, "amerika dünya nüfusunun % 6'sını oluşturuyor, ama dünya kaynaklarının yarısını kullanıyor. bu eşitsizlik tüm dünyada protestolara yol açıyor. ama biz yine de bu eşitsizliği sürdürecek politikalara devam etmeliyiz. bu hususta gerçekçi olmalıyız. asyada ve dünyanın her yerinde demokrasi ve insan hakları ile ilgili duygusal kaygıları bir kenara bırakmalıyız ve sıkı tedbirler uygulamak için hazırlıklı olmalıyız" diyen kişidir. soğuk savaşın mimarlarındandır. sovyetlerde konsolosken çektiği "sovyetler sadece tehditten ve kaba kuvvetten anlar" temalı  uzun telgraf ile truman'ın sovyetleri atom bombası ile tehdit etmesini ve sovyet paranoyasının oluşmasına katkıda bulunmuştur.

wallace başkan olabilse bile uzun vadede amerikan politikasının değişeceğini düşünmemekle birlikte bu gereksiz soğuk savaş yılları ve türkiye'nin amerikan emperyalizmi altına girmesi gerekmezdi. 1947 truman doktrini'nin dayanak noktalarından birisi yunanistan'daki komünist tehlike ve türkiye'ye yönelik sovyet tehdididir. oysa stalin, yunan iç savaşında komünistlere destek vermemiş, destek veren tito'yu da azarlamıştır. çünkü ingilizlerle antlaşmasında yunanistan ingiliz bölgesi olarak kabul edilmiştir. türkiye ve iran tehditleri ise amerika ve ingilizleri deneme mahiyetinde olup tepkiyi görünce bir daha bu ülkeleri ağzına bile almamıştır.  wallace ise demokrasi ile yönetilmeyen ülkelere yardıma karşıdır.  yunanistan ve bizi demokrat saymamaktadır. şunu unutmayın ki sovyet paranoyası yüzünden  marshal yardımları, demokrasi ve askeri darbeler türkiye'ye ve yunanistan'a ulaşmıştır.

wallace'a göre faşizm dünya çapında bir hastalıktır. wallace bu hastalık ile mücadele etmiş, savaşa girmiş, amerikan halkının, işçisinin ve sendikaların sevgisini ve saygısını kazanmış bir kişidir. başkan yardımcısı iken çıktığı güney amerika turunda milyonlar onu karşılamak için sokağa çıkmıştır. çin ziyaretinde komünistlerin kazanabileceğini görmüştür. eşit işe eşit ücret söylemini dile getiren, ırk ve cinsiyet ayrımcılığına karşı olan, ifade ve konuşma özgürlüğünün taraftarı, din ve vicdan özgürlüğüne önem veren ve en önemlisi insanların ekonomik özgürlükleri için çalışan kişi olmuştur. siyah insanları ayırmamış ve hatta kendi seçim çalışmalarında siyahlardan nasıl etkilendiğini bile anlatmıştır. anglo-sakson zihniyetinden nefret ettiğini ve sömürge imparatorluklarına kesinlikle karşı olduğunu her yerde söylemiştir. bu yüzden churchill tarafından peşine ajan bile takılmıştır. churchill, wallace'dan nefret etmiştir.

şunu unutmayın ki 1945'e kadar amerikan toplumu genel anlamda barışçı bir toplumdur ve savaşı acımasızlık olarak görmüşlerdir. 1939'da amerika'nın ellibin askeri ve 300 milyon dolar ordu harcaması vardır. savaş bittiğinde askeri harcama 13 milyar dolara fırlamıştır. amerika'nın büyük çoğunluğu tekrar kendi başlarına ve avrupa'dan uzak duran anlayışa geçmek istemektedirler. ancak truman'ın liderliğinde gelişen belirgin sovyet düşmanlığı ve çin'de mao'nun iktidarı tam olarak ele geçirmesiyle beraber amerikan milliyetçiliği militarizm yönünde tavan yapmış ve komünizm düşmanlığı salgın gibi yayılmıştır. amerika içinde komünist avı başlamış, amerika dışında da sovyetleri kuşatma ve her yerde komünistlerle savaş stratejisi belirlenmiştir. askeri harcamaların limiti 50 milyar dolara çıkmıştır. her yerde komünistlerle savaş stratejisi ise vietnam'da çökmüştür.

oysa wallace daha 1946'da truman'ın bakanıyken kendisine bir mektup yazmıştı. o'na göre savaşın gerçekte galibi zaten amerika'dır ve muazzam ekonomik güç ve atom bombası yüzünden sovyetler amerika'yı tehdit olarak görmektedir. doğu avrupa'daki sovyet hakimiyeti kaldırmak imkansızdır. amerika bu gerçeği kabul etmeli ve iki ülke arasındaki gerginlikleri azaltıcı davranışlarda bulunmalıdır. wallace, amerikan askeri bütçesinin 13 milyar dolar olması, uzun menzilli savaş uçaklarının sayısının artması, atom bombası denemelerinin devam etmesi ve en önemlisi olarak dünyanın dört bir yanında askeri üsler edinmesi yüzünden sovyetlerin kendilerine karşı yeni bir savaş başlayacağı endişesi taşıdığını söyler. mektubunun sonunda şöyle der; "atom bombasına ruslar sahip olsaydı bizim atom bombamız olmasaydı ne hissederdik? eğer rusların 10.000 mil menzilli bombardıman uçakları olsaydı ve bizim sahillerimizin 1000 mil çevresinde hava üsleri olsaydı ve bizim olmasaydı ne düşünürdük?"

mektubu okuyan truman o'nu kabinesinden atmıştır. wallace, 1942'de yaptığı konuşmada bu yüzyılın amerikan yüzyılı olacağını söyleyenlere yanıt vermiş ve 1900'lerin sıradan insanın yüzyılı olacağını söylemiştir. sömürgeciliğe ve ırk ayrımına düşman olan bu insan kaybetmiş ve amerikan yüzyılı kazanmıştır..

kaynak: oliver stone - the untold history of the united states, behlül özkan - soğuk savaş sonrası abd dış politikası, ekşisözlük ve vikipedi'de henry agard wallace maddesi..

