üniversite yılları, platonik aşık olduğum kızın masasına oturmak üzereyim ve kız eliyle işaret ederek "oturma" diyene kadar sandalyeye oturdum ve düştüm. tüm kantin bana bakıyor ve dışımdan okkalı bir küfür salladım. kız ve arkadaşları güldü, ben kalktım, kıçımı elimle sildim, surat bi karış, onu gördüm yine, yüzümde gülücükler açtı aynı anda. "naber" dedim, o gülüyor hala, güzel gülüyordu vesselam.
liseye yeni başlamışım. neyse, bizim mahallede basket potası yok, ama lisede var. çift pota maç yapıyorum ilk kez ve nasıl bir eziklikse benimkisi ben sürekli bizim potanın dibinde bekliyorum, savunma yapmak için! lan hatırladıkça hala feci kasılırım, için daralır, ne biçim bir halim varsa işte, aman boşver..
bu kez rüyalarımdayım. arada sırada bu rüyayı fiks görürüm. evden çıkıyorum ve yürürken bi bakıyorum ki pantolon giymeyi unutmuşum. sokaktaki herkes bana gülmeye başlıyor ve nasıl bir utanç çöküyor üzerime inanamazsınız. öyle kalıyorum ve birden bire kan ter içinde uyanıyorum. sanıyorum bunun nedeni daha okula bile başlamadığım zamanlardan birisinde beni pantolonsuz çizgi film kahramanları gibi dışarı salmaları..
üniversiteye yeni başlamışım ve ilk protokolümü yapmışım. geçtim kantine, protokole bakıyorum ve nasıl gidip geleceğimi düşünürken karşı masaya tek başına bir kız oturdu. başladı beni kesmeye. en sonunda dayanamadım ve gittim yanına. havadan sudan konuşuyoruz, ikinci sınıfmış ve dedi ki "ben bu sene okulu donduracağım." bende zaten aynı zamanda çalıştığım için dondurmayı düşünüyordum ve ona "sizde mi çalışıyorsunuz?" dedim. kız "yok ben hamileyim" dedi. başımdan aşağıya kaynar sular döküldü, mahvoldum. hiçbir diyemeden bir süre daha oturdum. sonra "işim var" deyip kalkıp gittim. benim için büyük rezillikti..
lise bitmiş, dayımın yanında matbaada çalışıyorum ve iş çıkışı bir kahvehaneye gidip bi çaya bi dünya gazete okuyorum. bir gün başka bir kahvehaneye girdim. sonra bir çocuk geldi yanıma, benim yaşlarda ama. dedi ki "senin adın ahmet(adı salladım)'ti değil mi?" baktım çocuğa, tanıdık hiç bir yanı yok. "evet, sen nerden tanıyorsun beni" dedim. "seni nasıl unuturum, seninle ilkokul 3'de aynı sınıftaydım. o kadriye öğretmen her gün seni dövüyordu ya" dedi. işte o an bittim arkadaş. insanlar beni yediğim dayaklar yüzünden tanıyor. bu ne rezil bir tanıma biçimidir. eyvah eyvahh be ya..
ortaokul zamanı. beden dersi. üzerimde eşofman yok. basit bir kıyafet var işte. ayakkabı zaten yok. hoca hepimize şöyle bir baktı. bana dönüp "sen geç, arkada otur" dedi. sonra bir kaç kişi daha. arkada üç kişi toplandık. geri kalan spor salonunda spor yapıyor vs. utandım kıyafetsizlikten. biz oturduk durduk o kadar saat. ders bitiminde hoca "eğer eşofman ve spor ayakkabı getirmezseniz sizi bedenden bırakırım" dedi. ertesi hafta aldırdım elbet bir şeyler. ama iki haftada bir elimde yorgan iğnesi, ayakkabı diktim sürekli..
ilkokul üç. işte o kadriye'nin bir dersi. sıfatları mı anlatıyor ne, örnek veriyor, sonra bana döndü. "ahmet(adı salladım) sınıfın en sıskasıdır" dedi. başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. teneffüste tüm sınıf benimle sıska olduğum için dalga geçecekti. sonra bir mucize oldu. hoca durdu durdu ve "hayır, ahmet değil, osman sınıfın en sıskasıdır" dedi. içimde açan gülücükleri tahmin edemezsiniz. sonra osman'a kadar bir yakınlık hissettim. hatta onunla takılır oldum, zor iş dalga geçilmek. zaten rezil olduğunu hissettiğin an, dalga geçileceğini bildiğin andır. gerisi hikaye..
5 Temmuz 2012 Perşembe
4 Temmuz 2012 Çarşamba
ev sahibi ve ben
onu ilk gördüğümde aramızda bir şeyler olacağını hemen sezmiştim. o tombul yanakları, kısa boyu ve tıknazlığı, kel kafası ve göbeği ile bildiğin tipik bir ev sahibini andırıyordu. avcıydı kendisi ve beni de avlamıştı(!) evini bana verdi, hem de istanbul şartlarına göre oldukça düşük bir fiyata! artık onun dalmaçyalı av köpekleri karşımda olacak şekilde eve yerleştim!
ev sahibimle aramda kiracı-ev sahibi ilişkisinden daha garip bir ilişki var. istanbul'a ilk geldiğimde "önce ev sahibinin kızı/kız kardeşi, sonra bakkalın" gibisinden bir geyik amaçla faaliyetlere giriştiğimden olsa gerek, bana sürekli kız buluyor! kızlarını benden uzak tutuyor(!)
neyse, ilk bulduğu kız 40 yaşlarında bir öğretmen. buluştum tabi, ama sonuç fecaat. kadın çökmüş. "saçları sarı ama" dedi bana ve ben şaşırdım. ben sarışınlardan hoşlanmam ki. belki o sarışınlardan hoşlanıyordur. kızla konuşurken eski türk filmlerinin köy sahnelerinin çekildiği mekanlarda çocukluğunun geçtiğini söyledi. arazileri varmış oralarda. ben de biliyorum elbet oraları. ilgimi çekmedi. ev sahibim "neden beğenmediği" sordu, ben de ona "yaşım 35 olabilir, ama o kadar da değil be ya" dedim. harbiden değil, yaşım göçmüş olabilir, kendim çökmüş değilim!
ikinci bulduğu kız bir hemşire. bir hafta sonu onunla da görüştüm. "hayat güzel" derken aldım götürdüm avm'den birisine, gez dolaş, sonra tiramisu ye derken işi çıktı kızın. gitti. 1 hafta sonu "gel bi daha görüşelim" dedim. "benden sana hayır yok, bırak peşimi pis sapık" dedi. demedi ama demeye getirdi. sonra kadınlar diyor ki "nerede bu düzgün erkekler, hepsi kapılmış". yalan tabi, kapılmamışını da beğenmiyorlar. hem sonra bu otuza yaklaşmış kadınların genel problemi bu. şimdi seni beni beğenmiyorlar, ama yaşları otuzu geçince "o da olur" derler. otuz beş olunca inanın bana "bir çocuğu olsa da olur" diyecekler! kırk olunca gidip elliliklere takılacaklar!
