heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

1 Kasım 2007 Perşembe

aynı anda birden fazla kişiyi idare etme sanatı

malum, çapkınlık marifet gerektirir. erkekler için bu durum zannedilenden daha kolaydır. bir sürü kadını aynı anda idare edebilir ve bu kişiler genelde paralıdır. ve bu kişiler için tek kadınlılık veya çok kadınlılık kesinlikle problem değildir. kadınları olayı kabullenir. parası olmayanın ise iyi bir fiziği varsa işi götürür. paran ve iyi bir fiziğin yoksa bakınır durursun. sadece iyi bir fiziğin varsa ve piçin önde gideniysen parayı ve karıyı rahat rahat bulursun.

kadınlar ise bu iş için belirli yöntemler dener. mesela gösterip vermemek ve köpek çekmek bunlardan bazılarıdır. neyse, kadın erkeği kendine aşık ettikten sonra(eğer ona aşık değilse) bu kişiye tasmasını takar ve onu yedeğe alır. bu kişiye yedek tekerlek veya +1 de denir. erkek aşık olduğu müddetce kadın onu daima kullanır. canı sıkıldığında, parası bittiğinde, eğlenmek isteğinde, vs vs. anneleri tarafından bu şekilde kullanılmaya alışkın olan erkek, bu durumu genelde kabullenir. kadınlar bunu güç, güvence ve para için yapar. kısaca çirkin kadın gerçekten yoktur. beceriksiz kadın vardır. herhangi bir kadın istedikten sonra her erkeği kendine aşık eder. aşık olan erkeğin sosyoekonomik konumu hiç önemli değildir. kadın isterse olur. piçi piç yapan kadındır.

gurur

şu duygular alemi içinde içeriği en boş olan duygudur. azı da, orta kararı da, fazlası da iki ayağı üzerinde yürüyebilen ve aklını kullanabilen için zararlıdır. ama hiçbir adem oğlu ve hatta havva kızı bu duygudan kurtulamaz. içinden söküp atamaz. aza indirgeyebilir ama tamamen yokedemez. gururun olmama hali olan gurursuz lafı bile yeterince gurur kırıcı iken bu duygudan kurtulabilmenin yolu yok(mudur).

işte bu noktada bence devreye para girer. gururlu olan -başka kullanacağı silahı olmadığı için- fakirdir. güçlü olmak için gurur sahibi olurlar. zengin kişilerin gurura ihtiyacı yoktur. çünkü onlar güç için parayı kullanır. gururu değil...

özlemek


özlemek, insanca duyguların en saçması mıdır, bilmiyorum ama sonuna kadar saçmalarsın. bahane ararken saçmalarsın, baheyi bulup onun yanına giderken saçmalarsın, onu görünce saçmalarsın ve ona sarılınca bile saçmalarsın.
bu kadar saçmalamanın içinde özlem duygusunun saçma olması gerekiyor ama işin güzel yanı sanırım işte tam burası oluyor. birini, elinle ayağını birbirine dolaştıracak kadar özlersen eğer, gerçekten özlersin.

özlemek; onu görünce, medeni bir tokalaşmanın hayli ötesinde, vücut vücuda temastır. sarılmaktır.

23 Ekim 2007 Salı

top secret

val kilmer ın başrolde olduğu ve gülmekten yarılacağınız bir filmdir. en komik anlarını da yazayım;

- hep kuşlar insan heykellerinin üstüne sıçacak değil ya. bu filmde de insanlar dev gibi bir kuş heykelinin üstüne özenle sıçar.

- doğu alman milli marşı bir efsanedir. bir numaradır.

"ister yeraltından tüneller kazın
ister koşarak duvardan atlayın
hiç bir işe yaramaz, unutun gitsin
çünkü gardiyanlar sizi gebertecektir
tabii onlardan önce elektrikli teller çoktan gebertmemişse"

- isveçce ile dalga geçtikleri müthiş sahne. ingilizceyi tersten konuşarak isveçce konuşuyorlar.

- pasaport kontrolü esnasında portatif gar uygulaması.

- nick in kırbaçlanırken uyuması ve rüyasında kimya sınavını kaçırdığını farkedip kabus görmesi ve akabinde uyanarak -ki hala kırbaçlanmaktadır- "oh be rüyaymış" demesi.

- bale sahnesinde baletlerin penisleri ki balerinler onların üzerinde hoplaya zıplaya gider.

- ve nick in menajerinin sahnesi. nick hapishanededir ve duvara çizgiler çekmektedir. 20 tane çizik vardır. menajeri gelir:

nick: nerde kaldın, 20 dakikadır hapishanedeyim.
menajer: nick, önce konsolosla görüştüm, büyükelçiye danıştım ve hatta birleşmiş milletler genel sekreterine bile ulaştım. ama karımı hala tatmin edemiyorum.

- nick in hillary ile tanışma sahnesi;

nick: hillary, adının anlamı nedir?
hillary: göğüsleri sarkmayan kadın demek.
nick: ooo, ne güzel anlamı varmış. benimkini babam traş olurken koymuş.

ve dahi nice ince espriler ile gülmekten yarılırsınız. kesinlikle tavsiye ederim.

öbür dünya

tanrı/tanrıların doğuşu, neolotik çağla beraber başlar ve tüm tanrılar dişidir(o yüzden bunlara ısrarla tanrıça demeye lüzum yok). o zamanlar, kadınların nasıl çocuk doğurduğunu anlayamayan erkekler, bunu sihir sanmış ve tapacakları nesneleri hep kadınlardan seçmişlerdir. o kocaman kalçalı ve göğüslü kadın heykellerinin sebebi de budur. bu sebeble; artık neredeyse unutulmuş bu ana tanrıça kültleri dünyanın ilk inanışlarıdır ve tüm dinlerin çıkışı da budur. bu inanışı günümüzde yaşayan ve bilen kişi sayısı çok azdır.

işin gerçeği, insan aklının ilk ürettiği tanrı/tanrılar ile sonradan üretilenler karşılaştırılınca, ilk tanrı/tanrıların çok daha sevimli ve cana yakın olduğu rahatça görülür.

paleolitik çağla beraber erkeklerin sabanı bulması ve doğumda penisin işlevinin anlaşılması bu kadın tanrıların etkinliğini yitirmesine sebep olmuştur. ikinci plana düşmüşlerdir. ama bilinen tüm eski kültler, kadın tanrıların bu etkinliğini tekrar kazanması üzerine kurulmuştur. onlara göre ancak bu sayede insanlık o eski mutlu günlerine, yani kimsenin kimseyi sömürmeyi düşünmediği günlere dönebilir. işte öbür dünya diye tarif edilen yer, bu mutluluğun ve adaletin hüküm sürdüğü zamanlardır. yani tanrıçalar çağı...

