heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

27 Ocak 2014 Pazartesi

son büyücü

kraliçe birinci elizabeth'in danışmanı olan, son büyücü olarak da ünlenen john dee'den bir formül. DİKKAT DİKKAT!! bu sözleri gerçekten okursanız eğer görünmez olabilirsiniz. ciddiyim bak. aşağıdaki sözler uygun bir şekilde söylenirse sizi görünmez yapabiliyormuş. ona göre, okumadan önce tırsın. valla bak..

ol sonuf vaor sag goho iad balt, lonsh calz vonhpo. sobra z-ol ror i ta nazps

okudunuz mu? ellerinize bir bakın görünüyor mu diye. bu arada, görünmez adam kördür, çünkü gözleri ışığı kıramaz ve bu yüzden göremez. hayalet gibi olursunuz alimallah..

ayrıca, wells'in görünmez adamında bir saçmalık vardır. kumaşı görünmez yaptıktan sonra vücuduna sarsa zaten görünmez olacaktı. kendine niye uyguladı ki?

uzun lafın kısası, harflerden ikisinin yerlerini değiştirdim, ne olur ne olmaz!

24 Ocak 2014 Cuma

mayssa karaa


kendi güzel sesi güzel lüblanlı bu hatun, neredeyse grace slick kadar güzel söylüyor şarkıyı. arapça white rabbit ve feed your head..

(american hustle'da o sahne ve arka fondaki şarkı tek kelime ile mükemmel bir uyum sergilemiş. öyle böyle değil)


19 Ocak 2014 Pazar

türk kası

göbeğime uzun yıllar isim bulamamış biri olarak gittiğim american hustle filminde göbeğime isim buldum. christian bale'in american hustle'daki göbeği. tıpkısının aynısı. ciddiyim bak.. göbeğime laf edenlere "ulan aynı göbek christian bale'de de var diyeceğim. çok mutluyum blog, huzur doluyum..






9 Ocak 2014 Perşembe

istanbul'un düşmesi(!)

istanbul'un fethindeki karadan gemilerin yürütülmesi, şahi topu, ulubatlı hasan kısımlarını tüm okul hayatımız boyunca bize öğrettiler. türk kaynakları da bunun pek dışına çıkmaz. şimdi ben size istanbul'un düşüşünü(!) anlatacağım. anlayacağınız genelde hristiyan kaynakları esas alacağım.


öncelikle istanbul halkının bazı boş inançlarını yazmak lazım. hammer tarihine göre, şehrin sakinleri latinlerin zaferle yaldızlı kapıdan içeri gireceklerine inandıkları için o kapı latin istilasından önce imparator tarafından örülmüştür. ama durum değişmemiştir. latin istilası gerçekleşmiş ve talan esnasında çarhımın iki büyük parçası, isa'nın böğrüne saplanan mızrağın demiri(hitler bu parçayı elde etmek için büyük çaba göstermiş ve üstün ırk kuramının bir parçası haline getirmiş), ellerine ve ayaklarına mıhlanan çivilerin ikisi, kristal bir şişe içerisinde bulunan bir parça kanı, meryem ana'nın giyisileri ile vaftizci yahya'nın başını alıp gitmişlerdi. talan ve yağma oldukça uzun sürmüş, görece batı feodal sisteme sahip olmayan istanbul ahalisi feodalite ile tanışmış ve frenklerden nefret etmiştir. ürünü yetiştirir yetiştirmez el koyulan halk arasında latin nefreti yüzyıllarca sürecektir.

ama başka inançlara da sahiptiler. mesela osmanlılar, imparator ve spartalıların bütün çabasına rağmen aya romanos(topkapı) kapısını zorlayacaklar ve oradan kente gireceklerdir. hipodrama kadar(sultan ahmet meydanı) ilerleyecekler, ama tam o sırada göklerden bir melek inecek, osmanlıları önce kentten, sonra avrupa'dan ve hatta anadoludan kovalayıp iran'a kadar sürecektir. işi bitince elindeki kutsal kılıcı sütunlardan birinde oturan ihtiyara verecek ve istanbul dünyanın yeniden kraliçesi olacaktır. ama o melek hiç bir zaman ortalıkta görülmedi.

başka rivayette ise osmanlı şehre girecek, boga meydanına kadar gelecek, ama direnen halk en sonunda şehrini kurtaracaktır.

ahali için kötü olan rivayetler de vardır. aziz morenus adlı birine ait olduğu söylenen rivayete göre oklarla silahlanmış bir halk bütün rumları yok edecektir. paleologların ilki olan mişel, falcı bir kadına torunları zamanında şehrin ne olacağını sorduğunda "mamaimi" cevabını almış. kelimenin esasında bir anlamı yoktur. ama harf sayısından ötürü paleologlardan yedi imparator geleceği ve sonra düşeceklerine dair açıklamalar yapılmış. amaa hammer'e göre mamaimi aslında mehmet'ten başka bir şey değildir. bu rivayetin başka bir versiyonunda osmanoğlunun yedinci ile paleologların yedincisi karşılaşacak ve rumlar esir edilecektir. sultan mehmet yedinci osmanlı padişahı olduğunda kent bir süre korkudan kiliselerden çıkmamıştır.

