heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

14 Aralık 2011 Çarşamba

bu kaçıncı sıdkısıyrıq ödülleri 2

"burcu sıdkısıyrıq kendi dizilerine ödül veriyorda ben kendi dizilerime ödül veremiyor muyum" diye düşünüp bir liste yapmıştım. ödülümün adı yine sıdkısıyrıq ödülü olarak kalacak. isim değiştirmek olmaz, ama ödülü ben veriyorum! ha, herkezi kendi dizilerine böyle bir sıdkısıyrıq ödülü vermeye davet ediyorum. kndi ödüllerinizi 3-4-5 diye sıralayın gitsin. ciddiyim bak...

 (sokka, suki'yi beklerken)
avatar: the last airbender: şimdi arkadaş bu bir çizgi dizidir ve enfesti. tadı damağımı parçalayarak geçip bitti. bu çizgi dizi yüzünden uzun yıllar cumartesiler erkenden kalktım. son hava bükücü ve avatar aang'ı ve uçan bizonu appa'sı ve uçan lemuru momo'su, aang'ın ilk gördüğü andan itibaren delice tutulduğu kan da bükebilen katara'sı, katara'nın kardeşi olan, hiç bir şey bükemeyen ama dehşet saldırı planları yapabilen, şaklaban sokka ve sevgilisi kyoshi savaşçılarının lideri suki ile kuzey su kabilesinden kendini aya feda etmiş eski sevgilisi yue'ye, dillere destan bir varolma savaşı veren ateş kralının oğlu zuko, ateş bükerken mavi ateş büken ateş kralının kızı azula, zuko'nun biricik amcası, kadın delisi, çay tiryakisi iroh, güç delisi ateş kralı ozai ve kör toprak bükücü, toprak bükücülerin en şahanesi olan, aang'ın toprak bükme ustası toph, aang'ın çocukluk arkadaşı kral bumi'ye kadar enfes karakterler barındıran nefis bir diziydi. zuko'nun annesini toprak krallığında aracağı yeni bölümleri gelecek diyorlar. bekliyorum, hem de heyecanla...

en en kötü karakter sıdkısıyrıq'ı: ateş kralı ozai
en feci aşık kadın sıdkısıyrıq'ı: suki
en güzel canlı sıdkısıyrıq'ı: appa


 lost: sonu boktan da olsa baştan iyiydi. hakkında bir dünya yazı yazdım.

en boktan son sıdkısıyrıq'ı
en pis ve yalancı karakter sıdkısıyrıq'ı: benjamin linus
en güzel kadın sıdkısıyrıq'ı: ana lucia cortez  

(savannah, annesi kılığına girmiş weaver ile birlikte)

terminator: sarah connor chronicles: linkte uzun uzun anlattım. reyting yüzünden sonlandırılması tam bir fecaattir. yazık oldu.

en dehşet çocuk karakter sıdkısıyrıq'ı: savannah
tez zamanda geri dönmesi gereken dizi sıdkısıyrıq'ı

married with children: bazen düşünüyorum ve evlenmekten bu kadar çok korkma nedenlerimden birisi de bu dizi. erkeğin peg gibi bir karısı olursa al bundy gibi bir herife dönersin. kaç sezon sürdüğünü bilmiyorum, ama nefis bir diziydi.

en gebeş adam sıdkısıyrıq'ı: al bundy

üç çocuk yapmamak için nedenler sıdkısıyrıq'ı

(şu mutlu aile fotoğrafının arkasında kafasını gösteren costanza'dır)
seinfeld: canınız çok sıkıldığında bu diziyi izlemek ilaç gibi geliyor. psikologa gitmenize gerek yok. bu diziyi seyredin yeter size.

en mal karakter sıdkısıyrıq'ı: george costanza



moonlighting: çocukluğumun dizisiydi. hala daha bruce willis'e david derim.

en kendini beğenmiş kadın karakter sıdkısıyrıq'ı:  maddie hayes
en sarı saçlı kadın karakter sıdkısıyrıq'ı: maddie hayes
esas karakterden bile daha iyi yardımcı kadın karakter sıdkısıyrıq'ı: topesto

macgyver: dilimize "macgyver mısın olm sen" diye bir laf kazandıran dizidir. eskiden izlerken yaptığı aletler inanılmaz gelirdi. bir kaç sene evvel rastladım bir kanalda. herif sonuçta atom bombası yapmıyor. basit aletler yapıyor be ya, valla o kadar malzemeyle dolu bir yere düşsem ben de yaparım. neyse işte, güzeldi.

