heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

28 Mart 2012 Çarşamba

smoke on the water


deep purple deyince bu şarkı insanın aklına gelmezse gitsin kendisini ona buna şuna versin. grup, 1972'de plakçılarının bastırmasıyla rolling stones'un mobil stüdyosuna atlayıp montrö'ye gelirler. zappa göl kenarında konser verirken yangın çıkar ve grup grand otel'e geri gelir. böylece olayı ölümsüzleştirirler..

we all came out to montreux
on the lake geneva shoreline
to make records with a mobile
we didn't have much time
frank zappa and the mothers
were at the best place around
but some stupid with a flare gun
burned the place to the ground
smoke on the water, fire in the sky
 
(montrö'ye geldik, türklerin boğazlar sözleşmesi yaptığı yere, nehrin kıyısında 
imza atılan masayı görmek için, çok zamanımız yok. zappa ve mothers, çevredeki en iyi yerdeyiz,
ama ateş saçan silahlı biri, yaktı her yeri, suda ateş, gökte duman vardı)

they burned down the gambling house
it died with an awful sound
funky claude was running in and out
pulling kids out the ground
when it all was over
we had to find another place
but swiss time was running out
it seemed that we would lose the race
smoke on the water, fire in the sky

(tam para kazanıyorken kumarhaneyi yaktılar, tüm param kayboldu, insanlar kaçışıyordu, çocukları uzaklaştırıyorlardı, her şey bittiğinde kalacak yer bulmalıydık. saatler ülkesinde zaman hızlı akar, uyuyacak yer bulamayacakken, suda duman, gökte ateş vardı)

we ended up at the grand hotel
it was empty cold and bare
but with the rolling truck stones thing just outside
making our music there
with a few red lights and a few old beds
we make a place to sweat
no matter what we get out of this
i know we'll never forget
smoke on the water, fire in the sky

(en sonunda soğuk ve boş bir otel bulduk, otoparkına rolling stones'un kamyonu çekilmiş, çalıyorlar eğleniyorlar, yanıp duran kırmızı ışıklar ve az biraz yatak ve bunların bir önemi yok, ama unutmayacağız, suyun üstündeki dumanı, gökteki ateşi)

(az biraz salladığımı farketmişsinizidir) 

27 Mart 2012 Salı

charlotte gainsbourg


fotoğraflarına bakınca görüyorsunuz ki bu kadın çirkin, çilli, burnu yamuk, kulakları kepçe, ağız yapısı feci. ama bir karizma abidesi. anası jane birkin, babası serge gainsbourg, ki "tüttürüyorum, içiyorum, beceriyorum. işte size eşkenar üçgen" diyen birisi, tam bir çirkin adam portresi. tip olarak neresinden tutsan elinde kalır. kulaklar kepçe, gözler pörtlek, ama tarzı müthiş. herif bir idol. anası olacak kadın feci. tam bir fransız kadını, şahane bir hatun.


charlotte'un suyu bi defa çok sağlam, aileden gelen karizmatik tavır, hepsi birleşmiş ve bunu kadını yaratmış. sigara içişi babasından, yüz şekli anası ve babası karışımı, babası daha ağır basıyor. ne desem boş, müthiş bir kadın. müzisyen, aktris, galiba modellik de yapmış. eminim resimle de uğraşmıştır. hayranıyım, hastasıyım..

26 Mart 2012 Pazartesi

kuzgun

edgar allen poe'nin harika şiirleri vardır ve the raven(kuzgun) en harikalardan birisidir. şiirdeki lenore, şairin hayalindeki sevgili, ölümden sonra olsa bile kavuşmayı umduğu kişidir. sadece bu şiirinde değil, bir kaç şiirde daha kendisinden bahseder. neyse lafı uzatmayayım.. 

Bir zamanlar kasvetli bir geceyarısı, unutulmuş eski bilgilerin
Tuhaf ve antika ciltleri üzerine düşünüyordum,
Yorgun ve sıkıntılı-
Uyumak üzereydim, neredeyse başım düşüyordu ki,
Bir tıkırtı geldi birden, sanki kibarca
Oda kapımı çalan-çalan birisi gibi.
'Odamın kapısını tıklatan' diye söylendim 'bir konuk-
Başka bir şey değil, yalnızca bu.'
Ah, iyice anımsıyorum ki o hazin Aralıktı;
Ve zemine vuruyordu sönen her bir közün yansısı.
Sabahı istiyordum şevkle; -Boş yere
Aramıştım
Ödünç bir avuntuyu kederden-
Yitik Lenore'un kederinden-
O eşsiz ve pırıl pırıl kızın, meleklerin Lenore
Diye andığı-
Buralarda, anılmayacak artık adı.

Ve mor perdelerin belirsiz, hüzünlü, ipeksi
Hışırtısı
Önceden hiç duyulmamış tuhaf kokularla dolduruyor-
Tir tir titretiyordu beni:
Öyle ki: çarpıntımı bastırmak için tekrarladım.
'Oda kapımdan girme izni isteyen bir konuk
bu-
Oda kapımdan girme izni isteyen
Geç bir konuk:
Başka bir şey değil, budur bu.'
O sıra cesaretimi toplayıp: daha fazla
Oyalanmadan,
'Sir' dedim, 'ya da Madam, affınızı dilerim
Ama
Gerçek şu ki dalıyordum ve siz öylesine yumuşak
Bir tıkırtıyla geldiniz,
Ve öylesine hafifçe tıklattınız-tıklattınız
Oda kapımı ki,
Duyduğumdan pek emin değilim sizi'-diyerek kapıyı
Açtım burda; -
Karanlıktan başka bir şey yoktu orda.

Orda durdum, korku ve merakla karanlığın içine
Baktım uzun süre,
Kuşkuyla, kurarak hiçbir ölümlünün cüret edemediği
Hayalleri;
Ama sükunet bozulmadı ve sessizlik bir ipucu
Vermedi,
Ve fısıltıyla söylenen tek sözdü orda
'Lenore? '
Buydu fısıldadığım, mırıltılı bir yankıyla geri gelen
O söz 'lenore'
Başka bir şey değil, yalnızca bu.

Odama dönerken alev alev yanarak
Ruhum
Aynı tıkırtıyı işittim yine ilkinden biraz daha
Kuvvetlice.
'Kesinlikle' dedim, 'kesinlikle bir şey var penceremin
Kafesinde;
Öyleyse neymiş bakalım ve bu esrarı
Çözelim; -
Rüzgardır, başka bir şey değil bu.'

Açıverince kepengi, eski devirden kalma
Azametli bir kuzgun
Kanat çırpıp sallanarak adım attı
İçeriye;
Ne bir selam verdi ne bir an durdu ya da
Oturdu;
Ama bir Lady'nin ya da Lord'un edasıyla
Tünedi kapımın üstüne-
Oda kapımın üstünde bir Pallas büstüne kondu-
Konup oturdu hepsi bu.

Derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
Kaderimi gülümsemeye dönüştürdü,
'Sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz' dedim
Korkak değilsin sen,
Gecenin kıyısından gelen
Suratsız ve yaşlı kuzgun-
Gecenin Plutonian kıyısındaki saygı değer adın nedir,
Söyle bana.'
Kuzgun dedi ki 'birdahaasla.'

Çok şaşırmıştım bu çirkin kuşun konuştuğunu duyup
Böylesine açıkça,
Pek alakalı olmasa-yanıtı pek anlamlı olmasa da;
Çünkü kabul etmeliyiz ki yaşayan kimse henüz
Mazhar olmadı oda kapısının üstünde bir
Kuş-
Kuş ya da hayvan görmeye oda kapısının üstündeki
Büstte,
Bir isimle 'birdahaasla' diye.

Ama kuzgun, sessiz büstün üstünde tek başına
Yalnızca bu sözü söyledi, sanki bu bir tek sözle
İçini dökmüş gibi.
Sonra başka birşey söylemedi- ne de bir tüyünü
Oynattı-
Ben mırıldanana dek, 'önceden uçtu diğer
Dostları-
Sabahleyin beni terk edecek, umutlarımın
Önceden uçup gittiği gibi.'
O zaman

edgar allen poe

20 Mart 2012 Salı

mart

roma'da martın adı, roma savaş tanrısı martius'du. kendisi juno ve jüpiter'in veya sihirli bir çiçeğin oğludur. mars sözcüğünün latince bir türevi yokmuş ve büyük ihtimal etrüsk ziraat tanrısı maris'in latinceleşmiş haliymiş. ilk zamanlar roma'da da bereket ve bitki, çiftçilik hayvanlarının tanrısıymış. savaşla özdeşlemesi daha sonrayı bulmuş. en sonunda da yunan tanrısı ares'in roma'daki karşılığı haline gelmiş. ayrıca mars, roma'nın kurucusu romulus'un efsanevi babasıymış. bu yüzden romalılar babalarının mars olduğunu düşünürmüş. roma'da tanrılar arasında ikinci sıradadır. neyse, bu ayın savaşa başlamak için şanslı bir zaman olduğu kabul edilirmiş. çünkü ocak ve şubat ayları kış ve roma takviminin ilk ayı da marttır. julius caesar takvimde yaptığı reform ile yılbaşını 1 ocağa almış. ama bu değişikliğe rağmen yılın mart ile başlaması geleneği bir çok ülkede devam etmiş. fransa'da 1564'de, ingiltere ve kolonilerinde ise 1752'de kadar yılbaşının mart olması geleneği sürmüş. mart ayının adı pekçok dilde benzerdir: märz (maerz) (almanca), mars (fransızca), maris (arapça), marzo (ispanyolca), marzo (italyanca), march (ingilzce) ve maart (hollandaca). ha unutmadan, marmara denizi doğumludur bu tanrı.

yunan mitolojisinde ise ares savaş tanrısıdır. zeus ve hera'nın oğlu ve oniki olimposludan birisidir. barışın tanrıçası athena'nın zıttıdır. zaten athena ile sürekli mücadele halindedir. kendisi ünlü savaşçılar yetiştiren sparta'nın ve trakya'nın tanrıdır. sevgilisi ise malumunuz üzerine afrodit'tir. bu afrodit'in sümer versiyonu olan inanna, aşk tanrıçası olması yanında savaşın da tanrıçasıdır. yunanlılar bu aşk ve savaşı iki kişide toplamışlar.

ares ile mars'ın ikisi de savaş tanrısı olsa bile aralarında fark vardır. mars, barış için savaşır. amerikanvari bir yanı yok değil! ares ise bildiğin vahşidir. kan dökmek için savaşır ve bundan zevk alır.

mitolojide mart önemli bir aydır. mart'in 21'i gün dönümü olduğu için inanna ile dumuzi'den başlamak üzere bir çok yeniden doğuşun simgesi haline gelmiştir. dumuzi, her sene yıl dönümünde tekrar yeryüzüne çıkar ve inanna ile çiftleşerek tohumlarını toprağa saçar. onları temsilen sümer kralı ile en büyük baş rahibe de çiftleşir. bahar gelmiştir artık. nevruz/newroz kutlamaları başlar. isa'nın tekrar dirilişi, yani paskalya mart içindedir. 21 mart'ta dolunayın görülmesinden sonraki ilk pazar günü, paskalya günüdür. temelde isa'nın tekrar dirilmesi ile dumuzi'nin yeniden yeryüzüne çıkması arasında bir fark yoktur. neyse, bilinen tüm aşk hikayeleri, yani leyla ile mecnun'dan, tristan ile isolde'ye kadar hepsi inanna ile dumuzi'nin aşk hikayesine dayanır.

diriliş hikayelerine, aşklara konu olan bu ayın ölümlerin tanrıları ile anılması da başka bir tezat.

ayrıca mart ayında çiçek vermeye dönüşen dünya emekçi kadınlar günü, plaza kadınlarının günü değildir. tekstil işçilerinin, hayat kadınlarının, tarım işçilerinin, yani yaşamak için hem ruhunu, hem de bedenini satmak zorunda kalanlarının günüdür.

kaynak: bol miktarda wikipedi, az miktarda ekşi, tat verecek kadar kendim.

konu ile alakalı olarak şubat ve temmuz ayları tarihi.

16 Mart 2012 Cuma

sinemanın karizmatik kadınları

marla singer: öncelikle seksi, erkeği kişilik bölünmesine uğratacak kadar çekici, bir sözü ile afallatacak kadar sesli düşünen, karizmaya ve felsefeye sahip dişi bir karakter. her erkeğin hayatının bir döneminde istediği kadın.ben ona cep telefonu numaramı vermek istiyorum ve meme kanseri var mı yok mu diye yoklamalıyım.


sarah connor: sıradan bir kadınken geçirdiği evrim neticesinde yepyeni biri olabilen, sağlam, güçlü, yol gösterici, pes etmeyen, kafalardaki anne tanımı. o size çekici gelmez, kanatları altına girmek istersiniz. tabiri caiz ise tam bir osmanlı kadını.


ellen ripley: güzel mi deseniz "değil" derim, ama kıyafetleri, tavrı, bakışları, azmi, kendini feda edebilme özelliği ile neredeyse tipik bir sarah connor. ama bu kadın, az biraz çekici. anne değil, dişi..


trinity: bir çok erkek hayatına girecek kadın sayesinde huzura ve mutluluğa kavuşmak ister. o bir kurtarıcı olacaktır ve boktan hayatını güzel hale getirecektir. işte trinity böyle bir karakterdir. neo'ya hayat verir, onu o pornocu hayattan çekip alır ve bir lider haline getirir.


