heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

8 Ağustos 2011 Pazartesi

rise of the planet of the apes

gollum'u canlandıran andy serkis'in müthiş performansı ile hayat verdiği sezar'ın hikayesinin giriş bölümü başlamıştır.

beyin hasarlarını tedavi amaçlı geliştirilen a-112 adlı virüs, şempanzelerdeki denemelerde beynin gelişimine de neden olduğu görülür. üstelik bu virüs nesilden nesile de aktarılabilmektedir. ancak ilaç piyasaya sürülemez ve eldeki yavru şempanze bizim bilim adamına kalır. neyse, şempanze büyür ve oldukça zeki bir hale gelir. bilim adamımız ilacı babası üzerinde de dener ve kısmı başarı sağlar. ancak antikorlar a-112 virüsünü bir süre sonra yok etmektedir. bunun üzerine bizim bilim adamı a-113'ü geliştirir. denemeler şempanzelerde olumlu sonuç verir. bu arada sezar ailesini korumak için birisine saldırır ve maymunlar hapishanesine kapatılır. orada kendi türüyle tanışır. uzun uzun anlatmayayım şimdi, ama a-113 virüsünü kendi çabaları ile ele geçiren sezar, kendi ordusunu kurar ve bu virüs sezar'ı konuşabilir hale getirirken, diğerlerini düşünebilen varlıklar haline sokar. bu arada, a-113'ün denemelerinden birisinde virüsü kapan şempanze eğiticisi, vürüse yenik düşer. yenik düşerken, onu bir pilota bulaştırır. artık pilot da hastadır ve havaalanındadır.

neyse, film çok iyi, kesinlikle herkese tavsiye ederim. bizi çok güzel bir seri bekliyor.

ayrıca filmde mars yolculuğu için fırlatılan uzay aracının uzayda kaybolduğunu görüyoruz, ki bu orjinal seriye göndermedir. büyük ihtimal ikinci filmde orjinal seriye dönüşü görebiliriz. orjinal seride olay bir kısır döngüydü aslında. gelecekten gelen konuşan maymunların yavrusu ataydı. bu seride bence olayı daha mantıklı yapmışlar ve işin içine virüs olayını da sokarak maymunların kazanması sağlanacak. insan neslini mızraklarla köleleştirecek halleri yok elbette. virüs bizi yok ederken, onları zeki yapıyor.
 ikinci filmde, a-113'ü ilk kullanan şempanze ile sezar arasında bir mücadele de görebiliriz. işin ipucunu bize gösterdiler.

(2001'de gösterime giren ve berbat olan filmi belki bilirsiniz. orjinalini neredeyse birebir kopyalamışlardı ve oyunculuk da yerlerde sürünüyordu. o filmi sinemada, ama korsan cd'den izlemiştim! neyse, o tutmadı. bu başka, harbiden iyi.)

5 Ağustos 2011 Cuma

karısını ismail yk'dan kıskanan adam!

kıskançlık duygusu günümüz fanilerinin çoğunun beynine, mülkiyetçi toplumsal ilişkiler sayesinde, paslı bir çivi misali yerleşmiş vaziyettedir. ama bu paslı çivi neredeyse "kendiliğinden düşmediğine göre sevelim bari" gibi sığ bir anlayışla, mücevher muamelesi bile görebilmekte, olumlu karşılanmaktadır

söz konusu duygu, doğalmış gibi gösterilerek meşrulaştırıldığından, günümüz kadın erkek ilişkilerinden, aile, arkadaş ilişkilerine varıncaya değin her türlü ilişkiyi zehirlemektedir. ama gelin biz kıskançlık duygusunun daha yıkıcı bir tesir bıraktığı, kadın erkek ilişkilerini inceleyelim.

efendim, kadın erkek ilişkilerinde yansımalarını pek kolay ve çabuk yakalayabildiğimiz kıskançlık, çoğu insana göre kaynağını sevgiden alır. basit bir mantıksal çıkarıma göre seven insan, sevdiğini başkasıyla düşünmek istemez. yani sevgilinizin, bir başka erkekle/kadınla duygusal ya da seksüel bir paylaşım içinde olduğunu bilmek, neresinden bakarsanız bakın hoş değildir. ancak kıskanma gerekçeleri, kişisel nedenlerden çok toplumsal reflekslere dayanmaktadır.

sevgilisini çok kıskandığını söyleyen birine bunun nedenlerini sorsanız genellikle sadece şaşkın bakışlarla karşılaşırsınız. bunu sormak bile abestir. en sık dile getirilen argüman, "insanoğlu domuz mudur ki eşini kıskanmasın" biçimindedir.

bu noktada spesifik bir soru sorulabilir. insanlar, makul gerekçelere dayandıramadığı kıskançlık duygusunu partnerin/sevgilinin bir başkasıyla cinsel ilişkiye girmesi ihtimali karşısında mı, yoksa şu yada bu şekilde bir başkasını sevmesi olasılığı karşısında mı en yoğun hissetmektedir?

sevgiyi sahiplenmekle, sevdiği kişiyi herhangi değerli bir nesneyle eş tutan biri için iki seçenek de kabul edilemez olacaktır. böyle bir durum vuku bulursa, bir çok açıdan, sahip olduğu çok kişisel bir nesnenin izinsizce ödünç alınmasına vereceği tepkiye benzer bir tepki verecektir. bu kişi makro boyuttaki tezahürleri dünyayı cehenneme çeviren mülkiyetçiliğin bayraktarlığını yapmakta, düpedüz "bu kadın/adam ruhuyla da bedeniyle de bana ait, varlığının tapusunu elimde tutuyorum" demektedir. severek yüceltmek ile sahip olarak güdükleştirmek arasındaki uzlaşmaz çelişkiden haberdar değildir. kıskançlık, ekseriyetle erkeklerde namus, örf adet ekseninde ortaya çıkarken, kadınlar cephesinde partnerin sunduğu ekonomik garantileri, yahut sosyal ayrıcalıkları kaybetme korkusuyla kendini gösterir.

mülkiyetperverliğe kaçmadan sevebilme yeteneği olan ve ahlakçı zırvalardan kendini arındırmış biri elbette ikinci seçeneği çok daha yaralayıcı bulacaktır. burada hissedilen şey, basit ve ilkel bir kıskançlık değildir. acı, öfke ve hayal kırıklığı, özel mülkiyete yabancıların el uzatmasından değil, bir başkasının, kendisinin erişemediği yere, yani sevdiğinin yüreğine dokunabildiğini bilmekten ileri gelir. hatta düşündükçe, sevgilisinin sırf eğlence için bir başkasıyla yatmasını, o kişiye karşı tensel bir temas olmaksızın derin hisler beslemesine yeğleyecek noktaya gelebilir(gelir demiyorum). burada maddiyatın ötesine geçmiş gerçek bir sevgiden bahsetmek yerindedir. zira mevzu bahis kişi, bir insanın sahip olunamayacak, tahakküm edilemeyecek özgür bir varlık olduğunu, insan ruhunun zapturapt altına alındığında hastalıklı hale geleceğini idrak etmiştir.

sevilen kişinin bir başkasına gözleri ışıldayarak bakmasını, gülümsemesini, sevgi sözcükleri fısıldamasını, bu kimsenin koynuna girmesinden daha acı verici bulmak şaşırtıcı değildir. goethe, genç werther'ine güncesinde şöyle söyletir:

"bazen anlamıyorum, anlayamıyorum. ben onu böylesine çok, böylesine içten ve delicesine sevdiğim ve etrafta ondan başkasını görmediğim halde o nasıl oluyor da bir başkasını seviyor, sevebiliyor..."

werther, bir başkasıyla evlenmiş sevgili lotte'sinin başka bir adamla yatıyor olmasından ziyade o adamı sevmesine dayanamamaktadır. daha dikkatli bakarsak, werther'in karşılık bulamayan, her aşığın başına gelen o korkunç durumdan muzdarip olduğunu görürürüz. aynaya bakıp da yansımanızı görememek gibidir bu. ruhunuz kötürüm kalmıştır ve bu durum, oyuncağı elinden alınan bir çocuğun hissettikleriyle karşılaştırılamayacak kadar vahimdir.

kıskançlık duygu israfıdır ve şiddete neden olur. üstelik karşınızdakine güvenmediğinizin en açık delilidir. 