elinde dayanak olsa dünyanın yerini değiştirecek kaldıraç yapabilen dizi sıdkısıyrıq'ı

south park: o enfes radiohead ve lotr bölümleri, kenny, cartman, butters daha ne lan. uzun süredir izlemediğimi de belirteyim. her şeyin fazlası sıkıcı oluyor sonuçta.

bir türlü bitmeyen dizi sıdkısıyrıq'ı
en aç karakter sıdkısıyrıq'ı: kenny mccormick

13 Aralık 2011 Salı

award

Award Ödülleri

1.Ödülü bize veren kişiye teşekkür ediyor ve linkini veriyoruz.

http://adaminbiriyim.blogspot.com/ adamın biri işte beni takip ediyor ve sevdiği on blogcudan biriymişim. sağolsun...
2.Hakkımızda 7 gerçek paylaşıyoruz 

1. erkeğim.
2. sigara içerim, alkolik falan değilim, hatta yeri gelir çarpar geçer beni.
3. büyüyünce helikopter pilotu olmak isterdim.
4. uyumayı feci şekilde seviyorum. sırf bu yüzden işe yakın ev tuttum.
5. eskiden çok çabuk sinirlenirdim. şimdi de sinirleniyorum, ama kontrol altına alabiliyorum sanırım.
6. 2011 bitsin diye bir senedir yalvar yakar bir halde evrene sövüyorum.
7. bir kaç gece evvel rüyamda şeytanı gördüm. eğlenceli bir adamdı. ama çok pis bir yalancı ve sahtekar. kesinlikle hiç bir dediğine, hiçbir sözüne güvenmeyin. bi de şahane ölü taklidi yapabiliyor. 
8. adriana lima'yı güzel bulmuyorum. şişirilmiş bir balondur kendisi.

3. Sevdiğiniz 10 blogcuya ödül verin ve verdiğinizi haber verin

haber vermek bana uymaz. on blog da olmaz. harbiden, ne yazmışlar/paylaşmışlar diye merakla linkine tıkladığım bloglardır bunlar. kendileri isterlerse olaya dahil olsunlar :)

Lappappa 

fuck you i am drunk!

Baron von Plastik

Pembe Gözlüklü Kedi

sıdkı sıyrıq notlar

çok da sikimde

starving hysterical naked.

Jayne Is On The Way

Powder Blue

nsnsyg.blogspot

RuHuM öZGüR

Pink Freud

12 Aralık 2011 Pazartesi

bunlar da böyle anılarımdır işte!

(ey okur, okumadan önce bunu oku. çünkü aşağıda yazılanlar çoğu kişiye erotik gelebilecek hikayelerdir)

I

her şey onsekizinci yaş günüme bir kaç gün kala gelişti. babam yanıma gelip, "kızım, bu doğum gününde dile benden ne dilersen" dediğinde her sene aldığı oyuncak arabalardan, bebeklerden sıkıldığım için boylu poslu, kaslı adeleli zenci şoför istedim. durumu bozuntuya vermeyen babam, "tamam canım kızım, merak etme sen, istediğini elde edeceksin" dedi ve yanaklarımdan öptü.

heyecanla yaş günümü beklemeye başladım. partime tüm arkadaşlarımı davet etmiştim. etraf cıvıl cıvıldı ve sahnede de müziğe ara verdiğini söylediği halde benim için son bir kez şarkı söyleyen teoman vardı. en sonunda büyük bir heyecanla hediyeleri açmaya başladım. oysa gözüm dışarıdaki üstünde isim yazmayan kutudaydı. onu açtığımda ise büyük bir süprizle karşılaşmıştım. üzerinde "hamile kalmaman dileğiyle" yazan bir kağıt parçası ve 30 santimlik damarlı ve fışkırtmalı dev gibi bir zenci vibratör!

rezil olmuştum. tüm arkadaşlarımın alaylı bakışlarına maruz kalacağımı sanıyordum ama gördüğüm şey bambaşkaydı. kadın, erkek hepsi büyük bir kıskançlıkla yüzüme bakar olmuştu. babannem bile yüzünü asmış ve haset dolu gözlerle bana bakıyordu. erkekler kendilerini değersiz hissetmiş, kızlar ise babalarının kendilerine neden böyle bir hediye vermediğini düşünür olmuşlardı.

bu da böyle bir anıdır işte!!