şimdi gelelim gerçeklere.. sultan mehmet karaman(bizans, karaman'a selçuklu der) ile işini hallettikten sonra şehri kuşatma hazırlığına başlar. önce boğazkesen'i yapar. durumun ciddiyetini kavrayan imparator kostantinos paleologos batıdan yardım ister. ama italya birbirini yemekle meşguldur. fransa ise ingiltere kendisine saldıracak diye büyük bir tedirginlik içindedir. katalanlar araplarla çarpışıyor, almanlar ise  güçsüzlük içinde debeleniyordur. sadece ceneviz, o da ticari çıkarlarının tehlikeye düşeceğini görüp 200 savaşçı göndermiştir. batının bu ilgisizliğinin bir nedeni de kiliselerinin birleşmesini istanbul halkının istememesidir. halk, birlikçiler ve ayrılıkçılar diye ikiye bölünmüştür. birleşme için yapılan toplantıda halk galeyana gelmiş ve imparatora dinsiz ve slav diye hakaret etmiştir. onlara göre ayasofya kirlenmiştir. bu kilisenin yunan tapınağından ve havradan farkının kalmadığı konuşulmakta, birlikçilerin cenazelerini rahipler kaldırmamaktadır.

6 nisanda kuşatma başladığında halk önce panik olsa bile rivayetlerin iyi olanlarını hatırlayıp kendini rahatlatmıştır. birlikçiler durumdan ümitsiz, ayrılıkçılar durumdan memnundur. ayrılıkçıların lideri lukas notaras "şehirde latin serpuşu yerine türk sarığı hakim olsun daha iyi" diyerek tüm okul kitapları yazarlarına gerekli olan sözü de söylemiş oluyordu. rivayetlere inanç o kadar fazlaydı ki gennadios(fetihten sonraki ilk patrik) liderliğindeki rahipler şehrin kapılarının açılarak kehanetlerin bir an önce gerçekleşmesini istemektedir.

imparator ise iki yüz binlik şehirde beş bin asker toplamıştır. türkler şehri kuşatmasa büyük ihtimal ayrılıkçılar birlikçileri ve imparatoru da katledecekti. bu ayrılık öyle bir raddeye varmıştı ki ayasofya'da görevli 40 papaz müslüman olmuştur. ama sultan mehmet içeri girdiğinde sadece altısı sağdır. geri kalanları imparatorun katlettiği sanılıyor. evliya çelebi'nin bir rivayetinde de 300 rahibin şehir kuşatılırken bir kapıdan kaçtıkları ve müslüman oldukları söylenir. bu hikaye önemlidir. çünkü bu rahiplerden ikisi surların tamiri için imparatordan para almıştır. ama surları tamir etmeyip, parayı da iç ederek kaçmışlardır.

buna rağmen şehir iyi savunulmuştur. sakız adasından cenevizli giustiniani liderliğindeki paralı askerler çok marifetlidir. üstelik rumların dorgano dedikleri, büyük ihtimal fetret devri artığı şehzade orhan çelebi komutanlığında altıyüz kişilik türk birliği de şehri savunmuştur. ama halk, imparatora bir türlü arka çıkmıyordur. surlara saldırı olduğunda halk kiliselere toplanmakta ve dua etmektedir. imparator, halkı para ile çalıştırmaya çabaladığında bile boş vakitleri olmadığını söyleyerek evlerine gitmişlerdir. şehir resmen zıvanadan çıkmıştır.


kuşatma giderek daralıyor, imparator papa'dan gerekli yardımı alamıyor, yiyecek hızla tükeniyor, ayrılıkçılar ayaklanıyor ve o sırada tam bir trajedi başlıyordu. gök delinmiştir adeta ve ilkbahar yağmurları sel şeklinde şehri mahvetmektedir. sultan mehmet'in donanması takviye ediliyor, cenevizlilerin bu donanmayı yakma girişimi başarısız oluyor ve ağır toplar surlara büyük hasarlar veriyordu. üstelik 22 nisanda dolmabahçe açıklarında 70 tekne karaya çıkıp, pera üzerinden haliç'e inmiştir. halk hala kiliselerden çıkmıyor ve surlara yardımlar felaket derecesinde az kalıyordu. 12 mayısta büyük bir saldırı olmuş, surların altında tüneller kazdıran sultan mehmet buradan içeri girmeyi tasarlıyordu. ama başarılı olamamıştı.

23 mayıs akşamı müthiş top atışları başlamıştı ve hemen herkes şehrin bu bombardımana dayanamayacağını görüyordu. halk yine kiliselere toplanmış ve isa ve azizlerden yardım diliyordu. 24 mayısta eğrikapı'da büyük bir tüneli ortaya çıkardılar. 25 mayısta büyük bir bombardımandan sonra savaş konseyi toplanmıştır. ya surlar yıkılıncaya kadar savaşılacak, ya da şehir teslim edilecektir. saray görevlileri ise imparator ve ailesinin kaçmasını teklif etmiş, patrik de bu teklifi desteklemiştir. imparatora şehirdeki tüm ileri gelenler kaçma teklifinde bulunca imparator toplantıda bayılmıştır. üstelik daha vahim(!) gelişmelerde olmaktadır. papaz, kadın ve çocukların elden ele dolaştırdıkları dev meryem ana ikonası düşerek çamura saplanmıştır. bu hiç iyiye alamet değildir. daha da kötüsü o güne kadar görülmemiş şiddette bir yağmur yağmış, gökyüzü boşalmıştır. ertesi gün ise sis şehri basmış ve göz gözü görmez olmuştur. artık şehre türklerin girme vakti gelmiştir. konsey yeniden toplanmış, ayrılıkçılar şehrin teslim edilmesini, birlikçiler şehrin sonuna kadar savunulmasını teklif etmişler, imparator ise sultan mehmet'e tazminat ödeyerek işin içinden sıyrılmayı seçmiştir. ama sultan mehmet teklifi kabul etmemiş ve o ünlü lafını söylemiştir, "ya ben şehri alacağım, ya da şehir beni.. ölü ya da diri.." anlaşılan bizans'ın çandarlı halil paşa'ya verdiği rüşvet bile kar etmiyordur. sultan mehmet oldukça inatçıdır.