28 Ağustos 2014 Perşembe

pembe, gönlüm sende


geçen gün peder ameliyat oluyor. kardeşim, ben ve ablam farklı ilçelerden gelerek sabah hastanede buluştuk. o da ne, üçümüzde pembe giymişiz. annemin başörtüsünde de pembe var. kardeşimin eşinde ve benim hanımda da pembe renkli giysiler mevcut. vay be, insan psikolojisi cidden ilginç. demek hayatı o gün pespembe görmek istemişiz.

bu arada, pembe ile pamuk kelimeleri aslında temelde aynıymış. pamuk gibi kalbimiz varmış :)

6 Ağustos 2014 Çarşamba

ayrıntıladım - 18

zıbık, kocası askere giden osmanlı kadınınon kullandığı bir aletmiş. kapalı çarşı'da eskiden sırf bunu satan zıbıkçılar çarşısı mevcutmuş. sex shop işte..

the beatles üyeleri bir örnek giydikleri kıyafetleri ile o yıllardaki çin komünist partisi üyelerine benzerler. valla bak..

kocaman göğüslü kadınlar korku filmlerinin öğelerinden birisidirler. o seksi yaratıklar da öldürüleceğini gördükten sonra diğerlerinin hiç şansı yoktur. ciddiyim bak!

brezilya ve rus kızlarından sonra katar kadınları futbol manyağı erkeklere ilaç gibi gelecektir! 2026 dört gözle beklenecektir!

türk ahlak yapısı, toplumun sapıklık saydığı eylemleri gizlice yapıp, ayan beyan yapanları sapıklık ve ahlaksızlıkla suçlamaktır. mesela herkes kadına tacize karşıdır, ama ülkedeki tüm kadınlar istisnasız tacize uğramıştır. yakalananlar ayıplanır, yakalanmayanlar işlerine devam eder.

manisa-selendi'de uzun boylulara deve kıçı yağlatırlarmış. develer güreşirken kıçlarından güç almasın diye. oralarda uzun boylu olmayın. harbi bak!

bisiklet sürerken arka freni kullanmadan ön freni kullanmayın. yoksa takla atarsınız. atın sizi üzerinden atması gibi bisiklet sizi üzerinden atar.

"tanrı yoktur" demek saçmalık. "yoktur" diyerek bir nevi varlığı onaylanıyor. aslında "tanrı mı, o da ne demek" daha güzel.

rakı renksiz olduğundan osmanlı zamanı içki yasaklarında tüketilmeye başlanmıştır. üçüncü ahmet pek bir severmiş.

gandhi, birinci dünya savaşında ingilizler için gönüllü hint askerleri toplar. üstüne bunları birde ingilizlerin gözüne sokarcasına cephelere yollar.

budhha'nın eski türkler tarafından okunuşu bildiğin put'tur. araplar puta sanem dermiş.

kadınların söylediği en büyük yalan "5 dakka sonra ordayım" lafıdır.

dır dır yapan kadının dır dırına dayanandan nihilist olmaz. valla bak!

candan erçetin, naumoski'ye benziyor. ikisi de makedon, belki ondandır..

çok konuşan kadınlardan dolayı oral seks icat edilmiştir!

malum kişinin son reklamı karşısında nutkum tutuldu. milli birlik ve dayanışmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, birlik ve beraberliğimizi daha da perçinleyecek bu reklam, bu müzik, bu söz, aman tanrım! bu müziği ve sözleri duyan türk halkı kenetlenmesinde napsın a dostlar!

ölünce şeytanla karşılaşan dindar, ne bedbaht bir dindardır!

güçlü kadın, erkeğini gömen kadındır.

her katil, cinayet işlediği mekana geri döner misali her tecavüzcü hakkında çıkan haberleri okur. ülkede bir sürü tecavüzcü olduğunu bilen gazeteci takımı, daha fazla satmak için bu haberleri yayınlar.

pelin batu'nun sesi falso olsa bile kimseyi umursamaz gülüşü bir ömre bedel.

"insan o kadar çok acı çeker ki en sonunda gülmeyi icat etmiştir." nietzsche

penis; pis, pin, en, enis, esin, es, sin, sen, pen, nip, ise, seni, esip gibi kelimelere yataklık eder. yani; en pis sensin esin. enis ise esip seni nipler. (ler joker!)

eskimeyen sevgili, sürekli estetik yaptıran sevgilidir!

nedensiz özlemek, sebep-sonuç ilişkisi içerisinde düşünürsek eğer, anlamsız iki kelimedir. 

"neden yoksa sevgilim 
seni niye özleyeyim"

17 Temmuz 2014 Perşembe

matrix


şu an evren bilimciler ilginç bir teori ile ilgileniyorlarmış. aslında gerçekten matrixde yaşıyor olabiliriz. yani evrenimiz bir similasyondan başka bir şey olmayabilir. bu teoriyi ispatlamak veya çürütmek adına deneyler yapılıyor ve matematiksel olarak bu durum kesin.

araştırmacılar bu teoriden yola çıkarak(doğada kanun yoktur, her şey teoridir, yerçekimi de dahil) evren içinde bulunan kozmik ışınları incelemeyi planlıyorlarmış. böylece kozmik ışınlar içerisindeki ana kaynağın imzasını bulabilirlermiş. esas merak edilen ise başka bir şey. aynı platform üzerinde yürütülen diğer sanal evrenlerle bağlantıya geçilebilir mi?

neyse, evren bilmediğimiz ve mecburen karanlık madde adını verdiğimiz bir şey tarafından giderek hızlanıyor ve genişliyor. sonunda olacak olan şey ise evrenin atomlarına ayrılması ve sonra atom altı parçacıklara kadar bölünmesi. bu parçacıklar arasında da mesafe genişleyince enerji seviyesi ve ısı 0 noktasına varacak. radyoaktif bozunmayla beraber evren karanlık, soğuk bir hiçlik olarak genişlemeye devam edecek ve en sonunda ölecek.

evren, 10 trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyoon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kere yıl sonra yok olacak.

ciddiyim bak..

(not: video, evrenin keşfedilen kısımlarının hazırlanan simülasonudur.)

18 Haziran 2014 Çarşamba

bekir vs seligman

biri medar-ı iftiharımız masumiyet'in zavallı karakteri bekir, diğeri nymphomaniac'ın entelektüel beyefendisi seligman. sanırsın aralarında dağlar kadar fark var ama hepi topu her şey cinsellikte kilitlenip kalıyor. biri "bana da vereceksin, bana da, bana da. orospusun sen, orospu" diyor. diğeri "zaten binlerce kişiye vermişsin, bana da ver" diyor.

yok avrupalılar şöyleymiş böyleymiş, iskandinavlar süpermiş, türkler çok reröroymuş hepsi hikaye. en azından bekir daha dürüst lan. seligman da kimmiş, pehh..

bu arada; derya alabora'nın uğur, charlotte gainsbourg'un joe olması ayrı bir benzerlik katmış olaya. neyse, zeki demirkubuz'un masumiyet'i daha güzel..