II

gecenin karanlığında karşı villadan gelen org sesleri ve kahkahalara binaen, ilgili mekanın bacasından ip sarkıtarak zorla içeri girdim. allahtan şömine yanmıyordu ve bende ses çıkarmadan ve üzerim tertemiz bir şekilde dışarı çıktım. sonra kafamı orgun olduğu yöne çevirdim. oldukça sıska ve çıplak bir eleman sadece org çalıyordu ve tv açık kaldığından dolayı korku filminin kötü karakterinin kahkahaları tüm salonu doldurmuştu. dedim ki;

"amca, senin adın ne?"

"bülent ersoy" dedi yavaş bir sesle. hışımla "amca, bak hava soğuk, adından da kıllandım şimdi. hem şöminen de yanmıyor, git üstüne rahat bir şeyler giy, böyle tecavüze yeltenemem" dedim. yaşlı adam yerinden yavaşça kalktı ve odasına doğru gitti. açık olan kapıdan yatağını gözetlediğimde ise donup kalmıştım. 30 santimlik damarlı siyah bir vibratör ile kendi kendi tatmin ediyordu ve şaşkın gözlerle kendisine izlediğimi gördüğünde ise işlemi hızlandırmıştı!

gittim, gördüm ve tecavüz ettim! korkmama gerek yokmuş, bülent ersoy ismi sadece benzerlikmiş!

III

o gün her zamanki rutin işlemlerinden biri olan çiçek sulama işi için kemerimi çözdüm ve begonyalara doğru işemeye başladım. burada çalışmama neden olan evin hanımını uzun süredir takip ediyordum ve begonya ile karanfillerle çok fazla uğraştığına tanık olmuştum. her sabah onların otlarını alıyor ve gübre karışımlı suyu da bu çiçeklerden ihmal etmiyordu. onlara dokunmama izin yoktu. ben de dokunmuyordum. ama sapık ruhum beni bir şekilde evin hanımını elde etmeye yönlendiriyordu.

ertesi gün yine her zaman yaptığım gibi dantelli iç çamaşırlarımı çıkarıp bahçıvan tulumumu giymeye başlamıştım ki hanımı begonyaların orada hışımla bağırırken gördüm. kahretsin, dün gece birayı fazla kaçırmış olmalıyım. tam bunu düşünürken evin beygiri daha bir hafta önce yaş gününü kutlamış olan küçük hanımı hışımla üzerinden atıp son sürrat kaçmaya başlamıştı. anlaşılan o da dün gece birayı fazla kaçırmıştı. küçük hanımın içinde ise beygirin eyerine yerleştirdiği otuz santimlik siyah ve damarlı vibratör kalmıştı.

bu da böyle bir anıdır işte!!!

9 Aralık 2011 Cuma

kanser

bir ara atmışım makinaya çamaşırları, yıkayıp duruyor elektrik tüketerek. fıldır fıldır dönerken, birden bire bana seslendi;

"var kalış, var oluş değildir evlat!"

"ne evladı lan" dedim makinaya dönerek, altı üstü beş yaşında ve altı ile çarpsam yine de benim yaşıma gelemez. terbiyesiz teneke yığını.

sonra demez mi, "ama benim kadar çamaşır yıkamadın. haftada iki saatten beş yılda, toplam yirmi gün çalıştım ben. saçımı süpürge ettim senin için, vır vır da dır dır... amacım bu benim, yıkarım!"

be hey koca dünya, ne günlere kaldık. ne demiş birisi, "düşünce özgürlüğünden yoksun olmak düşündüğünü söyleyememek değil, hiç düşünmememiş olmaktır." bir metreküplük makina benimle kafa bulmaya çabalıyor, işe bak. sigaramın dumanından çekerken derin derin "ama intihar bir kaçış değil, reddediştir" lafı dökülüverdi ağızcığımdan, dumanıyla birlikte, üfüre üfüre. "varolmak mı istiyorsun? sahtekarrr, sen aslında görevini reddediyorsun. bilmezmisin ki hayatta en büyük tembellik, insanın istediği şeyi yapmasıdır. hah ha, seni değiştirmem lazım. ama param yok aq."