şehir ileri gelenleri ise tekrar imparatorun şehri terk etmesini, mora ve arnavutluk'tan adam toplayarak geri gelmesini teklif etmiş, ama imparator yine kabul etmemiştir. imparator azimlidir. oysa şehirdeki giustiniani ve notaras liderliklerindeki birlikçi-ayrılıkçı kavgası iyice kızışmıştır. öyle ki cenevizli, notaras'tan yıkılmak üzere olan romanos kapısını(topkapı) korumak için top istediğinde notaras top göndermemiştir. cenevizli toplantı esnasında delirmiş ve "ey hain, seni hançerimle boğazlamamak için kendimi zor tutuyorum" diye bağırmıştır ve imparator araya girmese boğazlayacaktır. bu kahraman asker son saldırıdan önce şehirden askerleriyle beraber kaçacaktır. öyle ki, imparator gitmemesi için onun ayaklarına kapanarak yalvarmıştır. kaçmaya karar vermesinin nedeni olarak rum mermisi ile yaralanması gösterilir(ayrılıkçıların mermisi). yarası ağır olmasa bile ayrılıkçılardan bıkmıştır.

imparator ve sultan mehmet arasındaki son barış çabaları da işe yaramayınca halk şehri terk etmeye başlamış ve binlerce kişi türklere teslim olmuştur. böylece son saldırı başlamıştır. evliya çelebi'ye göre 70-80 bin asker şehre girmiş ve saraya yönelmiştir(osmanlı toplam asker sayısı üçyüz bine kadar gider, ki sırp kralının gönderdiği binbeşyüz kişilik voynuklar bile vardır). ama orada bir kaç bin kişilik rum askerinin direnişi ile karşılaşmıştır. çarpışmalar oldukça şiddetlidir ve imparator hayatını bu esnada kaybetmiştir. cesedi sulu manastırda saklanmıştır. rivayete göre son bir umutla latinlerden yardım istemiş, latinler ise inancını terk edip şehri kendilerine devrederse yardım edebileceklerini söylemişlerdir.

türkler daha sonra ayasofya'ya giderler ve rumlar kilisenin içinden tüfeklerle ateş edip bombalar atmaya başlarlar. ayasofya çevresinde savaş üç gün sürmüştür. bazı hristiyan tarihçiler olayı farklı anlatır. onlara göre ayasofya antlaşma ile teslim edilmiştir. oysa türkler kapıları baltalarla parçalamıştır. bazı tarihçileri de katliamlardan bahsetmektedir ve şehir üç gün talan edilmiştir. talanı ancak padişah durdurabilmiştir. bu süre içerisinde 33 bin rum esir edilmiştir ve onlar da birlikçileridir. talan edilecek evlere işaret konulmuştur ve o evler de birlikçilerin evleridir.

şimdi şehre nasıl girildiğinden bahsetme zamanı geldi. dukas'a göre 29 mayıs sabahı şehir top gülleleri altında inlerken türklerin yoğun saldırısı başlar. saldırı sırasında surların kuzeyindeki kerkoporta denilen kapısı ilginç bir şekilde açıktır. bu kapıdan içeri giren 50 kadar türk, o civardaki rumları etkisiz hale getirmeye başlarlar ve kalanlar da edirnekapıya doğru çekilir. bu kapı da açılır ve göğüs göğüse çarpışmalar başlar. türkler surlara tırmanır ve imparatorluk bayrağı ile san marco bayrağını indirip kendi bayraklarını dikerler. kuzeyin savunması notaras'a aittir.

başka hristiyan tarihçiler de benzer bir olaydan bahseder. rumlar büyük bir inatla direnirken aniden edirnekapı'ın surlarında türk sancağı dalgalanmaya başlar. birden bire "şehir düştü" çığlıkları her yanı kaplar.

daha başka bir rivayette ise büyük taarruzun topkapı'dan başladığı, ama padişahın şehrin kuzeyinin zayıf ve muhafızların az olduğını bildiği, askerlerine buradan saldırılması için talimat verdiği söylenir. üstelik rum muhafızlar da firar etmişlerdir.

şehir yağma edilirken ayrılıkçılara dokunulmamıştır. notaras'ın evine bir tek türk bile girmemiş, üstelik türk muhafızlar tarafından korunmuştur. notaras, sultan mehmet tarafından sevilen bir kişi iken ve şehrin yöneticisi haline gelecekken çandırlı halil paşa'nın iftirasına uğramış ve çocuklarıyla beraber katledilmiştir. çandarlı'nın öldürülmesinin sebebi olarak bu iftira gösterilir. ayrılıkçıların dini lideri olan gennadios ise şehrin düşmesinden bir kaç gün önce kaçmıştır. fatih onu şehirde ararken o edirne'de ortaya çıkmıştır.


şimdi başka bir anlatıyı yazmanın vakti geldi. bazı hristiyan tarihçiler, patrik theoliptos'un (1514-1520) 'şehir zorla alındığı için kiliselerin yıkılacağını ve rumların müslüman yapılacağını' duyduğunu yazar. patrik hemen saraya koşar. yavuz'a, şehrin yarısının anlaşma ile dedesi sultan mehmet'e teslim edildiğini söyler(hangi yarısı sizce?). antlaşmaya göre kiliselere ve ahaliye dokunulmayacaktır. müftü antlaşmayı isteyince yangında yok olduğunu söyler. ama buna şahit olan 3 tane yeniçeri hala hayattadır(!) ve onların şahitliğinde rumların müslüman yapılma planından vazgeçilir. aynı konu kanuni zamanına da atfedilir(1532). yine üç yeniçeri hristiyanları kurtarmıştır. ama bu yeniçeriler 102 yaşındadır(!)