üçüncüsünü görmek için düğüne gittim. trakya düğünü elbet, oynaya oynaya kızın yanına kadar sızdım ve görür görmez "aman tanrım, bu karı bergüzer korel'den bile daha cazgır duruyor" diye haykırasım geldi. görmez olaydım o bakışı. eskiden annemin bulduğu bir kızda "şimdi işin bitti, s.kicem seni" bakışı görmüştüm ve onu görmemle kızdan vazgeçmem bir olmuştu. işte bu kızda onun bile ileri versiyonu vardı ve resmen level atlama söz konusuydu.
hayat böyle işte, yirmilerin başlarında annemin bulduğu başka bi kızla cd satıcısının önüne gitmiştim ve "erotik cd var mı?" diye sormuştum. kız benden beş dakika sonra ayrıldı. o zamanlar genciz tabi, evlilik falan ooo..
ev sahibi neşeli biri. bana artık kız bulmasın diye geçen gün torbadai bira şişelerini şangır şungur sallayarak yanından geçtim. yine ısrar ederse kirayı bir ay unutmayı düşünüyorum..
ev sahibimle aramda kiracı-ev sahibi ilişkisinden daha garip bir ilişki var. istanbul'a ilk geldiğimde "önce ev sahibinin kızı/kız kardeşi, sonra bakkalın" gibisinden bir geyik amaçla faaliyetlere giriştiğimden olsa gerek, bana sürekli kız buluyor! kızlarını benden uzak tutuyor(!)
neyse, ilk bulduğu kız 40 yaşlarında bir öğretmen. buluştum tabi, ama sonuç fecaat. kadın çökmüş. "saçları sarı ama" dedi bana ve ben şaşırdım. ben sarışınlardan hoşlanmam ki. belki o sarışınlardan hoşlanıyordur. kızla konuşurken eski türk filmlerinin köy sahnelerinin çekildiği mekanlarda çocukluğunun geçtiğini söyledi. arazileri varmış oralarda. ben de biliyorum elbet oraları. ilgimi çekmedi. ev sahibim "neden beğenmediği" sordu, ben de ona "yaşım 35 olabilir, ama o kadar da değil be ya" dedim. harbiden değil, yaşım göçmüş olabilir, kendim çökmüş değilim!
ikinci bulduğu kız bir hemşire. bir hafta sonu onunla da görüştüm. "hayat güzel" derken aldım götürdüm avm'den birisine, gez dolaş, sonra tiramisu ye derken işi çıktı kızın. gitti. 1 hafta sonu "gel bi daha görüşelim" dedim. "benden sana hayır yok, bırak peşimi pis sapık" dedi. demedi ama demeye getirdi. sonra kadınlar diyor ki "nerede bu düzgün erkekler, hepsi kapılmış". yalan tabi, kapılmamışını da beğenmiyorlar. hem sonra bu otuza yaklaşmış kadınların genel problemi bu. şimdi seni beni beğenmiyorlar, ama yaşları otuzu geçince "o da olur" derler. otuz beş olunca inanın bana "bir çocuğu olsa da olur" diyecekler! kırk olunca gidip elliliklere takılacaklar!
üçüncüsünü görmek için düğüne gittim. trakya düğünü elbet, oynaya oynaya kızın yanına kadar sızdım ve görür görmez "aman tanrım, bu karı bergüzer korel'den bile daha cazgır duruyor" diye haykırasım geldi. görmez olaydım o bakışı. eskiden annemin bulduğu bir kızda "şimdi işin bitti, s.kicem seni" bakışı görmüştüm ve onu görmemle kızdan vazgeçmem bir olmuştu. işte bu kızda onun bile ileri versiyonu vardı ve resmen level atlama söz konusuydu.
hayat böyle işte, yirmilerin başlarında annemin bulduğu başka bi kızla cd satıcısının önüne gitmiştim ve "erotik cd var mı?" diye sormuştum. kız benden beş dakika sonra ayrıldı. o zamanlar genciz tabi, evlilik falan ooo..
ev sahibi neşeli biri. bana artık kız bulmasın diye geçen gün torbadai bira şişelerini şangır şungur sallayarak yanından geçtim. yine ısrar ederse kirayı bir ay unutmayı düşünüyorum..
26 Haziran 2012 Salı
hareket vakti
parçanın sonlarında sesini titreterek diyor ya "bir el sallarsın yeter" daha ne. bir el sallamam yeterse eğer, çağıran bir şeyler olmaz o zaman..
hem klibi pek hoştur, o zamanlar için çok ilginçtir. ikisi birlikte enfestir.
is yarası gibiyim o temiz ellerinde
dil yarası gibiyim o masum sözlerinde
kal deme hiç bunu benden isteme
sus bu gece bana aşktan sakın hiç bahsetme
dur bu gece bana dokunma beni delirtme
sana boşuna umut vermek istemem
çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerde
bana ait birşeyler var o sert gülüşlerde
sen yine olduğun gibi kal benim için sakın değişme
giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince
sen yine olduğun gibi kal misafirim bu şehirde
bir el sallarsın yeter hareket vakti gelince
mum gibiyim senin ışıl ışıl gözlerinde
kum gibiyim uçsuz bucaksız o çöllerinde
kış gibiyim yakan yaz güneşinde
hırsız gibiyim kadehteki o ruj izlerinde
dil gibiyim yanağındaki o beninde
kal deme hiç bunu benden isteme
çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerde
bana ait birşeyler var o sert gülüşlerde
sen yine olduğun gibi kal benim için sakın değişme
giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince
sen yine olduğun gibi kal ben misafirim bu şehirde
bir el sallarsın yeter hareket vakti gelince
çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerden
bana ait birşeyler var o sert gülüşlerde
sen yine olduğun gibi kal benim için sakın değişme
giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince
sen yine olduğun gibi kal misafirim bu şehirde
bir el sallarsın yeter hareket vakti gelince
sen yine olduğun gibi kal ben misafirim bu şehirde...
25 Haziran 2012 Pazartesi
romanlar ve hikayeleri
metin kaçan, ağır roman'ın ikinci cildini sobada yakmış. gerekçesi ise toplumun o metinlere okumaya hazır olmamasıymış. oysa ben hazırım!..
alexandre dumas, monte cristo kontu'nu kendisi yazmamış. başkasına yazdırmış. o dönemlerde yaygın bir uygulamaymış bu ve köle yazarlar denilirmiş onlara..
kafka, yakın arkadaşı max brod'a bütün el yazmalarını yakmasını söylemiş. brod'un yakmadığı malum.
dostoyevski, kumarbaz'ı 29 gün içerisinde yazmış. gerçi o konuşmuş, stenograf olan anna grigoryevna yazmış. nedeni ise yayıncısına roman teslim etme zorunluluğu. bir süre sonra anna ile dostoyevski evleneceklerdir.
tolstoy edebiyat tarihinin fotoğrafları ile adını daha da geniş kitlelere duyuran ilk yazarıymış. kartpostal halinde basılan fotoğrafları bile satmış ve o günler için star muamelesi görmüş.
gogol, ölü canlar'ın son bölümlerini şöminede yakmayı başarmış. gerçi tamamını yakmaya niyetlenmiş, ama bu kadarını başarabilmiş! ha bu arada, ölü canlar'ın konusunu ona puşkin vermiştir.
puşkin, karısına göz koyan ve büyük ihtimal çar tarafından tutulan, bacanağı olan fransız subat d'anthès tarafından düello sonucu öldürülmüştür. çünkü karısının bu fransız ile kaçacağını duymuş ve çıldırmıştır. bu arada, d'anthès'in karısı dahil tüm baldızlarını sıradan geçirmiştir.
frankenstein'ı, yazarı mary wollstonecraft shelley, lord byron da dahil dört kişilik bir grupla isviçre'de tatilde yazmıştır. muhtemeldir ki konusu grup seks esnasında aklında gelmiştir. eser ise bir felsefi tartışmanın ürünüdür.
cervantes'in don kişot'undaki sanço panza vardır, sanço panço yoktur ve yel değirmenlerine saldırma işlemi kitabın hemen başında yer alır. ayrıca cervantes inebahtı'da bize karşı savaşmış sol elinden yaralanmıştır. daha sonraki yıllarda ise cezayirlilere esir düşmüş ve beş yıl esaret hayatı yaşamıştır.
binbir gece hikayelerindeki alaattin tembel bir çocuktur. babası ise bu tembellik yüzünden kahrından ölmüştür.
fareli köyün kavalcısı hikayesi doğruymuş. almanya'da tarihin bir vaktinde büyük bir çocuk topluluğu ortadan kaybolmuş. bu çocukların ya vebadan öldüğü, ya da askeri alındığı düşünülüyormuş. hikayenin çıkış kaynağı budur.
külkedisi masalı bize anlatılandan biraz daha vahşicedir. yazar, iki kızkardeşin ayakları ayakkabıya sığmayınca, o kızkardeşlerin topuklarını ve ayak parmaklarını kestiklerini yazmış.
jules verne'nün aya yolculuk adlı eseri, iç savaş sonunda canları feci sıkılan topçuların, kendilerine hedef olarak ayı belirlemelerini anlatır. kitabın girişi fecidir ve topçuların nasıl insan katlettikleri güzel güzel belirtilir. bu hali ile çocuk kitabı değildir. hem sonra top ateşlenir ve ayın yörüngesine giren minik bir uydu olurlar.