"at beni, hadi, geri dönüşmek istiyorum hemen, benden bilgisayar yapsınlar, sayıları sayayım" demez mi zındık makina, yaptığı işten tiksiniyormuş. haftada iki saat çalışmaktan tiksiniyormuş. bak sen o kahrolasıca makinaya. diyor ki, "varoluşuma giden yol bulantıdan, tiksintiden geçiyor. insan için özgürlük tam ve mutlaksa eğer ve insan özgür olmaya mahkumsa, çekip gidiyorum."

"nah gidersin" dedim biricik köleme, "sen makinasın, dediklerin insan için geçerli." sigaramdan biraz daha duman çekerken elimdeki şişeyi bir köşeye bırakmaya karar verdiğimde bu sefer köşe diklenmeye başladı. ev üstüme üstüme geliyordu, sanırım beni öldürmeye karar vermişlerdi.

cep telefonum da isyana katılınca en sadık kullarıma, yani giyisilerime bürünerek ve yerde sürünerek pencereden dışarı çıktım. tüm şehir çıldırmış gibiydi. kendinden geçen 97 model tipom, memleketi italya'ya iltica etmekten bahsediyordu. benzin yerine deposuna gaz koymama çok içerlemiş. o da bir makina olsa bile güzel bir şeyler tüketmek istiyormuş. ona bozulan parçaları için harcadığım servetten bahsetmedim. tabancamı çıkardım tekerleklerine ateş ettim.

güç topladıktan sonra önce makinayı parçalamaya karar verdim. ama onun yerine buzdolabını parçalamak daha eğlenceli geldi gözüme. onun gaz yollarını kesip, kapısını eline vermek çok güzel bir orgazmdı. akabinde "çek git lan" dedim makinaya. bağırınca ona, durdu birden bire. tamirciye götürmeye karar verdim. kahpee, paramı yok etmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. sanırım tamirci ile arasında gizli bir ilişki vardı. ben kimsenin ilişkisine karışmam. ama bana ait bir makina parçası, benim cebimden çıkan para ile kendini düdükletiyorsa acımam, öldürürüm. eve çağırdım tamirciyi ve tam "bunun rezistansı kireçlenmiş vs" diyecekken kafasına temizlik topunu geçirdim. kafam çok karışıktı. acaba bir tek ben mi var kalacaktım?

sonra baktım tüm eve, köşesine ve bucağına. "sen köşe, varsın. makina, varsın. dolap, sanırım artık yoksun. cep telefonu, şu an için varsın. tamirci, öldün değil mi? ses ver, evet ölmüş, artık yoksun. evrende anca yer kaplarsınız. siz fabrikasyon ürünleri, tek çeşitler, modelleriniz bile sahtekarlık. hastalıklarınız benzer, aynı şeyleri tüketen iblisler sizi. bense kapladığım yerde var olurum. var olmam için kendini yeniden yarattım. hastane değil, ev yapımıyım ben, aşısızdır kollarım, vicdansızdı hocalarım, cahildi bakıcılarım. siz var kalın, sonsuza kadar, hahaha"

şehirde nükleer patlamalar yüzünden tam bir kaos hakimdi ve ben sigaramdan bir nefes daha çekerek yukarıya doğru üfledim. artık  kanserden korkmama gerek yoktu.