sidney prescott: başı belada bir kıza yardım etmek mi istersiniz? alın size sidney! elinde bıçakları ile onu kovalarlar, öldürmek isterler, o ise çığlıklar atarak kaçar, saklanır ve ona yardım etmek isteyen bir sürü erkek ortaya çıkar. ver elini kurtarayım seni bu hayattan bacım diyebilecek tipler, kendisini ona feda eder, göçer giderler bu yaşantıdan. film gibi bir hayatı vardır ve filmin sonunda herkes ölmüş ama sağdır ve bir ağaç gibi tek başına ve özgürdür.


mallory knox: onun kalça izini o kaportaya bırakışından beri hastasıyım. o bir ateş parçası, elinizde tutabilirseniz bir efsane olursunuz, tutamazsanız ölü. ipini fazla gevşetmeyin ve her zaman psikopata bağlayın.


alice: resident evil'in mükemmel kadını, meleği, dünyanın kurtarıcısı, düşmanlarının düşmanı, hastalıklarımın yegane çaresi. güzellik müthiş, ne giyse yakışıyor, eline ne alsa büyüleyici bir hale geliyor, zeki, çevik, her kadın gibi duygusal, ama çöplük değil. onu elde etmek için tüm dünyanın t virüsü ile yok olmasına rıza gösterirdim.

beatrix kido: namı diğer black mamba. has intikam alıcı, her boku yapabilir, herkesi kendine hayran bırakabilir, en zalim düşmanları ile mücadele edebilir, herkesten ve her şeyden daha güçlü, daha yetenekli, daha dirençli. o taraklı ayak parmakları ile hayallerinizin kadını olmayabilir, ama korumanız olsa hiç fena olmaz. ona nazik davranmanız ve güvenini kazanmanız yeter. çünkü büyük bir güven problemi vardır ve bu konuda haklıdır.


leeloo: tam adı leeloo minai lekarariba laminai tchai ekbat de sebat olan mükemmel kadın. kendisi beşinci element olup, aşkın vücut bulmuş halidir. görevi 5000 yılda bir dünyayı kurtarmaktır. leloo mükemmeldir, müthiştir, muhteşemdir. tanrı kadını yaratmıştır ve adını milla jovovich koymuştur. o bir turuncu saçlı tanrıçadır.

ırazca: kara bayram'ın annesi. yılanların öcü. ilk çevrilen versiyonunda türk filmlerinin en karizmatik kadını aliye rona, ikincisinde ise fatma girik oynar. ikisi de birbirinden muhteşemdir. düşmanın karısını dölletir sana, laf sokarda herkese kimse sesini çıkaramaz, abidedir.

13 Mart 2012 Salı

ikinci dünya savaşı - bir kaç anektod 2

atlantik savaşı, alman u-botları ile müttefik konvoy ve refakatçileri arasında geçen öldürücü bir yıpratma savaşıdır. u-botlar, denizaltılara karşı önlemlerin alındığı, hava örtüsünün etkili bir şekilde kullanılmaya başladığı, 1941 yılının ortalarına kadar ingiltere'nin savaş kaabiliyetini felç etmiştir. batırdıkları miktar 3 milyon ton tutarında gemidir. amerika'nın savaşa girmesinden sonra, u-botlar yine refakat gemilerinin yetersizliği yüzünden 1942 yılının ilk dört ayında 500 bin ton tutarında gemi batırmıştı. şifrelerin çözülmesi, radar, sualtı tespit cihazları ve hava örtüsündeki gelişmeler sayesinde son bulmuştur. 1943'ün kara mayısından sonra amiral donitz, u-botlarını eski gücüne kavuşturamadı. bu dönemlerde müttefikler her ay 1 milyon tonluk gemiyi hizmete sokarken, u-botlar ancak kayıplarını telafi edebiliyordu. bir süre sonra alman u-botlarının kayıp oranı % 68'e ulaşmıştır. bu oran, muhaberelere katılan ülkelerin hiçbir birliğinde gerçekleşmemiştir. bu olaydan ayrı olarak değerlendireceğimiz kutup konvoyları ise ingiltere'den hareket eden ödünç verme ve kiralama yasası çerçevesinde oluşturulmuş olup, 1941-44 yıllarının yaz aylarında izlanda'nın batısındaki rotayı izleyerek spitsbergen, murmanssk ve arhangelsk'e seferler düzenlemişlerdir. bu konvoylar kış aylarında buzullar nedeniyle doğuya ve güneye sürüklendiklerinden norveç'ten kalkan alman uçaklarına hedef olmuşlar ve ağır zaiyatlar vermişlerdir.
stalin, 1937-38 yıllarında beş mareşalinden üçünü, 15 ordu komutanından 13'ünü, 195 tümen komutanından 110'unu, 406 tugay komutanından 220'sini ve sayısız subayını öldürttü. buna kızıl ordu temizliği denir ve bu yüzden ordu geleneksel rus topçusu ve t-34 tankları dışında çok yetersizdi ve komutansız kalmışlardı.

1941'in mart ayında hitler şöyle demiştir; "ruslara karşı yürüteceğimiz savaş bir ideoloji ve ırk ayrımı savaşıdır. bu nedenle bu savaş görülmemiş bir vahşet ve zulümle icra edilecektir." bunun sonucunda ruslardan esir edilen 5,7 milyon kişiden 3.3 milyonu hayatını kaybetmiştir. savaşın sonunda ise ruslar 8 milyon asker ve 7 milyon sivili kaybetmiştir. polonya'nın nüfusunun beşte biri öldürülmüştü. yani altı milyon kişi ve yarısı yahudi nüfusudur. almanlarda ise asker, sivil 6 milyon kişi ölmüştür. havadan yapılan bombardımanlardan 13-15 şubat 1945'deki ingiliz ve amerikan bombardımanları sonucu dresden'de 60 bin sivil öldürülmüştür. 30 mayıs 1942'de ise 1000 adet müttefik bombardıman uçağı köln'ün üçte birini yerle bir etmiştir.