h.d. wells, jules verne'den daha iyi yazıyor. gerçi wells'in hikayeleri daha absürd. mesela görünmez adam, görünmezlik sıvısını bulunca ilk önce kumaşta deniyor ve başarılı oluyor. ama sonra gidip vücudunu görünmez kılıyor. ulan kullandığın elbiseleri görünmez yap ve giy onları. ne uğraşıyorsun kendinle!
george orwell ingiliz gizli servisi adına çalışan bir ajandır. 1984 ise zamyatin'den araklanmıştır. ayrıca h.d. wells, onun ortaokuldaki müdürüdür.
büyük olasıkla william shakespeare olarak bildiğimiz kişi, francis bacon'dan başkası değildi. o zaman böylesine hikayeler yazmak hoş karşılanmadığından takma ad ile o hikayeleri yazdığı düşünülüyor.
lord byron ise bir medeniyet beşiği olarak gördüğü mora yarımadasına bize karşı savaşmak için geldiğinde hayal kırıklığına uğramıştır. savaşan yunanlılar aristo, platon değil, bildiğin köylüdür, ama olayı bozuntuya vermemiştir. zaten yine mora yarımadasında soğuk algınlığından ölmüştür. ha bu arada, çanakkale boğazını yüzerek geçmiştir ve londra sosyetesinde ona vermeyen soylu kadın yok gibidir.
boris vian, fransız polisinden kurtulmak için eserlerinin amerikalı bir yazardan tercüme olduğunu söylemiştir. zaten o yüzden hikayelerinin neredeyse tamamı amerika'da geçer. sokak vs adlarını şehir krokilerinden elde etmiş.
arthur c. clarke, 2001'i stanley kubrick'e senaryo olarak yazmış ve romanını filmden sonra piyasaya sürmüştür.
kemal tahir, kurt kanunu'nu yazdıktan sonra mete tunçay'ın "kara kemal'e sosyalist eleştri yaptırmış" lafının ertesi günü vefat etmiştir.
çetin altan ile melih cevdet anday'ın mine kırıkkanat yüzünden birbirlerine küstüğü söylenir. bildiğin kadın meselesi işte..
alexandre dumas, monte cristo kontu'nu kendisi yazmamış. başkasına yazdırmış. o dönemlerde yaygın bir uygulamaymış bu ve köle yazarlar denilirmiş onlara..
kafka, yakın arkadaşı max brod'a bütün el yazmalarını yakmasını söylemiş. brod'un yakmadığı malum.
dostoyevski, kumarbaz'ı 29 gün içerisinde yazmış. gerçi o konuşmuş, stenograf olan anna grigoryevna yazmış. nedeni ise yayıncısına roman teslim etme zorunluluğu. bir süre sonra anna ile dostoyevski evleneceklerdir.
tolstoy edebiyat tarihinin fotoğrafları ile adını daha da geniş kitlelere duyuran ilk yazarıymış. kartpostal halinde basılan fotoğrafları bile satmış ve o günler için star muamelesi görmüş.
gogol, ölü canlar'ın son bölümlerini şöminede yakmayı başarmış. gerçi tamamını yakmaya niyetlenmiş, ama bu kadarını başarabilmiş! ha bu arada, ölü canlar'ın konusunu ona puşkin vermiştir.
puşkin, karısına göz koyan ve büyük ihtimal çar tarafından tutulan, bacanağı olan fransız subat d'anthès tarafından düello sonucu öldürülmüştür. çünkü karısının bu fransız ile kaçacağını duymuş ve çıldırmıştır. bu arada, d'anthès'in karısı dahil tüm baldızlarını sıradan geçirmiştir.
frankenstein'ı, yazarı mary wollstonecraft shelley, lord byron da dahil dört kişilik bir grupla isviçre'de tatilde yazmıştır. muhtemeldir ki konusu grup seks esnasında aklında gelmiştir. eser ise bir felsefi tartışmanın ürünüdür.
cervantes'in don kişot'undaki sanço panza vardır, sanço panço yoktur ve yel değirmenlerine saldırma işlemi kitabın hemen başında yer alır. ayrıca cervantes inebahtı'da bize karşı savaşmış sol elinden yaralanmıştır. daha sonraki yıllarda ise cezayirlilere esir düşmüş ve beş yıl esaret hayatı yaşamıştır.
binbir gece hikayelerindeki alaattin tembel bir çocuktur. babası ise bu tembellik yüzünden kahrından ölmüştür.
fareli köyün kavalcısı hikayesi doğruymuş. almanya'da tarihin bir vaktinde büyük bir çocuk topluluğu ortadan kaybolmuş. bu çocukların ya vebadan öldüğü, ya da askeri alındığı düşünülüyormuş. hikayenin çıkış kaynağı budur.
külkedisi masalı bize anlatılandan biraz daha vahşicedir. yazar, iki kızkardeşin ayakları ayakkabıya sığmayınca, o kızkardeşlerin topuklarını ve ayak parmaklarını kestiklerini yazmış.
jules verne'nün aya yolculuk adlı eseri, iç savaş sonunda canları feci sıkılan topçuların, kendilerine hedef olarak ayı belirlemelerini anlatır. kitabın girişi fecidir ve topçuların nasıl insan katlettikleri güzel güzel belirtilir. bu hali ile çocuk kitabı değildir. hem sonra top ateşlenir ve ayın yörüngesine giren minik bir uydu olurlar.
h.d. wells, jules verne'den daha iyi yazıyor. gerçi wells'in hikayeleri daha absürd. mesela görünmez adam, görünmezlik sıvısını bulunca ilk önce kumaşta deniyor ve başarılı oluyor. ama sonra gidip vücudunu görünmez kılıyor. ulan kullandığın elbiseleri görünmez yap ve giy onları. ne uğraşıyorsun kendinle!
george orwell ingiliz gizli servisi adına çalışan bir ajandır. 1984 ise zamyatin'den araklanmıştır. ayrıca h.d. wells, onun ortaokuldaki müdürüdür.
büyük olasıkla william shakespeare olarak bildiğimiz kişi, francis bacon'dan başkası değildi. o zaman böylesine hikayeler yazmak hoş karşılanmadığından takma ad ile o hikayeleri yazdığı düşünülüyor.
lord byron ise bir medeniyet beşiği olarak gördüğü mora yarımadasına bize karşı savaşmak için geldiğinde hayal kırıklığına uğramıştır. savaşan yunanlılar aristo, platon değil, bildiğin köylüdür, ama olayı bozuntuya vermemiştir. zaten yine mora yarımadasında soğuk algınlığından ölmüştür. ha bu arada, çanakkale boğazını yüzerek geçmiştir ve londra sosyetesinde ona vermeyen soylu kadın yok gibidir.
boris vian, fransız polisinden kurtulmak için eserlerinin amerikalı bir yazardan tercüme olduğunu söylemiştir. zaten o yüzden hikayelerinin neredeyse tamamı amerika'da geçer. sokak vs adlarını şehir krokilerinden elde etmiş.
arthur c. clarke, 2001'i stanley kubrick'e senaryo olarak yazmış ve romanını filmden sonra piyasaya sürmüştür.
kemal tahir, kurt kanunu'nu yazdıktan sonra mete tunçay'ın "kara kemal'e sosyalist eleştri yaptırmış" lafının ertesi günü vefat etmiştir.
çetin altan ile melih cevdet anday'ın mine kırıkkanat yüzünden birbirlerine küstüğü söylenir. bildiğin kadın meselesi işte..
20 Haziran 2012 Çarşamba
otuz yıl sonra öğrendiğim gerçek!
senelerdir kalemi böyle tutarım. yani kalemi üç parmağımla da kavrarım. geçen gün adamın birinin işini hallederken herif kalemi neden öyle tuttuğumu sordu. "emekli öğretmen misiniz?" diye cevap verdim ve herif bana doğru kalem tutmayı öğretti!
işaret parmağı ile baş parmak bitişik olacak. vay anasını ya, hiçbir ilkokul öğretmenimin kalem tutma dersi verdiğini hatırlamıyorum ve senelerdir kalem tutmaktan parmaklarım acır. yazım ise iğrenç ötesidir, doktor yazısı bile halt etmiştir yanında. ulan kalem tutmanın bile tekniği varmış. hem ilkokul öğretmenlerimi hiç sevmem..