8 Aralık 2011 Perşembe

bir daha bana benzeme angel

garip şiirler diye bir katagori açsam küçük iskender'in bu şiiri baş köşeye yerleşirdi. hemde çekine çekine değil, koşar adım. ha, beni de 2007'nin 6-7 eylül akşamına alıp götürmesi başka bir durum tabi...

yağmura çok teşekkür ederim
bu gece yalnızca cesedime yağdı

bana bir şey olursa diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
düşünürken üşürsem diye korktum
oturup siyah portakallar yedim
oturup korkunç kitaplar okudum
içimde bir sıkıntı gibi cinayet
içimde bir sığıntı gibi telaş
içimde felaket gibi bir merak
hislerimin uzağına düştüm, şimdi çok üzgünüm
şimdi çocukluğumun uzağına da düştüm
daha da düşersem diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
ay kıvrılırsa diye
kan kıvranırsa diye
can sıçrarsa ölürken bir yerlere,
daha da ölürsem diye korktum
seni birkaç saniye düşünürsem;
sessem, sersem bir heceysem eğer
seni bir kelime edersem diye korktum
seni kötü bir cümlede kullanırsam
adını söylerken takılırsam, yalnış telaffuz edersem
böyle bir günah işlersem
tanrı affeder diye korktum

yağmura çok teşekkür ederim
bu gece yalnızca bu şiire yağdı

sağol aşkım
sağol kırık kolum, kesik bileğim, kırık yüzüm,
kesik geleceğim, kırık sonsuzluğum

her şeye rağmen
yağmura bulanmış, güzel bir yazdı...

7 Aralık 2011 Çarşamba

gözler kalbin aynasıdır!!

uzun süredir bir şeyler karalamıyorum ve enteresan bir yazı yazmaya çabalayım. gerçi konuya meraklı şahışlar olayı bilir, reklamcılar kesin kesin bilir...

eğer birisi, sizinle iletişim kurduğu zamanın üçte birinden daha az bir süreyi gözlerinize bakarak geçiyorsa, dürüst değildir ve sizden bir şeyler gizliyordur. ama üçte ikisinden daha fazla zaman sürede gözlerinize bakıyorsa ya size hayran kalmıştır, ya da saldırgan bir tavrı olacaktır. üstüne göz bebekleri de büzüşmüşse size meydan okuyor olabilir. biriyle sağlıklı bir iletişime geçmek için iletişimdeki sürenin yüzde altmış civarında bir oranda gözlere bakmak gerekmektedir.

kısaca demek istediğim şu; gözler kalbin aynasıdır, yalan söylemez onlar.. bir şeyleri açığa çıkarır. mesela heyecanlı birisinin göz bebekleri dört kat büyüyebilir. kızgın veya sinirli bir kişinin ise göz bebekleri çok küçülür. minicik kalır ve yılan gözler deriz biz buna.

şimdi gelelim işin flört kısmına. kadınların göz makyajı yapmasının temel nedeni gözlerini erkeğin gözünün içine sokmak istemeleridir. bir kadın, bir erkeği seviyorsa eğer göz bebekleri kocaman olacaktır ve siz, onun sizi sevdiğine emin olacaksınız. aklınıza şeker kız candy'nin veya peter görmüş heidi'nin göz bebekleri gelsin. neyse, romantik buluşmaların loş yerlerde olmasının nedeni de budur. çünkü loş yerlerde göz bebekleri daha da büyür. göz bebeği büyüyen kişi sizi seviyordur ve bu değiştirilemez, rol yapılamaz. bebeklerin ve çocukların göz bebeklerinin büyük olmasının nedeni de bu sevgidir.

göz bebeği büyüme işi kontrol edilemediği için bir çok uzman poker oyuncusu güneş gözlüğü kullanır. sırf karşınızdakinin gözlerine bakarak eli büyütüp büyütmemeniz konusunda emin olabilirsiniz. ve alış-veriş esnasında da başınız göz bebekleriniz yüzünüzden derde girebilir. eğer kadınsanız ve o ayakkabıyı çok istiyorsanız göz bebekleriniz büyüyecektir ve satıcı pazarlıkta oldukça cimri olacaktır. ben pazarlık yapmayı sevmem.

olay sadece gözlerle bitmiyor elbet. bakışlar da önemli. yakın karşılaşmada bakışları gözleriniz ile göğüs arasında, uzak karşılaşmalarda ise gözleriniz ile dizler arasında ise bu mahrem bakıştır ve sizinle ilgilendiğini belli ediyordur. farkında olmadan siz de ona aynı bakışları atmış olabilirsiniz hani, dikkat edin! eğer kişi bakmayı kesmişse, konuşurken gözlerini kapıyorsa sizden sıkıldığını gösterir veya sizi artık iplemiyordur, önemsiz bir kişisinizdir onun için. üstelik buna ilaveten bacak bacak üstüne atmış ve kollarını da göğsünde birleştirmişse hiçbir şansınız kalmamıştır artık. kadın ayakta ve bir ayağını diğer dizinin arka tarafında konumlandırmışsa eğer korkuyordur sizden ve tavrınızı değiştirin. sıcak ve dostca davranın. sonuçta insanları korkutmaya çabalamak çok saçma.