4 Ağustos 2011 Perşembe

bağlanmak üzerine

bağlılık/bağlanma duygusu, vahşi kapitalizmin, insanları becerikli ama itaatkar birer robota çevirme emelinin, içinde bulunduğumuz yüzyılda nasıl gerçeğe dönüştürmekte olduğunun yalın ve isabetli bir ifadesidir.insanlık,  kapitalizmin çarkları arasında sessizce ufalanmakta. ülkelerin ekonomileri kağıt üstünde büyürken, insanlar, "insancıklar"a dönüşmekte. zaman zaman vicdanlı olmakla anlatılmaya çalışılan "insanlık" sözcüğü anlam değiştirmekte. insanlık, artık sadece idealar dünyasında mevcut ve sisli, belirsiz bir kavram olmuş durumda. çünkü insanlık ruhunu yitiriyor. flaş haber: kapitalizm sadece bedeninizi, zihninizi değil, ruhunuzu da sömürüyor.

yüzbinlerimiz, her sabah bir kalk borusu sesi duymuş gibi yerinden sıçrayıp, kentin trafiğini felç ederek o büyük, ruhsuz ve kötücül makinenin parçaları olmaya zorlanıyor. "düzen"in "düzenli"liğini sağlamak için "düzülen" olmanın kuralı basit! robotlaşmaya itirazınız yoksa sorununuz da yok. "işimi sevmeme gerek yok" diyorsanız, işiniz kolaylaşıyor. üstlerinizin, patronlarınızın hastalıklı egolarına tahammül edip yüzünüze mıymıntı gülücükler yerleştirmek o kadar da zor olamaz değil mi? bir hayat edinmek için, karşılığında bir hayat vermenin tuhaf karşılanacak nesi var ki zaten? dedikleri gibi: "herkes bunu yapıyor/yapmak zorunda/yapmayı reddederse toplumda yeri yok."

sorgulayamayacak kadar alıştınız hayatınıza. iyi kötü geçinip gidiyorsunuz. karnınız doyuyor. geçen ay o beğendiğiniz masayı da aldınız(cidden aldım). tebrik etmeli sizi. artık gazetelerin üçüncü sayfaları da haberlerde izlediğiniz trajediler de, başkalarının sefaleti de sizi etkilemiyor. elinizde kumanda, televizyondaki yerli dizileri izlerken yeterince göz yaşı döküyor, hüzünleniyor, eğleniyorsunuz nasılsa. gerisi boş... beğenileriniz "çok sayıdaki başkaları"nınkiyle birebir aynı. çıkıntılık yapmıyorsunuz. mesela hıncal uluç'u ve acun ılıcalı'yı çok takdir ediyorsunuz. kurtlar vadisi'ni hiç kaçırmadınız zamanında(cidden hiç kaçırmadım). affedici, hoşgörülüsünüz üstelik. kötü olan her şeyi unuttunuz, herkesle çoktan barıştınız. ünlüler ve politikacılar ekranlara çıkıp "güzel halkımız, şirin halkımız" la başlayan demeçler verdiklerinde nasıl da gururunuz okşanıyor. öyle uyumlu, öyle uysalsınız ki, sizi sevmeyen ölsün diyesi geliyor insanın...

artık bağlanabilirsiniz...

bağlanamadınız mı?

yoksa hala mı korkuyorsunuz? bu korkuyu taşıyan kimselerde, bağ kurulanla olan ilişkinin herhangi bir nedenle sekteye uğrayabileceği endişesi hakimdir. genellikle bu olgu, sadece ikili kadın-erkek ilişkilerine indirgense de aslında çok daha geniş bir çerçevede zuhur edebilir. insan, yaşadığı ülkeyle, kentle, işiyle, hatta mahalleyle, evinde beslediği hayvanla ve elbette dostlarıyla da derin duygusal bağlar kurabilen bir yaratıktır.

bu korkunun temelinde, kişinin sevdiği şeylerden kopma, sevdiklerini kaybetme ihtimali üzerine kurduğu senaryolar yatar. fakat kişinin geçmişinde ekseriyetle bu korkuyu tetikleyen bazen de özgüven yitimine neden olan(sevdiklerini kaybetmek, terkedilmek vb.) travmatik bir olay yatmaktadır. söz konusu korku, kişinin hayatının gidişatına spesifik olarak da kurduğu ilişkilere, ilişki biçimlerine yön vermekteyse bunun hastalıklı bir durum olduğunu düşünmek yersiz değildir. yine de bu korku son kertede insanidir. zira yarın başına neyin geleceğini bilmemek, geleceğin netameli belirsizliğine mahkum olmak fanilerin yazgısının bir parçasıdır ve insan istese de istemese de bu gerçekle yaşamak zorundadır. herkes bu dokunaklı gerçekle kendi hayatında farklı biçimlerde yüzleşmektedir. mesela bazı insanlar duygusal bağların, özgür ruhlarına pranga vuracağını düşündüğü için korkar.

her ne kadar bağlanma korkusunu negatif biçimde dışa vuranların, aslında duygusallıktan uzak kimseler olduğu sanılsa da, bu kimseler genellikle duygularını uçlarda yaşayan, hassasiyetleri tavanda olan insanlardır.

bağlanma korkusunu bir fobi gibi taşıyan insanların aslında bir anlamda muhafazakar oldukları söylenebilir. kendi dünyalarında ne başkasına, ne de kendi inisiyatifleri dışında gerçekleşebilecek bir değişikliğe tahammülleri yoktur. ruhları her daim huzursuz ve göçebedir, ama aynı zamanda aidiyet duygusuna, evcilliğe teslim olmuş kimselerin asla erişemeyeceği bir bilgelikle taçlanan da onlardır. hayatın bu yaman çelişkisini kimse onlardan daha iyi sezemez.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

dünyanın en tuhaf mahluku

popüler beğenilere eleştirel bakan, eşyanın doğası gereği toplumun ilerisinde bulunan entelektüellere/aydınlara yakıştırılan yafta-söz öbeği/öbekleri vardır. derler ki; "o kadar entel ki hiçbir şeyi beğenmiyor."

bu tür sözlerin ekseriyetle hakim kültürle beslenen ünlü kimselerin ağzından çıktığına çok sık rastlarız. burada güya hor görülen durum 'hiçbir şeyi beğenmeyen entelektüeller'den ziyade, entelektüelliğin ta kendisidir. aydınların, toplumun beğenilerinden uzak olmakla suçlanması, hatta fiziksel saldırıya(cinayet ve bıçaklanma olayları gibi), sözlü hakarete uğraması, hiç de yeni birşey değildir. binlerce yıldır süregelen tarihsel bir durumdur. mesela sokrates'in başına gelenler gayet çarpıcı örnekdir.

neyse, popüler kültür savunucuları, gayet klişe bir argümanla, aydınların halkın dilinden anlamadığını iddia etmektedirler. halka ulaşmak için, halkı dinlemek, anlamak gerektiği sürekli söylenir. burada özellikle özal döneminden beri yerleştirilmeye çalışılan ve başarılan apolitikleştirme, cehaleti kutsama anlayışı yatmaktadır. toplumun budalalılığıyla beslendiği gözle aşikar olan popüler kültürün, sanki halkın asli kültürüymüş gibi sunulması, dahası kabul görmesi çoktan yerleşmiş bu menfi ideolojinin en utanç verici başarısıdır. üstelik yalnızca bu tür sözlerle, sloganlarla entelektüelliğin itibarı zedelenmekle kalınmamakta, popüler dizilerde, filmlerde de entelektüeller, ağzından piposunu eksik etmeyen, söylediği sözler anlaşılmayan züppeler olarak betimlenmekte ve bu kişiler karikatür tiplere dönüştürülmektedir. yazık ki entelektüellerin büyük kısmı da bu duruma seyirci kalmakta, etraflarını saran kültürel sefalet yüzünden daha da içlerine kapanmaktadırlar.

entelektüeller, entel, dantel türü sözlerle yerin dibine sokulurken, aydın geçinenler(gerçek enteller), sanki kendileri aydınmış gibi her yeri doldurmaya, cebren ve hile ile tüm kaleleri zaptetmeye başlamışlardır. bu bağlamda, cehaletiyle övünen, hatta cehaletini başında taç gibi taşıyan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunabileceğine inanan, sığ ve kulaktan dolma bilgi kırıntılarıyla klişe laflar eden, kendisi gibi düşünmeyenleri suçlayan, yargılayan ve üstelik onları kıt aklıyla aşağılamaya çalışan, farklı fikirleri olanların şiddetle cezalandırılması gerektiğini ima eden tavırları ile ortaçağ engizisyonuna yakışan bu insanlar büyük oranda ön plana geçmeye başlamışlardır. bu ülkede de sade, boris vian gibi yazarların çıkmamasının yegane sebebi bu ölü sevicilerdir. palaniuk'a katlanamayan insanların boris vian gibi yazabilecek bir türke katlanabilmesi imkansıza yakındır.

aydın insan, kişilerin diğeri/diğerleri üzerinde baskı ve tahakküm kurmaması, öznenin özne olarak kalması, nesneye dönüşmemesinin garantisidir. gerçi bu satırlar aşk ilişkisinden, iş ilişkisine, dostluk ilişkilerine varıncaya değin her türlü ilişkiye uygulanabilir. yapılması gereken basittir aslında. kişinin hastalıklı egosunu ehlileştirmesi, dünyanın kendi etrafında dönmediği gerçeğini idrak etmesi ve kendinden farklı surette dünyaya gelmiş insan kardeşleriyle empati kurmaya çalışması bir çok sorunu çözer. herkes bu bilinç düzeyine ulaştığı anda ne düzen, ne de düzülen kalacaktır. bunun için en etkili egzersizler, kişinin yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakıp, bedeninin kapladığı yerin küçük, küçücük zavallı bir nokta olduğunu, yeryüzündeki hayatının kısa bir misafirlikten öteye gitmeyeceğini kendine tekrar etmesidir. kendisinden önce var olan, ölüp gittikten sonra da varlığını sürdürecek evren için böylesine önemsiz, böylesine küçükken rol yapmanın, üstünlük kavgası vermenin ne önemi kalmıştır ki?

