aşağı yukarı dört yıldır aynı evde yaşıyordum. ocak ile doğalgazı birbirine bağlayan boru gaz kaçırınca ev sahibine söyledim. odada iki bira açmış ve bitirmişim bu arada. adam eve geldi;
sen içki mi içiyorsun?
evet.
bu ev meyhane mi, ben hacı adamım, nasıl içersin?
şaka mı yapıyorsun ağbi?
yoo, çok ciddiyim, ay başına kadar terk ediyorsun bu evi!
haydaa, ne işin var çayda diyorum kendi kendime. çok sinirlendim. üçüncü kez evden atılıyorum. daha önce bir kez fakültede, yaz ortasında ev sahibi evi sattığı için atılmıştık. sonra belediyenin otel tipi odasında kalırken sabah mesai başlar başlamaz zabıta tarafından tebligatla yollanmıştım. onun nedeni gerzek başkanın karizmasını sarsmammış. benim öyle bir sarsmak gibi niyetim yoktu ama o sarsılmış hissetmiş işte! zaten daha sonra aday bile gösterilmedi. zaten yükünü toplamıştı o beş yılda.
evden atıldım lan, çok sinirliyim. her canlı ölümü tadacaktır misali her kiracı evden atılacaktır diye bir kanun var galiba. çok sinirlendim. bana resmen terbiyesizlik yaptı ve bir ercüment çözer nasıl olunur o zaman anladım. daha önce elimde bira kutularıyla beni eve içki taşırken gördü. eve kız attığımı da biliyor. o zaman evini kerhaneye benzetmemişti vesselam. neyse, mesele üç aşağı beş yukarı sonradan belli oldu. evden taşındığım gün evi çoktan kiraladığını söyledi. benden kafasına göre az alıyordu sanırım ve yenisi ona çokca vermeye razı oldu! bende gittim çatı katı tuttum bu arada. daha düşük kira, depreme dayanıklı bir ev, biraz küçük ama kocaman terası var, daha ne a q. boya işini arkadaşlarla hallettim. digitürk gelip çanağı taktı tepeye ve altıncı kata irili ufaklı toplam 50 parça eşya taşıdı üç kişi. adam kanepeyi omuzladı ve altıncı kata çıkardı be. ben ikinci adımdan sonra altında kalırdım.
evlerinden kiracılarını böyle saçma sapan nedenlerle atan ve insanı deli eden geri zekalılarla bir şekilde de olsa yaşamak ne berbat bir şey.
ee, gidiyorsun, son bir şey söylemeyecek misin?
içimden "hakkını helal et dememi bekliyorsun di mi a q herifi" diye geçiriyorum. "kibre bak adamdaki" diyorum kendi kendime. "yoo" dedim en sonunda.
iki güzel şarkı ile gece gece keyiflenelim. girişi en güzel şarkılardan biri olan i just want to celebrate, rare earth'ın one world albümünden.
ikinci şarkı kashmir. bir led zeppelin parçası. bunun da girişi oldukça güzeldir ve size tanıdık gelebilir. teoman, paramparça'yı buradan arakladı derler.
jamiroquai, 8-9 eylülde benim ilçede konser verecekmiş. uzun yıllardır ortalıkta yoktu. sanırım 90 sonu - 2000 başı gençliğini rock n coke'a çekmek istemişler. tabi bu kuşak için birde prodigy eklersen hiç sorun olmaz. lan jamiroquai ve prodigy mi kaldı? adamlar emeklilik yıllarında bu sayede harçlıklarını çıkarıyorlar. neyse, o zamanlar deeper underground'u çok severdim. güzel şarkıydı. zaten kendisinin başka parçası da yoktur. o kafasına taktığı garip bereler bir yarım saat milleti oyalayabilir. ama prodigy öyle değil. 2004 sonbaharındaki konserleri kadar hiç bir konserde eğlenemedim. neredeyse sanhe önüydük feci güzeldi. hatta en sonunda şu sarışın elemana 5 milyonluk banknot bile imzalatmıştım. o parayı kaybettim ama. neyse, 2000'lere girerken acayip bir müzikal patlama vardı. popun son gösterişli yıllarıydı ve evde kablolu tv var, açıyordum sürekli aynı klipleri döndüren bir kanalı, ders çalışıyordum. mezuniyet ödevini de aynı şekilde bitirmiştim ve o hafta zor günler olarak kalmadı aklımda. eğlenceli günlerdi. fatboy slim ilk kez istanbul'da konser veriyordu ve bilet fiyatları yanlış hatırlamıyorsam 90 milyondu. benim aylık maaşım ise 75 civarı. w a q. şimdi hepsi ön gruplar olarak sahne alacak neredeyse. demek o zamanlar yeterince voliyi vuramamışlar. son ekstraları bunlar. jamiroquai'ı bundan sonra hatırlayan beynimi sikiim..