15 Haziran 2012 Cuma
gel gidelim güneylere
bu şarkının orjinal kaydı da güzel. 1973'de plağa kaydedilmiş. 1998'de yeni sözler eklenerek yeniden düzenlenmiş. her ikisi güzel. ikisini de severim, dinlerim. ama ikinci versiyonu daha güzel be. sami özer çok içten bir sesle söylüyor ve güneylere iniliyor. hem pc başında dinlenmez elbet, arabada dinlenir. neyse işte, mazhar alanson'un tatil şarkıları feci güzel.
bu ne biçim hikaye böyle
hasta mısın nesin bana söyle
gel gidelim güneylere
yenilenip dinlenmeye
deliyim ben aslında
senin gibisini sevmekle deli
başarısız olduysan oldun
yıkma kendini zaten yorgunsun
ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin
ya vazgeçer unutursun
ya da yolun açık olsun, hadi
bu felek kimine kavun
kimine kelek yedirdi
sevinip de şımarınca
sana derhal bildirildi tabi
nerde hani o canım gözler
hani nerde verdiğin sözler
boğuldum ben gözyaşına
elimi tutan el nerde
sorarım kendi kendime
elimi tutan el nerde hani?
14 Haziran 2012 Perşembe
kiraz
arkadaş kiraz mevsiminin içindeyiz, ama nerdeyse hiç sağlam kiraz yok. 8 liranın altındakilerin yarısı çürük. yiyemiyorsun ve direkt çöpe gidiyor. bu durum 2 senedir böyle. bunun nedeni havalar mı diye araştırdım ve acı bir gerçekle karşılaştım. torbalı'daki arkadaş dediğine göre bizim sağlam tüm kirazlar hollanda'ya satılıyor ve iç piyasaya, dışarıya satılamayacaklar veriliyor. sağlam kiraz dediğim dolapta 1 hafta bozulmadan duran kiraz. zaten iyi olanları 8 lira dediğim gibi ve bu feci bir durum. iki kiraz ağacınız yoksa sağlam kiraz yiyemeyeceğiz be ya, sinir bozucu bir durum.
lanet olsun hollandalılara!
not: 2 kiraz ağacından kasıt döllenme problemi. tek bir kiraz ağacınız varsa ve yakın çevresinde başka tür kiraz yoksa ağaçtan bi bok toplayamazsınız. birbirini dölleyen 2 çeşit lazım..
lanet olsun hollandalılara!
not: 2 kiraz ağacından kasıt döllenme problemi. tek bir kiraz ağacınız varsa ve yakın çevresinde başka tür kiraz yoksa ağaçtan bi bok toplayamazsınız. birbirini dölleyen 2 çeşit lazım..
Etiketler:
canlılar alemi
12 Haziran 2012 Salı
prometheus
konusu uzayda geçen filmlere karşı bir bağımlılığım var ve ne olursa olsun bir şekilde hoşuma gidiyor. bu filmde bunlardan birisi. dünyadaki arkeolojik kalıntıları inceleyen karı koca bilim insanı, en sonunda hiper zengin bir kişiyi ikna ederek, buluntularda görülen gezegene varırlar. tezlerine göre insan ırkı onların eseridir. vardıkları yerde oksijen olsa bile co2 fazladır. neyse işte, o gezegende kalıntılara ulaşırlar ve gördüklerine şaşırmazlar. insanlar ile onların dna'ları aynıdır. ama bu kişiler insanlardan hiç hazetmemektedirler ve sorun kendi gemilerini kurşun gibi kullanarak çözülür. ama film bitmemiştir. acaba bu kişiler insanları neden yarattı? hedef onların merkez gezegenidir.
filmde bol miktarda hristiyanlık propagandası var. zaten tek kötü yanı burası. ayrıca en sonunda ortaya çıkan yaratık bildiğin alien. alien'ın başlangıcı gibi. evrim teorisini iki lafla çökertmeleri ise başlı başına bir komedi! neyse, film güzel..
charlize theron'a tapabilirim. abartmıyorum..
30 Mayıs 2012 Çarşamba
yadon ilaheyya
bir elia süleiman filmi. bu filmi, akşam saatlerinde dandik bir iş hanının ikinci katında terzi ararken bulmuştum. katı dolaşırken bir baktım cd dükkanı. içeri girdim, genelde erotik filmler satan bir dükkan olduğu belli. sonra tahta raflarına baktım ve filmi gördüm. yanında fazladan bir kaç güzel film daha vardı. rafın çoğunu kemal sunal filmleri kaplamış, oralarda bir yerlerde kalmış. neyse, eleman büyük ihtimal toptan film alırken bunu da sokuşturmuş satıcı. film çok güzel ve etkileyici. özellikle yaser arafatlı balonun tüm kudüs'ü özgürce gezdiği sahne çok güzel.
bu film sayesinde filistin'in, israil askerlerinin zulmü hariç, oldukça yaşanabilir ve sıcak bir ülke olduğunu gördüm. insanlar eğlenceli, ama yalnız, aynı zamanda çaresiz. ta ki trinity gelene kadar...
bu film sayesinde filistin'in, israil askerlerinin zulmü hariç, oldukça yaşanabilir ve sıcak bir ülke olduğunu gördüm. insanlar eğlenceli, ama yalnız, aynı zamanda çaresiz. ta ki trinity gelene kadar...
23 Mayıs 2012 Çarşamba
simple men
şu elektronik ürünler satan mağazaların film sattıkları sepetleri karıştırırken bu filme rastladım. modern klasiklerdenmiş. film öyle aman aman değil, insanın canını sıkmıyor, ama ne anlattığı meçhul. babalarını arayan küçük kardeş, büyük kardeşi ikna ediyor. sonrası önemli değil. ama filmde geçen bu sahne güzeldi. filmlerdeki en iyi dans sahneleri diye başlık açsam, bu sahne kesin girerdi. bu arada parça feci güzel. neyse işte..
sonic youth - kool thing..
21 Mayıs 2012 Pazartesi
birinci dünya savaşı: bir kaç anekdot
mondros sonrasında istanbul dörde bölünmüş. kadıköy-üsküdar tarafı italyanlara, sur içi fransızlara, şimdiki beyoğlu civarı ingilizlere verilmiş. padişahın idaresinde ise haliç'ten bebek karakoluna kadar kalan kısım vardır. geri kalan yerler daha yerleşime açılmamış.
ittihatçıların savaşın kazanılması halinde planları elbette var. bir defa mısır'ın tekrar ele geçirilmesi, iran'ın tam bağımsızlığının sağlanması öncelikli hedef. karadeniz kıyılarındaki türk olmayan toplulukların türk idaresine geçirilmesi de bir hedef. kırım ve azerbaycan'a türk şehzade gönderilmesi, gürcistan'a bir alman prensinin, ermenistan'a da bir arşidükün tayini düşünülüyor. dobruca ve güney beserabya'ya karşılık mesta ve struma vadileri(batı trakya ve doğu rumeli civarları) bulgarlardan istenecektir. italya'dan da trablus, bingazi ve eritre istenecekmiş. tabi şimdiki ortadoğunun da tamamen osmanlıda kalması kesin.
hitler ile mussolini savaşta en fazla onbaşı rütbesine ulaşmışlardır. üstelik hitler, ilk önce savaşa uygun olmadığı için orduya alınmamıştır. ama sonlara doğru önüne cepheye sürüldüğü için hitler de alınmış ve demir haç nişanı kazanmıştır.
batı cephesinin 1870'deki gibi çökmemesinin nedeni belçikalılardır. almanlara karşı oldukça iyi savaşmışlar ve fransızlarla ingilizlere oldukça zaman kazandırmışlardır. almanlar paris'e 70 km kadar yaklaşabilmişlerdir. schlieffen planı teorik olarak çok iyi olsa bile uygulamada çuvallamıştır.