almanlar 15 eylül 1941'de leningrad'ı kuşatma altına alınmıştır. tek ikmal yolu buz tutan ladoga gölü olan kent, kuşatmanın bittiği ocak 1944'de kadar açlıktan 500 bin evladını kaybetmiştir. almanlar şehrin bu kuşatma ile düşeceğini sanmışlardır. 10 ekim 1941'de ise general jukov moskova savunmasının başına geçti. şehri savunmak için tank siperleri kazdırmaya başladı ve % 75'i kadın olan 250 bin moskovalı'yı silah altına aldı. almanlar şehri o kadar çok yaklaşmıştı ki kremlin'in burçlarını görmüşlerdi ve şehre girmeye çalışan küçük bir alman birliğini sovyet işçileri durmuştu. hem de ellerinde çekiçlerle. 19 ağustos 1942 ile 2 şubat 1943 arasındaki stalingrad kuşatması sonucunda alman altıncı ordusunun teslim olması ile almanların yenileceği fikri kuvvet kazanmıştır. ardından 5 temmuz 1943'deki citadel harekatıyla kursk çevresinde bulunaan sovyet birliklerine karşı taarruzuna geçmişlerdir. bu tarihin gördüğü en büyük tank savaşı ve son büyük alman saldırısı neticesinde ruslar yenilse bile aslında kazanmışlardır. çünkü rus fabrikaları oluk oluk tank çıkarırken, alman fabrikaları o kadar tankı bir daha bir araya getirememiştir. sovyetler, almanlar hızla ilerlerken savaş endüstrisinin beşte dördünü, almanlara kaptırmamak için 1942'nin ocak ayına kadar demiryolu ile doğuya kaydırmıştır.
(bulge muharebesi - ikinci ardenler saldırısı)

normandiya çıkartmasına 155 bin amerikan, ingiliz ve kanada askeri katılmıştır. bu harekat, tarihin gördüğü en karmaşık çıkartmalardan birisidir. çıkartma tarihi 6 haziran 1944'dür. 25 temmuz 1944'de st. lo çevresindeki alman mevzilerine müttefiklere ait 1000 adet bombardıman uçağının saldırması sonucu başlayan kobra harekatında, general omar bradley komutasındaki 12. ordu grubunun tümenleri paris ile ren nehrine doğru ilerlemişlerdir. 16 aralık 1944 ile 16 ocak 1945 arasında ise amerika'nın karşılaştığı en büyük kara muharebesi olan bulge muhareberi yapılmıştır. doğuda kaybetmiş almanlar, ardenlerden bir daha saldırdı, ama benzinleri yetmedi. almanlar biraz akılılıca davransa, paris'e inmek yerine müttefik birliklerine odaklansa, batı cephesinde savaş uzayabilirdi.
(polonya askerleri varşova'da - 1945)

avrupa savaşının destansı olaylarından birisi de 19 nisan 1943'de varşova gettosunda savaşayan yahudilerin almanlara başkaldırmalardır. bunun neticesinde 60 bin yahudi öldürülmüştür. 1 ağustos 1944'de ise polonya daimi ordusu, varşova'daki alman birliklerine karşı saldırıya geçer. ancak vistül nehrine kadar kadar gelen ruslar durur ve ileride kendilerine dert olabilecek polonya birliklerin, ss'ler tarafından imha edilmesini seyrederler. polonya birliklerinin bir diğer faaliyeti de sicilya'dadır. 22 ocak 1944'de amerika ve ingiliz birlikleri anzio'ya ayak basar. çok çetin geçen saldırılar sonucunda da 2. polonya kolordusu 17 mayısta monte cassino'yu ele geçirir.
almanlar teslim olduğunda bile hala daha şimdiki çek cumhuriyetini, viyana hariç avusturya'yı, slovenya'nın iç kesimlerini ve hırvatistan'ın bir kısmını, italya'nın kuzeyindeki bir takım bölgeleri, riga'nın batısındaki topraklar ile danimarka ve norveç'in tamamını, girit'in batısını ve rodos'un tamamını savunuyorlardı.

kaynak: sir basil henry liddell hart - ikinci dünya savaşı tarihi

12 Mart 2012 Pazartesi

fetih 1453

bu filmin başından itibaren olmamışlarını yazayım bi;

- sultan murat vefat ediyor ve şehzade mehmet son sürrat edirne'ye varıyor. o kadar hızlı ki manisa'dan edirne'ye sanırım 1 haftada alacağı yolu babası daha gömülmeden alıyor. maşallah bre, o ceset kokardı vre o süre içinde. sanırım uçakla gitti!

- sonra ağbi bi baktık ki bu filmde cüneyt arkın filmlerindeki gibi karı memesi görmeyeceğiz. erkek kömüşleri gördük bol bol. fatih'in, ulubatlı'nın ve eski sevgilinin kömüşlerini bol bol sergilediler. bir ara korktum ben ve bizans imparatorunun da kömüşlerini gösterecekler diye, allah'tan olmadı!

- bizans imparatoru olacak denyo herif kuşatma sırasında incir, üzüm ne bulsa götürüyordu be ya, o ne lan nisan ayında incir, demek soğuk hava deposu çok iyi bu imparatorun. bir an için patates falan yiyecekler sandım, ama o kadar ileri gitmediler.

- ulubatlının sevdiceği orduya erkek kılığında girdi ya, ağbi herif karıyı sürekli öpüyor ordu içinde, hemde erkek kılığındayken bile. lan hemşerim diyorum içimden(bursalıyım ben), adımızı çıkaracaksın, yapma, etme. sonra diyorlar ki bik bik de vik vik, hade lan demek istiyorum bir anda, haykırarak!

- eskiden bir mum ışığında kaybolan sevişme sahneleri şimdi ateşte balık pişirilirken gösteriliyor.

- fatih ne domuz avladı be, breh breh. oğlu beyazıt ile olan sahnelerini ise yazmaya içim elvermez. durum fecaat. fatih tam bir imparatordur. tek başına yemek yiyen bir imparatordan bahsediyorum bak, çocuk sevme falan, abartmayın lan!

- o ayasofya içindeki çocuğu kucağa alma ve sakalını okşatma sahnesi ise rezillik. resmen clinton'ın burnunu okşayan o çocuktan ilham almışlar. ayıp.

- kara murat'ı gözlerim göremedi. bari adı kara murat olan basit bir karekter koysaydınız, iyi olurdu. hem fatih'i oynayan adam çok tıfıl kalmış. gerçeğe daha yakın olan odur ama kara murat'ın fatih'i bu herifi çiğner.

- bazır kısımları çok anlaşılmaz olmuş. birden bire ekranda savaş sahneleri gösteriliyor ve bir sonraki sahnede mora'ya yapılan akıncı baskınından bahsediliyor. sanırım o savaş sahnesi o baskını temsil ediyordu ama sonucu gösterip akabinde sebebi anlatmak çok anlamsızlaştırdı o sahneyi.

- teknoloji iyi hoş güzel vs. ama urban usta, şahi topu ilk ateşlendiğinde ölmüştü benim bildiğim.