18 Ekim 2007 Perşembe

elohim

tanrılar anlamına gelen kelime. yahudi teologların kafasını feci şekilde karıştırmaktadır. mesela tevrat da süleyman ın özdeyişleri kısmında geçen;

"kim göklere çıkıp indi?
kim yeli avuçlarında topladı?
suları giyisiyle sarıp sarmalayan kim?
kim belirledi dünyanın sınırlarını adı nedir?
oğlunun adı nedir?
biliyorsan söyle!"

oğlunun adını bilmemiz gerektiği söylenir. bu tanrıların kim olduğu belirsiz değildir. bildiğimiz tanrılar yani sümer in 12 tanrılı meclisidir. enlil ve enki li meclis.

9 Ekim 2007 Salı

baron rudolf von sebottendorff

aytunç altındal ın bilinmeyen hitler kitabında anlattığı bu kişi, thule örgütü kurucusu faşist alman soylusudur. ilginçtir, aynı zamanda türkiye cumhuriyeti vatandaşıdır. okült bilgilerinin çoğunu -büyü yapmaktan muska yazmaya kadar- istanbul ve bursa da 1913-14 döneminde öğrenmişdir. bu süre içersinde arapça, osmanlıca ve farsça da öğrenmiştir. aynı zamanda bektaşidir. birinci balkan harbinde osmanlı ordusunda savaşa girmiş ve yaralanmıştır.

neyse, 1912 de thule örgütü kurmuştur ve birinci dünya savaşında almanlar yenilince örgütü büyük ivme kazanmıştır. almanya da monarşinin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı ile beraber delirmiş ve cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı yahudi kökenli alman kurt eisner ı öldürtmüştür. çıkan iç savaşta komünistlere karşı galip gelinmesinde inanılmaz çalışmış ve başarmıştır. komünistlerin öldürülecekler listesinde bir numaralı sırayı işgal eder. onların büyük bir baskınından da türk olduğunu söyleyerek ve paşa dedesinin resmini göstererek kurtulmuştur. hitler i hitler yapan iki kişiden biridir. nazi partisini kuran, geliştiren, destekleyen ve tüm nazi simgelerini bulan kişidir. bildiği herşeyi hitler e öğretmiştir. denilebilirki hitler i yaratan kişidir.

hitler in monarşiyi tekrar ülkeye sokmaması üzerine de ona karşı cephe almış ve onun ölüm listesinden kurtulmak için gizlice istanbul a geri gelmiştir. burada ajanlık faaliyetlerine devam ettiği tahmin ediliyor. ingilizlere göre ikinci dünya savaşının ertesinde istanbul da intihar ettiği söyleniyor. almanlara göre 1934 baskınında öldürülmüştür. ancak gerçek ölüm tarihi bilinmese bile 1967 de öldüğü tahmin ediliyor. ingilizlere teslim ettiği söylenen gizli belgelerin 75 yıl boyunca gizli kalması kararlaştırılmıştır. hatta enigra adlı şifre makinasının çözümünü de bu kişinin ingilizlere sattığı söylenmektedir. bu sene büyük ihtimalle bu baron ile ilgili belgeler açıklanacak. arşiflerin tozlu raflarından inecek. işte o zaman nazi partisinin tam bir hikayesini elde etmiş olacağız.

8 Ekim 2007 Pazartesi

en güzel on film

şu ölümlü dünyada izlediğim en güzel on filmdir. sıralaması önemli değildir.

1- taxi driver -martin scorsese-

bilimum şerefsizlerin, pezevenklerin ve hırsızların düşmanı olan seri katilimsi bir taksi şoförünü anlatır bu film. hiç bir art niyet taşımadan, tamamen saf duyguları yüzünden sevgili adayını porno filme götürmesi ile aslında ne kadar yardıma muhtaç olduğunu belli eder. çünkü o bir asosyaldir ve pişmanlığın ne olduğunu bile bilmemektedir. geceleri gördükleri yüzünden en sonunda hayatının amacını bulur. 12 yaşında bir fahişeyi kurtarmak için önce vücut geliştirir sonra silah seçer. kan tarlasının içinden çıktığında ise o artık bir kahramandır.


2- dancer in the dark -lars von trier-


"görecek ne kaldı ki" diyen selma nın kendisini feda etmesi. "belki yaşadığı hayattan sıkılmıştır" diyorsunuz ama son bir gayret ile isyanı ve asılma sahnesi her şeyi bitiriyor. tüm müzikaller mutlu sonla biter ama bu film bitmez. ikinci kez kesinlikle izleyemediğim filmdir.






3- dekalog 6 -krzysztof kieslowski-

bir röntgencinin hikayesi. bu zeki çocuk en sonunda izlediği ile tanışır ama aşkın ne olduğunu da anlar. aşk sevdiğinin ıslak dudaklarına dokunamadan sarsılmandır. aşk orada biter. gerisi cinselliktir. ama film böyle bitmez tabi. kadınımız çocuğu özler ve en sonunda onu bulur. çocuk ona hayatının cevabını verir: "artık seni izlemiyorum." en sevdiğin kişi tarafından bile artık önemsenmemek budur işte. hem kadının hem erkeğin 1 saatlik kısa filmidir.

"zina etmeyeceksin."

dekalog un bu bölümünü izledikten sonra gerisi çok yavan kalıyor.

4- fight club -david fincher-


tüketimin çılgın akışına kapılan insanlar için bir umut ışığı olan film.

"yaptığın iş değilsin..cüzdanındaki para, sırtındaki üniforman ya da sana bugüne kadar değer verilmesini sağlayan diğer özelliklerin. aslında bunların seninle hiçbir ilgisi yok...kendini saydam ve her an eriyebilecek bir kar tanesi gibi güzel ve eşsiz mi hissediyorsun? sen aslında hiçbir şeysin. çünkü sahip olduğun varlıklar gün gelip sana sahip olmaya başlarlar. sonra ne mi olur? önce uyuyamamaya başlarsın. ardından çevrendeki her şeye yabancılaşmaya.. ve tyler durden ile tanışırsın. tyler'ın her zaman inanmaya hazır olacağınız ve istek duyacağınız bir planı vardır. aslında gördüğünü zannettiklerinin görülmediğini ve sandıklarının da apaçık ortada olduğunu fark edeceksin..."