batı cephesinde 1916 şubatındaki verdün muharebelerinde 400.000 fransız ve yarım milyon alman askeri ölü/yaralı/kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. bu fransızlar için bir psikolojik yıkım olmuştu. üstelik neredeyse hiç sömürge askeri kullanmamışlardı. alman komutan falkenhayn başarısız olmuştur ve bu kaybedeni sonra bize yollamışlardır. fransız komutan petain ise almanları durdurmuşlardı ve birinci savaşın fransızlar için çanakkale'si verdün'dür. bu savaş, tarihin en kanlı savaşıdır.
ingilizlerin çanakkale'si somme saldırısıdır. almanlar haziran 1916'da saldırıya geçince ingiliz ve fransızlar karşı saldırya geçmişler ve 4,5 ay boyunca saldırmışlar. sonuçta 13 km ilerleyip 400.000 kayıp vermişlerdi. yanlarında 200.000 fransız kaybı da cabası. almanlar ise yarım milyon insanını daha kaybetmişlerdi.
tanenberg muharebesi rusları bitiren savaştır. almanlar böylece doğu cephesini garanti altına almışlardır. savaşı kazananlar luderndoff ve hindenburg'dur. rusların komutanı olan samsonov, alman kanatlarının zaafını fark edip acele ile hücüma kalkması ve şifreli haberleşmeyi kesip , açık açık emirler yağdırması yüzünden kaybetmiştir. hindenburg baştan duruma inanamamış, sonra ise çabuk davranarak olayı toparlamıştır. rus komutan samsonov intihar etmiştir. savaşta almanlar 20.000 kayp verseler bile ruslar 150.000 kayıp vermiştir.
savaşın ilginç planları da vardır. baltık denizine egemen olmak ve rusya'ya silah ve cephane taşımak için almanya'nın dümdüz kumluk pomeranya kıyılarına çıkırtma yapmak. böylece berlin'e 200 km mesafe kalmış oluyordu. plana göre ingiliz donanması frizon ve bordum adalarını ele geçirerek üs olarak kullanacaktı. sonra o bölgeye dökülen ırmakların ağızlarını tıkayacak ve kiel kanalını tahrip edecek, almanya'nın kıyılarını kuşatacaklardı.
bizim kanal harekatları ise tam bir ahmaklıklar örneğidir. ilber ortaylı'nın deyimi ile söylersem eğer, yavuz sina'yı geçerken hiç kimseye bir şey olmamıştır. ama cemal paşa geçerken askerlerin bazıları kum fırtınalarında kör olmuştur. bu saldırıda süveyş kanalına kadar ilerleyerek ingilizleri bile şaşırttık. ama askerlerimiz yüzme bilmedikleri için balkabaklarına tutunarak yüzmeye çalışınca, ingilizlerin mitralyöz ateşiyle ördek gibi avlanmışlardır. 25.000 askerle yapılan bu saldırının komutanı cemal paşa'dır. bir yıl sonra alman kress von kressenstein komutasında 10.000 kişiyle saldırdık. yine sonuç alamadık. ilk saldırı başarısızlığımızdan 1 ay sonra ingilizler çanakkale'ye saldırdı. bu iki saldırıdan tırsan ingilizler, kanalı kesin olarak korumak için yavaş yavaş filistin'e ve suriye'ye gireceklerdir. kanal seferlerinin nedeni de batı cephesinde almanları rahatlatmaktır. bu anlamda amacına ulaşmıştır. çünkü ingilizler kanala büyük oranda asker ve malzeme yığmaya birinci kanal seferinden sonra başlamıştır. birinci dünya savaşında tarihin en büyük türk orduları cephelerdedir ve savaş kaybedilmiştir.
bizim için savaşın kaybedildiği yer filistin cephesidir. bu cephede 7 ve 8. ordu vardır. bu iki orduda toplam 13 tümen var ve her tümende 1300 tüfek mevcut. bu da yaklaşık 17.000 tüfek eder. bu tümenler de felaket halde. yemek yetersiz, kıyafetler paramparça. öldürülen düşmanların giysilerinden yararlanılıyor. ayrıca bu tümenler içinde araplar da mevcut ve iyi de savaşmışlardır. ingiliz komutan allenby, türk ordusunu 30.000 kişi olarak düşünmüştür(gerçekte 40.000 kişi). 30.000 kişiye karşı hazırladığı ordu 460.000 kişidir ve emir faysal da cabasıdır. bu durum bizim orduyu müthiş bir moralsizliği de itmiştir. ordumuz yine de iyi dayanmıştır. savaş ancak ekim 1918'de bitmiştir. son mağlubiyetten önce ingilizleri 2 kez de yenmişizdir. ama üçüncü gazze muhaberesini kaybederek(liman paşa'nın filistin'deki hatalı savunma hattı nedeniyle) şimdiki sınıra çekildik. çekilirken lawrence'ın arap atlılarının silahsız türk askerini geri çekilirken kılıçtan geçirdiğini de bilmek gerekir. ilginçtir, bu savaşta ileride genelkurmay başkanlığı yapacak iki subay ingilizlere esir düşmüştür. ragıp gümüşpala ve cevdet sunay. malumunuz olduğu üzere cevdet sunay cumhurbaşkanlığı da yapmıştır
savaştan önce kore'nin batısında, çin'in doğu kıyılarında olan tsintao körfezi alman sömürge bölgesidir ve almanların orada deniz üssü vardır. üstelik alman gemileri o üssü lojistik merkez olarak kullanıp ingiliz hedeflerine baskın yapmaktadırlar. ancak ingilizler japonlarla anlaşmış ve üssü japonların almasına göz yummuşlardır. gerçi alan birlikler içinde bir bölük de ingiliz askeri vardır. neyse, böylece uzak doğudan getirecekleri asker ve mallarını güvence altına almışlardır. savaş sonunda ise çin'deki alman hakları ve büyük okyanustaki adaları japonlara geçmiştir.
bu savaşta kızıl baron da vardır. fransızlar ona le petit rouge(küçük kızıl) veya diable rouge(kızıl şeytan), ingilizler red knight(kızıl şövalye) veya red baron(kızıl baron) dermiş. adı manfred von richthofen bu havacı alman, 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştür. uçağını kırmızıya boyadıktan sonra ününe ün katan bu pilot, düşmanlarını havada düelloya davet etmesi ile meşhurdur ve bu yüzden herkesin saygısını kazanmıştır. öyle ki, düşmanın ondan bilerek ve isteyerek kaçtığı bile söylenir. 1918 nisanında uçağı düşürülmüş ve ölmüştür. hakkında yapılan film pek öyle iyi değildir.
almanların afrika sömürgeleri ise genelde kolayca ele geçirilmiştir. batıdaki togo ve kamerun savaşın hemen başında, güneydeki namibya kısa bir zamanda alınmıştır. ancak tanzanya öyle olmamıştır. albay lettow-vorbeck komutasındaki almanlar, kıtadaki almanlar teslim olana kadar gerilla taktiği ile ingilizleri püskürtmüşlerdir.
savaş bittiğinde alman asker ve subaylarının bir kısmı samsun'a gidip, ukrayna üzerinden almanya'ya dönmeye çalışmış. bu sırada bir kısmı hastalıklardan ölmüş. istanbul'a varanlar ise anadolu yakası ve adalar'da toplanmış ve 5 gemi ile ayrılmışlar. liman von sanders'in ayrıldığı gemide 120 subay ve 1800 asker olduğuna göre takribi en az 10.000 alman asker ve subayı osmanlı ordusunda savaşın sonunu görmüştür. osmanlı ordusunda ölen alman askerlerinin sayısı hakkında bir veriyi bulamadım. bilen varsa yazsın, eklerim. ama çanakkale'de 200 kişilik bir alman birliğinin kısa sürede 40 kişiye düştüğünü liman paşa anılarında yazmıştır.
ittihatçıların savaşın kazanılması halinde planları elbette var. bir defa mısır'ın tekrar ele geçirilmesi, iran'ın tam bağımsızlığının sağlanması öncelikli hedef. karadeniz kıyılarındaki türk olmayan toplulukların türk idaresine geçirilmesi de bir hedef. kırım ve azerbaycan'a türk şehzade gönderilmesi, gürcistan'a bir alman prensinin, ermenistan'a da bir arşidükün tayini düşünülüyor. dobruca ve güney beserabya'ya karşılık mesta ve struma vadileri(batı trakya ve doğu rumeli civarları) bulgarlardan istenecektir. italya'dan da trablus, bingazi ve eritre istenecekmiş. tabi şimdiki ortadoğunun da tamamen osmanlıda kalması kesin.