kendini bir bok sanan bu enteller halkın dilinden anladıklarını iddia ederlerken halkın kendisi çoğunlukla "ne sağcıyım, ne solcuyum, futbolcuyum" tadında insanlardır. bir ideolojileri olmadığını övünerek deklare ederler. böyle davranmalarının iki nedeni vardır. birincisi ve daha yaygın olanı, ideolojik olan herşeyin insanın başına iş açacağını düşünmeleridir. bunlar yaşlı olanları doğrudan ya da dolaylı olarak (büyüklerinin anlattığı hikayeler vb.) 12 eylülün karanlık gölgesinin tesirinde kalmışlardır. genç olanları ise günümüzde olan bitenlere bakıp büyüklerine hak verir olmuşlardır. bu tip kişiler korktukları için suçlanamazlar belki, fakat böylesine yılgın, böylesine kendi kabuğunda yaşadıkları için küçümsenmeyi hakederler(beni küçümseyebilirsiniz bak). ikinci nedene göre davrananlar ise cahildir. ideolojinin ne menem birşey olduğunu bilmezler, ama yine de bir takım bilgi kırıntılarıyla ahkam kesmekten kaçınmazlar. "sol, sağ da neymiş, önce insan olun" kabilinden beylik sözleri vardır. bunlar için de fazla umut yoktur.

bu gerekçelere dayanarak, ideolojinin her türlüsünden uzak duranların bilmediği şey, onların ilgisizliğini ve bilgisizliğini teminat altına alan bir büyük ve menfi ideolojinin mevcudiyetidir. ideolojiler üstü olayım derken, insanları aptal robotlara çeviren bir ideolojiye hizmet ettiklerini bilmezler. düşünmenin ve sorgulamanın erdeminden de haberdar değillerdir bunlar. akrep gibidirler.

aydın kişinin bu kişilere anlayış göstermesini beklemek ve hatta saygı duyulmasını istemek bildiğin saçmalıktır. artık kapılarından ve bacalarından sarkarak milletvekili olmak için çabalayan sahtekarlar çıktı, ki kendine aydın diyen bir insanın milletvekili olmak için çaba sarfetmesi kadar saçma bir şey olamaz. homojen bir topluma doğru giderken, bizimki gibi geleneksel ve tam da bu nedenle geri kalmış toplumlarda yaygın olarak karşımıza çıkan bu tür insan tipi hiç kimseye şaşırtıcı gelmemellidir.

homojenliği, kişinin tüm arkadaşlarını hemcinsleri arasından seçmesini, cinsiyeti doğrultusunda gruplaşmalara girmesini ve kişiliğini ait olduğu grubun tabiatına göre belirlemesine bağlayabiliriz. ki söz konusu seçim de kapalı toplumlarda özgür bireyin seçiminden çok, toplumsal dayatma olarak karşımıza çıkmaktadır.

hepimizin bildiği gibi, sosyal değişimlerin yavaş ve eksik olduğu yerlerde erkekler, kahvehane ve kahvehane ruhunun hakim olduğu ortamlarda, kadınlar ise onlara ayrılmış biricik alan olan ev ve ev çevresinde toplanırlar. cinsiyetler arası yabancılaşmanın temelleri çocukluk yıllarından itibaren atıldığından, sonrası çorap söküğü gibi gelir. kahvehanede hemcinsleri ile oturan erkek, zamanla erkek olmaktan gelen kaba kuvveti bir ayrıcalık olarak gören ve kullanan, geleneksel ve yoz ahlakın en fanatik savunucusu, cahil ve anlayışsız bir bireye dönüşecektir. kadın ise ev işi, çocuk, koca üçgenine hapsedilmiş yaşamını, yine kendisi gibi kadın olan komşu, akraba, eş dostlarıyla beyinleri sünger kıvamına getiren kadın programlarını izlemekle, dedikodu yapmakla geçiren, şiddete maruz kalsa bile eline fırsat geçince kendisi de şiddet uygulayan bir birey olacaktır. ayrıca bu durum sadece bizim ülkemize has bir şey de değildir. batının bu manada bizden çok farkı olduğunu sanmıyorum. sadece sorgulayan kişi sayısı fazladır. çoğunluk ise yukarıda bahsettiğim şekildedir.

bu kaçınılmaz, hazin ve vahim bir kısırdöngüdür. politikacıların "önce ekonomik iyileşme" derken, çözümün ancak küçük bir kısmına işaret edilmekteler. toplumun ekonomik açıdan refah içinde olan kesimi de yukarda açıklanan nedenlerden dolayı tamamıyla bağımsız değildir. irili ufaklı ölçeklerde toplumun aslında her alandaki örgütlenmelerde, görece gelişmiş sosyal ortamlarında büyük kitlelere sirayet etmiş bu hastalığın belirtilerine rastlamak zor olmasa gerek. kendi hayatlarımızı mercek altına alırsak, iş yerlerimizde, üye olduğumuz derneklerde, gittiğimiz kurslarda, okulda, arkadaş ortamlarımızı nasıl homojenleştirdiğimiz, burnumuzun dibinde yaşayan karşı cins tarafından ne kadar dışlandığımız/onları nasıl dışladığımız ortaya çıkacaktır. hoşumuza gitsin ya da gitmesin hepimiz seksistiz veya seksist olmaya zorlanıyoruz.

akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

nazım hikmet - dünyanın tuhaf mahluku

2 Ağustos 2011 Salı

hoşgörü

bir ramazan sohbeti ile daha karşınızdayım. neyse, lafı uzatmayayım;

efendim bazı kişiler arabulucu/uzlaştırıcı, yahut 'hoşgörülü bilge kişi' kimliğiyle çeşitli ortamlarda boy gösterirler. onlar için söz konusu ortamlarda bir uzlaştırıcıya ihtiyaç olmasa bile önemli değildir. onlar yine de ve illa ki türerler. kendilerini herkese sevdirmeye çalışır ve 12 eylül sonrası lobotomi yapılmışçasına kimliğini yitiren türk halkının pek bir sempati duyduğu ideolojiler üstü (sevgi, birlik, hoşgörü temalı) söylemleri dillerinden düşürmemelerinden dolayı çoğu kez sevgi ve saygı duyulan kişiler haline gelirler.

bunların kendilerine yükledikleri misyonu açıkça vurgulayanlar daha tecrübesiz ve gülünç olmaya müsaittir. buna karşın yüce misyonlarını telaffuz etmeyip, sadece sezdirmekle yetinenler daha akıllı ve daha sinsidirler. fakat bu tiplerin hemen hepsi kendilerini çok fazla ciddiye alırlar. barış, uzlaşma, sevgi ve illa ki kardeşlik gibi parlak sözcüklerden müteşekkil örtüyü kaldırırsanız en çok kendilerini önemsediklerini, kendini tatmin duygusunun en çiğ dürtüleriyle hareket ettiklerini farkedersiniz. popüler olma kaygıları tavan yapmış kimselerdir bunlar.

herhangi bir ortamda gerginliğin olması bu gibi kimseler için bulunmaz bir fırsattır. hemen ortaya atılıp, sefil bir oryantalist bakış açısıyla konsantre doğu bilgeliği kokan hassas yazılar yazar, duygulu konuşmalar yaparlar. efendim ne gereksiz bir şeydir tartışmak… ideolojileri bu kadar önemsemenin ne gereği vardır, önemli olan insan sevgisidir...

oturup şiir okumak, sevginin yüceliğinden bahsetmek, "kah güldük, kah hüzünlendik" şablonu bu kişiler için yemek içmek gibi bir ihtiyaçtır. orta sınıfa özgü gayretkeşlikle (heves bile değil) şiire öykünen yazılar kaleme almazlarsa(yılmaz erdoğan usulü şiir yazma rehberi), basmakalıp edebi tümceler döktürmezlerse, gözlerine uyku girmez.

ideolojiler üstü dediysek yanlış anlaşılmasın, bu kişiler bütünüyle apolitik değildirler. eskiden ekseriyetle sol görüşlüydüler, en azından kendileri öyle söylerler, yahut bunu bize sezdirirlerdi. ama yavaş yavaş din soslu bir yaklaşımla karşımıza çıkıyorlar. ama yine de sol değerlerden dem vurmadan bu işi yapamazlar. neyse, solcularda kalmıştık. bu hoşgörü zevatları elbette ki 'light' bir solculukla bu işi kotarır. zaten bu solculuk vurgusunu öyle inceden, öyle ustaca yaparlar ki, solculara karşı alerjik olan bünyeler bile bu 'kutsal uzlaşma havarileri'nden rahatsızlık duymazlar. onlarınki şöyle hafif lavanta kokulu, şiire dönük, romantik, sivri yerleri törpülenmiş bir solculuktur.