24 Nisan 2014 Perşembe

geçmiş zaman - 6



bir zamanlar istanbul yolları. traktör var, gidiş-geliş yok, tek şerit. 

bu kare, dünyanın en bilinen fotoğraflarından birisiymiş. ama burası neresi, bilinmiyormuş. 


şu gözlere bak, adamın zevkten gözü dönmüş demek. severim vedat milör'ü ve kendim çektim kareyi. hayvan herif güvercin yemiş. yuhh..


the shining. jack'in çıldırma anları.. 


gravity, uzay sahneleri..


demir adam'ın üzerindeki yegane kıyafetler buymuş. gerisi bilgisayar vs..


bizans dönemi suriçi. tahminen böylemiş. bu şekildeyse eğer kesinlikle çok etkileyici..


jimmy ağbimizin son dönemleri. o tombik yanaklarını yerim ben onun. yanındaki kadının adını şimdi hatırlayamadım. ama büyük ihtimal kayıt yaparken ona sakso çeken hatun..


leonardo ve bir barış manço hayranı olduğu öğrendiğimiz frodo namlı elijah wood. bebeykene..


meşhur mgm aslanının kükreme anı. birazdan motor diyecekler..


monroe ablamız spor yaparken. kotla spor yapmak iyiymiş.. 


güzeller güzeli pi'nin çekimi. sinema dediğimiz şey bilgisayar olmuş. 


ıspartalılar..


süpermen böyle uçar..


bu kare gerçek. taytanikin deniz sahneleri. meğer çocuk havuzunda çekmişler..


ordu-giresun taşıt muayene, ehehe :)

ikinci dünya davaşı’nda almanya’nın düştüğü an. iki sovyet askeri raqymzhan qoshqarbaev ve georgij bulatov, berlin’deki reichstag binasına sovyetler birliği bayrağını dikiyor..


büyüksün yoda..

12 Şubat 2014 Çarşamba

kılıçdaroğlu

bu adam hakkında beceriksiz ve sakar olduğuna dair bir propaganda var. öyle ki, konuştuğum bir kaç insan onun ciddi anlamda beceriksiz olduğunu, ülkeyi yönetemeyeceğini düşündüklerini anlattılar. sonra facebookda onun hakkında dolaşan capsleri hatırlayınca böyle bir algı yaratma çalışması olduğunu sezdim. evet, bir kısım insanlar böyle bir algı yaratıyor ve bu algı sanırım bir çok insanda var.

bu kişilere bu ülkeyi kim yönetirse yönetsim şimdikinden daha kötü olamayacağını anlatmaya çabalıyorum. doğal olarak olmuyor. bizim insanız tek adam sever. çokluktan nefret eder. nerde çokluk orda bokluk lafı boşuna çıkmamıştır.

bir kısım insan ise(mesela yılmaz özdil gibi) chp'de her kafadan ses çıktığından, ortak hareket edilemediğinden, partinin sağdan soldan adam topladığından bahsediyor. onlara göre böyle olmamalıymış. bence bu düşünce feci şekilde sakat. partilerin bir sınıfsal tabanı olur. ama türkiye'den bahsediyoruz. ülke partilerinin sınıfsal tabanı yoktur. mezhepsel ve ulusal tabanları vardır. böyle bir ülkede, her parti liderinin tek adam olmak çabaladığı yerde, chp'nin değişik siyasi görüşteki insanları bünyesinde toplamasında, belediye başkanı adayı yapmasında hiçbir sakınca yok. muharrem ince ile mansur yavaş arasında allah aşkına temelde ne fark var?

bir insan kendi düşüncelerini özgürce ifade etmek ve uygulamaya koymak için siyasi partilere katılır ve çalışır. malum parti yüzde yüz tek adamın heves ve beklentileri için hareket ediyor ve partinin ikinci adamlarından birisi özgül ağırlığından bahsetme gereği duyuyor. oysa chp bu yönden kesinlikle daha iyi. sevmedikleri adaylar eleştiriliyor, parti lideri eleştiriliyor, politikası eleştiriliyor ve bence daha iyiye bir yolculuk var. chp hiçbir zaman sol parti olmadı. solcuları içinde barındıran bir parti oldu. zaman zaman milliyetçi kanat daha etkindi. şimdi sol kanat sanki biraz daha etkin. kızacak, küsecek bir durum göremiyorum ben.

partinin iyi muhalefet yapamadığı kısmına ise inanın gülüyorum. türk milletinin bilmem neresine koyan insanları eleştirmeyen, eleştirilmesine engel olmaya çabalayan bir iktidar var. medyanın hali zaten meydanda. danışmanlar muhalefetin grup toplantılarını trt'den yayınlamamakla övünüyor. kırşehir'in, çorum'un halkı gidip halk tv izlemiyor. yalanın bini bir para olmuş, en büyük yalancılar baş tacı ediliyor, duygu sömürüsünün feriştahı yapılıyor ve pompalanıyor. bundan iyisi tüm evleri kapı kapı dolaşıp anlatmak.

tek kafadan çıkan ses yerine her kafadan çıkan ses, içinde faşizm bile barındırsa daha iyidir..

27 Ocak 2014 Pazartesi

son büyücü

kraliçe birinci elizabeth'in danışmanı olan, son büyücü olarak da ünlenen john dee'den bir formül. DİKKAT DİKKAT!! bu sözleri gerçekten okursanız eğer görünmez olabilirsiniz. ciddiyim bak. aşağıdaki sözler uygun bir şekilde söylenirse sizi görünmez yapabiliyormuş. ona göre, okumadan önce tırsın. valla bak..

ol sonuf vaor sag goho iad balt, lonsh calz vonhpo. sobra z-ol ror i ta nazps

okudunuz mu? ellerinize bir bakın görünüyor mu diye. bu arada, görünmez adam kördür, çünkü gözleri ışığı kıramaz ve bu yüzden göremez. hayalet gibi olursunuz alimallah..

ayrıca, wells'in görünmez adamında bir saçmalık vardır. kumaşı görünmez yaptıktan sonra vücuduna sarsa zaten görünmez olacaktı. kendine niye uyguladı ki?

uzun lafın kısası, harflerden ikisinin yerlerini değiştirdim, ne olur ne olmaz!

24 Ocak 2014 Cuma

mayssa karaa


kendi güzel sesi güzel lüblanlı bu hatun, neredeyse grace slick kadar güzel söylüyor şarkıyı. arapça white rabbit ve feed your head..