hitler ile mussolini savaşta en fazla onbaşı rütbesine ulaşmışlardır. üstelik hitler, ilk önce savaşa uygun olmadığı için orduya alınmamıştır. ama sonlara doğru önüne cepheye sürüldüğü için hitler de alınmış ve demir haç nişanı kazanmıştır.
batı cephesinin 1870'deki gibi çökmemesinin nedeni belçikalılardır. almanlara karşı oldukça iyi savaşmışlar ve fransızlarla ingilizlere oldukça zaman kazandırmışlardır. almanlar paris'e 70 km kadar yaklaşabilmişlerdir. schlieffen planı teorik olarak çok iyi olsa bile uygulamada çuvallamıştır.
batı cephesinde 1916 şubatındaki verdün muharebelerinde 400.000 fransız ve yarım milyon alman askeri ölü/yaralı/kayıp olarak kayıtlara geçmiştir. bu fransızlar için bir psikolojik yıkım olmuştu. üstelik neredeyse hiç sömürge askeri kullanmamışlardı. alman komutan falkenhayn başarısız olmuştur ve bu kaybedeni sonra bize yollamışlardır. fransız komutan petain ise almanları durdurmuşlardı ve birinci savaşın fransızlar için çanakkale'si verdün'dür. bu savaş, tarihin en kanlı savaşıdır.
ingilizlerin çanakkale'si somme saldırısıdır. almanlar haziran 1916'da saldırıya geçince ingiliz ve fransızlar karşı saldırya geçmişler ve 4,5 ay boyunca saldırmışlar. sonuçta 13 km ilerleyip 400.000 kayıp vermişlerdi. yanlarında 200.000 fransız kaybı da cabası. almanlar ise yarım milyon insanını daha kaybetmişlerdi.
tanenberg muharebesi rusları bitiren savaştır. almanlar böylece doğu cephesini garanti altına almışlardır. savaşı kazananlar luderndoff ve hindenburg'dur. rusların komutanı olan samsonov, alman kanatlarının zaafını fark edip acele ile hücüma kalkması ve şifreli haberleşmeyi kesip , açık açık emirler yağdırması yüzünden kaybetmiştir. hindenburg baştan duruma inanamamış, sonra ise çabuk davranarak olayı toparlamıştır. rus komutan samsonov intihar etmiştir. savaşta almanlar 20.000 kayp verseler bile ruslar 150.000 kayıp vermiştir.
savaşın ilginç planları da vardır. baltık denizine egemen olmak ve rusya'ya silah ve cephane taşımak için almanya'nın dümdüz kumluk pomeranya kıyılarına çıkırtma yapmak. böylece berlin'e 200 km mesafe kalmış oluyordu. plana göre ingiliz donanması frizon ve bordum adalarını ele geçirerek üs olarak kullanacaktı. sonra o bölgeye dökülen ırmakların ağızlarını tıkayacak ve kiel kanalını tahrip edecek, almanya'nın kıyılarını kuşatacaklardı.
bizim kanal harekatları ise tam bir ahmaklıklar örneğidir. ilber ortaylı'nın deyimi ile söylersem eğer, yavuz sina'yı geçerken hiç kimseye bir şey olmamıştır. ama cemal paşa geçerken askerlerin bazıları kum fırtınalarında kör olmuştur. bu saldırıda süveyş kanalına kadar ilerleyerek ingilizleri bile şaşırttık. ama askerlerimiz yüzme bilmedikleri için balkabaklarına tutunarak yüzmeye çalışınca, ingilizlerin mitralyöz ateşiyle ördek gibi avlanmışlardır. 25.000 askerle yapılan bu saldırının komutanı cemal paşa'dır. bir yıl sonra alman kress von kressenstein komutasında 10.000 kişiyle saldırdık. yine sonuç alamadık. ilk saldırı başarısızlığımızdan 1 ay sonra ingilizler çanakkale'ye saldırdı. bu iki saldırıdan tırsan ingilizler, kanalı kesin olarak korumak için yavaş yavaş filistin'e ve suriye'ye gireceklerdir. kanal seferlerinin nedeni de batı cephesinde almanları rahatlatmaktır. bu anlamda amacına ulaşmıştır. çünkü ingilizler kanala büyük oranda asker ve malzeme yığmaya birinci kanal seferinden sonra başlamıştır. birinci dünya savaşında tarihin en büyük türk orduları cephelerdedir ve savaş kaybedilmiştir.
bizim için savaşın kaybedildiği yer filistin cephesidir. bu cephede 7 ve 8. ordu vardır. bu iki orduda toplam 13 tümen var ve her tümende 1300 tüfek mevcut. bu da yaklaşık 17.000 tüfek eder. bu tümenler de felaket halde. yemek yetersiz, kıyafetler paramparça. öldürülen düşmanların giysilerinden yararlanılıyor. ayrıca bu tümenler içinde araplar da mevcut ve iyi de savaşmışlardır. ingiliz komutan allenby, türk ordusunu 30.000 kişi olarak düşünmüştür(gerçekte 40.000 kişi). 30.000 kişiye karşı hazırladığı ordu 460.000 kişidir ve emir faysal da cabasıdır. bu durum bizim orduyu müthiş bir moralsizliği de itmiştir. ordumuz yine de iyi dayanmıştır. savaş ancak ekim 1918'de bitmiştir. son mağlubiyetten önce ingilizleri 2 kez de yenmişizdir. ama üçüncü gazze muhaberesini kaybederek(liman paşa'nın filistin'deki hatalı savunma hattı nedeniyle) şimdiki sınıra çekildik. çekilirken lawrence'ın arap atlılarının silahsız türk askerini geri çekilirken kılıçtan geçirdiğini de bilmek gerekir. ilginçtir, bu savaşta ileride genelkurmay başkanlığı yapacak iki subay ingilizlere esir düşmüştür. ragıp gümüşpala ve cevdet sunay. malumunuz olduğu üzere cevdet sunay cumhurbaşkanlığı da yapmıştır
savaştan önce kore'nin batısında, çin'in doğu kıyılarında olan tsintao körfezi alman sömürge bölgesidir ve almanların orada deniz üssü vardır. üstelik alman gemileri o üssü lojistik merkez olarak kullanıp ingiliz hedeflerine baskın yapmaktadırlar. ancak ingilizler japonlarla anlaşmış ve üssü japonların almasına göz yummuşlardır. gerçi alan birlikler içinde bir bölük de ingiliz askeri vardır. neyse, böylece uzak doğudan getirecekleri asker ve mallarını güvence altına almışlardır. savaş sonunda ise çin'deki alman hakları ve büyük okyanustaki adaları japonlara geçmiştir.
bu savaşta kızıl baron da vardır. fransızlar ona le petit rouge(küçük kızıl) veya diable rouge(kızıl şeytan), ingilizler red knight(kızıl şövalye) veya red baron(kızıl baron) dermiş. adı manfred von richthofen bu havacı alman, 80'den fazla düşman uçağı düşürmüştür. uçağını kırmızıya boyadıktan sonra ününe ün katan bu pilot, düşmanlarını havada düelloya davet etmesi ile meşhurdur ve bu yüzden herkesin saygısını kazanmıştır. öyle ki, düşmanın ondan bilerek ve isteyerek kaçtığı bile söylenir. 1918 nisanında uçağı düşürülmüş ve ölmüştür. hakkında yapılan film pek öyle iyi değildir.
almanların afrika sömürgeleri ise genelde kolayca ele geçirilmiştir. batıdaki togo ve kamerun savaşın hemen başında, güneydeki namibya kısa bir zamanda alınmıştır. ancak tanzanya öyle olmamıştır. albay lettow-vorbeck komutasındaki almanlar, kıtadaki almanlar teslim olana kadar gerilla taktiği ile ingilizleri püskürtmüşlerdir.
savaş bittiğinde alman asker ve subaylarının bir kısmı samsun'a gidip, ukrayna üzerinden almanya'ya dönmeye çalışmış. bu sırada bir kısmı hastalıklardan ölmüş. istanbul'a varanlar ise anadolu yakası ve adalar'da toplanmış ve 5 gemi ile ayrılmışlar. liman von sanders'in ayrıldığı gemide 120 subay ve 1800 asker olduğuna göre takribi en az 10.000 alman asker ve subayı osmanlı ordusunda savaşın sonunu görmüştür. osmanlı ordusunda ölen alman askerlerinin sayısı hakkında bir veriyi bulamadım. bilen varsa yazsın, eklerim. ama çanakkale'de 200 kişilik bir alman birliğinin kısa sürede 40 kişiye düştüğünü liman paşa anılarında yazmıştır.