(bu noktada kafanızda daha canlı bir imge oluşsun diye yine yılmaz erdoğan örneğini vermek isterim. biliyorsunuz o da arada sırada hortlayıp, mahsun kırmızıgül’ünkünden bir gömlek daha fazla sola dönük(!) entelijansıyla, içinde bolca barış, kardeşlik kelimelerinin geçtiği yapmacık hisli cümleler kurar. vizontele tuuba adlı garabette, iki yüzlü, tribünlere oynayan uzlaşmacı tavır midemi kaldırmıştı.)

onlar öyle hoşgörülüdürler ki nefret gibi insani duyguları asla hoşgörmezler! çünkü şık değildir. onlar o denli ulvi bir ruh haline nail olmuşlardır ki kızmazlar bile. sadece kırılırlar. yani hani olmaz ya, misal henüz geberip gitmemiş darbeci paşalar çıkıp kamuoyundan özür dileseler, bizim barış pıtırcıkları onları affedip bağırlarına bile basabilirler(valla yaparlar, billa yaparlar).

öylesine insan sevgisiyle doludurlar ki, kimsenin küçümsenmesini, kimseyle dalga geçilmesini tasvip etmezler. mesela faşistleri ve dincileri en etkili muhalefet dili olarak benimsediğiniz mizah yoluyla eleştirdiniz diyelim. sizden hoşgörüsüzü yoktur. hele hele bir de toplumu alaycı bir üslupla ele aldınız. hiç kaçışınız yok. inceliksiz, sekter solcunun tekisiniz veya yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen bir züppesinizdir. bu kimseler genellikle malumatfuruştur veya nadiren de olsa ciddi bir entelektüel birikime sahip oldukları halde oportünizmin sıcak, güvenli kollarına atılmışlardır. örneğin dillerinden düşürmedikleri, yurtseverlik(solcu yurtseverdir, milliyetçi/ulusalcı değildir) anlayışını kavramakta aciz kaldıkları nazım hikmet’in, kendi halkını akrep gibi rahat, tepkisiz ve ebleh olmakla suçladığını bilerek göz ardı ederler (nazım hikmet'in dünyanın en tuhaf mahluku şiiri, bir ara yayınlarım). nazım'ın alıntılanacak daha hoşgörülü daha iyimser dizeleri vardır nasılsa. zaten nazım hikmet de bunun için vardır: gerektiğinde alıntılansın da kendi yavan sözcüklerine afili bir hava katsın diye!

bu hoşgörü misyonerleri, mevlana'nın, gerçek bir hümanist olduğu halde lafı gediğine oturtan, müthiş bir sarkastik kişilik olduğunu ve dahası insanlarla dalga geçmekten kaçınmadığını ya bilmez ya da işlerine gelmediği için bilmezden gelirler.

bu ilgi oburu zevat, her zaman, halkın muktedirler tarafından yapay olarak altı çizilmiş hassasiyetlerini gözetir ve ne şiş yansın ne kebap düsturuyla hareket eder. oysa bir muhalifin dili, illa ki sakınımsız ve keskin olmalıdır. bu yüzden de mizahla muhalefet, uyumlu bir ikili oluştururlar. ama duyarlılık mümessilleri, gerçek muhalifleri 'bozguncu ve tahrik edici' olarak görmeyi tercih ederler. çünkü tribünler onlardan böyle davranmalarını beklemektedir.

bu kişilerin uzlaşmaları da muhalefetleri kadar mıymıntı, ilkesiz, samimiyetsizdir.

oysa uzlaşma, ön kabulleri olan, şartlar olgunlaşınca kendiliğinden ortaya çıkan ve zemininde yapmacıklık olduğu zaman çöküveren bir yapıdır. örneğin, herhangi bir yerde adabıyla yapılan bir tartışmanın ideolojik açıdan zıt görüşteki muhataplarının, daha sonra dostane ilişkilerini devam ettirdikleri görülmüştür (ki bu olması gereken türden bir doğal uzlaşmadır). uzlaşma, kimi çok bilmişlerin sandığı gibi ideolojiler üstü bir zemine kurulmaz. ideolojiler üstü denilen bütün söylemler, güçlülerin, ezenlerin, zalimlerin iktidarına hizmet ederler. uzlaşma, ısrarla dayatılan bir şeye dönüştürüldüğünde kekremsi bir tat verir, dahası onursuz bir uzlaşma, mide bulandırır.

bu kimseler benim hisli diplomasi adını verdiğim bu nevi postmodern duyarlılık gösterileriyle kendilerine bir tür dokunulmazlık zırhı bile edinmeyi başarırlar. böyle kimselere laf söylerseniz, yahut iç yüzlerini anladığınızı farkettirirseniz veya "en temizi budur" deyip bu kişileri görmezden gelirseniz vay halinize! önce inceden bir sitem ederler, sizin (kendince) hoşgörüsüz tavrınızı, kıvamında bir üslupla eleştirirler. "sevgili halkım görüyor musunuz, beni hiç anlamıyorlar, sevgiden bahsettiğim için beni sahte olmakla suçluyorlar! bunlar sevginin anlamını unutmuşlar, yüreğine insan sevgisi tıkıştırmamış, pardon doldurmamış bu kaba insanlar demokrasiden de hoşgörüden de anlamaz. ahhh öyle kırgınım ki!" kabilinden hezeyanlar, bu kimselerin dikkatleri üstlerine çekmek için başvurdukları ucuz ayak oyunlarıdır. dahası "sevginin anlamını bilmeyen bu densizleri" büyük bir ustalıkla cemi cümleye teşhir ederler akıllarınca. çünkü duygu sömürüsü, onların sanatıdır. çevrenize şöyle bir bakın, onlar her yerdeler…

bir sohbetin daha sonuna geldik. sağlıcakla kalın...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

putperestlik

bir ramazan yazısına daha hoş geldiniz sevgili okurlar. (çok içten bir 'hoşbulduk' dediğinizi duyar gibiyim). neyse, bugünkü konumuz putperestlik.

kaynağını dinden alan görüşe göre putperestlik olarak genellenen çok tanrılı inanç sistemleri, kişinin salt insan yapımı heykellere, figürlere, totemlere tapınımı ile karakterize edilir. kişinin kendi eliyle yaptığı nesneden yardım ve iyilik beklediği yargısına ulaşılır. oysa bu son derece saptırılmış, indirgenmiş bir yorumdur. putlar aslında inanılan, tapınılan varlığın somutlaştırılmış sembolleridir. dolayısıyla kişi aslında o nesneye değil de, nesnenin sembolize ettiği varlığa tapınır, ona dua eder. nesne yalnızca aracıdır ve tapınan kişi, ondan doğrudan bir iyilik yahut kötülük görmeyeceğini zaten bilmektedir. yani anlayacağınız putperest, kendi inandığı ilahi varlığa tapan kişidir ve bu bağlamda içinde yer aldığı inanç sistemi, diğer inanç sistemlerinden daha ilkel yahut aptalca olarak değerlendirilemez.

neyse, bilindiği üzere semavi kabul edilen/tek tanrılı dinler, tarih sahnesine çıkmazdan önce yeryüzünün dört bir yanında çok tanrılı tabir edilen dinler mevcuttu. tek tanrılı dinler ortaya çıktıktan sonra çok tanrılı dinlerin silinip gitmesinin nedeni, kimi etnologlar ve sosyal antropologlarca, toplumların daha geniş bir soyutlama kabiliyetine ulaşması olarak yorumlandı. oysa insanlık tarihinin çok daha uzun bir döneminde hüküm süren çok tanrılılık, mısır, hindistan gibi gelişmiş kültürlerde, kimi zaman semavi dinleri bile geride bırakan bir soyutlama becerisine erişebilmişti.

günümüzde ne duruma geldik? ilahi olduğu düşünülen varlığı sembolleştirme çabası, semavi dinlerin de ritüellerine girmiştir. türk toplumunda yaygın olduğu gözlenen türbe ziyaretleri ve kutsal emanet tabir edilen çeşitli eşyalarına yönelik ilgi ile hrisitiyanların azizleri(ve hatta kendisi) benzer bir 'ilahi varlık ile kendisi arasında aracı bulma' çabasına işaret eder. islam öncesi cahiliye toplumlarından bahsedilirken daha nesnel, islam teolojisinden bağımsız yorumlar getirilmesi gerçeğe daha uygun olacaktır.

bir ramazan yazısının daha sonuna geldik. hepinize saygılarımı sunarken, hayırlı ramazanlar diliyorum. kendinize dikkat edin...