(american hustle'da o sahne ve arka fondaki şarkı tek kelime ile mükemmel bir uyum sergilemiş. öyle böyle değil)


19 Ocak 2014 Pazar

türk kası

göbeğime uzun yıllar isim bulamamış biri olarak gittiğim american hustle filminde göbeğime isim buldum. christian bale'in american hustle'daki göbeği. tıpkısının aynısı. ciddiyim bak.. göbeğime laf edenlere "ulan aynı göbek christian bale'de de var diyeceğim. çok mutluyum blog, huzur doluyum..






9 Ocak 2014 Perşembe

istanbul'un düşmesi(!)

istanbul'un fethindeki karadan gemilerin yürütülmesi, şahi topu, ulubatlı hasan kısımlarını tüm okul hayatımız boyunca bize öğrettiler. türk kaynakları da bunun pek dışına çıkmaz. şimdi ben size istanbul'un düşüşünü(!) anlatacağım. anlayacağınız genelde hristiyan kaynakları esas alacağım.


öncelikle istanbul halkının bazı boş inançlarını yazmak lazım. hammer tarihine göre, şehrin sakinleri latinlerin zaferle yaldızlı kapıdan içeri gireceklerine inandıkları için o kapı latin istilasından önce imparator tarafından örülmüştür. ama durum değişmemiştir. latin istilası gerçekleşmiş ve talan esnasında çarhımın iki büyük parçası, isa'nın böğrüne saplanan mızrağın demiri(hitler bu parçayı elde etmek için büyük çaba göstermiş ve üstün ırk kuramının bir parçası haline getirmiş), ellerine ve ayaklarına mıhlanan çivilerin ikisi, kristal bir şişe içerisinde bulunan bir parça kanı, meryem ana'nın giyisileri ile vaftizci yahya'nın başını alıp gitmişlerdi. talan ve yağma oldukça uzun sürmüş, görece batı feodal sisteme sahip olmayan istanbul ahalisi feodalite ile tanışmış ve frenklerden nefret etmiştir. ürünü yetiştirir yetiştirmez el koyulan halk arasında latin nefreti yüzyıllarca sürecektir.

ama başka inançlara da sahiptiler. mesela osmanlılar, imparator ve spartalıların bütün çabasına rağmen aya romanos(topkapı) kapısını zorlayacaklar ve oradan kente gireceklerdir. hipodrama kadar(sultan ahmet meydanı) ilerleyecekler, ama tam o sırada göklerden bir melek inecek, osmanlıları önce kentten, sonra avrupa'dan ve hatta anadoludan kovalayıp iran'a kadar sürecektir. işi bitince elindeki kutsal kılıcı sütunlardan birinde oturan ihtiyara verecek ve istanbul dünyanın yeniden kraliçesi olacaktır. ama o melek hiç bir zaman ortalıkta görülmedi.

başka rivayette ise osmanlı şehre girecek, boga meydanına kadar gelecek, ama direnen halk en sonunda şehrini kurtaracaktır.

ahali için kötü olan rivayetler de vardır. aziz morenus adlı birine ait olduğu söylenen rivayete göre oklarla silahlanmış bir halk bütün rumları yok edecektir. paleologların ilki olan mişel, falcı bir kadına torunları zamanında şehrin ne olacağını sorduğunda "mamaimi" cevabını almış. kelimenin esasında bir anlamı yoktur. ama harf sayısından ötürü paleologlardan yedi imparator geleceği ve sonra düşeceklerine dair açıklamalar yapılmış. amaa hammer'e göre mamaimi aslında mehmet'ten başka bir şey değildir. bu rivayetin başka bir versiyonunda osmanoğlunun yedinci ile paleologların yedincisi karşılaşacak ve rumlar esir edilecektir. sultan mehmet yedinci osmanlı padişahı olduğunda kent bir süre korkudan kiliselerden çıkmamıştır.

şimdi gelelim gerçeklere.. sultan mehmet karaman(bizans, karaman'a selçuklu der) ile işini hallettikten sonra şehri kuşatma hazırlığına başlar. önce boğazkesen'i yapar. durumun ciddiyetini kavrayan imparator kostantinos paleologos batıdan yardım ister. ama italya birbirini yemekle meşguldur. fransa ise ingiltere kendisine saldıracak diye büyük bir tedirginlik içindedir. katalanlar araplarla çarpışıyor, almanlar ise  güçsüzlük içinde debeleniyordur. sadece ceneviz, o da ticari çıkarlarının tehlikeye düşeceğini görüp 200 savaşçı göndermiştir. batının bu ilgisizliğinin bir nedeni de kiliselerinin birleşmesini istanbul halkının istememesidir. halk, birlikçiler ve ayrılıkçılar diye ikiye bölünmüştür. birleşme için yapılan toplantıda halk galeyana gelmiş ve imparatora dinsiz ve slav diye hakaret etmiştir. onlara göre ayasofya kirlenmiştir. bu kilisenin yunan tapınağından ve havradan farkının kalmadığı konuşulmakta, birlikçilerin cenazelerini rahipler kaldırmamaktadır.

6 nisanda kuşatma başladığında halk önce panik olsa bile rivayetlerin iyi olanlarını hatırlayıp kendini rahatlatmıştır. birlikçiler durumdan ümitsiz, ayrılıkçılar durumdan memnundur. ayrılıkçıların lideri lukas notaras "şehirde latin serpuşu yerine türk sarığı hakim olsun daha iyi" diyerek tüm okul kitapları yazarlarına gerekli olan sözü de söylemiş oluyordu. rivayetlere inanç o kadar fazlaydı ki gennadios(fetihten sonraki ilk patrik) liderliğindeki rahipler şehrin kapılarının açılarak kehanetlerin bir an önce gerçekleşmesini istemektedir.

imparator ise iki yüz binlik şehirde beş bin asker toplamıştır. türkler şehri kuşatmasa büyük ihtimal ayrılıkçılar birlikçileri ve imparatoru da katledecekti. bu ayrılık öyle bir raddeye varmıştı ki ayasofya'da görevli 40 papaz müslüman olmuştur. ama sultan mehmet içeri girdiğinde sadece altısı sağdır. geri kalanları imparatorun katlettiği sanılıyor. evliya çelebi'nin bir rivayetinde de 300 rahibin şehir kuşatılırken bir kapıdan kaçtıkları ve müslüman oldukları söylenir. bu hikaye önemlidir. çünkü bu rahiplerden ikisi surların tamiri için imparatordan para almıştır. ama surları tamir etmeyip, parayı da iç ederek kaçmışlardır.