godzilla'yı giresun'da izlemiştim. birde come with me parçası vardır bu filmin soundtrack'ında. o da güzeldir. ama nedense bu parça daha güzeldir. filme dair aklımda fazla bir şey kalmadı. şarkılarından başka.
vatan emniyetin oralarda bir yerdeki cami tuvaleti pisuvuarının taharet musluğu yok(!) ama taharet tası var. ister kimse yokken penisini yıka, ister işedikten sonra su dök. oh mis.. bu da birincisi..
eski bir ford kamyon uyarı levhası. zırıldamak, eskiden oldukça fazla şekilde kullanılıyormuş demek. benim aklıma askerlik geldi. orada her şeyin bir kullanma talimatı vardır. ama talimatlar emredicidir. ford fabrikası müşterisine nazik davranıyor(!) hem ne demişler, alırsın ford, olursun lord..
geçen haftaların birisinde bir arkadaşla rastlaştık ve "çocuk nasıl" derken üç çocuğu olduğunu öğrendim. daha evleneli üç yıl olmuş, "ne bu acele" derken anlattı;
"sorma ağbi, geçen ramazan iftar, teravih derken gece 12 oldu, sahura kaldı bir kaç saat. acele ile işe giriştim, 9 ay sonra ikizler doğdu!"
siz siz olun acele etmeyin, şeytan karışır sonra :)
var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu! düşüncemizin katlanması mı güzel, zalim kaderin yumruklarına, oklarına yoksa diretip bela denizlerine karşı dur, yeter! demesi mi? ölmek, uyumak sadece! düşünün ki uyumakla yalnız bitebilir bütün acıları yüreğin, çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü! çünkü ölüm uykularında, sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından, ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden. kim dayanabilir zamanın kırbacına? zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine, sevgisinin kepaze edilmesine kanunların bu kadar yavaş yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine kötülere kul olmasına iyi insanın bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? kim ister bütün bunlara katlanmak ağır bir hayatın altında inleyip terlemek ölümden sonraki bir şeyden korkmasa, o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya ürkütmese yüreğini? bilmediğimiz belalara atılmaktansa çektiklerine razı etmese insanı? bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini. ve nice büyük, yiğitçe atılışlar yollarını değiştirip bu yüzden. bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar. (shakespeare - hamlet)
dünyanın ekseni oniki santim kaymıştı, behzat amirim esra'ya bir santim bile yaklaşmamıştı hani. dünyanın eksene hala kaymaya devam ederken, rtük ve star tv, izleyenlere bir santim bile yaklaşmadı. tv'mizin en harika yapımlarından biri geçip gitti kırmızı vosvosla. bir gün gelir ve o üyeler de bize yaklaşır, bizim de zevklerimizin olduğunu, onlardan farklı şeyler izleyebileceğimi, sevebileceğimizi, küfredebileceğimizi, içebileceğimizi, öpüşebileceğimizi, çocuk yapmamak için de sevişebileceğimizi anlarlar umarım. hani diyordu ya amirim "ben sevmesini bilmiyorum" diye, herhalde rtük de sevmesini bilmiyor. hatta harun gibi bağırayım bak şimdi, "lan biriniz de anlayın be, seviyorum merkez seviyorum, anladın mı?" gereksiz yere kanalı işgal ediyormuşuz demek!..
şu sigara yasağına karşı durmak, sarı öküzü feda etmemek gerekiyordu. kapalı mekan falan derken herifler özel arabalarımızda dahi sigarayı yasakladı. şimdi alkol işi neredeyse tamamen çözülüyor. yasağın iyisi kötüsü olmaz arkadaş. yakında içkiyi yasaklarlarsa şaşırmayın diyorduk. az kaldı, sabredin, evinizde içmeniz de yasaklanacak..
dumanlı sahamı, rahatca ve ucuza içebileceğim biramı geri istiyorum..