5- eternal sunshine of the spotless mind -charlie kaufman-


kadınımız kendini erkeklere sevdirmek için kucaktan kucağa atlamaktadır. erkeğimiz ise müzmin bir bekardır. böyle bir erkeği kafalamanın kolaylığını fark eden kadınımız hain bir plan ile erkeği kapar. artık geriye tek bir şey kalmıştır: erkeğin, kadınlardan uzak durmasını gerekten tüm acılarını tekrar yaşatmak. geriye kalan everybody s gotta learn sometimes dır. onu da arabadan atarsınız.

clementine : joel, ben bir konsept değilim. birçok kişi bir konsept olduğumu ya da onları tamamladığımı ya da hayatlarını kurtaracağımı düşünür ama ben sadece kendi iç huzurunun peşinde olan kafası karışık bir kızım. bana kendi dertlerini yükleme.

joel : bu nutuğu iyi hatırlayacağım.

clementine : seni tavladım, değil mi?

joel : sen bütün insanlığı tavlamışsın.

clementine : muhtemelen.

joel : yine de hayatımı kurtaracağını düşünüyorum. bu konuşmaya rağmen.

6- iklimler -nuri bilge ceylan-


seyredebileceğiniz en güzel türk filmidir. yazla başlayan başlayan filmimiz, yaz aşklarının bitişi gibi sonbahara geçiş yapar. sonbaharda ise başka kişiye yelken açılır ama kışa yaklaşırken aşık hatırlanır. kışın içiniz ısınsa bile bahar'ı bulamadan onu terkedersiniz.






7- masumiyet ve kader -zeki demirkubuz-



yönetmeni zeki demirkubuz un "suça aşık bir adam, adama aşık bir kadın ve kadına aşık bir başka adam" olarak tarih ettiği film. en güzel tanımı da o yapmıştır zaten.

" bir gece bir büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. bir daha açtım, başımda bir çocuk, "kalk abi, diyarbakır’a geldik" diyor. baktım, sahiden diyarbakır’dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bir şey demedik. o gece oturup düşündüm. "oğlum bekir" dedim kendi kendime, "yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi." o gün bugün, usul usul yürüyorum işte"

8- waking life -richard linklater-


rüyalarınıza bile girebilecek olan film. ne söylesem boş.

"hüsran nasıl ifade edilir? veya öfke yada aşk? ben aşk dediğimde ses ağzımdan çıkar ve diğer insanların kulağına gider. ve bu zahmetli yollardan geçip aşk kavramını barındıran beyne ulaşır. kelimeyi algılayan beyindir. beyin bu kavramı kendi süzgecinden geçiriyor ve anlıyor ama nasıl anlayabiliyorlar? çünkü kelimeler hareketsizdir. sadece birer simgedir. anlıyor musun? ve tecrübelerimizin oldukça büyük kısmı soyuttur. algıladığımız birçok şey ifadele edilez, kelimelere dökülemez. şimdi birbirimizle iletişim kurduğumuzda birbirimize ulaştığımızda ve birbirimizi anladığımızı sezdiğimizde bende nerdeyse ilahi bir tatmin duygusuna ulaşıyoruz. bu geçici bir durum olabilir ama hepimiz bunun için yaşıyoruz."

9-

10-

28 Eylül 2007 Cuma

haberin yok, ölüyorum


bu parçada bize anlatmak istediği nedir? oturdum ve yazdım. dinlediğiniz bu şarkı aslında bize şunları diyor:

bakma bana öyle derin
(terk ettin beni ve hala niye yüzüme "seni seviyorum" der gibi bakıyorsun)
işim olmaz senle benim
(gururluyum kızım ben. ben siktir ettim seni)
hiç bu kadar sevilmedin
(seni, benim gibi seven birini "nah" bulursun)
gözlerinden okuyorum
(senin de acı çektiğinin farkındayım)
haberin yok, ölüyorum
(bu kadar gurur boşuna. bilmiyorsun ama sensizlik beni öldürüyor)

sorma bana nerelisin
(bana bir daha hiçbir şekilde yakınlık gösterme)
ne içersin ne giyersin
(senden çöp bile istemiyorum)
derdim sana derman olsun
(ulan ayrıldın benden. maf oldum, üzüntüm, derdim büyük. beni bu terk etmen sana ilaç olsun be)
ben gönülden okuyorum
(biliyorum, artık daha iyi olacaksın)
haberin yok ölüyorum
(ama bilmiyorsun, bu beni öldürüyor)

azdı yine deli gönül
(sana olan aşkın yine depreşti a q)
üzerine geliyorum
(hayaline sığınıyorum, kurtar beni)
geçti yine boş bir ömür
(seninle geçen yılların heba oldu gitti)
gözlerinden öpüyorum
(kapattım gözlerimi ve yine aklıma ilk gelen mutlu gözlerin oldu)
haberin yok ölüyorum
(bilmiyorsun değil mi lan, ölüyorum ulan, ölüyorum)

haberin yok ben ölüyorum
(allah belanı versin, ölüyorum sensizlikten)
sen gelirken ben gidiyorum
(sen hayata tekrar gelirken ben gidiyorum bu dünyadan)
dermanım yok ben ölüyorum
(ilacım sendin be. sen de gittikten sonra naparım ben)
ayrılırken ben içiyorum
(sen beni terk ettikten sonra işte, işte her şey böyle oldu. içiyorum artık kederinden)

yaa, işte böyle diyor sevgili okuyan kişiler. hepinizi gözlerinizden öperim...