buna rağmen şehir iyi savunulmuştur. sakız adasından cenevizli giustiniani liderliğindeki paralı askerler çok marifetlidir. üstelik rumların dorgano dedikleri, büyük ihtimal fetret devri artığı şehzade orhan çelebi komutanlığında altıyüz kişilik türk birliği de şehri savunmuştur. ama halk, imparatora bir türlü arka çıkmıyordur. surlara saldırı olduğunda halk kiliselere toplanmakta ve dua etmektedir. imparator, halkı para ile çalıştırmaya çabaladığında bile boş vakitleri olmadığını söyleyerek evlerine gitmişlerdir. şehir resmen zıvanadan çıkmıştır.


kuşatma giderek daralıyor, imparator papa'dan gerekli yardımı alamıyor, yiyecek hızla tükeniyor, ayrılıkçılar ayaklanıyor ve o sırada tam bir trajedi başlıyordu. gök delinmiştir adeta ve ilkbahar yağmurları sel şeklinde şehri mahvetmektedir. sultan mehmet'in donanması takviye ediliyor, cenevizlilerin bu donanmayı yakma girişimi başarısız oluyor ve ağır toplar surlara büyük hasarlar veriyordu. üstelik 22 nisanda dolmabahçe açıklarında 70 tekne karaya çıkıp, pera üzerinden haliç'e inmiştir. halk hala kiliselerden çıkmıyor ve surlara yardımlar felaket derecesinde az kalıyordu. 12 mayısta büyük bir saldırı olmuş, surların altında tüneller kazdıran sultan mehmet buradan içeri girmeyi tasarlıyordu. ama başarılı olamamıştı.

23 mayıs akşamı müthiş top atışları başlamıştı ve hemen herkes şehrin bu bombardımana dayanamayacağını görüyordu. halk yine kiliselere toplanmış ve isa ve azizlerden yardım diliyordu. 24 mayısta eğrikapı'da büyük bir tüneli ortaya çıkardılar. 25 mayısta büyük bir bombardımandan sonra savaş konseyi toplanmıştır. ya surlar yıkılıncaya kadar savaşılacak, ya da şehir teslim edilecektir. saray görevlileri ise imparator ve ailesinin kaçmasını teklif etmiş, patrik de bu teklifi desteklemiştir. imparatora şehirdeki tüm ileri gelenler kaçma teklifinde bulunca imparator toplantıda bayılmıştır. üstelik daha vahim(!) gelişmelerde olmaktadır. papaz, kadın ve çocukların elden ele dolaştırdıkları dev meryem ana ikonası düşerek çamura saplanmıştır. bu hiç iyiye alamet değildir. daha da kötüsü o güne kadar görülmemiş şiddette bir yağmur yağmış, gökyüzü boşalmıştır. ertesi gün ise sis şehri basmış ve göz gözü görmez olmuştur. artık şehre türklerin girme vakti gelmiştir. konsey yeniden toplanmış, ayrılıkçılar şehrin teslim edilmesini, birlikçiler şehrin sonuna kadar savunulmasını teklif etmişler, imparator ise sultan mehmet'e tazminat ödeyerek işin içinden sıyrılmayı seçmiştir. ama sultan mehmet teklifi kabul etmemiş ve o ünlü lafını söylemiştir, "ya ben şehri alacağım, ya da şehir beni.. ölü ya da diri.." anlaşılan bizans'ın çandarlı halil paşa'ya verdiği rüşvet bile kar etmiyordur. sultan mehmet oldukça inatçıdır.

şehir ileri gelenleri ise tekrar imparatorun şehri terk etmesini, mora ve arnavutluk'tan adam toplayarak geri gelmesini teklif etmiş, ama imparator yine kabul etmemiştir. imparator azimlidir. oysa şehirdeki giustiniani ve notaras liderliklerindeki birlikçi-ayrılıkçı kavgası iyice kızışmıştır. öyle ki cenevizli, notaras'tan yıkılmak üzere olan romanos kapısını(topkapı) korumak için top istediğinde notaras top göndermemiştir. cenevizli toplantı esnasında delirmiş ve "ey hain, seni hançerimle boğazlamamak için kendimi zor tutuyorum" diye bağırmıştır ve imparator araya girmese boğazlayacaktır. bu kahraman asker son saldırıdan önce şehirden askerleriyle beraber kaçacaktır. öyle ki, imparator gitmemesi için onun ayaklarına kapanarak yalvarmıştır. kaçmaya karar vermesinin nedeni olarak rum mermisi ile yaralanması gösterilir(ayrılıkçıların mermisi). yarası ağır olmasa bile ayrılıkçılardan bıkmıştır.

imparator ve sultan mehmet arasındaki son barış çabaları da işe yaramayınca halk şehri terk etmeye başlamış ve binlerce kişi türklere teslim olmuştur. böylece son saldırı başlamıştır. evliya çelebi'ye göre 70-80 bin asker şehre girmiş ve saraya yönelmiştir(osmanlı toplam asker sayısı üçyüz bine kadar gider, ki sırp kralının gönderdiği binbeşyüz kişilik voynuklar bile vardır). ama orada bir kaç bin kişilik rum askerinin direnişi ile karşılaşmıştır. çarpışmalar oldukça şiddetlidir ve imparator hayatını bu esnada kaybetmiştir. cesedi sulu manastırda saklanmıştır. rivayete göre son bir umutla latinlerden yardım istemiş, latinler ise inancını terk edip şehri kendilerine devrederse yardım edebileceklerini söylemişlerdir.

türkler daha sonra ayasofya'ya giderler ve rumlar kilisenin içinden tüfeklerle ateş edip bombalar atmaya başlarlar. ayasofya çevresinde savaş üç gün sürmüştür. bazı hristiyan tarihçiler olayı farklı anlatır. onlara göre ayasofya antlaşma ile teslim edilmiştir. oysa türkler kapıları baltalarla parçalamıştır. bazı tarihçileri de katliamlardan bahsetmektedir ve şehir üç gün talan edilmiştir. talanı ancak padişah durdurabilmiştir. bu süre içerisinde 33 bin rum esir edilmiştir ve onlar da birlikçileridir. talan edilecek evlere işaret konulmuştur ve o evler de birlikçilerin evleridir.