29 Temmuz 2011 Cuma

aşk ölüyor, nasıl bilirdiniz?

aşkın anarşist doğasının, kurulu düzenin sinsi ve konformist doğasına kesin bir şekilde yenilmeye mahkum olması ne garip. onun uğradığı şanslı insanlar, mıymıntı uzlaşmalarla kendilerini sıradanlığın kollarına teslim ederlerken bir parça hüzünden fazlasını duymazlar. ne korkunç bir son. hayat filmlerdeki, kitaplardaki gibi değildir ne de olsa. keşke olsa. kolay değildir elbet başkalarının koyduğu kuralları yok saymak, ailen dahil diğer insanların ne düşündüğüne önem vermemek, kendini akıntıya teslim edip, sonunu düşünmememek? kolay değil elbet. zaten bu yüzden, aşk ile hevesi karıştırmamanız gerektiğini söyleyip duruyorum.

fakat yine de, aşkın uğradığı, ama kendisine layık bulmayarak terk ettiği insanları hayaletiyle huzursuz edeceği günler gelecektir. bu kişilerin değiştirecek, gerekirse savaşacak kadar yürekli olmadıkları güvenli, korunaklı hayatları ancak fani bedenleri eskiyince, bir boka yaramayınca, ruhları yorulup bir kenarda o sessiz gemiyi beklemeye başlayınca hayalet ortaya çıkacak ve 'keşke'lerle başlayan kırık dökük cümleler döktürecektir dudaklardan. planlı, programlı, neye adandığını kendileri de bilmeden adanmış hayatları bir moloz yığını kadar ağır, anlamsız gelmeye başlayacaktır. aşkın, ona boyun eğmeyenlere yüklediği lanettir bu.

o anarşist doğadan kalan şey ise aynılaşan kişiler, birbirine benzeyen ve bir çoklarına göre istikrar vaadeden ilişkilerdir. sistemin, muhtelif ideolojik araçlar vasıtasıyla kişiyi belirli bir kalıba sokarak, dönüştürmek ve en sonunda onu herkese benzetmekteki başarısı düşünüldüğünde aslında bunda şaşırılacak pek bir şey de yoktur. ama biz yine de mevzu bahis ilişkilerin yansımalarına bakalım.

çiftler, bunaltıcı bir sahiplenme anlayışının yılmaz savunucularıdır. birbirlerine "şunu yapma, bunu etme, o yanındaki kimdi? telefonun neden kapalı?" gibi kafa ütüleyen cümleler kurmaktan kaçınmadıkları gözlenir. dahası karşılıklı güven yoksunluğundan dolayı her an kıskançlık krizi geçirebildikleri, "çok hastayım, ama sen benimle hiç ilgilenmiyorsun, sana mesaj attım, ama cevap yazman uzun sürdü, beni artık sevmiyorsun" gibi pek çok anlamsız serzenişte bulunarak, adeta birbirlerini germeyi alışkanlık haline getirdikleri görülür.

toplumsal normlara uygun ideal bir ilişkide, taraflar birbirlerini günde 10-15 kere arayıp, her hareketlerini rapor etmezlerse ilişkinin yolunda gitmediği kuşkuları belirir. telefonlaşmalar, sevilen kişinin sesini duyup, yeknesak ve yavan hayatın temposundan bir kaç saniye için sıyrılmak ya da salt özlem gidermekten çok, kişinin "sahip olduğu ve ait olduğu" sevgiliye her daim kendini hatırlatma kaygısından ileri gelir.

giderek bağlılıkla bağımlılık birbirine karıştırılır. özgürlük, yalnız kalma korkusuna kolayca kurban edilir. kafalarına sokulmuş modeli yaşayabilmek arzusuyla erkekler kadınları, kadınlar erkekleri değiştirmeye çalışıp dururlar. sonuç olarak, ilişkiler, insanın kişiliğini güdük bırakan birer ruh cenderesine dönüşür. bu nevi sağlamcı ilişkilerde aşk(varsa eğer), en sonunda karaya vuran balinalar gibi nefes alıp vermesini keserek intihar eder, ki bu tam da mevcut düzenin kendini yeniden üretmesi ve sürecin yeni bir kişiyle tekrar etmesi için gereken şeydir. çünkü aşk, doğası gereği tehlikelidir, insanı deliler gibi sevindirir, çıldırtır, dibe vurdurur, kendini sorgulatır, bazen esir eder. ama en sonunda insanı özgürleştirir, yeniler, bambaşka biri yapar. bu yüzden aşk, eşi bulunmaz bir şeydir(nedir? histir sanırım).

28 Temmuz 2011 Perşembe

çömelme hakkı

eskiden doğuya geldiğimi, dinlenme tesislerinde çömerek sigara içen erkekleri görünce anlardım. hemen yan tarafında bir sandalye olmasına rağmen başında kasket, kollar dirseklere kadar sıvanmış ve bir sigara tellendirirlerdi. ya ya sevgili okur, medeniyet düzeyi geliştikçe çömelme oranı düşüyor! nişantaşı'nda bir tane bile çömelen insan olduğunu sanmıyorum. hatta bunu herkesten gizli bile yapmıyorlardır! sakın, ama sakın topuklar havada çömelmeyi kastettiğimi sanmayın. o poza sahip bir fotoğrafınız muhakkak vardır. benim bahsettiğim tam çömelme. topuklarda yerde, dizler tam kırık ve kollar dizlerin üzerinde uzunlamasına duracak. top gibi olacaksın birader, bildiğin yoga pozisyonu, para verip yapmıyorsun ya, beleş yoga işte. diğerleri çömelme sayılmaz.

işin esası elbette alafranga tuvaletlerin yaygınlaşmasına dayanıyor. 1800'lerin sonları ile beraber soylu kesim çömelmeyi avam buldu ve oturaklı aparatlar yapmaya başladı. zamanla bu sistem bizim için batı medeniyetinin bir parçası oldu. öyle ki bizim tuvaletler alaturka, batının ki alafanga olarak adlandırıldı. thomas twyford nikli şahıs bu tek parça tuvaleti icat etti. ama yine de temizlik kurallarının pek sallanmadığı, her tarafın boka battığı yerlerde alaturka tuvalet kesinlikle daha güvenlidir(ayaklarınız sağlamda ise elbette). dur konu kaydı, çömelmekten bahsediyordum ben, eski köy tuvaletlerinde çömeldiğinizde kıçınızı tüm köyün izleyeceğini de bilmek gerekir bu arada.

hah, çömelmeye geri geldim yine. bir erkeğin en fazla çömeldiği anlar askerdedir. bir defa tüm tuvaletler alaturka ve çömelme diye bir hedef küçültme hareketi var. çömel emri geldiği anda o pozisyonu alırsınız(yoksa çök müydü, emin olamadım şimdi). ileri aşaması sürünmedir. çömelerek yürütürler ceza babında, o sürünmekten de kötüdür bence. neyse, insanoğlu kendini bildi bileli çömeldiği için vücudu o yönde evrim geçirmiş derler. barsakların sağlığı için çömelmek gerekirmiş ve dizlerinizin sağlığı için de günde bir kaç dakika çömelerek kalmanız lazımmış. sallamıyorum bu bilgileri, araştırdım! hem ayrıca köpekten korkuyorsanız eğer çömelin! aklınıza tanrılar çıldırmış olmalı filmi gelmesin. hani çocuk sırtlanı kandırmak için başının üstüne bir tahta parçası koyuyordu. bu sayede boyu sırtlandan uzun olunca, sırtlan çocuğa bir şey yapamıyordu, hah işte köpekler hedef küçükse saldırmıyormuş!

(kadınlara çömelmeyi tavsiye etmem. özellikle umuma açık yerlerde. nemden tahrik olan erkek milleti, çömelmiş bir kadın görürse eğer, kudurur.)

ek: bir de gülben ergen'in çömelme dansı vardı ve ne iğrenç bir şeydi o öyle ya, şarkısı da arka sokaklarda neler oluyor idi. feci şekilde iticiydi ve hatta gülben ergen'in sıçma pozisyonunu herkese ifşa etmesi ne iğrenç bir şeydir öyle, cık cık cık!!!

27 Temmuz 2011 Çarşamba

leyla ile mecnun şarkıları

gördüğüm en harika dizilerden biri olan leyla ile mecnun'un enfes parçalarını yayınlayayım bir. absürdlüğün geberinceye kadar gülmenize neden olacak kadar güzel olduğu, yeri geldiğinde deniz kıyısına gidip kuru yük gemilerine el sallamanızı yürekten isteyecek kadar insanı hüzünlendiren bir dizidir. lan yok böyle bir dizi. akşamları tekrarları izliyorum, hala gülüyorum aynı esprilere ve kaçırdıklarım da çıkıyor, ki yeni bölüm gibi geliyor o anda.. neyse, izlemediyseniz, izlettirin!!





25 Temmuz 2011 Pazartesi

her şey kazara başladı, kazara devam etti, şans yaşamama yardım etti, en sonunda bu güne geldim!

ben zaten eski bir aşkın mahvetti bir türk vatandaşıyım!

(sadri alışık - dikiz aynası)

24 Temmuz 2011 Pazar

taharet musluğu


artık hemen herkes biliyor ki avrupa'da taharet musluğu yoktur. bizim ülkemizde ise pisuvara bile koyuluyormuş demek! daha önce böyle bir şey görmemiştim. taharet musluğunda son nokta! artık ne kadar sallarsanız sallayın, son damla sizi kirletmeyecek!

hadi sıkıysa şimdi alkolluyken başını duvara dayayıp işe!