ruslar neden sıcak denizlere girmek istiyor


uzun zamandır yazı yazmadığının farkındayım. zaten kendi kendime takılıyorum. bir nevi depolama işlemini görüyor burası. neyse konuya döneyim ben;

hey yavrum be! vakti zamanında çariçe olan katerina'ların ikincisi taş gibi bir hatun değilmiş. üstelik rus bile değil, almanmış. neyse efendim bu bir rus dan bile daha milliyetçi olan çariçe nin tek amacı sıcak denizlere inmekmiş. bu sebepten ötürü uzun vadeli bir plan yapmış. planın ilk safhası büyük bir başarı ile gerçekleşir. küçük kaynarca antlaşması ile kırım ı almış. artık son darbeyi vurma zamanı gelmiştir. önce torunu constantine ni tüm rus soylularına "istanbul imparatoru" olarak takdim eder. oysa bu yeni doğan masum bebeciğin hiçbir şeyden haberi yoktur. o zamanlar adı konstantiniyye olan istanbul un adını çarigrad olarak da değiştirir. böyle bir denyoluğu da vardır. tabi bu katerina nın yaptığı bunlardan ibaret değil. çarigrad imparatorluğu için ödenek çıkarır. tüm hazırlıklara başlar ve küçük constantine büyür. ama napolyon daha da büyür. rusların osmanlıya son darbeyi vurması için hazırlıklarını yaptığı sırada fransa ile neredeyse tüm avrupa arasında büyük koalisyon savaşları vardır. ruslar bu sırada çok insan ve enerji kaybeder. planlar unutulmaya yüz tutar. ta ki 1852 yılına kadar.

ruslar ingilizlere antlaşma teklif eder. osmanlıya son bir darbe vurulacaktır. ama ingilizler bunu kabul etmez. bu sefer ruslar tek başına devleti yıkmak için saldırıya geçer. bir yandan kafkasyadan, diğer yandan balkanlardan saldırır ama osmanlı diplomasi tarihinin en büyük başarılarından biri gerçek olur ve fransa ile ingiltere ve italya nın birliğini sağlamak için ingilizlerden yüz bulmaya çalışan piyomente devleti osmanlıya yardıma koşar. kırım harbi denilen bu savaşta 70.000 fransız ölür. zafer kazanılır. devlet bir daha kurtulmuş ve ingilizlerin yardımı ile ruslar yine sıcak denizlere inememiştir.

işte böyle efendim, 93 harbine kadar ruslar tüm orta asya yı alır. artık alacak yer kalmayınca ve biraz da balkanlarda ki osmanlı valilerinin beyinsizlikleri yüzünden isyan eden yerel halka yardım etme vaadiyle tekrar saldırır. istanbul-yeşilköy e kadar inerler. bu sefer gerçekten sıcak denizlere ulaşmışlardır. doğuda ise kars-ardahan elden çıkmıştır. durum fecidir ama almanya, ingiltere büyük devlettir. rusların kars ve ardahan ı almasından sonra basra körfezine inmesinden çekinen ingilizler de, berlin konferansında osmanlının tarafını tutmak için kıbrıs ı ister. hatta rusların daha ileriye gitmesi durumunda devlete yardım edeceğine de söz verir. antlaşmaya göre osmanlı, kars-ardahan ı geri aldığında ingilizler de kıbrıs ı bırakacaktır. ama o iş öyle olmaz. ruslar son darbeyi vurmaya çok yaklaşmıştır ama yine becerememiştir. belki yeşilköy e inen orduları açlıktan ve hastalıktan kırılacak duruma gelmeseydi bunu başarabilirlerdi. ama yine olmamıştı.

birinci dünya harbinde ise çanakkale savaşları zamanında istanbul a çıkartma yapak isterler. ama karadenizde gezinen alman yapımı koskoca yavuz ve midilli zırhlıları yüzünden buna cesaret edemezler. çünkü bu iki savaş gemisi rusların tüm karadeniz donanmasından daha tehlikelidir. ve nihayet sona geldik. ruslar gemi yapmaya en büyük çarlarından biri olan ivan ile başlar. amaçları sıcak denizlere inmektir ama ne baltık donanması, ne karadeniz donanması ve ne de uzak doğu donanması bunu başarabilmiştir. baltık donanması ingilizlerin hoşgörmesi üzerine çeşme de ki osmanlı donanmasını yakmaktan başka bir işe yaramaz. tarih bize şunu gösteriyor; tarihde donanması olup da bunu adam gibi kullanamayan tek devlet rusyadır. o kadar para harcamalarına karşın ellerine geçen koca bir hiçtir.

10 Ağustos 2007 Cuma

haçlı seferlerin modern avrupa'ya hiçbir katkısı yoktur

piyer lermit adlı bir fransız papaz, papa ikinci urban'ın bizans imparatorundan yardım mektubu alması ve clermont meclisinde doğuya büyük bir sefer düzenlenmesi fikri üzerine tüm fransa ve almanya'yı dolaşarak 600.000 kişilik bir ordu toplar. gerçi bu ordu sıradan halkdan ve küçük soylulardan oluşmaktadır ve istanbul'a varana kadar geçtiği her şehri talan etmiştir. istanbul'un da yağmalanmasından korkan imparator, bu kalabalık yığının lideri ile anlaşır ve erzak karşılığı aldığı yerlerin doğu roma'ya kalması şartıyla onları iznik'e geçirir. ancak sadece geçirir. çünkü iznik'te onları pusuya düşüren selçuklu ordusu hepsini temizler. lermit istanbul'a zor kaçar.

onların arkasından geçen esas kuvvet ise savaşa savaşa ortadoğuya kadar gelir. godefroi de bouillon yönetimindeki ordu; urfa, antakya ve kudüs'ü ele geçirir. kudüs'e gelirken açlıktan öldürkleri kişilerin etlerini yedikleri bile söylenir. ama bunlar hiçbir şeydir. kudüs'e girdiklerinde yaptıkları katliam inanılmazdır. yaşlı, kadın, çoluk, çocuk demeden tüm müslüman ve yahudileri katlederler. rivayete göre kan topuklarına kadar çıkmıştır. neyse, urfa ve antakya'da kontluk, kudüs'te de krallık kururlar. ama sadece kururlar.