17 Kasım 2011 Perşembe

geleceği örgütleyen filmler



sevgili izleklerim, geleceği örgütmelekten kastım biraz zaman yolculuğudur, cassandra kompleksidir ve distopyadır. distopya, ütopyanın tersidir. kötü geleceği anlatır. edebiyatta ve sinemada bu işin kralı yapılır. misal 1984 böyle bir romandır ve filmi de güzel sayılabilir. cassandra kompleksi ise geleceği bilmek, ama onu değiştiremek. anlatmak istediğim konu çoğunlukla distopya ile alakalı. salt kötü gelecek temalı filmlerin en krallarından bahsetmeyeceğim. bu kötü geleceğin nedeni olan zaman yolculukları ile ilişkilendireceğim. yani geçmişe gidip kendi geleceklerini yaratan filmlerden bahsedeceğim. bilirsiniz, normalde sebep-sonuç ilişkisi vardır. ama bu filmlerde bu süreç tersine dönmüştür ve sonuç-sebep ilişkisi ortaya çıkar. bu tür filmlerde genelde geleceği yok edemiyorsunuz, sadece süreci erteleyebiliyorsunuz.

neyse, filmlere gelelim;


bu filmlerin en kralı terminatör serisidir. makineler connorları öldürmek için geçmişe giderken aslında kendi geleceklerini inşa ederler ve bu kısır döngüdür. sarah connor ikinci filmde hastanede tedavi altındayken cassandra kompleksinden tedavi görmektedir. çünkü kıyametin tarihini veriyordur. sarah, ilk toplu imhaya neden olacak zamanı yok eder, ama sadece süreç biraz ertelenmiştir. makineler üçüncü filmde geçmişe gidip kendi geleceklerini nihayet başlatırlar.


aslında bir dallamanın oynadığı butterfly effect'de bu filmlerden birisidir ve insanlığı değil, bir grup insanı ilgilendirir. bir beyin rahatsızlığına sahip kahramanımız geçmişine dair izlere dokununca o ana gider ve yaptığı hatayı düzelttiğini düşündükçe iyice boka batar. sevdiği kızı orospulaştırır, o kızın kardeşinin hayatını karartır, kendisi sakat kalır, özgüvenini son derece yüksek biri haline gelir falan derken kız ve kardeşi ile tanışmayarak olayı çözümler. film boyunca kendi geleceğini sürekli tasarlar ve en doğru sonuca varır(veya vardığını sanır) ve geleceğini düzeltir. devam filmi boktandır.



twelve monkeys  ise izlediklerim arasında en iyilerinden birisidir. temel olarak cassandra kompleksi ele alınır. distopik bir dünya öngörüsü vardır. filmde bir virüs neticesinde insanlar yeraltına çekilmiştir ve bilim adamları zaman makinasını bulur. geçmişe sağlıklı kişileri yollarlar ve virüsün nedenini öğrenmeye çalışırlar. bu sayede geleceklerini, geçmişe giderek kurtarabileceklerdir ve bruce willis ağbimiz işi kotarır ve geleceği düzeltir. kızı da kapar. ama ölür.


planet of apes'da(1968) ise bizim bilim adamları bir deney için uzaya çıkarlar ve zaman yolculuğu neticesinde dünyanın geleceğine giderler. artık maymunlar dünyaya hakimdir ve insanlar konuşmayı bile unutmuştur. serinin son filminde görürüzki o akıllı maymunların atası, aslında gelecekten gelen o iki maymundur ve geleceği başlatırlar. terminatör ile aynı konuya sahip bir kısır döngüdür bu. o bilim adamları o deneyi yapmasa maymunlar asla akıllanamayacaktır ve ataları da geleceği örgütlemek için geçmişe gelmeyeceklerdir vs.