(fotoğrafı ben çektim, hah ha :)

8 Temmuz 2011 Cuma

seviyordum sizi

satırlar aleksandr sergeyeviç puşkin'in. karısı natalya'ya(uğruna rus ordusu ile beraber erzurum'a kadar süren yolculuğu vardır) kur yapan george charles d'anthèsile adlı fransız subayı düelloya davet eder ve karnından vurulur(olayın komplo olduğu da söylenir). iki gün sonra da ölür. öldürüldüğünde otuzsekiz yaşındadır. petersburg'da halk galeyana gelmiştir. ölümünden yüz yıl sonra yayınlanmasını istediği gizli günce'si çok ilginçtir;

"bir erkeğin arzuları güçlendikçe “kadın” kelimesini “vajina” kelimesinden ayırması zorlaşır. erkeğe vajinanın yanında kadının varlığındaki herhangi bir şeye gözlerini açtıran tek şey tatmin edilmiş arzudur. işte bu yüzden zeki kadın ilk olarak erkeğin hayalini vajinasından kurtarmak için kendisini verir. böylece vajinaya doymuş bir halde kadının sahip olduğu akıl, yetenek, nezaket ve tüm güzelliğini takdir edebilecek hale gelir."

"kadınlar sahtekarca, sosyete hanımefendileri istemiyormuş gibi, fahişeler düzer gibi verirler."

"çok yavaş yerleştirmiştim ve polinka bacaklarını omuzlarıma atmak zorunda kalmıştı. “böyle geniş omuzlara sahip olmanız çok güzel lordum” diyen oydu ve ben kadınların neden dar omuzlu erkeklerden hoşlanmadıklarını öğrenince çarpılmıştım."

neyse, konu kitabı değildi, bu sevdiğim şiiri kopyalamak istemiştim. çarpıldığı bir kadını anlatıyor sanırım ve günce'sinden sonra bu şiiri yazma nedeni de bellidir aslında!

seviyordum sizi: ve bu aşk belki
içimde sönmedi bütünüyle;
fakat üzmesin sizi artık bu sevgi;
istemem üzülmenizi hiçbir şeyle.

sessizce, umutsuzca seviyordum sizi,
kah ürkeklik, kah kıskançlıkla üzgün;
bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki,
dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

çeviri: ataol behramoğlu

4 Temmuz 2011 Pazartesi

şaş

kendi başımdan geçenleri anlatmak eğlenceli. biraz da abartmak işin sosu biberi. şimdi size en büyük şaşkınlıklarımı ve şaşırtmalarımı yazayım. şaşkınlık eğlencelidir, gerçek güzel hikayeler şaşkınlık üzerine kurulur. belki siz aynı anları yaşamışsınızdır, o yüzden umrunuzda olmaz, önemli değil. önemli olan şey keyiflenmenizdir.



sekiz numara: kardeşimle beraber bir yılbaşı akşamı aksaray'da turluyoruz. hiçbir kötü niyetimiz yok. cidden bak. neyse, adamın biri yanımıza geldi;

"kadın var, ister misiniz ağbi?
"yok usta, biz bursalıyız!"
"!!"
"hiştt, durma lan, topukla hadi topukla!"

yedi numara: atatürk'ün "şu ığdır olmasa doğuyu bir şişe şaraba satardım!" dediği ildeyiz. yılbaşı vakti, ama dışarısı sımsacak. uzun kollu gömlek getiyor. neyse, pezevengin biriyle pazarlık halindeyiz. fiyatta bir türlü anlaşamıyoruz. herif ısrarcı, beş kuruş aşağıya inmiyor. pezevenk en sonunda lafını söyledi;

"ağbi valla sermayesi kurtarmaz."
"???, sermayesi mi? ne sermayesi, şaka yapıyorsun di mi?"
"yok, vallah şaka yapmıyorum"
"!!!"

altı numara: eskiden sadece 118 vardı, küsüratları yoktu. 118 aranır;

"iyi günler,çok acil bir numarayı öğrenmem gerekiyorda. bilinmeyen numaralar servisinin numarasını söyler misiniz?"
"??"
"ahaha kapa lan telefonu, küfredecek şimdi"

alkol ile eğlencenin buluşması eğlencelidir!

beş numara: fakülteye yeni başlamışım, sabah saatleri ve protokol yaptırıyorum. kağıtları aldım ve bir köşede yazmaya başladım. gözümde o zamanların modası olan numaralı gözlük var. saçlar falan düzgün. ama kumaş pantolon giyecek kadar da efendi bir tip değilim elbet. neyse, karşı masaya birisi oturdu ve başladı bana bakmaya. ben de ona bakıyorum. acaba diyorum, bana mı bakıyor, yoksa sadece dalmış mı? emin de değilim, ama bakıyorum ve bir ki üç deyip fırladım yerimden, karşına geçtim. "ne bakıyorsun lan" diyecek iken efendi efendi konuşmaya başladım ve konu bana ders çalıştırmaktan başladı ve döndü dolaştı vs'ye geldi. ben ilk sene okumayı düşünmüyordum ve ne yapacağımı tasarlıyordum. sonra öğrendim ki o da o sene okulu donduracakmış ve bana formaliteleri anlatmaya başladı. velhasıl kelam ona, "sen neden donduracaksın" deme gafletinde bulundum. şöyle dedi;

"çünkü hamileyim." (hobaaa)

bir süre sessizce bekledim. parmaklarına baktım. dalga mı geçiyor, anlayamadım. o sene onu fakültede hiç görmedim!

dört numara: şimdi bunu nasıl yazayım bilemedim, hmm, biriyle nette tanışmışsın ve bir kez beraber olmuşsun ve askere gitmişsin, askerden gelmişsin ve kızla yeniden telefonla iletişime geçmeye çalıştığında karşına bir erkek çıkar.

"napcansın aylin'i?" (adı salladım)
"bilmem?!" (aklıma hiçbir şey gelmedi)
"becermek mi istiyorsun?" (yuhhh)
"hööö?!!!" (noluyo lan)
"ben onun sevgilisiyim ve onu becermek istiyorsan önce beni becermelisin, kabuıl ediyor musun?" (yuhh!!)
"yok yok, yok valla istemiyorum!" (çatt, telefonu kapa)

aylin senin allah belanı versin...

üç numara: yer yine üniversite ve altıncı finalinde verdiğim bir dersin ikinci vizesine girmişim. bir şeyler karalamışım. ilk vize idare eder bir şey, o yüzden ikinci vizeden o kağıda yüz üzerinden on verse bile yeter. neyse, sonuçlar asılmış ve adım yazan yerde koskocaman bir sıfır var. bakıyorum soluna, 1 var mı diye, ama yok, sıfır var. sıfır mı? birden tüm listeyi inceliyorum ve benden başka sıfır da yok. sıfır bu ya, hayır yani hiç sınava girmeseydim keşke, bu ne, bu sıfır ne, valla sıfır, billa sıfır. hiç, yani yok muşum, hiç olmamışım, bu ne ağbi, ayıptır, yazıktır ya hu...

iki numara: kız gelmiş yanıma ve beni sinir edip gitmiş. kendi şehrine dönmüş. neyse, ben de gitmişim marilyn manson konserine ve onun da o herifi sevdiğini bildiğimden onun bir şarkısını dinletmek için telefon açmışım. olay buraya kadar çok sıradan ve normal bir hadise. üç gün sonra telefon geliyor;

"neden dinlettin bana onu?"
"sen seviyorsun ya, o yüzden"
"ben sana "gidelim" dediğimizde neden "ben gitmeyeceğim" dedin bana?"
"hö?? o konuşmayı hatırlamıyorum, sallamıyorsun değil mi?"
"beni ne kadar üzdüğünü biliyor musun?"
"haa?! çekip gitmek için bahane aramıyorsun değil mi? çünkü cidden o konuşmayı hatırlamıyorum. bizimle gezen o kız arkadaşına çok sinir olduğum için o sinirle öyle bi şey demişsindir belki, ama gerçekten hatırlamıyorum"
"demek artık konuştuklarımızı da hatırlamıyorsun, demek beni sevmiyorsun, beni sevsen tüm konuşmalarımızı hatırlardın, bak ben hatırlıyorum, sen beni sevmiyorsun!"
"!!!!"

vallahi hatırlamıyorum, hayır hatırlasam bi bok yedim diyeceğim ama, cidden hatırlamıyorum. acaba salladı mı? neyse, artık bir önemi yok.

bir numara: bir kadınla sadece yatmak için görüşüyorsun ve bir ki derken üç olmuş. bari dört de olsun diyorsun ve telefonu açıyorsun;

"aylin naber?" (adı salladım)
"iyidir, sen nabıyorsun?"
"akşam buluşalım mı?" (selam faslısını geç)
"300 milyonun var mı?" (hööö!!)
"300 milyon mu? o neden?" (şaka mı bu?)
"artık orospuluk yapmaya karar verdim, iyi para var o işte. sen benim arkadaşımsın, arkadaş indirimi yapayım, 200 milyon olsun!" (!!!)
"ben seni sonra ararım!"

aylin, senin de allah belanı versin. nedir bu aylinlerden çektiğim.

zero nambır: buna paralel hat numarası denir. denediniz mi bilmem. paralel telefonları bilirsiniz ama. neyse, rastgele bir numara aranır ve karşıdaki erkek çıkarsa sanki kendisi yanlışlıkla hatta karışmış gibi, paralelden bizim konuşmaları dinler ve hatta güler;