filminde de gördüğünüz üzere the doors bu şarkıyı çaldıkları kulüpte ilk çaldıklarında kovulmuşlardır. çünkü jim morrison'ın annesi ile ilgili fantezileri biraz ağır kaçmıştır. ama bu oedipus kompleksi sözler doğaçlama sırasından dilden fırlamıştır. ayrıca şarkının çok güzel bir klibi vardır ve biz buna apocalypse now filmi olarak biliriz! şarkı, vietnam savaşı ile özdeşleşmiş parçalardan birisidir. neyse, müthiştir..
this is the end, beautiful friend
this is the end, my only friend, the end
of our elaborate plans, the end
of everything that stands, the end
(bu son, güzel arkadaş, bu son, tek arkadaşım, özenli planlarımızın sonu, ayakta duran her şeyin sonu, son.)
no safety or surprise, the end
i'll never look into your eyes...again
can you picture what will be, so limitless and free
desperately in need...of some...stranger's hand
in a...desperate land
(güvenlik ya da şaşkınlık yok, son, bir daha asla gözlerinin içine bakmayacağım. düşünebilir misin, ne olabilir acaba, öyle sınırsız ve özgür, umutsuzca, gereksinir bir yabancıya, çaresiz bir ülkede. )
lost in a roman...wilderness of pain
and all the children are insane, all the children are insane
waiting for the summer rain, yeah
there's danger on the edge of town
ride the king's highway, baby
weird scenes inside the gold mine
ride the highway west, baby
(bir roma acısının vahşetinde kayıp, ve tüm çocuklar şuursuz, tüm çocuklar şuursuz, beklerken yaz yağmurunu, kasabanın sınırında tehlike var, kralın otoyolunu kullan. altın madeninde tekin olmayan görüntüler; bebeğim, batıya giden yolu kullan. )
ride the snake, ride the snake
to the lake, the ancient lake, baby
the snake is long, seven miles
ride the snake...he's old, and his skin is cold
(yılanı sür, yılanı sür. göle kadar, göle kadar. eski göle, bebeğim, yılan uzun, göle kadar, göle kadar. eski göle, bebeğim, yılan uzun yedi mil, yılanı sür. yaşlı, ve derisi soğuk)
the west is the best, the west is the best
get here, and we'll do the rest
the blue bus is callin' us, the blue bus is callin' us
driver, where you taken' us
the killer awoke before dawn, he put his boots on
he took a face from the ancient gallery
and he walked on down the hall
(batı en iyisi, batı en iyisi -west'in kadını temsil ettiği de söylenir-,gel buraya, gerisini biz hallederiz. mavi otobüs bizi çağırıyor, mavi otobüs bizi çağırıyor. şoför, bizi nereye götürüyorsun? katil gün doğmadan uyandı, çizmelerini giydi, eski dehlizlerden bir surat kopup geldi, koridorda inmeye devam etti. )
he went into the room where his sister lived, and...then he
paid a visit to his brother, and then he
he walked on down the hall, and
and he came to a door...and he looked inside
father, yes son, i want to kill you
mother...i want to...fuck you
(kız kardeşinin yaşadığı odaya gitti, ve sonra erkek kardeşine uğradı, ve sonra koridorda inmeye devam etti. ve bir kapıya geldi, ve içeri baktı; baba, "evet oğlum?" "seni öldürmek istiyorum, anne, seni ise…")
c'mon baby, take a chance with us x3
and meet me at the back of the blue bus
doin' a blue rock, on a blue bus
doin' a blue rock, c'mon, yeahkill,
kill, kill, kill, kill, kill
(hadi bebek, bizimle şansını bir dene. hadi bebek, bizimle şansını bir dene hadi bebek, bizimle şansını bir dene. ve mavi otobüsün arkasında buluş benimle. mavi, yaşa! çevresinde… hadi mavi otobüs, hadi… hadi, öldür, öldür, öldür.... )
this is the end, beautiful friend
this is the end, my only friend, the end
it hurts to set you free
but you'll never follow me
the end of laughter and soft lies
the end of nights we tried to die
this is the end
(bu son, güzel arkadaş. bu son, tek arkadaşım, son. seni rahat bırakmak acı veriyor, ama asla peşimden gelmeyeceksin. kahkaha ve beyaz yalanların sonu, ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu. bu son. )
'en harika robotlar' diye bir liste yapılsa elbette t 1000, asimo, r2d2, bumblebee listeye girer. zirveye ise marvin yerleşir. zaman içinde sürekli yol aldığı için evrenden 7 kat daha fazla
yaşayan, insan kişiliğine sahip paranoyak bir robottur kendileri.