şimdi şehre nasıl girildiğinden bahsetme zamanı geldi. dukas'a göre 29 mayıs sabahı şehir top gülleleri altında inlerken türklerin yoğun saldırısı başlar. saldırı sırasında surların kuzeyindeki kerkoporta denilen kapısı ilginç bir şekilde açıktır. bu kapıdan içeri giren 50 kadar türk, o civardaki rumları etkisiz hale getirmeye başlarlar ve kalanlar da edirnekapıya doğru çekilir. bu kapı da açılır ve göğüs göğüse çarpışmalar başlar. türkler surlara tırmanır ve imparatorluk bayrağı ile san marco bayrağını indirip kendi bayraklarını dikerler. kuzeyin savunması notaras'a aittir.

başka hristiyan tarihçiler de benzer bir olaydan bahseder. rumlar büyük bir inatla direnirken aniden edirnekapı'ın surlarında türk sancağı dalgalanmaya başlar. birden bire "şehir düştü" çığlıkları her yanı kaplar.

daha başka bir rivayette ise büyük taarruzun topkapı'dan başladığı, ama padişahın şehrin kuzeyinin zayıf ve muhafızların az olduğını bildiği, askerlerine buradan saldırılması için talimat verdiği söylenir. üstelik rum muhafızlar da firar etmişlerdir.

şehir yağma edilirken ayrılıkçılara dokunulmamıştır. notaras'ın evine bir tek türk bile girmemiş, üstelik türk muhafızlar tarafından korunmuştur. notaras, sultan mehmet tarafından sevilen bir kişi iken ve şehrin yöneticisi haline gelecekken çandırlı halil paşa'nın iftirasına uğramış ve çocuklarıyla beraber katledilmiştir. çandarlı'nın öldürülmesinin sebebi olarak bu iftira gösterilir. ayrılıkçıların dini lideri olan gennadios ise şehrin düşmesinden bir kaç gün önce kaçmıştır. fatih onu şehirde ararken o edirne'de ortaya çıkmıştır.


şimdi başka bir anlatıyı yazmanın vakti geldi. bazı hristiyan tarihçiler, patrik theoliptos'un (1514-1520) 'şehir zorla alındığı için kiliselerin yıkılacağını ve rumların müslüman yapılacağını' duyduğunu yazar. patrik hemen saraya koşar. yavuz'a, şehrin yarısının anlaşma ile dedesi sultan mehmet'e teslim edildiğini söyler(hangi yarısı sizce?). antlaşmaya göre kiliselere ve ahaliye dokunulmayacaktır. müftü antlaşmayı isteyince yangında yok olduğunu söyler. ama buna şahit olan 3 tane yeniçeri hala hayattadır(!) ve onların şahitliğinde rumların müslüman yapılma planından vazgeçilir. aynı konu kanuni zamanına da atfedilir(1532). yine üç yeniçeri hristiyanları kurtarmıştır. ama bu yeniçeriler 102 yaşındadır(!)


14 Aralık 2013 Cumartesi

daha


hakan günday'ı gerçekten çok severim. yazdıkları oldukça ilginç olsa bile artık kendini tekrar etmemeli. farklı kişiler sandığımız roman kahramanları aslıında aynı kişi ve farklı hayatlar sandığımız olaylar döngü şeklinde akıp gidiyor. biraz ara vermeli mi acaba? süper zeki kişileri nasıl işleyeceğini biliyor ve hatta çok iyi işliyor. ama hep aynı hikayeler.

gaza adlı karakterimizin babası insan kaçakçısıdır ve o da bu işin bir parçasıdır. olaylar gelişir ve en sonunda kendi kendini tedavi eder, afgan dağlarında huzuru bulur. neyse, kurgu bu sefer gerçekten zorlama. okurken yer yer "hadi len" dediğim bile oldu.

ha, "ulan okunacak kaç tane yazar var ki" derseniz eğer size katılırım. gidip elif şafak vs okuyacak halim yok. diğer yazacağı romanlarını da alıp okurum. ama en azından seri üretime bir son vermeli. kendisi zaten zeki biri. sanki kendi yaşamak istediklerini anlatıp duruyor. basit hayatlar da ilgi çekicidir.

19 Kasım 2013 Salı

çok beğenilince devamı yazılan, budur olan, canı sıkılan, gelsin, okusun, kalsın, yazsın, baksın, hadi dağılın..

"tarihin kaynağı ne ilerlemede, ne biyolojik gelişmede, ne ekonomik olaylarda, ne de çeşitli okullardan tarihçilerin genellikle ileri sürdükleri nedenlerin hiçbirinde değildi ve sıkıntıda idi sadece. işim başında sıkıntı geliyordu. tanrının canı sıkıldı, yerle göğü, suyu, hayvanları, bitkileri, sonra da adem ile havva'yı yarattı. bunların da cennette canları sıkıldı, yasak yemişi yediler, böylece tanrının canını sıktılar, o da onları cennetten kovdu. habil canı sıkıldığı için, kabil onu öldürdü. tanrının insanlara yine canı sıkıldığından tufanla dünyayı yıkıp yok etti. ama, bu felaketler de onun canını sıktı. o kadar ki havayı yine düzeltti. bu da böylece sürüp gitti. büyük mısır, babil, pers, yunan ve roma imparatorlukları can sıkıntısı içinde ortaya çıkıyor, can sıkıntısı içinde yıkılıp gidiyorlardı. puta tapanların sıkıntısı içinde hırıstiyanlık doğuyordu" der alberto moravia, kıskançlık adlı eserinde.

"tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. adem yanlızlıktan sıkılınca havva yaratıldı. o zamandan beri sıkıntı dünyaya girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. adem tek başına sıkılıyordu, sonra adem'le havva birlikte sıkıldılar, sonra adem'le havva ve habil'le kabil ailecek sıkıldılar. sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitle halinde sıkıldı. kendilerini eğlendirmek için başı göğe eren bir kule yapma fikrine kapıldılar. bu fikrin kendisi kulenin boyunca sıkıcıydı ve sıkılmanın nasıl üste çıkdığının korkunç bir deliliydi. sonra uluslar, şimdi tıpkı insanların yurt dışına çıkmaları gibi, yeryüzüne dağıldılar ama sıkılmaya devam ettiler. bu sıkıntının yaratacağı sonuçları bir düşünün! insanlık o yüce yerinden aşağılara düştü, önce havva'yla, sonra babil kulesiyle.." der kierkegaard. alberto moravia'nın canı sıkılmış sanırım ve kierkegaard'ın sözünü evirip çevirip eserinde kullanmış. can sıkıntısı çok pis bir iştir. insana her şeyi yaptırır gördüğünüz üzere.