"cemal naber ağbi, iyidir şekerim sen nabıyorsun, iyidir işte ağbi ya bizim karıyı sen gördün mü oralarda orospu olmuş diyorlar, hiç duymadım valla, sen bi şey bilmiyorsun di mi ağbi haberin falan da yok"
"ehehehe"
"yok ağbiciğim valla duymadım duysam söylemez miyim, yalan söyleme lan senin koynundaymış dün gece"
"hööö!!, ehehehe"
"ne dinliyon lan orospu çocuğu"
"???!!!"
"ahahaha, bak hala dinliyor geri zekalı ya, ahaha, lan bundan sonra bu içkiyi ağzımızla içelim, kapat paraleli, puhahaha"

eksi 1: üniversitede belki faydası dokunur diye, tamamen menfaat icabı bir danışmanın kaynanasına kan verdim. neyse, zaman geçti ve sınav sonuçları açıklanacak. gittim yanına, acelem var ve sonucu öğrenip bir yere yetişmem lazım. herif sonucu söylemedi bana. sinirlendim;

"senin kaynana kan veren kolum var ya sa....."(nokta nokta dolu değil, tahmin ettiğiniz kısmı söyleyemedim)
"!!!"(gözleri büyümüş halde bana bakar)
"çok acıdı, hoh, gitmem lazım, iyi günler!"


aylinler kadar kafanıza taş düşsün!!!

30 Haziran 2011 Perşembe

ben yedi yılda bir aşık olurum ve on dört yılda bir bana araba çarpar

(bu hikayede anlatılan olaylar kurgu değil, gerçektir ve okuma bittiğinde yüzünde tebessüm yerine "yazık çocuğa" ifadesi oluşanı demir levye ile kovalayıp döverim. eski takipçilerim bilir, daha önce okudukları ve sonra çeşitli nedenlerle sildiğim iki yazımın birleşimidir ve gerekli düzeltmeler iyice yapılmıştır. tertemiz ve pir-u pak bir yazı olmuştur.)

benim belli bir sistematiğim vardır. mesela bana ondört yılda bir araba çarpar. bu kesin bir önermedir. çarpmazsa olmaz, olabilemez. hatta o çarpmazsa gider ben çarparım. buna benzer bir şey de yedi yılda bir aşık olmamdır. o süre dolunca aşık olmazsam olmaz, aşk bana vurmazsa gider ben onu döverim!

ilk aşık olduğum veya aşık olduğumu sandığım karşı cins, ilkokul 1'e giderken ilk okumayı söken kişi olan serpil'dir. halihazırda nasıl biri olduğuna dair en küçük bir fikrim bile yok. sanırım öğretmen çocuğuydu ve o yüzden okuma ve yazmayı hemen çözüvermişti. benim okul hayatım, büyük başarısızlıklar bütünü içinde büyük bir başarı ile üniversiteyi bitirebilmemdir. hayatınızda görebileceğiniz en kötü öğrencilerden biriyimdir. işte okuma yazmayı ikinci dönem öğrendiğimde öğretmenimiz beni tebrik etti ve serpil'in eline para verip ve beni gösterip "okumayı söktü. beraber kantine inip ona gazoz ve simit al" demişti. ilk defa bir kızla çıkmam da böyle olmuştur. hesabı öğretmen ödedi! neyse işte, onun beyaz bir kuşak ile arkadan bağlanmış nefis siyah önlüğü ve bu önlüğün dantelli beyaz yakası ile benim naylondan imal siyah önlüğüm elbette yarışamazdı. aramızda sınıf farkı vardı! ya işte böyle seviyeli okur, serpil ile sadece yönetici sınıfın izin verdiği oranda ve zamanda karşılıklı vakit geçirebilirdim. daha ötesi olamazdı. zaten yaşım da küçüktü ve daha özal seçimi bile kazanmamış, evren ülkeyi demir yumruğu ile ezmekle meşguldü. çok havai bir dönemimdeydim ve yaşım altı ise ve aşıksam, dünya çok güzeldi be! ben bu saç rengini bile hatırlamadığım serpil'e aşık olmuştum. onu artık her gördüğümde içim pır pır eder, kalbim cik cik öterdi. ta ki 2. sınıfa geçene kadar. kader ve okul yönetimi serpil ile beni ayırdılar. zekiler bir sınıfa toplanırlarken, tembeller tembellerle takılmaya başlamıştı. sosyal sınıflarımızın ayrılığı yetmiyormuş gibi okul yönetimi de işimize taş koymuştu. lanet olsun bu ağalık düzenine ve marabalığa!

hemen hemen aynı vakitler ben sokaklarda cirit atarken, para kazanmak için her boku göze aldığım çocukluğuma devam ediyorum. dokumacılardı sanırım, kullanmadıkları parçaları dükkan önüne bırakırlar ve sonra satarlardı. işte bir grup çocuk, sineklerin tanrısı hikayesindeki gibi vahşileşip o parçaları toplardık. plan yapıldı ve parçayı kapıp kaçan sazan ben seçildim. son hızla koşmaya başladım ve parçayı kaptığım gibi hızımı da artırdım. erketeler takip edilip edilmediğimi bana bağıracaklardı. kalbim küt küt atarken yine, hiç bir ses duymadım ve koşarken geriye baktım, önüme döndüm ve küttt diye duran bir arabaya çarptım. bayılmamışım! burnumdan o kırmızı sıvı akarken yavaş yavaş, çeşmenin başında elimi yüzümü yıkadım. sonra burnum şişti, sonra şişlik indi, sonra bir baktım, burnum yamuk, kırılmış anlayacağınız. senelerce o yamuk burunla dolaştım ve parayı bulunca karısını değiştiren zengin misali, burnumu büyüyünce yenilettim. şimdi sıfır kilometre değil ama, kilometresi de fazla bozulmadı hani!

bu ilklerin kaderim olacağını ve hayatımı şekillendireceğini bilmiyordum!

aradan tam yedi yıl geçti. magic box star 1 yeni açılmış, italya 90 tüm hızıyla devam ederken, ben, ilk defa tatile çıktım ve kuşadası'nda bir restorana gittim. onu da ilk defa oraya yemek yemek için geldiğinde gördüm. adı funda'ydı. o zamana kadar gördüğüm en güzel kızdı. sarı, bukle bukle saçlara sahipti. denize girerken tek parça, kenarları sarı olan siyah bir mayo giyerdi. sudan çıktığında bir tanrıçayı andırıyordu. o yaşa kadar okul, futbol, mahalle kavgası ve para kazanmak için çalışmak dışında bir sosyal aktivite içine girmeyen ben, tabiri caiz ise öküzün tekiydim. yani anlayacağınız cem karaca'nın genç işçisiydim bir nevi. saçlarımı tarayıp kolonya da sürmezdim. o zamanlar bizim oralarda kuaför yoktu, berber vardı ve berberler daima üç numara keser. neyse, anlayacağınız funda'ya gidip "funda, seni seviyorum, saçlarının hastasıyım, hadi gel bu 13 yaşımıza aldırmadan seni kaçırayım" diyemezdim. saçma olurdu doğal olarak, ama bak ilk içkimi onunla karşılıklı içmişimdir. o zamanlar alkol yaş sınırı yoktu sanırım ve benim barda likör dağıtmama izin vardı. o nane likörü isteyince, ben de bir tane kendime doldurdum. o zamandan beri nane likörü içmem. hiç sevmem. kendimi funda'ya ispat da etmiştim. sonra o sitenin sinemasında bakıştık, deniz kenarında konuştuk ve hatta biliyor musunuz, onunla aynı küçük göleti bile beğenmişiz. o derece benzermişiz be, heyyt lan!! basketbol sahasına gidip maç yapmak, sallanan koltukta sallanmak ve çekirdek çitletmek eğlenceliydi. hem zaten altı üstü bir yaz aşkıydı. fazla önemsemedim o yüzden! ama ilk defa sınıf atlayacağıma inancım artmıştı. bir sürü yeni kişi tanımış ve "ben büyüyünce şan dersleri alacağım" diyen bir kız çocuğuna "o ne ki" diye de sormuştum. kro işte, allan krosu, şan dersi lan bunu bilmeyecek ne var, cık cık, şan dersiymiş, şan dersine sokayım senin, töbe töbe. benim resme tutkum, orta ikide, resim dersinden ikinci dönem dört getirmemle bitmiştir. müziğe tutkum da böyle bitti. zaten sanat hayatımın olamayacağını orta bir resim hocam zaten yüzüme haykırmıştı. "senden değil ressam, fırça kılı bile olmaz!" oysa yüzyıllarca bu eller inek sağmış, koyun kırpmış, fındık toplamış, tarla çapalamıştı. fırça tutmaktan anlamaması kadar doğal bir şey olamaz ki! neyse işte, funda'yı son kez izmir'e giderken tofaş bir arabada gördüm. arabası vardı lan babasının, düşünün gerisini, sene 90 ve arabası var. yuhhh, acayip zenginmiş, şimdi düşündükçe yine şok oluyorum bak! ben el salladım arkasından. bursa'ya giderken izmir'in terminalinden aldığın ilk şey bir adet aşkın nur yengi-sevgiliye albümüdür. bu aynı zamanda ilk aldığım albümdür. okul başlar başlamaz onu unuttum. adı aklımdadır. facebook da arayım dedim bi defa. tüm gerçeği açıklayayım. bulamadım. hoş olurdu herhalde anlatması! hem belki karşıyakalıdır. seviyorum lan karşıyakalı kızları, izmir kızları yoktur aslında, karşıyaka kızları vardır.