14 Aralık 2013 Cumartesi

daha


hakan günday'ı gerçekten çok severim. yazdıkları oldukça ilginç olsa bile artık kendini tekrar etmemeli. farklı kişiler sandığımız roman kahramanları aslıında aynı kişi ve farklı hayatlar sandığımız olaylar döngü şeklinde akıp gidiyor. biraz ara vermeli mi acaba? süper zeki kişileri nasıl işleyeceğini biliyor ve hatta çok iyi işliyor. ama hep aynı hikayeler.

gaza adlı karakterimizin babası insan kaçakçısıdır ve o da bu işin bir parçasıdır. olaylar gelişir ve en sonunda kendi kendini tedavi eder, afgan dağlarında huzuru bulur. neyse, kurgu bu sefer gerçekten zorlama. okurken yer yer "hadi len" dediğim bile oldu.

ha, "ulan okunacak kaç tane yazar var ki" derseniz eğer size katılırım. gidip elif şafak vs okuyacak halim yok. diğer yazacağı romanlarını da alıp okurum. ama en azından seri üretime bir son vermeli. kendisi zaten zeki biri. sanki kendi yaşamak istediklerini anlatıp duruyor. basit hayatlar da ilgi çekicidir.

19 Kasım 2013 Salı

çok beğenilince devamı yazılan, budur olan, canı sıkılan, gelsin, okusun, kalsın, yazsın, baksın, hadi dağılın..

"tarihin kaynağı ne ilerlemede, ne biyolojik gelişmede, ne ekonomik olaylarda, ne de çeşitli okullardan tarihçilerin genellikle ileri sürdükleri nedenlerin hiçbirinde değildi ve sıkıntıda idi sadece. işim başında sıkıntı geliyordu. tanrının canı sıkıldı, yerle göğü, suyu, hayvanları, bitkileri, sonra da adem ile havva'yı yarattı. bunların da cennette canları sıkıldı, yasak yemişi yediler, böylece tanrının canını sıktılar, o da onları cennetten kovdu. habil canı sıkıldığı için, kabil onu öldürdü. tanrının insanlara yine canı sıkıldığından tufanla dünyayı yıkıp yok etti. ama, bu felaketler de onun canını sıktı. o kadar ki havayı yine düzeltti. bu da böylece sürüp gitti. büyük mısır, babil, pers, yunan ve roma imparatorlukları can sıkıntısı içinde ortaya çıkıyor, can sıkıntısı içinde yıkılıp gidiyorlardı. puta tapanların sıkıntısı içinde hırıstiyanlık doğuyordu" der alberto moravia, kıskançlık adlı eserinde.

"tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. adem yanlızlıktan sıkılınca havva yaratıldı. o zamandan beri sıkıntı dünyaya girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. adem tek başına sıkılıyordu, sonra adem'le havva birlikte sıkıldılar, sonra adem'le havva ve habil'le kabil ailecek sıkıldılar. sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitle halinde sıkıldı. kendilerini eğlendirmek için başı göğe eren bir kule yapma fikrine kapıldılar. bu fikrin kendisi kulenin boyunca sıkıcıydı ve sıkılmanın nasıl üste çıkdığının korkunç bir deliliydi. sonra uluslar, şimdi tıpkı insanların yurt dışına çıkmaları gibi, yeryüzüne dağıldılar ama sıkılmaya devam ettiler. bu sıkıntının yaratacağı sonuçları bir düşünün! insanlık o yüce yerinden aşağılara düştü, önce havva'yla, sonra babil kulesiyle.." der kierkegaard. alberto moravia'nın canı sıkılmış sanırım ve kierkegaard'ın sözünü evirip çevirip eserinde kullanmış. can sıkıntısı çok pis bir iştir. insana her şeyi yaptırır gördüğünüz üzere.

benim sıkıntılarım beni şebeğe de çevirebiliyor ve dostoyevski tam buna atıfla lafını söyler, "can sıkıntısı insanı hayvana çevirebilir." bu erkek için kadın kovalamak anlamına geliyor daha çok. erkek, kadın peşindeyken tam bir şebek olur. veya sadece ben şebeğe dönerim. kadınların sıkıntıları ise bambaşkadır. delirirler ve kaplana dönerler. bence kadın depresyonunun birinci nedeni can sıkıntısıdır. onları bir türlü anlayamamamızın bir nedeni de budur. biz erkekler bir kadın peşinde koşarız ve oyalanırız. oysa onların öyle dertleri genelde yoktur. oysa erkeğin yaptığı son derece normaldir. kadınların erkekleşme süreci(veya insanlaşma), erkeklerin can sıkıntısından kurtulma yollarını öğrendikleri andan itibaren başlamıştır. tolstoy, anna karenina'da "can sıkıntısı: arzuyu arzulamak" diye konuşurken buna atıf yapıyordur.

bukowski "sadece sıkıcı insanlar sıkılır" diye laflar. doğrudur. dünyanın tüm sıkıcı insanları birleşse o sıkıntıdan yeni bir big bang doğardı ve tüm o sıkıntılı süreç yeniden başlardı. çünkü başka bir ademoğlu, "tanrının yaptığı tek şey, bizi izlemek ve sıkıcılaştığımızda bizi öldürmektir. hiç ama hiç sıkıcı olmamalıyız" derken buna atıf yapıyordu. sonuçta ihtiyarların bir çoğu sıkıcıdır ve işi fazla uzatmaz tanrı. adem, havva, idris, nuh yüzlerce yıl yaşamış olabilir. ama o zamanlar ilktiler ve her taraf bbg evi gibiydi. tanrının sıkılması için bir neden yoktu.