bundan sonraki kısmı hemen herkes bilir. en sonunda kaybederler ve yurtlarına dönerler. rivayete göre bu süre içinde doğu uygarlıklarını yakından tanımışlar ve bu seferler modern avrupa'nın temelinin atılmasına vesile olmuş. ama son yapılan ciddi incelemelerde bunların da yalan olduğu ortaya çıkmıştır. ortadoğuya giren haçlılar, tamamen içlerine kapanık bir hayat sürmüşler, giyisilerini bile değiştirmemişler ve hatta doğan çocuklarını okumaları için avrupa'ya yollamışlardır. yani doğu halkları ile hiç iletişim kurmadan, onların nasıl yaşadıklarını bilmeden diyarı terk etmişler. hani cennetin krallığı adlı filmde vardır. fransa'dan gelen basit bir demirci, kendi kontluğu içinde araplara su kuyusu açmayı öğretiyordu. ulan geri zekalı senarist, avrupalılar ne biliyordi ki araplara suyu kuyusu açmayı, kanal yapmayı öğretiyorsun. mısır'ın, sümer'in kanal yapma tekniklerini bilen araplara ne öğreticeğini sanıyordun?

neyse, bu uzun seferler sonunda öküz gelip öküz giden haçlılar pusulayı, kağıdı, barutu kimden öğrendi? tabiki gemicilerden. avrupa'nın modernleşmesini sağlayan kişiler denizcilerdir. katalanlar, sicilyalılar, vedenikliler ve cenovalılardır. savaş zamanı değil, barış zamanı yapılanlardır. avrupa'nın ilk modernleşmesini sağlayan italyanlar, pislik içide gömülmüş kuzey avrupa'yı rönesansla tekrar modernleştirmiştir.

7 Ağustos 2007 Salı

vistül nehri

şu polonya'yı her zaman sevmişimdir. çocukluğuma dayanması gereken bu sevginin nedenini harbiden hatırlamıyorum ama severim bu ülkeyi. işte bu sevgim beni vistül nehrine kadar götürdü.

polonyalıların koyu birer katolik olduğu ve hatta komünizme rağmen avrupa'nın en dindar halkı olduğu bilinir. işte bu dindar polonyalılar tarihlerinde kazandıkları iki zaferlerleriyle çok övünürler. ikisinde de avrupa'yı kesin bir dinsiz akınından koruduklarına inanırlar. bunların birincisi bizi de ilgilendirir ki biz ona ikinci viyana kuşatması deriz. merzifonlu kara mustafa paşa'nın "aman viyana'ya zarar gelmesin" sevdası yüzünden bir türlü hücum emri verilmemiş ve en sonunda jan sobienski yönetimindeki kutsal hristiyan ordusu 1683'de türkleri darmadağın etmiştir. savaşın kazanılmasından sonra tüm avrupa günlerce bayram yapar, şölenler düzenler. paşa'nın çadırları, papağanları, develeri ve hatta cariyeleri bile düşman eline geçer. ganimet olarak askerler arasında paylaştırılır. polonyalılar bu savaşın sadece bu kısmında bulunmuştur. geri kalana karışmazlar. kutsal roma germen imparatorluğu, venedik ve kısmen rusya kalanı halleder. ama zaferin şanı hala daha polonyalılardadır.

bu dinsizlere karşı kazanılan ikinci zafer ise vistül zaferidir. kızılordu son sürat polonya topraklarına saldırır. amacı eski rusya topraklarını geri almaktır. ancak vistül nehri kıyısında kesin bir mağlubiyet alırlar. polonyalılar son ikiyüz içinde ilk defa rusları yenmiştir ve ikinci kez avrupayı dinsizlerden korumuştur. bu zafer vatikan tarafından günlerce kutlanır. hatta zaferin kazanıldığı gün doğan biri ileride papa bile olur ki biz ona ikinci jean paul deriz.

işte vistül ilk ez o zaman hayatıma girdi. yani bu savaşı öğrenince. akabinde gerisi çorap söküğü gibi geldi.

yıl 1944. ikinci dünya savaşının sonları. ilk önce gettoda yaşayan bir avuç yahudi, el yapımı bombaları ve bir kaç tabanca ile almanlara isyan eder. ama oldukça etkili olurlar. gerçi isyan hemen bastırılır ama polonyalı milliyetçiler de sonunda almanlara isyan eder. sokak sokak çatışmaktadırlar. almanlara direnmektedirler ve ölen polonyalılar öldükleri yerde gömülmektedirler. bugün hala onların mezarı ordaymış. her sokak, her köşe başında o isyan sırasında ölen polonyalıların mezarları varmış. neyse olayı vistül'e bağlayacağım. bu isyan sırasında vistül nehri kıyısına kadar kalan stalin'in ordusu orada beklemeye başlar. nehri geçip saldırsa isyan başarıya ulaşcaktır ama almanların, ileride başına dert açacak olan o polonyalıları tamamen öldürmesini bekler ve isyan bastırılır bastırılmaz hemen vistül nehrini geçip almanara saldırır. almanlar elbette direnemez ama geride polonyalı da kalmamıştır. varşova'nın altı üstüne gelmiş, neredeyse tüm binaları hasar görmüştür.

ve sıra vistül ile ilgili en ilginç hikayeye geldi. ey bunu okuyan okur, bu bir kehanettir. polonya, avusturya ve rusya tarafından parçalanınca, yani 1700'lerin sonlarında işgal edilince, ukraynalı bir kahin olan wernyhora şöyle bir kehanet ortaya atarlar:

"türk atları vistül nehrinden su içmedikçe polonya bağımsızlığına kavuşamaz."

sonra ne mi oldu? birinci harpte enver paşa almanlara yalakalık yapmak için en baba askerleri galiçya 'ya yolladı. orada ruslara karşı savaştırlar. türklerin atları vistül nehrinde su içti. polonya da savaş bitimi yani 1918'de bağımsız oldu. bizim askerler polonyalılar için savaşmasa bile kehanet gerçek olmuştur.

bursa hakkında bilmediğiniz her şey

+ bursa'yı kim kurmuştur?

- bursa'yı ünlü kartacalı komutan hannibal kurmuştur. romalılardan kaçan hannibal, kendisine yardım eden ve yurt veren bithynia kralı olan prusias adına şehri kurmuştur. ancak prusias, roma tehditi sonucu hannibal'a şehri terk etmesini söyler. şehir iö 4.yy'da kurulmuştur.

+ kuruluşuna dair efsane var mıdır?