kocaman bir beyni vardır, ama ona sürekli "marvin, şunları getir,
bunları götür" türü emirler verilmektedir. hayattan o kadar çok
sıkılmıştır ki ultra zeki ve çevik bir tankı bile hayata küstürmüştür.
en büyük silahı karşısındakini depresyona anında sokabilmesidir. evrenin sonundaki restoran'da yemek yiyen bizimkileri 976 milyar yıl
boyunca beklemiştir. o kadar büyük bunalımdadır ki, bir
seferinde ford prefect ile şöyle bir konuşması olur;
"benimle konuşmak istiyormuşsun gibi davranma, benden nefret ettiğini biliyorum."
"hayır, etmiyorum."
"evet
ediyorsun, herkes eder. bu evrenin bir parçası. birinin benden nefret
etmeye başlaması için onunla konuşmam yeterli. robotlar bile nefret
eder benden. eğer beni görmezden gelirsen, sanırım buradan çekip
gidebilirim."
tanrının evrene son mesajını okurken, en sonunda ışığı söner. tanrının mesajı şöyledir:
"verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz."
thom
yorke, paranoid android şarkısını bu robottan esinlenerek yapmış
derler. zaten şarkıdaki bazı sözler direkt kitaptan alınmadır. şarkıdaki
"i may be paranoid, but not an android" sözleri de marvin'e aittir.
please could you stop the noise, i'm trying to get some rest (arthur dent uzay gemisinde uyumaya çalışmaktadır. ama gürültüler yüzünden uyanır ve şöyle der; lütfen şu sesi keser misiniz, dinlenmeye çalışıyorum)
from all the unborn chicken voices in my head
(kafamdaki tüm doğmamış tavuk seslerinden kurtulmaya) what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but not an android)
(paranoyak olabilirim, ama android değilim -marvin'in rehberdeki sözü) what's that...? (o nedir..?)
(i may be paranoid, but not an android)
(paranoyak olabilirim, ama android değilim) when ı am king, you will be first against the wall (rehberde sirius sibernetik şirketi için kullanılan söz; "ben kral olduğumda ilk kurşuna dizilecek kişi sensin")
with your opinion which is of no consequence at all
(sonuçsuz (önemsiz) düşüncenle..
) what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but no android)
(paranoyak olabilirim, ama android değilim) what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but no android)
(paranoyak olabilirim, ama android değilim) ambition makes you look pretty ugly(otostop çekerek evreni dolaşan ford prefect'in zaphod'a söylediği söz. zaphod galaksinin başkanınıdır ve bir gezegeni yağmalamak istemektedir; ford şöyle der; hırs çok çirkin gösteriyor
seni)
kicking and squealing gucci little piggy
(tekmeleyen, vıyaklayan minik domuz) you don't remember
(hatırlamıyorsun) you don't remember
(hatırlamıyorsun) why don't you remember my name?
(zaphod, arthur'un adını sürekli unutmaktadır ve bir yerde arthur patlar; neden hatırlamıyorsun adımı?) off with his head, man
(kafadan kontak adam) off with his head, man (kafadan kontak adam)
why don't you remember my name?
(neden hatırlamıyorsun adımı)
i guess he does....
(sanırım hatırlıyor)
rain down, rain down
come on rain down on me
from a great height
from a great height... height...
rain down, rain down
come on rain down on me
from a great height
from a great height... height...
rain down, rain down
come on rain down on me
(yağın üstüme, hadi yağın
üstüme büyük bir yükseklikten) sonsuz ihtimalsizlik motorunun ürünü
olarak birdenbire gökyüzünde beliren ispermeçet balinasının düşerken,
aslında yeryüzünün kendine geldiğini sanmasıyla ettiği laf. ) tthat's it, sir/you're leaving (buraya kadar bayım, gidiyorsunuz)
the crackle of pigskin
(domuz derisinin çatırtısı) the dust and the screaming
(toz ve çığlık) the yuppies networking
(züppeler toplanıyor) the panic, the vomit
(panik, kusmuk) (rehberin kapağında don't panic yazar) the panic, the vomit
(panik, kusmuk) god loves his children, god loves his children, yeah!
(tanrı çocuklarını sever)
"tanrının yarattıklarına son mesajı"nı okumak için çıkılan yolculuğa
göndermedir.) (rehber ile şarkı sözleri karşılaştırmasına dair yazı serdarcharliebrown'dan alınma :)