2 Mart 2012 Cuma

öykü serter'e açık mektup


koray candemir ile dilara gönder birlikteliğini okuyunca gazetelerde sevinçten haykırdım, "oleyy, öykü serter boşa çıktı!"

işte böyle öykücüğüm, ta 90'ların ikinci yarısında show tv'de sunduğun 5 de 5 programından beri sana hastayım. yüzücü olduğunu hemen gösteren omuzların, tam bir kendine güven, ses tonun, karizman falan filan oooo, saymakla bitmez. tamam, bir kokoş yanın da yok değil hani, ama sen gel, ben ona bile razıyım.

ismini google'da arattığında bu küçük yazıya ulaşırsın bence, zaten o yüzden yazıyorum bu yazıyı, bak aşağıda mail adresim de var. gel bana, ciddiyim bak...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışanı Seçti... Sıra Sende!

ağbiciğim bloglarda reklam olur tamam ama bu ne be, yazılarınızı alet etmeyin şu işe, bugün bir sürü blogda aynı reklam, alın bu da benden...

17 Şubat 2012 Cuma

otuz beş

yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
dante gibi ortasındayız ömrün.
delikanlı çağımızdaki cevher,
yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
gözünün yaşına bakmadan gider.
şakaklarıma kar mı yağdı ne?
benim mi allahım bu çizgili yüz?
ya gözler altındaki mor halkalar?
neden böyle düşman görünüyorsunuz;
yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
zamanla nasıl değişiyor insan!
hangi resmime baksam ben değilim:
nerde o günler, o şevk, o heyecan?
bu güler yüzlü adam ben değilim
yalandır kaygısız olduğum yalan.
hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
hatırası bile yabancı gelir.
hayata beraber başladığımız
dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
gittikçe artıyor yalnızlığımız
gökyüzünün başka rengi de varmış!
geç farkettim taşın sert olduğunu.
su insanı boğar, ateş yakarmış!
her doğan günün bir dert olduğunu,
insan bu yaşa gelince anlarmış.
ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
her yıl biraz daha benimsediğim.
ne dönüp duruyor havada kuşlar?
nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
n'eylesin ölüm herkesin başında.
uyudun uyanamadın olacak
kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
bir namazlık saltanatın olacak.
taht misali o musalla taşında.

"ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın, aslında yokum ben bu oyunda, ömrüm beni yok saysın"  dediğinde yılmaz odabaşı, kaç yaşındaydı bilmiyorum, ama cahit sıtkı otuzyediymiş bu şiiri yazdığında. öldüğündeyse kırkaltı. demek dante gibi ortasında değilmiş ömrün, zaten dante ellialtı yaşında ölmüş. ilahi komedya'da şöyle demiş kendisi, "hayat yolculuğumuzun ortasında, kendimi karanlık bir ormanda buldum." bu sözleri yazdığında otuzbeş yaşındadır dante.

onlu yaşlarımda kesinlikle otuzu bulamayacağımı düşünürdüm ve feci uzak bir zaman dilimi gibiydi. yaşlandığımı vücut kıllarıma bakarak gözlemlerdim. göğüslerimde çıkanlar, sonra bıyıklar, yoksa önce göğüsler myidi, hatırlayamadım şimdi, ama favorilerde sakallar çıktığında neredeyse göbek atıyordum. hala daha favorilerimi kesmem, askerde kestim bir tek, o derece. sonra çenemde bir tek beyaz gördüğümde yaş yirmiyediydi, siktir dedim o an, şimdi çenemde oldukça fazla beyaz var. saçlar cüneyt arkın modeli gibi, yanlar hafiften beyaz, tamamen değil. kıl çıkar ve kıl beyazlar, yaşlanırsın, otuza gelemem sanırken otuzu da ortaladım. yaş otuz beş, yolun yarısıdır sanırım. onlardayken ne kadar uzaksa bu yaş, onlar ve yirmiler çok fazla uzak değilmiş gibi, fazla çökmüş bir beden de yok halihazırda. eski vesikalıklara bakarak da görebiliyorum yaşlanmayı. onsekiz-ondokuz, yumurta gibi delikanlı, yirmi ortaları hafif kilo almış, otuz başları ile şimdiki zaman arasında hiçbir fark yok. gerçi şimdi daha çok kilo almış, gömlek olmuş l. m gitmiyor artık bedene. artık hayata beraber başladığım dostlar gerçekten yok, ama ölmediler, sadece yoklar. eski aşklarım kimdi, durup düşünesim var ve esas yaşlandığınızı bildiğiniz an, cenazeleri teker teker kaldırdığınız andır sanırım, şiirin de dediği gibi, hemen herkes hayatta, omuzlamıyorsun hala tabutları, gençsin demek, aynalarla aram iyi, gökyüzünün rengine sokayım ve taş eskiden de serti be...


(şarkı çok kötü, olsun anasını satayım...)

16 Şubat 2012 Perşembe

aile içi soyluluk ünvanları!

soyluların asalet ünvanlarını yazdıktan sonra ailenin asalet ünvanlarını yazmamak olmaz. kopyala yapıştır yapa yapa çıkardım hepsini. hemen hepsi nişanyan sözlükten alınma. ama teyze, dayı, güvey maddeleri twitter'da yazan kelime ajanı'ndan alınmadır.

anne: eski türkçe. eskiden daha yaygın olan ög denirmiş. zamanla anne/ana kelimesi bunun yerini almış. öksüzdeki ög, anne demekmiş.  n ikilemesi muhtemelen çocuk dili etkisi gösterirmiş. yazı dilinde 20. yy başlarından önce kaydedilmemiş. 14. yy'dan itibaren kaydedilen āne biçimi şemseddin sami'ye göre istanbul şivesiymiş.

baba: çocuk dilinde ba-ba "kalın sesli kişi". tüm toplumlarda ortak görünen bir enfantil simge-sesten, çeşitli dillere "yaşlı ve saygın erkek, baba" anlamına gelen sözcükler türetilmiştir. farsça baba/babū. orta farsça baba (baba, muhterem kişi, derviş), çince baba, yunanca papá, fransızca papa vb. 