- elbette. vakti zamanında ülkenin birinde yaşayan çobanın hayvanları hükümdarın bahçesine girer. bu duruma hiddetlenen hükümdar çobanı ülkeden sürgün eder. sürgün edildiği yeri gören çoban bu cezaya çok sevinir. çünkü, sürüldüğü yer yemyeşil ormanlarla kaplı, suyu, avlağı, otlağı bolmuş. yer yer kaynayan sıcak sulardan yükselen buharlar bu güzelim yere düşsel bir görünüm vermekteymiş. hemen yakınında yükselen ulu bir dağ ise tanrısal heybetiyle bu güzellikleri taçlandırıyormuş. çoban bu sürgün yerinde bolluk içinde çok rahat bir yaşam sürmüş. onu başkaları izlemiş, bu güzel yerde oluşan köy zamanla genişleyip büyük bir kent olmuş.

+ uludağ da neyin nesidir?

- uludağ'ın eski adı keşiş dağıdır ve bizans zamanında orada bulunan büyük bir keşiş manastırından adını almaktadır. hatta güneydoğudan esen keşişleme rüzgarı, adını uludağdan almıştır. biliyorsunuz, rüzgar yönleri istanbul'a göre belirlenmiştir. hristiyanlıktan önce uludağ'da büyük bir zeus sunağı olduğu söylenmektedir.

+ zeus'la bursa'nın ne alakası var ki?

- zeus biliyorsunuz zamanın yaratıcısı kronos'un oğludur. kronos, kendisini tahtan indirip yerine geçecek bir oğlunun doğacağını öğrenince onu öldürmeye karar verir. ancak zeus'un annesi rheia binbir zorluk zorluk altında kendini keşiş dağına atar. bir mağraya saklanır ve mağranın ağzında da insanlar kılıç ve kalkanları birbirine vurup, ses çıkartıp, mağradaki sesin kronos'un kulağına gitmesine engel olurlar. zeusla bursa'nın alakası ve kılıç-kalkan oyununun temelidir budur.

+ eee, bundan başka bursa barı var. o da mı zeus ile alakalı?

- ne alaka lan. bursa 1326'da alınınca oraya ilk yerleşen türkler erzurum'dan gelmiştir. erzurumlular bursa'ya yerleşirken erzurum barı adlı oyunlarını da bursa'da oynamaya başlamışlardır. bugün hem bursa barı, hem de erzurum barı vardır.

+ al sana zor bir soru. fomara da neyin nesi?

- şimdi osmangazi meydanı denilen meydanın ilk adı şehreküstü meydanıdır. biliyorsun, santral garajdan çıkıp, fevzi çakmak caddesini takip edersen bu meydana çıkarsın. işte 1930'larda orada italyan bir tütün şirketi varmış ve adı da fumara imiş. fumar italyanca tütün demektir. neyse, gel zaman git zaman meydanın adı fomara meydanı kalmıştır.

+ şehreküstü ne be?

- bursa türkler tarafından alınınca bir kısım yahudi şehirden ayrılır ve şehreküstü civarına yerleşir. o yüzden türkler yahudilerin şehre küstüğünü düşünüp orayı öyle adlandırırlar. gerçi artık orası şehir dışı falan değildir. şehrin tam göbeğidir.

+ eee ama ben bursa'da hiç saray görmedim?

- o sarayı bir tek salaklar göremez zaten. kör, baksana koskoca tophane var. orası eski bizans sarayıdır. kalıntıları da az buçuk bellidir. hatta aşağı tarafta mağara benzeri yerleri de görürsün. işte orası da bursa sarayının zindanlarıdır.

+ ha, ama tophanenin başka bir yanı meşhurdur.

- o konuya değineceğini biliyordum. 70'lerin sonlarında parasız kalan bir kısım kadın ve erkek tophane'nin arka taraflarında iş tutarmış. o zamanlar pislik içinde bir yermiş tophane. ne kadar gerçektir, bilemiyorum.

+ ya bursa'nın iskenderinden başka yiyecek bir şeyi de yok aslında.

- sen harbiden salaksın. kestane şekerini unutmanı hoş görüyorum neyse. ama bundan başka mesela bağdat hurması adlı nefis bir tatlısı vardır. yazları satılan soğuk muhallebisi yani bıcı bıcı'sı vardır. inegöl köftesini hiç saymıyorum bile. orası inegöl, bursa değil.

+ hmm, ama bursa'da öyle ahım şahım bir mekan yok ki?

- e o konuda biraz haklısın. ama arap şükrü sokağı var ve güzeldir. altıparmak'ın şehreküstü girişindedir. ayrıca setbaşı köprüsünün altını çok uygun bir mekandır. kültürpark'ta sevgilinle istediğin gibi yiyişebilirsin. ben denedim, oluyor. ayrıca yine altıparmak'ta 2 sinema vardır. yalova yolunda da sinema salonu bulunur. mudanya ve gemlik'te deniz, karacabey ve iznik'te göl vardır. denizde çadırını kurup, göl kenarlarında kamp yapabilirsin.

+ kültürpark'ta sanırım erkek erkeğe yiyişiyorsunuz ahaha?

- sen harbi salaksın. isteyen erkek erkeğe yiyişir ondan bana ne. ama senin ne demek istediğini anladım. argoda "bursalı" manasına gelen kelimeyi kastediyorsun. şimdi canım benim, zeki müren bursa doğumlu olsa bile aslen antalya'nın müren kazasındandır. zaten onun bursa'ya gömülmesi de saçma. bodrum'u daha çok severdi. bursa ile alakası kalmamıştı. neyse, diğer ünlü "bursalılar" ise bursalı değildir. bülent ersoy, adanalıdır. kuşum aydın, kasımpaşalıdır. fatih ürek, erzurumludur. yılmaz morgül, artvinlidir.

+ ee, niye peki bursalılara öyle diyorlar?

- bunun sebebi 70'li yıllarda eskişehir ile bursa arasındaki futbol rekabetidir. eskişehir'de oynanan oynanan maçlarda eskişehir taraftarları zeki müren yüzünden "hop hop bursa top bursa" diye tezerruhat yaparmış. işte oradan tüm türkiye'ye bu olay yayılmıştır.

+ hadi ya! neyse, yedim sayayım. sizde aslında çok türbe var. onlar neyin nesi?

- bursa 1326'da alınınca bir sürü islam alimi, abidi, arifi gelip bursa'ya yerleşir. rivayete göre bunların çoğu da rüyalarında bursa'yı görüp gelmiştir. şimdi adlarını teker teker sayamam ama cahil halk arasında bir söylenti vardır. bursa'da 99 evliyanın türbesi varmış. eğer 1 tane daha olsaymış, bursa, medine hükmünde bir şehir olacakmış.