benim sıkıntılarım beni şebeğe de çevirebiliyor ve dostoyevski tam buna atıfla lafını söyler, "can sıkıntısı insanı hayvana çevirebilir." bu erkek için kadın kovalamak anlamına geliyor daha çok. erkek, kadın peşindeyken tam bir şebek olur. veya sadece ben şebeğe dönerim. kadınların sıkıntıları ise bambaşkadır. delirirler ve kaplana dönerler. bence kadın depresyonunun birinci nedeni can sıkıntısıdır. onları bir türlü anlayamamamızın bir nedeni de budur. biz erkekler bir kadın peşinde koşarız ve oyalanırız. oysa onların öyle dertleri genelde yoktur. oysa erkeğin yaptığı son derece normaldir. kadınların erkekleşme süreci(veya insanlaşma), erkeklerin can sıkıntısından kurtulma yollarını öğrendikleri andan itibaren başlamıştır. tolstoy, anna karenina'da "can sıkıntısı: arzuyu arzulamak" diye konuşurken buna atıf yapıyordur.

bukowski "sadece sıkıcı insanlar sıkılır" diye laflar. doğrudur. dünyanın tüm sıkıcı insanları birleşse o sıkıntıdan yeni bir big bang doğardı ve tüm o sıkıntılı süreç yeniden başlardı. çünkü başka bir ademoğlu, "tanrının yaptığı tek şey, bizi izlemek ve sıkıcılaştığımızda bizi öldürmektir. hiç ama hiç sıkıcı olmamalıyız" derken buna atıf yapıyordu. sonuçta ihtiyarların bir çoğu sıkıcıdır ve işi fazla uzatmaz tanrı. adem, havva, idris, nuh yüzlerce yıl yaşamış olabilir. ama o zamanlar ilktiler ve her taraf bbg evi gibiydi. tanrının sıkılması için bir neden yoktu.

sakın tüm sıkılan insanların sıradan kişiler olduğunu düşünmeyin. mesela ferhan şensoy bile sıkılabiliyormuş;

"canım sıkılnca bir sigara yakıyorum. içince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. bu düşünce bende efkar yapıyor. hemen bir sigara yakıyorum. her efkarlandığımda sigara yakmanın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum. ben canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım"

yıllardır insanları sigaradan uzaklaştırmak için çalışmalar yürütülürken işin özünü daima kaçırıyorlar. sigara esasında can sıkıntısının düşmanıdır. fakirin en büyük zevkidir. çünkü fakirin başka bir zevki yoktur. duman karşıtları inatla bu zevkten bizi mahrum etmeye çalışıyorlar ve yerine yeni bir zevk kaynağı vermiyorlar. okey oynamak, 51 çevirmek iş değil. sigara zahmetsizdir. göbeğini kaşırken bile içersin. sevişirken bile efor sarfedersin ama sigarada bu yoktur. gerçek zevk işte bu noktada ortaya çıkar. sevişirken altta kalmaya çabalayan kadının amacı da budur. zahmetsiz zevktir işin esası.

"luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor
bıktım artık canımın sıkıntısından
içimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi:
müze gezmek iyi
müzelik olmak fena
ben bu maziyi hapseden saraya
öyle ağır bir hükümle kondum ki
çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlıboya
mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya:
çünkü:
ben o floransalı jokond'um
ki floransa'dan daha meşhurdur tebessümüm.

luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
ve madem ki maziyle konuşmaktan
çabuk bıkılıyor
ben
karar verdim bugünden itibaren
bir hatıra defteri tutmaya.
belki dahli olur bugünü yazmanın
dünü unutmaya...
lakin acayip bir yerdir luvur
burda belki bulunur
inderi kebirin
kronometrolu lonjin saati
fakat
bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
ve bir tabaka temiz defter kaadı
lanet olsun luvruna, parisine.
yazarım ben de hatıratı
muşambanın tersine
ve işte:
kırmızı burnunu eteklerime sokan, saçları şarap kokan
miyop bir amerikalının
aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
başladım hatıratıma.
yazıyorum sırtıma:
tebessümü meşhur olmanın elemini..."

nazım hikmet - jokond ile si-ya-u

11 Kasım 2013 Pazartesi

can sıkıntısı

"başlangıçta tanrı yeri ve göğü yarattı" diye başlar kutsal kitapların ilki. hakan günday bu yaratma işini nefis bir şekilde anlatır azil'de. "sonunda tanrı sıkıntıdan patlamıştır. buna da big bang denir."

size anlatmak için kasıyorsam eğer bu can sıkıntısını, en baştan anlatmam gerekiyordu. celine "gidilen her on yolun dokuzu can sıkıntısına çıkar" dediğinde boşuna kumar oynamıyordu. insan, temelde ne yapıyorsa can sıkıntısından kurtulmak için yapar. schopenhaur, "can sıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, birbirini aramasına yol açar" der. bu büyük filozofun devrinde arama işlemi için savaşlar kullanılıyor ve bol bol kavga döğüş çıkıyordu. allahtan internet çıktı. bütün savaşları bitirecek olan gerçek internetin ta kendisidir. inanın bana, internet hitler'in devrinde olsaydı eğer hitler olmazdı. abaza bir otuzbirci olarak keyfine bakardı.

insanoğlu temelde tembel bir yaşantı sürerken çalışmayı ve artı değeri keşfetmiştir ve bu süreç din ile beraber devletleşmeye kadar gitmiştir. her şeyin temeli olan tembelliği can sıkıntımız yüzünden terk ettiğimizi düşünüyorum. insanlar deli gibi çalışmadan/ibadet etmeden rahat edemiyorlar. emekli olunca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. genelde cami cemaatine katılıyorlar. dinin yılın 354 günü ve günün 5 vaktinde bu kadar kapsayıcı olmasının, tuvalete giderken bile hangi ayağınızı atmaya karar vermenize neden olmasının nedeni tanrının bu işin sırrını biliyor olmasıdır. din hayatımız öyle bir kapsar ki asla sıkılmazsınız. hem zaten sıkıntı şeytandandır. vesveselere kulak vermeyin siz. oysa tek yapmaları gereken tembellik. tembellik hakkımız, söke söke almalıyız. şu karikatürdeki çocuğun dediği gibi, dinimiz amin..

can sıkıntısının başımıza açtığı en büyük bela ise kesinlikle aşktır. bunca yıldır yaşıyorum ve öğrendiğim bir gerçek varsa eğer bir insan canı sıkıldığı için aşık oluyordur. zaten bu yüzden başı beladan kurtulmuyor. sakın bana "yalnızlık can sıkıntısına neden oluyor" demeyin sakın. elli kişilik bir odada bile canınız sıkılabilir ve hatta en fazla tamda o anlarda sıkıntıdan neredeyse patlarsınız. hatta öyle ki utanmasanız "yok mu beni siken" diye bile bağırabilirsiniz. ama bağırmamanızda fayda var. öyle durumlarda hemen ortamı terk edin ve son hız dört duvar evinize sığının. ev mistir, ev güzeldir. pencereleri vardır ve röntgenlemeye yarar. böylece diğer insanlarla da iletişime geçebilirsiniz! sakın bana "can sıkıntısı depresyon belirtisidir" demeyin. freud mu demişti bunu, hmm, bilemeyeceğim şimdi ama yalnız kalmayı beceremeyen insan sosyal olur der. doğrudur. yalnız kalmak bir meziyettir ve herkesin harcı değildir. sosyalleşmemizin nedeni de can sıkıntısıdır schopenhaur'in dediği gibi.