sakın tüm sıkılan insanların sıradan kişiler olduğunu düşünmeyin. mesela ferhan şensoy bile sıkılabiliyormuş;

"canım sıkılnca bir sigara yakıyorum. içince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. bu düşünce bende efkar yapıyor. hemen bir sigara yakıyorum. her efkarlandığımda sigara yakmanın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum. ben canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım"

yıllardır insanları sigaradan uzaklaştırmak için çalışmalar yürütülürken işin özünü daima kaçırıyorlar. sigara esasında can sıkıntısının düşmanıdır. fakirin en büyük zevkidir. çünkü fakirin başka bir zevki yoktur. duman karşıtları inatla bu zevkten bizi mahrum etmeye çalışıyorlar ve yerine yeni bir zevk kaynağı vermiyorlar. okey oynamak, 51 çevirmek iş değil. sigara zahmetsizdir. göbeğini kaşırken bile içersin. sevişirken bile efor sarfedersin ama sigarada bu yoktur. gerçek zevk işte bu noktada ortaya çıkar. sevişirken altta kalmaya çabalayan kadının amacı da budur. zahmetsiz zevktir işin esası.

"luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor
bıktım artık canımın sıkıntısından
içimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi:
müze gezmek iyi
müzelik olmak fena
ben bu maziyi hapseden saraya
öyle ağır bir hükümle kondum ki
çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlıboya
mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya:
çünkü:
ben o floransalı jokond'um
ki floransa'dan daha meşhurdur tebessümüm.

luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
ve madem ki maziyle konuşmaktan
çabuk bıkılıyor
ben
karar verdim bugünden itibaren
bir hatıra defteri tutmaya.
belki dahli olur bugünü yazmanın
dünü unutmaya...
lakin acayip bir yerdir luvur
burda belki bulunur
inderi kebirin
kronometrolu lonjin saati
fakat
bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
ve bir tabaka temiz defter kaadı
lanet olsun luvruna, parisine.
yazarım ben de hatıratı
muşambanın tersine
ve işte:
kırmızı burnunu eteklerime sokan, saçları şarap kokan
miyop bir amerikalının
aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
başladım hatıratıma.
yazıyorum sırtıma:
tebessümü meşhur olmanın elemini..."

nazım hikmet - jokond ile si-ya-u

11 Kasım 2013 Pazartesi

can sıkıntısı

"başlangıçta tanrı yeri ve göğü yarattı" diye başlar kutsal kitapların ilki. hakan günday bu yaratma işini nefis bir şekilde anlatır azil'de. "sonunda tanrı sıkıntıdan patlamıştır. buna da big bang denir."

size anlatmak için kasıyorsam eğer bu can sıkıntısını, en baştan anlatmam gerekiyordu. celine "gidilen her on yolun dokuzu can sıkıntısına çıkar" dediğinde boşuna kumar oynamıyordu. insan, temelde ne yapıyorsa can sıkıntısından kurtulmak için yapar. schopenhaur, "can sıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, birbirini aramasına yol açar" der. bu büyük filozofun devrinde arama işlemi için savaşlar kullanılıyor ve bol bol kavga döğüş çıkıyordu. allahtan internet çıktı. bütün savaşları bitirecek olan gerçek internetin ta kendisidir. inanın bana, internet hitler'in devrinde olsaydı eğer hitler olmazdı. abaza bir otuzbirci olarak keyfine bakardı.

insanoğlu temelde tembel bir yaşantı sürerken çalışmayı ve artı değeri keşfetmiştir ve bu süreç din ile beraber devletleşmeye kadar gitmiştir. her şeyin temeli olan tembelliği can sıkıntımız yüzünden terk ettiğimizi düşünüyorum. insanlar deli gibi çalışmadan/ibadet etmeden rahat edemiyorlar. emekli olunca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. genelde cami cemaatine katılıyorlar. dinin yılın 354 günü ve günün 5 vaktinde bu kadar kapsayıcı olmasının, tuvalete giderken bile hangi ayağınızı atmaya karar vermenize neden olmasının nedeni tanrının bu işin sırrını biliyor olmasıdır. din hayatımız öyle bir kapsar ki asla sıkılmazsınız. hem zaten sıkıntı şeytandandır. vesveselere kulak vermeyin siz. oysa tek yapmaları gereken tembellik. tembellik hakkımız, söke söke almalıyız. şu karikatürdeki çocuğun dediği gibi, dinimiz amin..

can sıkıntısının başımıza açtığı en büyük bela ise kesinlikle aşktır. bunca yıldır yaşıyorum ve öğrendiğim bir gerçek varsa eğer bir insan canı sıkıldığı için aşık oluyordur. zaten bu yüzden başı beladan kurtulmuyor. sakın bana "yalnızlık can sıkıntısına neden oluyor" demeyin sakın. elli kişilik bir odada bile canınız sıkılabilir ve hatta en fazla tamda o anlarda sıkıntıdan neredeyse patlarsınız. hatta öyle ki utanmasanız "yok mu beni siken" diye bile bağırabilirsiniz. ama bağırmamanızda fayda var. öyle durumlarda hemen ortamı terk edin ve son hız dört duvar evinize sığının. ev mistir, ev güzeldir. pencereleri vardır ve röntgenlemeye yarar. böylece diğer insanlarla da iletişime geçebilirsiniz! sakın bana "can sıkıntısı depresyon belirtisidir" demeyin. freud mu demişti bunu, hmm, bilemeyeceğim şimdi ama yalnız kalmayı beceremeyen insan sosyal olur der. doğrudur. yalnız kalmak bir meziyettir ve herkesin harcı değildir. sosyalleşmemizin nedeni de can sıkıntısıdır schopenhaur'in dediği gibi.