+ tamam ağbi. ama söylemeden geçemicem. "ben neler gördüm, bursa kültür parkında. bursalının farkının, tüm türkiye farkında..!"

- sana iyi bir dayak atmak lazım aslında. bak canım, eskişehirlinin biri bursa'ya gelmiş. sonra da memleketine dönmüş. bursa'yı arkadaşlarına anlatıyormuş. "burrrsa'ya bir girişim vardı, ayy bi de kız çıkışım vardı." yani bursalılar değil, bursa'ya küçük şehirlerden gelen denyolar kültür şokuna girdikleri için ibneleşir. yani sorun bursalılar yaşayanlar değildir. bursa'ya sonradan gelenlerdir. mis gibi, tertemiz şehir görünce neye uğradıklarını şaşırıyorlar.

+ ama bursalıların çoğu kösedir.

- evet, bursa'nın yerlileri yani köylüleri harbi kösedir. havasından mıdır, yoksa suyundan mıdır bilemeyeceğim. ama harbi öyledir. gerçi zengin bursalıların çoğu istanbula göçmüştür. şimdi ise doğu karadenizliler, erzurumlular ve kürtler bursa'ya dolmuştur. bunların genelde kendi mahalleleri vardır. daha eskiden ise boşnaklar, yunan ve bulgaristan muhacırları, arnavutlar bursa'ya göç etmiş.

+ sizdeki o demiryolu caddesi de neyin nesi?

- eskiden bursa'dan mudanya'ya tren hattı varmış. atatürk bursa'nın istanbul'a olan bağımlılığını azaltmak için hattı kaldırtmış. öyle derler. ama caddenin ismi hala daha durur.

+ ağbi, lodos neyin nesi?

- lodos güneybatıdan esen sıcak bir rüzgardır. adını da rodos adasından alır. neyse, vakti zamanında bursa'ya almanya'dan uzmanlar gelir. şhir duman altındadır. almanlar şaşırır. "ya bu şehirde kimse yaşayamaz, bu duman herkesi öldürür, çabuk şehri boşaltın" derler. yetkililer güler ve "bir iki gün bekleyin" derler. bir iki gün sonra lodos eser ve tüm rüzgarı istanbul'a yollar. yani lodos, şehrin havasını mis gibi yapar. lodos olmazsa şehirde yaşanmaz. ha ayrıca; o şehirde lodos zamanı sobadan zehirlenenler ise bursa'ya yeni göçenlerdir. çünkü lodos zamanı bursa'da ya soba yakılmaz, ya da rajona göre yakılır. gerçi artık doğal gaz geldi. ben çocukken kışın geceleri sokağa bile çıkamazdım. her taraf duman olurdu. göz gözü görmezdi. hatta okullar bile tatil edilirdi.

+ peki bu başkentlik hikayesi ney?

- osmanlı kurulunca ilk başkent bursa olur. ama devlet kısa zamanda bir balkan imparatorluğuna dönüşünce başkent edirne'ye alınır. ama anadolu kısmının başkenti her zaman bursa olarak kalmıştır. hatta fetret devrinde anadolu ve rumeli'de iki ayrı şehzade hükmediyordur ve çelebi mehmet'in başkenti bursa olur. cem sultan, ikinci beyazıt'a karşı ayaklanınca bursa'dan ona şöyle der: "ülkeyi bölelim. sen rumelinin, ben anadolunun sultanı olayım." zaten cem sultan'ın da mezarı sonunda bursa'ya gömülür.

+ vay be, ne şehirmişsiniz siz öyle.

- ya ne sandın lan dallama. git şimdi bunları nette yayımla. herkes bursa'yı tanısın.

+ tamam ağbi. sağol bilgilendirdiğin için.

- ee "bursalı olmak onurdur, bursalıyım demek gururdur." - bursa büyükşehir belediyesi-

6 Ağustos 2007 Pazartesi

malleus maleficarum


bilirsiniz, cadıların çıkma sebebi olarak "kadın tanrıçalar" gösterilir. yani pagan kültür. avrupa toptan hristiyan olmadı. bolca savaş, az buçuk göz korkutma ve kabile liderlerinin hristiyanlığı seçmesi ile avrupa yavaş yavaş hristiyanlığa geçti. 10 yy.dan sonra ise kilise pagan ritüelerine karşı büyük bir savaş başlatmıştır. bu savaşta kilise, havva ilk günahı işledi için kadını da hedef almıştır. çünkü pagan inancının kendisi kadın tanrıça demektir. eski roma'da yerleşik olan kült, kadın tanrıça kültüdür. ve hala daha insanlar hristiyan olsa bile kadın tanrıça kültüne tapmaya devam etmektedir. işte bu yüzden kilisenin kadını şeytan olarak görmesi yetmiştir ve hatta "kadının ruhu var mıdır ysa yok mudur" diye tartışmışlardır da. malleus maleficarum yani cadının balyozu adlı kitap bu sırada engizizyonca yazılır. bu kitapta cadılar nasıl bulunacağı ve yok edileceği ayrıntıları ile anlatılmıştır. peki yokedilmesi gerek cadılar kimlerdi? tabiki kadın alimler, çingeneler, rahibeler, mistiklerden oluşan doğayla uyumlu kilise ile uyumsuz kadınlar. ve bunların 5 milyonu, 300 yıl boyunca yakılmıştır. meşhur fransız kahramanı jean darc bile pantolon giydiği için-erkeğe benziyor diye- cadı olarak yakılmıştır. aynı kilise onu yüzyıllar sonra azize ilan etmiştir.

israil neden saldırıyor?

israil, aslında kral süleyman'dan sonra parçalanan devletin güneyinde kalan kısmın adıdır. kuzeyinde de yahuda devleti vardır. yahudilerin en büyük düşmanı olan babiller, önce güneydeki israil devletine son verdi. sonra yahuda krallığına. sonrada tüm yahudileri babil'e sürdü, ki biz buna babil sürgünü diyoruz ve 50 yıl sürmüştür.