back to the future bir distopya örneği değildir elbet. marty mcfly, doktorun zaman makinesine binip geçmişe gittiğinde farkında olmadan kendi geleceğini de kurgular ve geleceğe gittiğinde kendi kurguladığı o geçmişi yok eder ve en sonunda daha da geçmişe gittiğinde atalarına saygınlık kazandırır ve kendi geleceğinde olacak bir kazayı da önler. her şey mükemmel bir şekilde halledilmiştir. kendisinin ve ailesinin kaderini geri dönülmez bir şekilde düzenlemiştir.


donnie darko için zaman makinesine gerek yoktur. cassandra kompleksinden muzdariptir. geleceği görür ve onu düzeltir, ailesini kurtarır. seçimini yapmıştır çünkü. bu filmden sonra çekilen ve kız kardeşini konu alan s. darko nikli filme hiç bulaşmayın derim size.


tom cruise adlı kişinin en iyi filmi olan minority report'da üç kahin vardır gelecekte işlenecek cinayetleri görürler ve geçmişte çocuğunu kaybeden bir polis, katil adaylarını yakalar. en sonunda şans topları onun katil olacağını söyler. geleceğini değiştirmek için binbir türlü atraksiyona giren tom, öldürmez. film biter. konusu kısaca şöyledir; çocuğunuz mu öldü? kendinizi kaybetmeyin ve yenisini yapın.


source code ise bu sene vizyona girmişti ve darko'dan bildiğimiz jake gyllenhaal başrolde. elemanımız afganistan'daki bir helikopter kazasında ölmüştür esasında(evrenin askerleri gibi). ama beyninin bir kısmı çalışıyordur ve bir grup bilim insanı onu bir önceki gün olmuş tren patlamasının 15 dakika öncesine yollarlar. onun görevi bombacıyı bulmaktır. en sonunda bombacıyı da bulur ve görevi tamamlar. içerden birinin yardımı ile bizim evrenimizde kesin beyin ölümünü sağladığında geçmişte oluşmuş paralel evrendeki yaşantısı devam eder. bu arada geçmişte olmuş bombalamanın da önüne geçerken bizim evrenimizde düzenin normal şekilde devamını sağlar. artık iki evren vardır ve olaylar olaylar işte. güzel filmdir. kaçırdıysanız bulun derim(olmadı değil mi? izleyin işte valla bak, çok zaman geçti, aklımda kalanlar bunlar).


the time machine'de sevgilisi kaza sonucu ölen doktorumuz zaman makinesini icat eder. 1800'lerdir ve bizim doktor onlarca kere süreci düzelttiğini sansa bile her seferinde sevgilisi değişik bir şekilde ölür. geçmişe gidiyordur ama geleceğini bir türlü değiştiremiyordur. bu yönü ile diğer filmlerden ayrılır. neyse, en sonunda geleceğe giderek hatanın kaynağına inmek ister. ilk zaman sıçramasında problem yoktur. ikincisinde ayın parçalanışına denk gelir. üçüncü sıçrama ise baygın bir halinde olur ve milyonlarca yıl sonraya gider. yerlaltı ve yerüstü insanlarının dünyasına gider(80'lerin çocukları bunun çizgi filmini hatırlar).
frequency'da(Burcu SıdkıSıyrıq'ın uyarısı ile ekledim) ise itfaiyecimiz az rastlanan bir atmosfer olayı sonucunda kısa dalgadan bir frekans yakalar. otuz yıl sonraki oğluyla konuşmaya böylece başlar. süreç bundan sonra geçmişi değiştirmek için kurgulanır ve oğul babasını depo yangınında ölmekten kurtarır. ama süreç farklı işlemeye başlar ve annenin ölümünü de dahil bir dizi trajik olaylar zinciri başlatılır. ikisi birlikte annenin katilini bulmaya çabalar. ha bu arada, gelecekten borsa tüyosu almanın hiçbir sakıncası yoktur! yehuuu!!