16 Mayıs 2012 Çarşamba
venedik
geçen ayların birinde, bir tv programında cenk eren isimli şahıs, adının yüksel venedik olduğunu söylemiş, soyadının hikayesini de anlatmıştı. ailesi venedik kökenliymiş ve trabzon'da yaşıyorlarmış. fatih trabzon'u alınca, o zaman osmanlı-venedik ilişkileri hiç iyi olmadığı için mecburen güneye inmişler ve gümüşhane'ye yerleşmişler. zamanla türkleşip müslüman olmuşlar. ama aile kökenini unutmamış ve soyadları venedik olmuş.
sonra bende birden jeton düştü. erzurum'un çat ilçesinin venedik diye bir mezrası vardır. o isim bana çok garip gelirdi ve neden venedik gibi bir isim kervan geçmez bir mezraya verilmiş, anlamamıştım. hani derler ya "doğunun paris'i şu il bu il" diye, doğunun venedik'i harbiden vardır. işte o jeton düşme esnasında "lan yoksa burada yaşayanların aileleri de mi venedik kökenli ve fatih'ten kaçtılar, buralara kadar geldiler" fikri oluştu. harbi lan, çok ilginç anasını satayım..
10 Mayıs 2012 Perşembe
savaş
futbol üzerine bir kaç taneden fazla yazımı gördüğünüzü sanmam. bursa şampiyon olduğunda büyük kulüp olma yolundaki yaptıklarını yazacaktım bir ara, vazgeçtim sonra. ama şimdi iş son maça kalınca yazasım geldi. maça daha iki gün var ama neyse işte..
futbolu hollandalılar basit bir oyun olarak görseler bile bu oyun savaş oyunudur. planlama, maliyet, strateji, taktik, enerji, gücün kullanımı, manevra kaabiliyeti, disiplin, astlar, üstler, erler, generaller, saha içinde yığılıp kalanlar, geçen sene barış özbek'in yaptığı gibi casusluk, artık şike olarak kabul edilmeyen içten adam ayarlama, kısaca her şey bu savaşın içinde vardır ve savaşın sanatını da sun tzu yazmıştır.
sun tzu der ki, "bir savaşı kazanmak için karşınızdakini tanımak zorundasınız. karşınızdakini tanımanın yolu, kendini tanımaktan geçer. bir savaşta karşınızdakini tanıyamazsanız bile, kendinizi tanımak, mağlup olmanızı engeller."
sun tzu der ki, "sonuçta, düşmanı ve kendinizi iyi biliyorsanız, yüzlerce savaşa bile girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz. kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız, kazanacağınız her zafere karşın yenilgiyle de tanışabilirsiniz. ne kendinizi ne de düşmanı bilmiyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmazdır."
fenerbahçe ile yıl içerisinde yapılan üç maçta olabilecek her şey olmuştur. yıl boyunca bırakın gol atmayı, asist bile yapamayan ziegler, galatasaray maçlarında gol ve asist yapmıştır. hemde en sağlam sandığınız yerden, yani sağ tarafınızdan. iki takım içinde bu maçlar çok zordur. siz bakmayın fenerlilerin "sizi sürekli yeniyoruz" geyiğine. tarihte feneri en fazla yenen takım galatasaraydır. fenerliler son maçları 1 farktan fazla kazanamamıştır. üstelik kadıköy'de son iki maçta yine bizi yenememişlerdir. kazanmasının nedeni de olmayabilecek her şekilde gol atmayı başarmalarıdır. bunu engellemenin yolu ise tam bir konsantrasyondan geçer. çıkacak dediğin topa hareketlenip kontrolüne almalısın. koşu yolu diye bir kavram bırakmayacaksın. selçuk şahin'e bile şut imkanı tanımayacaksın ve en önemlisi, gol atmak istiyorsan dönen her topu büyük bir ciddiyetle takip edeceksin. şutlar kurtarılabilir, ama dönen toplar senin olmalıdır.
sun tzu der ki, "bir rüzgar gibi hızlı, bir orman gibi sıkı ol."
fenerbahçelilerin bu seneki galatasaray maçında en çok yaptığı eylemlerden birisi de galatasaraylı oyuncuları araya almaktır. en basit bir faulden sonra bile 5-6 fenerli birden oyuncuyu çevirip tartaklamaya başlıyor. maçın başından itibaren kesinlikle buna izin vermeyeceksin. bu plan özellikle yabancı oyuncularımıza uygulanıyor.
sun tzu der ki, "ateş gibi saldır, bir dağ gibi sağlam ol."
elmander gibi saldıracaksın, melo gibi basacaksın, ujfalusi gibi güçlü kalacak, semih gibi kaleye giden sert şutlarda bile kafanı ortaya koyacaksın.
sun tzu der ki, "tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmalara dayanır."
sun tzu der ki, "düşmanın her cenahı güvenli ise kendinizi düşman saldırısına hazırlayın."
ilk maçta görüldüki hemen basıp pozisyonları gole çevirirsen, fener darmadağın olur. yeter ki o beceri o gün takımda olsun. yumruğu sürekli vuracaksın, ama en sonunda indirmeyi de bileyeceksin.
sun tzu der ki, "yenilgiden kendimizi korumak bizim elimizdedir. ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir."
şunu unutmamak lazım, fenerin bizi yenme fırsatını daima biz onlara vermişizdir. yetenekli, usta ve hızlı oyuncuları ile sonuca gitmeyi başarmışlardır. yenmek istiyorsan bu kişilerin hareket alanlarını sınırlayacaksın. alan kalmayacak.
sun tzu der ki, "savaşta usta asker sinirlenmeyen askerdir. zaferde usta asker korkusuz askerdir. bu nedenle akıllı olan savaşı önceden kazanır, oysa cahil olan kazanmak için savaşmak zorundadır."
trabzon'un kaybetme nedeni işte bu sözde saklıdır. fenerbahçe'nin hocası maç öncesi taktik ustasıdır ve rakibini bazen sinirlendirmek bazen gevşetmek için her şeyi yapar. yeri gelir kadrolarını bile öğrenir! o numaraları yemeyeceksin. futbolcuları maçlara çok iyi hazırlanır ve saha içi tüm pislikleri bilirler. sinirlenmeyeceksin. zaferi kazanmak istiyorsan kendini kaybetmeden, etrafa korku salarak saldıracaksın. öyle ki, rakip saldırdığında başına geleceği önceden öngörsün.
sun tzu der ki, "enerji, gerilmiş yay; kararsa okun atılmasıdır."
futbolu hollandalılar basit bir oyun olarak görseler bile bu oyun savaş oyunudur. planlama, maliyet, strateji, taktik, enerji, gücün kullanımı, manevra kaabiliyeti, disiplin, astlar, üstler, erler, generaller, saha içinde yığılıp kalanlar, geçen sene barış özbek'in yaptığı gibi casusluk, artık şike olarak kabul edilmeyen içten adam ayarlama, kısaca her şey bu savaşın içinde vardır ve savaşın sanatını da sun tzu yazmıştır.
sun tzu der ki, "bir savaşı kazanmak için karşınızdakini tanımak zorundasınız. karşınızdakini tanımanın yolu, kendini tanımaktan geçer. bir savaşta karşınızdakini tanıyamazsanız bile, kendinizi tanımak, mağlup olmanızı engeller."