işte bu sürgünde yahudilerin tek tanrı inancı milli bir nitelik almıştır. neyse, babil sürgünü sırasında yahudiler hiç duymadıkları efsaneleri duydular. sümer ve babil mitlerini öğrendiler. bunları kendi kitaplarına aldılar, ki yaratılış ve nuh tufanı bunlardan sadece ikisidir. yahudileri bu esaretten persler kurdardı. babil'i yıkan persleri yahudiler çok sevdi. onların inançlarını da ilginç buldular. çünkü perslerin inancınında kötü bir tanrı vardı. iyilik ile kötülük sürekli savaş halindeydi(manikeizm) ve yahudiler bu kötüden şeytan kavramını türettiler. tabii en büyük düşmanları babillerin en büyük tanrısı olan marduk'u şeytanla özdeşleştirmeleri çok uzun sürmedi. incilde yuhanna'nın vahyinde geçen şeytan, marduk'un ta kendisidir. bu esaretten sonra yurtlarına dönen yahudilerin ahit sandığı kaybolmuştu. ama bambaşka bilgilerle yurtlarına dönmüşlerdi.

bu sürgünden sonra tevrat'ı yazdılar. çevresinde bulunan halkların tamamı çok tanrılı dinlere inanırken, onlar sadece kendilerine görünmeyene tapardı. gel zaman git zaman romalıların filistin'i işgali ile durum değişmeye başlamıştır. içlerinde yoğunlaşan bağımsızlık fikirleri eşliğinde isa'dan sonra ikinci yüzyılda büyük bir yahudi isyanı çıkar. ama romalılar bunu son derece kanlı bir şekilde bastırır. süleyman mabedi yıkılır. yahudilerin büyük bir bölümü ortadoğu, rusya ve avrupa'nın değişik yerlerine göç ettirilir. ikinci büyük sürgün başlamıştır.

dünyanın dört bir yanına dağılan bu insanlar ispanya'dan polonya'ya, rusya'ya, iran'a, almanya'ya yani ingiltere hariç her yere(ingiltere'ye yahudi göçü protestanlığın kabulünden sonra olmuştur) gitmişlerdir. yahudiler bu ülkelerde toprak sahibi olamadıkları için(toprak kilise ve soylulara aittir) faizcilik ve ticaretle uğraşırlar. ama hristiyanlar isa'nın kanının onların ellerinde olduğunu düşündüğü için tabiri caiz ise canları sıkıldıkça yahudileri katledirler(yunanlılar selanik'e girince ilk önce yahudileri katlettiler). iyice içlerine çekilmişlerdir. özellikle ispanya'da başlarına gelenlerden sonra büyük göçlerine devam ederler.

ne asil, ne din adamı, ne de serf olmadıkları için hiçbir kanuni hakları yoktur. venedik'te gettolarda yaşarlar. sadece günün belirli saatlerinde çalışabilirler. okuyamazlar. ancak 1848 ihtilallerinden sonra bazı haklara kavuşabilirler. ancak almanya'nın birleşmesinden sonra durum bambaşka bir özellik arzeder.

yükselen alman bilinci yahudilere de sirayet eder. onlar da tarihdeki büyük aryan ırkının neferi olmak istemektedirler. yani yahudiler de artık alman olmak istemektedirler. avrupa'daki yahudilerde kendilerinden nefret hareketi başlar. yüzbinlerce yahudi din değiştirir. almanlaşır. alman soyadları alırlar. hatta filistin'e göç etmeye başladıklarında bile almanya'nın himayesinde olurlar.

işte siyonizm, yahudilerin bu kendilerinden nefret etme hareketine bir tepki olarak doğmuştur. yahudilerin yok olmaması için çalışmışlardır ve bunun başarılabilmesi için de milli bir devletleri olması gerektiğini anlamışlardır. theodor herzl'in amacı sadece milli bir devlettir. ve bu devletin illede filistin'de olması gerekmemektedir. filistin'den başka kıbrıs ve habeşistan'ı da düşünmüşlerdir. ancak kendisi bu devleti görememiştir (çocuklarından birisi toplama kamplarında ölmüştür. diğeri de intihar etmiştir).

neyse efendim ikinci dünya savaşı öncesi ve savaş sırasında meydana gelen büyük katliamda orta avrupa'da yaşayan yahudilerin neredeyse tamamı katledilir. yahudilerin almanlaşmasını içlerine sindiremeyen, alman ırkının saflığına leke sürüldüğünü düşünen naziler bu aşağılık(!) ırkın temizlenmesiyle alman ırkın da temizleneceğini düşünürler. bu işi sadece almanlar yapmamıştır. davut yıldızını takma zorunluluğu almanya'dan önce fransa'da uygulanmıştır. almanlar fransa'yı işgal ettiğinde yahudileri toplamakta zorlanmadılar. bu büyük katliamdan sonra yaşayabilmek için milli devlete olan ihtiyaçları iyice artınca daha büyük kitleler halinde filistin'e göç ettiler.

1948'de devlet kurulmadan önce bu işe karşı çıkan yahudiler de vardır. çünkü "yeni devleti sadece mesih kurabilir" inancı yüzünden, ortodosk yahudiler mesih gelmeden devletin kurulmasına karşı çıkmışlardır. devletin kurulmasının ertesi günü araplar toplu halde saldırdı. yendiler. sonra bir daha, bir daha yendiler. ve günümüze gelindi. artık israil diye bir devlet var. bu devlet komşularıyla anlaşmak isteyebiliyor. sonra bunu sabote ediyor. işgal ettiği topraklardan vazgeçmiyor. kudüs'ün tamamını istiyor. süleyman mabedi uğruna başka eserleri tahrip ediyorlar. çoluk çocuk demeden insanları katledebiliyor. eli kanlı insanlarını başbakan yapabiliyor. ama artık yahudiler, başları sıkıştığında kaçabilecekleri devletlerinin varolmasını istiyor.

birinci körfez savaşı sırasında israil'de tüm yetişkin erkekler askere alınınca çalışabilecek erkek kalmamıştı. ve noldu biliyor musunuz? dünyada yaşayan onbinlerce yahudi israil'e geldi. bazıları dolar milyoneri, bazıları sıradan insanlardı. ama o dolar milyoneri insanlar garsonluk yaptı, tuvaletleri temizledi. işte bu yüzden israil var. kendilerinde bu inanç olduğu için var. kendilerini güvende hissedebilmek için saldırıyor, yakıyor, yıkıyorlar, gözleri dönmüş bir şekilde katlediyorlar. bu binlerce yıllık psikoloji, yani yok olma psikolojisi yüzünden saldırıyorlar. ve kendilerinden nefret edildikçe de saldıracaklar ve var olacaklar.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.