çocuk: eski türkçesi çocuk domuz yavrusu, her şeyin küçüğü anlamına geliyormuş. kıpçakçada çocuk/çoçka domuz yavrusu. çocuk dilinden geldiği sanılıyor. çi-çi/çu-çu. eski türkçede çıçamuk (küçük parmak), çıpçık/çıpçuk (serçe kuşu). ayrıca cücük, cıcık, küçücük de var.

yeğen: eski türkçede yigen kızkardeşin çocuğu demekmiş. moğolcası cige kızın veya kızkardeşin çocuğu demekmiş.

torun: eski türkçede torum deve yavrusu demekmiş. eski sözlüklerde oğlun oğlu için kullanılıyormuş. ayrıca ermenicede de t'oŗn (torun, çocuğun çocuğu); kürtçede torin (yavru, delikanlı); hindu dillerinde taruna (çocuk).   


dede: çocuk dilinde da-da. çocuk dilinde evrensel görünen erkek kişi sembolizminden türediği muhakkaktır.  ingilizce daddy (baba) vb.

nene: ne-ne.çocuk dilinde evrensel olan kadın akrama sembolizminden. ingilizce nanny (nine veya sütanne).

 
abla: kaşgarlı aba ana diye kaydetmiş. kıpçakçası aba/ebe anne, nine. türkiye türkçesinde aba/apa/apu/ebe yaşlıca ve saygı değer kadın, bacı, büyük kızkardeş demek. 1876'dan sonra abla  kullanımı var. kökeni ebe. 'l' ara sesi türkiye türkçesinde geç dönemde türemiş. asya türk dillerinde ape, apay, appa biçimlerine rastlanırmış. çocuk dilinde eb-be.

ağbi: bildiğin ağa-bey. uzun yazmaya gerek yok. bence abi denilmesi ağabey denilmesi kadar saçma. söylerken a uzatılıyor çünkü.

kardeş: belki “aynı karından doğma” anlamındaymış. eski türkçe kadaş biçimi belki eski türkçe ka (aile) ile ilgili olup, karındaş biçimi halk etimolojisi etkisiyle oluşmuş bir varyant olabilirmiş. ikinci hecedeki ses incelmesi, 'halk ağzı' sayılan kardaş biçiminden ayrışarak 20. yy'dan önce istanbul ağzında ortaya çıkmış.  

karı: eski türkçede yaşlanmak demekmiş. orta asya türkçesinde yaşlı adam anlamına geliyormuş. zamanla yaşlı kadın, eş, zevce anlamına kadar evrilmiş.

koca: eski türkçede yaşlı ve ulu kişi demekmiş. 

dayı: ana türkçesi tay. kaşgarlı tagay şeklinde belirtmiş. dayı kelimesi çince büyük anlamındaki "tay" ile türkçe "aga" kelimelerinin birleşimi olan "tayaga" sözcüğünden dönüşmüştür. eğer annenin iki erkek kardeşi varsa küçük olan için "tayaga" kelimesine "y" küçültme eki getirilerek "tayagay" kelimesi kullanılıyordu. buna göre kelimenin dönüşümü şu şekildedir: tayagay > tagayı > tayı > dayı

amca: orta asya'da apa. eski türkçesi eçe. 

teyze: kıpçakça tayıza/tağza/tay eze. annenin kız kardeşi. tayıza/tayaza. tagay/tay. kökeni dayı ile aynı. teyze kelimesi de çince büyük anlamındaki "tay" ve türkçe "eze" kelimelerinin birleşimi olan "tayeze" kelimesinden gelmektedir. "tayeze" kelimesindeki "eze" ise "ece" sözcüğüyle ile eşkökenlidir. ece kelimesinin anlamları arasında "büyük kız kardeş,abla" da vardır.

hala: arapça χāla. ͭteyze, annenin kızkardeşi arapça χāl dayı demek. babanın kızkardeşi anlamı türkçeye özgüymüş. bizde eskiden bibi derlermiş. çocuk ağzından olsa gerek. gerçi bibi fazla olmasa da kullanıyor. emmi, bibi hoş kelimeler.

kuzen: fransızcası cousin. amca, hala, dayı veya teyze oğlu latincesi consobrinus hala veya teyze oğlu. latince con+sobrinus kızkardeşin ailesi, kızkardeş çocuğu. hintavrupaca swesr-īno- hintavrupaca swesor- kızkardeş demekmiş.

enişte: farsça. aslı anguşta. zengin çiftçi, kodaman demek. kökeni anguşt ise parmak demek. aslında kelimenin kökeni ile kullanımı arasında çok fark var. belki kızları zengin kocalara verirlerken iş bu noktaya vardı.

yenge: eski türkçe. büyük kardeşin veya dayının karısı demekmiş. şimdi amcanın karısı da işin içinde. 

kayınço: kayın eçe. eski türkçe kayın. evlilik yoluyla akraba. kayın kelimesi moğolca. kadum. evlilik yoluyla hısım demek.

kaynana: kayın kelimesi meseleyi hallediyor.

görümce: eski türkçesi körümçi. falcı, müneccim demek. kökeni kör, ki bildiğin gör demek. falcı, müneccim anlamı o yüzden normal. ama kocanın kız kardeşi anlamı saçma. enişte benzeri olabilir. kocanın kızkardeşleri eskiden pek sevilmiyor olsa gerek. bu yüzden onlara falcı yakıştırması yapılmıştır. o da belki.

elti: eski türkçesi de élti. hanım, yüksek mevki sahibi birinin eşi demek. bence daha çok lady özelliği taşıyor. erkek kardeşlerle evli kadınlar anlamı bu yüzden anlaşılabilir. bunlar birlik olmuşlar ve birbirlerini övüyorlar. ama kocanın kız kardeşi falcı oluyor!

bacanak: kökeni bacı. bacı nak eki belirsizmiş. ama sonuçta kız kardeşlerle evli erkekler için kullanılması normalmiş meğer. 

damat: farsça ve orta farsça dāmād. güvey, damat demek. eski farsçası dāmātar- ise düğün sahibi = zend dilinde zāmātar- sans. cāmātr.  hintavrupaca gemə- düğün, evlenmek demekmiş. damat kelimesinin türkçe karşılığı güvey. güvey: eski türk geleneklerinde evlenen genç kızlara çeyiz olarak belirli bir sayıda hayvan verilirdi, bu hayvanları gütmek ise damadın göreviymiş. gelinin çeyiz hayvanlarını gütmekle görevli damada "kütmek" fiilinden türetilen "küdegü" denirdi, bu kelimeye biz bugün "güvey" diyoruz. küdegü düğün sahibi, damat demek. küd- (birine) bakmak, gözkulak olmak anlamına geliyor. aynı kökten eski türkçe küden (düğün yemeği, misafir ağırlama). oğuz türkçesinde /d/>/δ/>/y/ evrimi tipikmiş. 17. yy'dan sonra ortaya çıktığı anlaşılan y/ğ metatezi açıklanmaya muhtaçtır.


gelin: eski türkçesi kelin. evlenerek hane halkına katılan kadın demek. kel, aslında gel demek. 

10 Şubat 2012 Cuma

hırsızlık mülkiyettir

pierre joseph proudhon'u severim, mülkiyet hırsızlıktır lafı da hoştur, güzeldir. ama kardeşim hepi topu bir ikinci el aldığım lap top, bi de dandik fotoğraf makinası ile kullanmadığım traş makinasını gece girip çalıyorsan eğer ayıptır lan. yok bir şey evde işte, zorunlu eşyalar var bende, ne işin var evimde, cık cık.

hayır tipoyu da çalmaya yeltenmişsin ya, ayıp ayıp... 

mülkiyet hırsızlıktır, atadan gelen mülkiyet resmen hırsızlıktır, ama hırsızlık da mülkiyettir be. lap top'ımı geri istiyorum, bi sürü film vardı içinde, hikayelerim vardı, gitti hepsi...