"uff, canım sıkılıyoo" diye sağa sola mesajlar gönderen angut kızlardan sanmayın sakın beni. bu bir denemedir sadece. can sıkıntısı güzeldir, sıkı can iyidir derler hani atalarımız. dostoyevski'yi de atalarımdan biri saymak benim boynumun borcudur mesela. "can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır" der büyük sanatçı. ebesinin amına kadar haklıdır hani. alkolü eğlenmek için değil, can sıkıntımızı gidermek için icat etmişizdir.

tutunamayanlar'ın da özüdür can sıkıntısı. selimciğim "can sıkıntısıyla dinleniyorum ancak. sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. içimin yeni heyecanlarla dolduğunu hissetmiyorum. fakat bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. içimde bir selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni selimler yaratıyor" derken hayal kurmaktan bahsediyor bize. newton ccan sıkıntısından ağaç altında yatarken fark eder yerçekimini. sheakspear kesinlikle can sıkıntısından yazdı. kendine yeni yeni hayaller kurdu, yine yeniden yaşadı, yeni selimler yarattı içinde. bu büyük yaratıcılığımızın temelinde de bence kesinlikle can sıkıntısı var. uğraşacak yeni bir şeyler ararken yeni bir şeyler keşfediyoruz işte.

"red kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan, che'nin devrimden sonra küadan ayrılması da. modern anlamda (eşitlik/özgürlük/kardeşlik) adaleti ilk sağlayan fransızlar. fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır" diye bağırıyor emrah serbes. doğru söze ne denir, bir şey denmez. alkışlanır.

bunca büyük yazar, bunca yönetmen, iyi ki yazmışlar ve yönetmişler o filmleri. onlarda olmasa ne yapardım bilmem. şaşırır kalır mıydım yoksa ben mi yazmayı denerdim onları. düşünün, hiçbir şey yok. masumiyet'deki gibi, "insan bilmediği bir şehirde, tek başına ne yapar." hiçbir şey. hiçbir şey yapamıyor. kafası koparılmış ördek gibi kalıyor. istanbul'da onbeş milyon insan yaşamasının nedeni de budur işte. kalabalığın içinde kaybolması gibi yoktur. kimse selam vermiyor, kimse kimseyi umursamıyor. aslında tüm şehir sizin. canınızın sıkılması ihtimal dahilinde bile değil..

celine'nin de dediği gibi, film seyredin. can sıkıntınız geçer. thomas mann bilimsel takılır mesela. "tekrarlar insanı sıkar, bu durumda günler zor, yıllar hızlı geçer" der. arakçı teoman'ın şarkısının o meşhur dizelerinin kimden arak olduğunu da böylece gösteriverdim size. hah ha.. hadi dostoyevski'den bir laf daha yazayım; "insanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar." bir nevi cehalet mutluluktur demek gibi. bir nevi ama. cehalete biat ederseniz eğer evlenirsiniz, çocuklarını ve torunlarınız olur, geçim sıkıntısı can sıkıntısının yerine geçer ve canınız sıkılmaz.

bunca blog, bunca yazı, aslında hepsinin nedeni can sıkıntısı. yine schopenhauer'e dönelim. o'na göre insan can sıkıntısıyla acı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. istediğini elde edemedikçe acı çeker. elde ettiğinde canı sıkılır. (sonra devam ederiz. yazmaktan canım sıkıldı)
--
dün fena sıkıldım akşama kadar
iki paket cigara bana mısın demedi
yazı yazacak oldum, sarmadı
keman çaldım ömrümde ilk defa
dolaştım
tavla oynayanları seyrettim
bir şarkıyı başka makamla söyledim
sinek tuttum bir kibrit kutusu
allah kahretsin, en sonunda
kalktım buraya geldim

-orhan veli-

4 Kasım 2013 Pazartesi

geçmiş zaman 5


(sevimli yaratığımız alien)


(geleceğe dönüş üçteki trenin arabayı ittiği sahne. çok kolpa bir sahneymiş)


(japon sinemasının godzilla'sı. normalde pek küçükmüş)



(meşhur jaws'sımız. sanırsın avlanmış ve tekneye çekilmiş)


(the matrix'deki metro sahnesi. ajan smith ve neo'nun kapıştığı an)


(maymunlar cehennemi'nde kadın maymunumuz kamera arkasında)


(yüzüklerin efendisi ve nazguller. yağmurdan korunmak için şemsiye açmışlar. bence müthiş :)


(prometheus'daki uzaylı elemanımız meğer böyle yaratılmış)


(requem for a dream'de jennifer connely'nin meşhur sakso sahnesinden sonra deli divane halde dolaştığı sahne. bir arkadaşım bana kızı büyüyünce bu filmi izlettireceğini söylemişti. uyuşturucudan uzak tutmak ve müptelaların başlarına geleni göstermek için. bana da mantıklı geldi)


(terminator'deki civa adamımızın gözüne arnold'ın kurşunu girmiş. beraber poz veriyorlar)


(yine terminator ve arnold kolunun oynatılışına bakıyor. sanırım miles'ın evinde o kolunu yardığı sahne)


(titanik ve leonardo, kate'ın arkasına yapışmış. pis sapık!)


(yenilmezler'deki sokak sahnesinden birisi. filmin sonunda elemanların döner yediği sahneyi bilirsiniz. bir tek kaptan döner yemiyor. o hamburgere devam. malumunuz üzere o amerikan değerlerini temsil eder. döner falan yemez!)


(alemlerin kralı, harbi dost, biricik sırdaş chewbacca ve onu oynayan kişi. kendisinin chewbacca'dan bir farkı yokmuş)


(miğfer dibi. o da yalanmış. ben gerçek surlar var zannediyordum)

fotoğraflar hurriyet.com'dan..
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.