sun tzu der ki, "sonuçta, düşmanı ve kendinizi iyi biliyorsanız, yüzlerce savaşa bile girseniz sonuçtan emin olabilirsiniz. kendinizi bilip, düşmanı bilmiyorsanız, kazanacağınız her zafere karşın yenilgiyle de tanışabilirsiniz. ne kendinizi ne de düşmanı bilmiyorsanız sizin için gireceğiniz her savaşta yenilgi kaçınılmazdır."
fenerbahçe ile yıl içerisinde yapılan üç maçta olabilecek her şey olmuştur. yıl boyunca bırakın gol atmayı, asist bile yapamayan ziegler, galatasaray maçlarında gol ve asist yapmıştır. hemde en sağlam sandığınız yerden, yani sağ tarafınızdan. iki takım içinde bu maçlar çok zordur. siz bakmayın fenerlilerin "sizi sürekli yeniyoruz" geyiğine. tarihte feneri en fazla yenen takım galatasaraydır. fenerliler son maçları 1 farktan fazla kazanamamıştır. üstelik kadıköy'de son iki maçta yine bizi yenememişlerdir. kazanmasının nedeni de olmayabilecek her şekilde gol atmayı başarmalarıdır. bunu engellemenin yolu ise tam bir konsantrasyondan geçer. çıkacak dediğin topa hareketlenip kontrolüne almalısın. koşu yolu diye bir kavram bırakmayacaksın. selçuk şahin'e bile şut imkanı tanımayacaksın ve en önemlisi, gol atmak istiyorsan dönen her topu büyük bir ciddiyetle takip edeceksin. şutlar kurtarılabilir, ama dönen toplar senin olmalıdır.
sun tzu der ki, "bir rüzgar gibi hızlı, bir orman gibi sıkı ol."
fenerbahçelilerin bu seneki galatasaray maçında en çok yaptığı eylemlerden birisi de galatasaraylı oyuncuları araya almaktır. en basit bir faulden sonra bile 5-6 fenerli birden oyuncuyu çevirip tartaklamaya başlıyor. maçın başından itibaren kesinlikle buna izin vermeyeceksin. bu plan özellikle yabancı oyuncularımıza uygulanıyor.
sun tzu der ki, "ateş gibi saldır, bir dağ gibi sağlam ol."
elmander gibi saldıracaksın, melo gibi basacaksın, ujfalusi gibi güçlü kalacak, semih gibi kaleye giden sert şutlarda bile kafanı ortaya koyacaksın.
sun tzu der ki, "tüm savaşlar aldatmacalara ve şaşırtmalara dayanır."
sun tzu der ki, "düşmanın her cenahı güvenli ise kendinizi düşman saldırısına hazırlayın."
ilk maçta görüldüki hemen basıp pozisyonları gole çevirirsen, fener darmadağın olur. yeter ki o beceri o gün takımda olsun. yumruğu sürekli vuracaksın, ama en sonunda indirmeyi de bileyeceksin.
sun tzu der ki, "yenilgiden kendimizi korumak bizim elimizdedir. ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir."
şunu unutmamak lazım, fenerin bizi yenme fırsatını daima biz onlara vermişizdir. yetenekli, usta ve hızlı oyuncuları ile sonuca gitmeyi başarmışlardır. yenmek istiyorsan bu kişilerin hareket alanlarını sınırlayacaksın. alan kalmayacak.
sun tzu der ki, "savaşta usta asker sinirlenmeyen askerdir. zaferde usta asker korkusuz askerdir. bu nedenle akıllı olan savaşı önceden kazanır, oysa cahil olan kazanmak için savaşmak zorundadır."
trabzon'un kaybetme nedeni işte bu sözde saklıdır. fenerbahçe'nin hocası maç öncesi taktik ustasıdır ve rakibini bazen sinirlendirmek bazen gevşetmek için her şeyi yapar. yeri gelir kadrolarını bile öğrenir! o numaraları yemeyeceksin. futbolcuları maçlara çok iyi hazırlanır ve saha içi tüm pislikleri bilirler. sinirlenmeyeceksin. zaferi kazanmak istiyorsan kendini kaybetmeden, etrafa korku salarak saldıracaksın. öyle ki, rakip saldırdığında başına geleceği önceden öngörsün.
sun tzu der ki, "enerji, gerilmiş yay; kararsa okun atılmasıdır."
9 Mayıs 2012 Çarşamba
italya'da aşk başkadır!
şahane misafir filmi, şahane değil. sıradan basit bir hikayesi var. bir türk kökenli italyanın ikinci dünya savaşından bahsetmesi, ataları sanki direnişçilerle omuz omuza çarpışmış, casusluk yapmış gibi hikaye anlatması çok saçma ve zaten bu yüzden konu hiç oturmamış. eşcinsel aşklar böyleyse eğer, en boktan kadın-erkek aşk hikayelerine razıyım. cem yılmaz'ın türkiye'de fazlasıyla öne çıkartılması ise bambaşka bir saçmalık. afişlerde bile oynadılar ve cem yılmaz'ı öne çıkardılar.
onu da geçtim, kadını bulmak için sezen aksu'nun sude'sini kullanmışlar ve o sahne tam bir felaket. hatta öyle bir an oldu ki gülme tuttu beni.
haa, o eşcinsel hayaletin tek başına takılması, yatak sahneleri falan.. ooo..
2 Mayıs 2012 Çarşamba
imkansız aşkın şiiri
aysel adlı kişi sarışın(yani saf), felaket güzel bir kadındır ve daha hayatın hiç bir pisliği ile oynaşmamış birisidir. oysa attila ilhan öyle midir? aysel ile şair tamamen farklı yaşantıların insanlarıdır ve sanırım aysel çok genç bir kadındır. aysel'e yasak elmayı yedirmeye şair istekli değildir. ama aysel isteklidir. böylece şairimiz alır eline kalemini ve destanını yazar. son cümlesinde de noktayı koyar; "aysel git başımdan seni seviyorum."
sevmek, elde edebilmekten daha değerlidir.
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum.
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum.
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
ıslığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim.
ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
sevindiğim anda sen üzülürsün.
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
sakın başka bir şey getirme aklına.
aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
aysel git başımdan seni seviyorum...
sevmek, elde edebilmekten daha değerlidir.
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum.
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum.
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
ıslığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim.
ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
sevindiğim anda sen üzülürsün.
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
sakın başka bir şey getirme aklına.
aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
aysel git başımdan seni seviyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
...
ilet:
ytravisbickle@hotmail.com
en sevdiğim yazılarım
1- stanley kubrick ve savaş sanatı
2- tanrı, şeytan ve her şey hakkında
3- mesih, deccal ve armageddon savaşı
4- hepimiz öleceğiz!
5- anormal düzeyde ilişki yaşayan insanların bilmediği gerçekler
6- quentin taratino'nun arka koltuk sendromu ve winston wolf
7- new amsterdam'dan new york'a ve saint peter
8- haberin yok, ölüyorum
9- bursa hakkında bilmediğiniz gerçekler
10- çizgilere basarak yürümeye çalışan insan
11- olasılık çiftler, gerçeklik katmanlar halindedir
12- ebedi rekabet
13- kuş sütüyle beslerim seni
14- tembellik hakkımız, söke söke almalıyız
15- tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması
16- hazza ulaşmak ne kadar zor ulan!!
17- kafaların güzelliği
18- judith vs holofernes
2- tanrı, şeytan ve her şey hakkında
3- mesih, deccal ve armageddon savaşı
4- hepimiz öleceğiz!
5- anormal düzeyde ilişki yaşayan insanların bilmediği gerçekler
6- quentin taratino'nun arka koltuk sendromu ve winston wolf
7- new amsterdam'dan new york'a ve saint peter
8- haberin yok, ölüyorum
9- bursa hakkında bilmediğiniz gerçekler
10- çizgilere basarak yürümeye çalışan insan
11- olasılık çiftler, gerçeklik katmanlar halindedir
12- ebedi rekabet
13- kuş sütüyle beslerim seni
14- tembellik hakkımız, söke söke almalıyız
15- tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması
16- hazza ulaşmak ne kadar zor ulan!!
17- kafaların güzelliği
18- judith vs holofernes
Sayfalar
telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.
