"uff, canım sıkılıyoo" diye sağa sola mesajlar gönderen angut kızlardan sanmayın sakın beni. bu bir denemedir sadece. can sıkıntısı güzeldir, sıkı can iyidir derler hani atalarımız. dostoyevski'yi de atalarımdan biri saymak benim boynumun borcudur mesela. "can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır" der büyük sanatçı. ebesinin amına kadar haklıdır hani. alkolü eğlenmek için değil, can sıkıntımızı gidermek için icat etmişizdir.

tutunamayanlar'ın da özüdür can sıkıntısı. selimciğim "can sıkıntısıyla dinleniyorum ancak. sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. içimin yeni heyecanlarla dolduğunu hissetmiyorum. fakat bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. içimde bir selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni selimler yaratıyor" derken hayal kurmaktan bahsediyor bize. newton ccan sıkıntısından ağaç altında yatarken fark eder yerçekimini. sheakspear kesinlikle can sıkıntısından yazdı. kendine yeni yeni hayaller kurdu, yine yeniden yaşadı, yeni selimler yarattı içinde. bu büyük yaratıcılığımızın temelinde de bence kesinlikle can sıkıntısı var. uğraşacak yeni bir şeyler ararken yeni bir şeyler keşfediyoruz işte.

"red kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan, che'nin devrimden sonra küadan ayrılması da. modern anlamda (eşitlik/özgürlük/kardeşlik) adaleti ilk sağlayan fransızlar. fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır" diye bağırıyor emrah serbes. doğru söze ne denir, bir şey denmez. alkışlanır.

bunca büyük yazar, bunca yönetmen, iyi ki yazmışlar ve yönetmişler o filmleri. onlarda olmasa ne yapardım bilmem. şaşırır kalır mıydım yoksa ben mi yazmayı denerdim onları. düşünün, hiçbir şey yok. masumiyet'deki gibi, "insan bilmediği bir şehirde, tek başına ne yapar." hiçbir şey. hiçbir şey yapamıyor. kafası koparılmış ördek gibi kalıyor. istanbul'da onbeş milyon insan yaşamasının nedeni de budur işte. kalabalığın içinde kaybolması gibi yoktur. kimse selam vermiyor, kimse kimseyi umursamıyor. aslında tüm şehir sizin. canınızın sıkılması ihtimal dahilinde bile değil..

celine'nin de dediği gibi, film seyredin. can sıkıntınız geçer. thomas mann bilimsel takılır mesela. "tekrarlar insanı sıkar, bu durumda günler zor, yıllar hızlı geçer" der. arakçı teoman'ın şarkısının o meşhur dizelerinin kimden arak olduğunu da böylece gösteriverdim size. hah ha.. hadi dostoyevski'den bir laf daha yazayım; "insanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar." bir nevi cehalet mutluluktur demek gibi. bir nevi ama. cehalete biat ederseniz eğer evlenirsiniz, çocuklarını ve torunlarınız olur, geçim sıkıntısı can sıkıntısının yerine geçer ve canınız sıkılmaz.

bunca blog, bunca yazı, aslında hepsinin nedeni can sıkıntısı. yine schopenhauer'e dönelim. o'na göre insan can sıkıntısıyla acı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. istediğini elde edemedikçe acı çeker. elde ettiğinde canı sıkılır. (sonra devam ederiz. yazmaktan canım sıkıldı)
--
dün fena sıkıldım akşama kadar
iki paket cigara bana mısın demedi
yazı yazacak oldum, sarmadı
keman çaldım ömrümde ilk defa
dolaştım
tavla oynayanları seyrettim
bir şarkıyı başka makamla söyledim
sinek tuttum bir kibrit kutusu
allah kahretsin, en sonunda
kalktım buraya geldim

-orhan veli-

4 Kasım 2013 Pazartesi

geçmiş zaman 5


(sevimli yaratığımız alien)


(geleceğe dönüş üçteki trenin arabayı ittiği sahne. çok kolpa bir sahneymiş)


(japon sinemasının godzilla'sı. normalde pek küçükmüş)



(meşhur jaws'sımız. sanırsın avlanmış ve tekneye çekilmiş)


(the matrix'deki metro sahnesi. ajan smith ve neo'nun kapıştığı an)


(maymunlar cehennemi'nde kadın maymunumuz kamera arkasında)


(yüzüklerin efendisi ve nazguller. yağmurdan korunmak için şemsiye açmışlar. bence müthiş :)


(prometheus'daki uzaylı elemanımız meğer böyle yaratılmış)


(requem for a dream'de jennifer connely'nin meşhur sakso sahnesinden sonra deli divane halde dolaştığı sahne. bir arkadaşım bana kızı büyüyünce bu filmi izlettireceğini söylemişti. uyuşturucudan uzak tutmak ve müptelaların başlarına geleni göstermek için. bana da mantıklı geldi)


(terminator'deki civa adamımızın gözüne arnold'ın kurşunu girmiş. beraber poz veriyorlar)


(yine terminator ve arnold kolunun oynatılışına bakıyor. sanırım miles'ın evinde o kolunu yardığı sahne)


(titanik ve leonardo, kate'ın arkasına yapışmış. pis sapık!)


(yenilmezler'deki sokak sahnesinden birisi. filmin sonunda elemanların döner yediği sahneyi bilirsiniz. bir tek kaptan döner yemiyor. o hamburgere devam. malumunuz üzere o amerikan değerlerini temsil eder. döner falan yemez!)