8 Şubat 2012 Çarşamba

havalar


havaların düzelsin ve böyle manzalar göreyim razıyım. valla bak...


havalar düzelmesin ve böyle manzalar göreyim. ciddiyim bak...

6 Şubat 2012 Pazartesi

karadağ


karadağlılar'ın hepi topu altıyüzyıllık bir geçmişi vardır ve teşkilatlı olarak değil, silahlı bir grup şeklinde daima bağımsız yaşamışlardır. aslında sırptırlar. 1389 birinci kosova savaşında birinci murat'ın yıktığı sırp devletinin kalıntılarındandır. o savaşta başarılı olabilen tek sırp grubu zeta prensleridir ve büyük zafer kazanmış osmanlı'ya boyun eğmek istemezler. böylece mekanları olan o geçilmez dağlara çıkarlar. akabinde karadağ ile osmanlı mücadelesi başlamış oldu. sonraındaki mücadelelerinde işkodra'yı bin dağlı ile 70 bin kişilik fatih'in askerlerine karşı savundu ve şehri vermedi. zamanla osmanlı askerleri dağlara çıkasa bile doğal olarak oralara yerleşmek istemedi. çevresindeki vadiler ile denizi sahiplenip, karadağlıları tecrit ettiler. bu işten osmanlılar da karlı çıkmıştı. çünkü vergi yerine ok ve/veya mermi yemek pek hoş değildir. üstelik savaşmak da osmanlıya pek hayırlı gelmemiştir. 1870'lerdeki büyük savaşta 26 bin kişilik karadağ kuvvetleri karşısına 120 bin asker çıkarılmıştır. 5000 ölü, esir ve yaralı veren karadağ, karşılığında 50 bin ölü, esir ve yaralı almıştır.

karadağlılar talancı ve eşkiya olarak yaşamışlardır. zaten buna mecburdular. hiçbir şeyin yetişmediği o dağlarda başka türlü hayatta kalamazlardı. yazın talana iner, kışın geçitleri kapanan dağlarına giderlerdi. üstelik başkentleri çetine'deki kara ivan manastırında da öldürdükleri türk ve arnavutların kafatasları ile süslerlerdi. çocuklarını barış zamanlarında hayvan kanı göstererek eğitirlerdi. bu durum hep böyle gitmedi elbette. türkler bu sefer ovalarda ve işkodra'da yaşayan karadağlıları müslüman ve yeniçeri yaptı. 1687'de işkodra paşası çetine'ye girdi, o meşhur manastırı mahvetti. hepsini haraca bağladıktan sonra başlarına bir yeniçeri getirdi. 1712'ye kadar sistem kusursuz işledi. ama o yıl petroviç'ler tahta geçti. vladika(voyvoda) danilo, din değiştirmiş karadağlılar'dan korkmadı ve artık yavaş yavaş dağlardan inip müslüman olmaya başlayan karadağlıları engellemek istiyordu. 1702'nin noel gecesi muazzam bir komplo kurarak, tüm karadağlıların katıldığı bir baskınla yeniçerilerin tamamını(30 bin) kılıçtan geçirdi. 1714'de osmanlı çetine'ye bir daha girdi, manastırı bir daha mahvetti. ama sonuç değişmedi. 1876'ya kadar savaşlar ufak büyük devam etti. bu yüzyılarca süren kavgalar, manastırlarının tahrip edilmesi, verdikleri kurbanlar yüzünden kinleri alevlenerek devam etti. eskiden geçim yolları olan adam öldürmek ve eşkiyalık, artık milli ülküleri/kültürleri olmuştu.
(kral nikola)

savaşçılıkları o seviyeye varmıştı ki napoleon bile onlarla baş edemedi. 1807'de vladika petar, ruslara destek olmak için fransızlarla çarpışmaya başladılar ve onları püskürttüler. manastırlarına fransızların da kafataslarını eklediler. böylece sürüp giden bu savaşlar esnasında prensleri danilo bir arnavut tarafından öldürüldü. yerine paris'te eğitim gören 19 yaşındaki nikola geçti. devir değişse bile karadağlılar değişmiyordu. o sıralarda türkler ile ruslar 20-30 yılda bir çarpışıyorlardı ve karadağ balkanlardaki rus kalesiydi. karadağ vladikaları başa geçer geçmez rusya'ya gider ve yazısız antlaşmarına devam ederlerdi. böylece prens ünvanını da çardan kapmayı başardılar. bu ittifak bir tek kırım savaşı sırasında sekteye uğradı. fransa'da iyi bir eğitim gören 19 yaşındaki prens nikola işte bu sırada tahta geçmişti. kırım savaşı yüzünden karadağlılara kırgın olan rusya, 1853'de ömer paşa komutasındaki osmanlı ordusunun karadağ'a girip bu direnişi neredeyse tamamen yok etmesine sesini çıkarmadı. ama bu sefer imdada fransa yetişti ve karadağlılara yardım etti. 1875-78 bunalımı zamanında karadağ, rusya kendisine başvurmadan osmanlıya savaş açmıştı. o savaş, tam 70 bin osmanlı askerine mal oldu. rusların 93 harbinde yeşilköy'e kadar ilerlemesinin bir nedeni de karadağ başarısıdır. ruslar bu yardımı boş bırakmadı. ayastefanos antlaşması ile karadağ'a bağımsızlık verildi. ki zaten 93 harbi, karadağlıların yaşadığı küçük bir toprak parçasının bırakılmaması yüzünden çıkmıştır. mithat paşa vatanın bir karış bile toprağını terk etmeye yanaşmadığı için savaş çıkmıştır. sonuçta berlin antlaşması ile bağımsız olamasalar bile dağlardan inip denize çıkmışlar ve ovaya inmişlerdi. ama karadağ'ın denize çıkışı avusturya kontrolünde kalmıştır. almanlar adriyatik'te kendine rakip olabilecek büyük küçük hiçbir şey istemiyorlardır. neyse, kısa sürede 250 bin nüfusu ile teşkilatlandılar ve ciddi şekilde örnek bir devlet olmayı başardılar. podgoriça'nın ve işkodra gölünün kıyılarını, savaştan başka hiçbir şey bilmeyen bu halk, liderleri prens nikola öncülüğünde işlemeye başladı. tabi savaşçılıktan çiftçiliğe geçmek zahmetli bir süreçti ve bu süreç zor da olsa başarıldı. topraklar yetmediğinde karadağlılar göç etmeye başladı ve savaşçı ruhlarını asla kaybetmediler. 1908 bunalımında avusturya ile karadağ arasında savaş olasılığı belirince(bosna'nın avusturya tarafından ilhakı), amerika'daki tüm karadağlılar silahları ile birlikte ülkeye dönmek için prense telgraf çektiler.