o sene bana herhangi bir taşıt çarpmadı. daha vakti vardı.

ve aradan yedi yıl daha geçti. bir hafta öss, bir hafta öys çalışıp kazandığım üniversite zamanı. onu ilk kez üzerinde siyah bir deri mont, elinde sigara ile kantinde gördüm. kapalı mekanlarda henüz sigara yasaklanmamıştı ve sigaranının dumanını içine çekmiş ve dışarı doğru keyifle üflüyordu. her şey slow motion gerçekleşiyordu ve duman, sarı renkli, kıvır kıvır saçlarının arasından geçerken, o gözlerini kısmış ve kırmızıya boyanmış dudakları alev alev yanıyordu. tamamı erkek bir yatılı okulu bitirmiş benim için gördüğüm en güzel sahneydi. sonra pılını pırtısını toplayıp çekip gitti kantinden. yüreğimi de söküp götürerek. hala daha o yavaş çekim aklımdadır. inanılmaz bir andı benim için. neyse, efendi bir genç olarak hemen soruşturdum. malum, efendi gençler araya arkadaşlarını sokarlar, piçler direkt konuya dalarlar. direkt konuya dalmak her zaman daha etkili bir yöntemdir. neyse, öğrendim ki benimle aynı bölüm, ama iki devre üstüm ve nişanlısı var. yakında evlenecekmiş. ohaa, bu ne lan. hemen mi, beni bekleyemedin mi?

sonra ona olan ilgimi göstermem gerekiyordu ve bunu başardım. kantinde o tek başına otururken, onu gözetliyordum ve en sonunda beni fark etti. karşılıklı bir süre bakıştık. acayip salakça bir andı. yanına gitmeye karar verdim. kalbim el parmak uçlarımdan fırlayacak gibiydi. kan yüzünden her tarafım zonkluyordu ve yanına varmam sanki bir asır sürmüştü. saçlarıma herhalde ilk kez o an beyaz düştü. "oturabilir miyim" dediğimi hatırlıyorum. "sana aşığım" diye lafa başladım. kocaman gözleri türkan şoray'ın gözlerinden bile daha büyük hale geldi. içimde birikmiş meğerse, rahatlamak için ona dair bildiğim her şeyi anlattım. telefon rehberinden nasıl onun numarasını bulduğumu bile açıkladım. bazı günler onu kaç metre geriden, dikkatli izlediğimi, kazara onu gördüğüm yerlerin analizini yapıp, nasıl oralarda dolaştığımı, çarpışma testlerini arkadaşlarımın üzerinde denediğimi, yani ona dair aklımda kalan her şeyi anlattım. ilgiyle dinledi. sonra çok bilmiş gibi akıl vermeye kalktı. benim ihtiyacım olan tek şey beni dinlemesiydi. akıl verenler genelde saçmalar, benim gibi. okulu bitene kadar sık sık konuştuk. gülüştük, eğlendik. okulu bitti ve gitti.otuz  yaşıma gelmeden kesin bir daha görürüm diyordum. otuzu geçtiğim halde hala göremedim!

aradan tam on dört yıl geçmişti ve zalim kader yine ağlarını örmüştü. bir gün minibüsten indim ve kaldırıma çıkıp, minibüste kalanlara selam olsun deyip, iki kolumu sallayıp, onlara güle güle dedim. dedim demesine ama sonra birden, yan tarafımda bir acı hissettim. bir anda kendimi yerde yuvarlanırken buldum ve kısa bir süre sonra hışımla ayağa kalktım. bir baktım ki şoförde inmiş araçtan. gerzek herif kaldırımda geri geri giderken beni görmemiş ve çarpmış. işte böyle olur zaten bana çarpan arabalar. hırrr! üstüm başım leş, minibüstekiler de inmişler, sağım solum sobe, ekmek taşıyan bir kamyonet işte, pehh.

o sene, bana bir otobüs çarpmış. çarpmış diyorum, çünkü hatırlamıyorum. bu olay benim sakarlığım üzerine uydurulmuş bir hikaye mi, yoksa gerçekten çarptı mı bilmiyorum. o kadar çok kişi o otobüsün bana çarptığını iddia etti ki, artık tüm fakülte arkadaşlarımla iletişimi kesmek zorunda kaldım! kazara biri ile karşılaşsam, "ahaa, god(gerisi önemli değil'in kısaltması) araba, ahaha". sıkıldım bu muhabbetten. ben size olayı anlatayım, varın gerisine siz karar verin. o gün, yani ramazan, karnım aç. o vakitler oruç tutuyorum ve okurken de çalıştığım için işten dönmüşüm, eve gideceğim, otobüs bekliyorum. işte tam o anda yanımdan bir taksi geçti ve neredeyse aynası koluma çarpıyordu. benim olayım bu. neyse, eve geldim, esas bomba patladı. "god, iyi misin, lan az kalsın otobüs çarpıyordu sana, bi şeyin yok di mi?" ben gayet sakinim ve "yok ya hu ne otobüsü, taksinin aynası çarpıyordu, hem sen nerden biliyorsun?" "lan sana çarpacak olan otobüsün içindeydim, cama yapıştım, oh my god, god(göd okuyanı parabellum ile kovalarım) diye bağırıyordum". "yok ya hu, valla bak, otobüs değildi o, hem otobüsün aynası yüksekte olur, çarpsa kafama çarpardı, oysa bu taksi, koluma çarpıyordu, çarpmadı işte."

hikayeyi anlattım. aha da siz karan verin, kim haklı kim haksız!

aradan yedi yıl geçtikten sonra yine aynı şey meydana geldi. bu sefer hazırlıklıydım. her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladım. ve evet, plan yapmak saçmadır, işte o zaman anladım.

benim belli bir sistematiğim vardır. mesela bana ondört yılda bir araba çarpar. bu kesin bir önermedir. çarpmazsa olmaz. olabilemez. o çarpmazsa gider ben çarparım. işte buna benzer bir şey, lanet vardır üzerimde, yedi yılda bir aşık olmazsam olmaz, olabilemez. mevsim sonu indirimi gibi, vakit gelmek üzere. seneye üzerime kalın bir zırh giyeceğim, şövalyeler gibi dolaşacağım. havaalanlarına gitmeyeceğim, uçak çarpabilir çünkü. trenlerden uzak duracağım. kaskla da dolaşabilirim hani, acaba motosiklet çarpmasını beklesem, hem yedi, hem on dört yıllık döngü vakti geldi bak. elimde senet yok ama, vademin gelecek seneden önce dolacağını hiç sanmıyorum. hem bunu bilimsel istatistikler söylüyor. ortalama ömür yetmiş falan, o zamana kadar beş defa daha aşık olurum, üç defa daha araba çarpar bana.

28 Haziran 2011 Salı

punch-drunk love

bir çok kız kardeşe sahip olmak zor olsa gerek. kız kardeşlerin de bir tutkusu var sanırım. baba soyunun devamını istiyorlar ve bunun için erkek kardeşe çeşitli yardımda bulunuyorlar ve hatta evlenmediklerinde onun gay olduğunu da düşünüyorlar. hatta şöyle düşünün, bizim ülkemizde kız kardeşlerin en büyük görevi, ağbilerine kız arkadaşlarını ayartmaktır!

eski bir dostumun bana karrgo ile gönderdiği filmler arasında yer alan bu filmde barry egan böyle bir insandır. üzerinden mavi takım elbisesi hiç çıkarmadan oynar ve yedi tane kız kardeşi vardır. onlar tarafından ortanın malı gibi kullanılır. en sonunda kız kardeşlerinin aracılığı ile birini bulur. kadın hoşuna gitmiştir, ama onun amacı, kardeşlerinden bağımsız olarak o kadını kafalamaktır. diğer türlü başına neler geleceğini bilir. onlara bağımlı bir hayat istememektedir.

biraz takıntıları olan barry, elini bir telefonla seks şirketi olduğunu söyleyen elemanlara kaptırır, kolunu da kaptırmak üzeridir. ve olaylar gelişir, havai'ye gitmek için toplanan miller, seyahatler, bir anda kendinden geçip, ortalığın aq ve harbiden etkileyici bir aşk hikayesi. adam sandler'ın izlediğim tek iyi filmi. bitirdiğinizde yüzünüzde romantik komedilerde oluşan o sırıtkan aptal ifade oluşuyorsa eğer, bu film sizin tarzınız değildir. tebessüm güzeldir. o sıkıcı sıradan kalabalığın içinde kendisi olabilen iki kişinin hikayesidir.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.