(alemlerin kralı, harbi dost, biricik sırdaş chewbacca ve onu oynayan kişi. kendisinin chewbacca'dan bir farkı yokmuş)


(miğfer dibi. o da yalanmış. ben gerçek surlar var zannediyordum)

fotoğraflar hurriyet.com'dan..

28 Ekim 2013 Pazartesi

danimarka

biri yüce tanrıça freja, diğeri ise bir terminatör olan t-x. biri mitolojik zamanlardan kalma, en doğal haliyle poz verme yanlısı bir afet, diğeri geleceğin efendisi olabilecek yeni nesil tanrıça. biri adeta koyu tenin kraliçesi, diğeri sarışınlığın medar-ı iftiharı. işte danimarkalı askerlerin duvarlarını süsleyen iki muhteşem kadın(!) hazır galatasarayım danimarkalıları evlerine ellerini boş göndermişken yayınlayayım.. karşınızda danimarka'nın dünyaya armağanları..


(freja beha erichsen)


(kristinna loken)

10 Ekim 2013 Perşembe

fene

hangi mevsimdi bilmiyorum, hatırlamıyorum. köylüler yol kenarında ezelteri, diken ucu ve kaldirik topluyorlardı. ayem alamuk, ocaklar kavrulmuş, fındık çeş olmuştu. köpekler afkuruyor, insanlar baccelerin badına aykuru gene yürüyorlardı. andır görsün yüzünü dedi ortama yabancı kişiye akrabası. dediklerini çözmek için bıldır çok uğraşmıştı yabancı. çevreyi hala daha annaklıyordu.

caranak başlamıştı ve ben caydak halde kalmış gibiydim. yol kenarındaki insanlar arabalarının içinden ayemin dinmesini beklediler. yolları cılga bürümüş, cilim bir çok kişinin çarukuna yapışmıştı. yollar topraktı ve her şey böyle başlamıştı.

haçak kızlar etrafta görünmüyorlardı ve dadduk bebeler arabaların içinde ağlaşıyorlarken, ben dışarda tarana denk geldim ve üstüm başım leş gibi çamur, etrafımda uluk kadınlar var sanki, hepsi fene zollu. ağzıma ne geliyorsa söyledim o an. haböle dediler bana, nihayet karadenizli oldun..

kendimi şöyle bir ırgaladım, ımımak için içinde kaloriferi açılmış arabaya daldım. allahtan içerisi ımıklıtı. ben buraya geldiğimden beri her şeyden irketiyordum. yol mühkemdi, bize sadece gaza basmak kaldı. ve gittik, yol boyunca gittik. vardığımızda günlerce uyuyacağımı sanıyordum. oysa her tarafım divildiyordu.

istanbul'da sıcak bir ağustos akşamıydı. burada ise aylardan çürüktü ve her tarafı duman basmıştı. fösük ağızlı keyfanılar ellerinde deyneklerle ıslak çimenlerde yürüyor, tüm bacalardan sobaların dumanı tütüyordu. ben sadece bir sigara daha yaktım gizlice. o dumanın içinde zaten görünmezdim, ama işi garantiye aldım. zele pezüğü de yedikten sonra.. ah birde pool olsaydı ne güzel olurdu. şöyle datlısından birde misiri bol bir salata.. elimde bir akıllı telefon, akşam sekizde yatağıma uzandım. allahtan buralarda hat çekiyordu..

"şekerim, mesaj at bana bol bol.."

8 Ekim 2013 Salı

aldatan kadın vs türk kadını


malumunuz üzere iskoçyalı bilim insanları ortalama ülke profillerini çıkardı. yukarıdaki egeli şahıs, ortalama türk kadını oluyormuş. kiminle bu konuyu konuşsan "ben bu kadını bir yerlerden tanıyorum" diyor. aslında bizim türk kızlarına oldukça benziyor ve çok güzel bir kadın. şahsen ortalama rus kadınından daha güzel buldum. neyse..


geçen hafta bir gazetede, new yorklu bilim insanlarının çizdiği bir robot resmi gördüm. altında "işte aldatan kadın robot resmi" diyordu. angelina jolie'nin bu fotoğrafını siyah kemik çerçeveli gözlükle düşünün, tıpkısının aynısı. ama üzerinde iş kıyafetleri vardı. resmi aramama rağmen bulamadım. sonra birden bire bizim türk kadını profili geldi gözümün önüne. aldatan kadın ile alakası bile yok. demek ki neymiş, türk kadını aldatmazmış! ciddiyim bak!!

velhasıl kelam; bendeniz kadınların en az yarısının, erkeklerinin ise yüzde doksanının eşini kandırdığını düşünen biriyim! çok mu genelledim, evet çok genelledim. ama bu tespiti çevrenize bakarak bile rahat rahat yapabilirsiniz..

1 Ekim 2013 Salı

masumiyet


hikayenin benzerini, sahnenin tekrarını bir içki masasında yaşayınca insan, "hangisi daha gerçekti" diye düşündüm durdum bir süre. gece vakti, içki masasında rakı içip hikayesini anlatan adam mı; yoksa yusuf'a hikayesini gündüz vakti, berbat halde, cigarasını sarıp içerken anlatan bekir mi?

kendimi 'yusuf' yerine koyma densizliğinde bulunmam mı dinlediğim hikayeyi yavanlaştırdı, yoksa zaten daha önce buna benzer bir hikayeyi enfes bir şekilde anlatan zeki demirkubuz, oynayan haluk bilginer mi fazlasıyla mükemmeldi?

sonra "aman boşver" dedim kendi kendime.. sonuçta insan bir şekilde kendini diğerlerinden farklılaştırmaya çabalıyor sanırım. 45 çocuk sahibi baba ile benim dinlediğim hikayenin anlatıcısı arasında sanırım temelde fark yok. "beni sevebilir veya sevmeyebilirsiniz. ama ben varım ve buyum.."

bekir'in hikayesi on basar bu arada..