ama dört bir yandan osmanlı toprağı ile çevrili karadağ kendine dost bulmak zorundaydı. prens nikola kıznı italyan kralına verdi. böylece avusturya ile mücadelesinde italyan desteği sağlamayı umuyordu. sırbistan ile birlik kurmak niyetiyle diğer kızını sırp prensi petar karayorgeviç'e verdi. başka bir kıznı da rus grandük nikola'ya vermiştir. o sırada tahta bulunan sırp kralı alexandr obrenoviç'in akrabalarından bir kızı da oğlu mirko'ya aldı. 1908 bunalımda avusturya bosna'yı ilhak edince, denize tek çıkışı olan antavari limanını kesin olarak kendi denetimine aldı(avusturya sesini çıkaramadı). o bunalım sırasında askerlerini de avusturya sınırına yığıp, açık açık savaş tehdidinde bulunmuştur.

1910'de prens nikola kendisini kral ilan etti. bu berlin antlaşmasının ihlali olsa kimse sesini çıkarmadı. taç giyme törenine tüm balkan ulusları ile rusya katıldı. bu tören, balkan ittifakının başlangıcı sayılır. tabi bu sırada arnavutlarla anlaşmazlığa düşen osmanlı, katolik arnavutlar olan melisorları kaybetti. onlar da karadağ tarafına geçti.
böylece 8 ekim 1912'ye gelindi. balkan savaşının başlangıcını karadağ yapmıştır. diğer devletler onu izlemiştir. karadağ 37500 kişilik 4 tümen ordusunu(süvarisi, taşıtı  yok) ile kısa sürede işkodra gölünün çevresindeki dağınık türk birliklerini yok ederek şehri kuşattı. kuzey ordusu yine oldukça dağınık halde bulunan türk ordusunu novi pazar'dan kolayca attı. hatta bir geçitten sıkıştırdıkları 2000 kişilik türk birliğini, tek bir kurşun atmadan, yukarıdan taşları yuvarlayarak yok etmiştir. novi pazar'daki türk birliklerinin bir kısmı da, esir düşmemek için avusturya işgalindeki bosna'ya sığınmıştır. türkler iyi savaşsalar bile yer yer iyi komuta edilememek ve iaşe yetersizliğinden dolayı işkodra kalesi hariç her yerde karadağlılara yenilmiştir. işkodra ise, selanik'e inen novi pazar koridorunu kaybetmek istemeyen avusturya'nın yardımları ile uzun süre dayanmış ve karadağlılara mezar olmuştur. binlerce askerini işkodra kalesi önünde kaybetmiştir karadağ. üstelik hemen hiç sağlık ekibi olmadığından, yaralılarını da kurtaramamıştır. işkodra'yı kesin olarak almak isteyen kral nikola, barış tekliflerine uzun süre direnmiş ve büyük devletlerin tehditlerini de sallamamıştır. en sonunda, kaleyi savunan esad paşa'yı arnavutluk kralı yapacağı vaadiyle teslim olmasını sağlamıştır. işkodra'ya giren kral bu şehri hiçbir zaman bırakmayacağını söylese bile en sonunda avusturya'lılara teslim olmuş ve şehri arnavutluk'a bırakmıştır. işkodra için verdikleri binlerce ölü boşa gitmiştir. savaş sonunda işkodra gölünün çevresini işgal etmişler ve novi pazar'ı sırplarla birlikte paylaşmışlardır. birinci dünya savaşı sonunda avusturya dağılınca adriyatikteki arazilerini genişletmişler ve en sonunda da yugoslavya krallığının bir parçası olmuşlardır. tarihi boyunca osmanlı'ya karşı mücadelede en ön saflarda bulunan bu millet, türklerle bağlatıları kesilince sessizce köşelerine çekilmişler ve yugoslavya dağılıncaya kadar da ortalıkta görünmemişlerdir.

1 Şubat 2012 Çarşamba

yeni bir gün



uykudasındır, derin bir sessizlik vardır ve çalar saat sesini duyarsın. gözlerin kurşun gibi açılır, yeni bir güne merhaba dersin. penceremdeki güvercin, tahta masam, boş şişeler, can dostum çomar, tatlı komşum ayşe teyze, emekli salih öğretmen, yeni bir gün doğdu, merhaba diye bağırırsın, dünyayı selamlarsın ve anlıyorsun değil mi başlar. işe gidersin, hava ayaz mı ayazdır, ellerin ceplerindedir, bir tek resmin kalmıştır bende, o da tam ortasından yırtılmıştır, bilirsin işte siyah kazaklı olan ve dersin, mutluluğa hasretim ben, artık sokaklar benim, zaten o yüzden o iğrenç çalar saat sesinden sonra herkese merhaba diyorum. ne dönüyorsun bana, ne de çıkıp gidiyorsun hayatımdan. o muhteşem ritmden sonra birden bire kendini kötü hissedersin ve başlarsın hızlı bir tempoda bağırmaya, ne köy olur benden ne de kasaba. gerçekler yaşam gibi ağır ağır önünden geçer, yine de merhaba diye bağırsın o şarkıyı dinlerken. ama bu yaşam gerçek gibi ve ağır ağır sonuna geliyorsundur ve son bir merhaba diye sakince söylenirsin. işte o anda, elveda-ölüm-bir kelebeğin yaşam öyküsü başlar, kulaklarına dolar müzik. bir kelebeğin yaşam öyküsü kadardır zaten, 26 saniye daha sürer müzik. çoktan uçmuştur güvercin, tahta masam devrilmiştir, can dostum çomar uyumuştur, tatlı komşu ayşe teyze, emekli salih öğretmen, herkese elveda dersin, dostlarına elveda dersin, gözlerin kurşun gibi ağır ağır kapanır bu gece, elveda diyerek bitirirsin bu aslında bir şarkı olan dört şarkıyı...

79'da yapmış bu parçayı barış manço. şarkılar arası geçişler muhteşem, tam anlamı ile müthiş bir çalışma ve çok içten, şunu şöyle bunu böyle yapayım diye kasmamış, cümleler dudaklarından nasıl döküldüyse kağıda öyle yazmış sanki. kafasından neler geçiyordu acaba? daha ölmemişti ve fakülte zamanı müzik setinin alarmını ayarlayıp tam bu şarkı ile güne başlardım. o zamanlar cd yaygın değil, zaten albümü de korsanda falan bulursun. barış manço'nun tüm albümleri var bende diye göğsümü gere gere konuşabiliyorsun, çünkü hepsi var. hava ayaz mı ayaz zaten ve kara haber tez yayılıyordu...

barış ağbiye selam olsun...
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.