18 Eylül 2013 Çarşamba

ercüment ç.


aşağı yukarı dört yıldır aynı evde yaşıyordum. ocak ile doğalgazı birbirine bağlayan boru gaz kaçırınca ev sahibine söyledim. odada iki bira açmış ve bitirmişim bu arada. adam eve geldi;

sen içki mi içiyorsun?

evet.

bu ev meyhane mi, ben hacı adamım, nasıl içersin?

şaka mı yapıyorsun ağbi?

yoo, çok ciddiyim, ay başına kadar terk ediyorsun bu evi!

haydaa, ne işin var çayda diyorum kendi kendime. çok sinirlendim. üçüncü kez evden atılıyorum. daha önce bir kez fakültede, yaz ortasında ev sahibi evi sattığı için atılmıştık. sonra belediyenin otel tipi odasında kalırken sabah mesai başlar başlamaz zabıta tarafından tebligatla yollanmıştım. onun nedeni gerzek başkanın karizmasını sarsmammış. benim öyle bir sarsmak gibi niyetim yoktu ama o sarsılmış hissetmiş işte! zaten daha sonra aday bile gösterilmedi. zaten yükünü toplamıştı o beş yılda.

evden atıldım lan, çok sinirliyim. her canlı ölümü tadacaktır misali her kiracı evden atılacaktır diye bir kanun var galiba. çok sinirlendim. bana resmen terbiyesizlik yaptı ve bir ercüment çözer nasıl olunur o zaman anladım. daha önce elimde bira kutularıyla beni eve içki taşırken gördü. eve kız attığımı da biliyor. o zaman evini kerhaneye benzetmemişti vesselam. neyse, mesele üç aşağı beş yukarı sonradan belli oldu. evden taşındığım gün evi çoktan kiraladığını söyledi. benden kafasına göre az alıyordu sanırım ve yenisi ona çokca vermeye razı oldu! bende gittim çatı katı tuttum bu arada. daha düşük kira, depreme dayanıklı bir ev, biraz küçük ama kocaman terası var, daha ne a q. boya işini arkadaşlarla hallettim. digitürk gelip çanağı taktı tepeye ve altıncı kata irili ufaklı toplam 50 parça eşya taşıdı üç kişi. adam kanepeyi omuzladı ve altıncı kata çıkardı be. ben ikinci adımdan sonra altında kalırdım.

evlerinden kiracılarını böyle saçma sapan nedenlerle atan ve insanı deli eden geri zekalılarla bir şekilde de olsa yaşamak ne berbat bir şey.

ee, gidiyorsun, son bir şey söylemeyecek misin?

içimden "hakkını helal et dememi bekliyorsun di mi a q herifi" diye geçiriyorum. "kibre bak adamdaki" diyorum kendi kendime. "yoo" dedim en sonunda.

peki, öyle olsun..

28 Ağustos 2013 Çarşamba

i just want to celebrate vs kashmir

iki güzel şarkı ile gece gece keyiflenelim. girişi en güzel şarkılardan biri olan i just want to celebrate, rare earth'ın one world albümünden. 


ikinci şarkı kashmir. bir led zeppelin parçası. bunun da girişi oldukça güzeldir ve size tanıdık gelebilir. teoman, paramparça'yı buradan arakladı derler.


vs vs..

26 Ağustos 2013 Pazartesi

deeper underground

jamiroquai, 8-9 eylülde benim ilçede konser verecekmiş. uzun yıllardır ortalıkta yoktu. sanırım 90 sonu - 2000 başı gençliğini rock n coke'a çekmek istemişler. tabi bu kuşak için birde prodigy eklersen hiç sorun olmaz. lan jamiroquai ve prodigy mi kaldı? adamlar emeklilik yıllarında bu sayede harçlıklarını çıkarıyorlar. neyse, o zamanlar deeper underground'u çok severdim. güzel şarkıydı. zaten kendisinin başka parçası da yoktur. o kafasına taktığı garip bereler bir yarım saat milleti oyalayabilir. ama prodigy öyle değil. 2004 sonbaharındaki konserleri kadar hiç bir konserde eğlenemedim. neredeyse sanhe önüydük feci güzeldi. hatta en sonunda şu sarışın elemana 5 milyonluk banknot bile imzalatmıştım. o parayı kaybettim ama. neyse, 2000'lere girerken acayip bir müzikal patlama vardı. popun son gösterişli yıllarıydı ve evde kablolu tv var, açıyordum sürekli aynı klipleri döndüren bir kanalı, ders çalışıyordum. mezuniyet ödevini de aynı şekilde bitirmiştim ve o hafta zor günler olarak kalmadı aklımda. eğlenceli günlerdi. fatboy slim ilk kez istanbul'da konser veriyordu ve bilet fiyatları yanlış hatırlamıyorsam 90 milyondu. benim aylık maaşım ise 75 civarı. w a q. şimdi hepsi ön gruplar olarak sahne alacak neredeyse. demek o zamanlar yeterince voliyi vuramamışlar. son ekstraları bunlar. jamiroquai'ı bundan sonra hatırlayan beynimi sikiim..


godzilla'yı giresun'da izlemiştim. birde come with me parçası vardır bu filmin soundtrack'ında. o da güzeldir. ama nedense bu parça daha güzeldir. filme dair aklımda fazla bir şey kalmadı. şarkılarından başka.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.