lost in space'de ise bilim insanları olan robinson ailesi, dünyanın kirlenmesi ve yaşanabilirliğinin azalması üzerine bir görev için başka bir gezegene gidiyorlardı. ancak gemiye kaçak giren kötü bir doktor(gary oldman) onları raylarından çıkarır ve başka bir gezegene varırlar. bu işlem esnasında örümcekler vs gemiye musallat olur. gezegende ise bir güç merkezi vardır ve oraya girdiklerinde o güç merkezinin aslında geleckleri olduğunu görürler. küçük robinson ve kötü doktor(artık örümcekleşmiştir) hariç herkes ölmüştür. bizim baba robinson, gelecekteki oğlunun yardımı ile geçmişi düzeltir. ikincisini heyecanla beklediğim bu film böylece burada biter. devamı çekilmemiştir.


aslında bu işin feriştahını mr. nobody yapmış. elemanımızın anne babası küçükken ayrılır ve her şey birden bire değişir. tren istasyonunda annesi mi seçecektir, yoksa babasını mı? hangisini seçerse geleceği bambaşka olacak, yeri gelecek, geleceğini değiştirmek için sil baştan yeniden başlayacaktır. evren ise 12 şubat 2092'de tekrar büzülmeye başlayacak.

david lynch'in lost highway ve mulholland dr. filmlerinden bahsetmediğimi fark etmişsinizdir. elli kişi oturup aynı david lynch filmini izlese inanın bana elliside filmi ikinci üçüncü dördüncü beşince kez izlemek gerektiğini söyler.


edge of tomorrow, tom cruise ve emily blunt ikilisinin filmi. tom aslında uyuz bir kişidir ve uzaylılarla savaşmak için orduya zorla alınır. savaş zaten bir gün sürer ve uzaylılar herkesi öldürür. ama tom ölürken özel bir uzaylının kanı ona bulaşır. böylece aynı günü tekrar tekrar yaşamaya başlar ve kendisi gibi bir özelliği olan ama onu kaybeden emily ile muhteşem bir ikili olurlar. kahramanımız gram gram ilerleyerek, kendi geleceğini örgütlemiştir. filmin sakat noktası birden fazla gelecek örgütlenmiş olması. tom her uyandığında farklı bir gelecek kurgulanıyor. hikayenin temel dayanağı tek bir zaman ilerleyişi olması. oysa her uyandığında farklı bir zamanın ortaya çıkması lazımdı.

bu arada, bill murray'nin gronfhot day filmini de unutmamak lazım. kahramanımız, hiç bitmeyen bir günü yaşıyordu ve işin açığı filmin sonunu hatırlamıyorum :)

not: kafasında tanıma uygun film olan yazsın. izlediysen yorumlarım. izlemediysem indiririm lan..

15 Kasım 2011 Salı

yiftah vs kızı (jephthah's daughter)

(giovanni francesco romanelli)

evet, bir kurban bayramını daha geride bıraktık. kurbanın islama göre ismail'in tam kurban edilecekken elinde bir koçla gelen melek tarafından kurtarılması hikayesini biliyorsunuz zaten. aynı hikaye ismail yerine ishak versiyonu ile tevratta da vardır. ama tevratta bir kurban hikayesi daha var. mısır'dan çıkıştan sonra başlıyor.

gilat oğlu, bir fahişeden doğma olan yiftah, gilat'ın karısının çocukları tarafından evden kovulur. ona miras verilmez. ama gel zaman git zaman, ammonluların saldırması ile yiftah kabilesinin başına geçer. neyse, tevrat - hakimler 11'de geçen hikayesinde en sonunda şöyle bir yemin eder;

"rab'bin önünde ant içerek şöyle dedi: gerçekten ammonoğulları'nı elime teslim edersen, onları yenip sağ salim döndüğümde beni karşılamak için evimin kapısından ilk çıkan, rab'be adanacaktır. onu yakmalık sunu olarak sunacağım."

savaşı neticesinde israiloğulları kazanır. ammonoğulları büyük bir yenilgiye uğrar. ve an gelir. evinin kapısından ilk giren kişi hiç beklemediği birisidir;
(giovanni antonio pellegrini)

"yiftah mispa'ya, kendi evine döndüğünde, kızı tef çalıp dans ederek onu karşılamaya çıktı. tek çocuğu oydu, ondan başka ne oğlu ne de kızı vardı. yiftah, kızını görünce giysilerini yırtarak, "eyvahlar olsun, kızım!" dedi, "beni perişan ettin, umarsız bıraktın! çünkü rab'be verdiğim sözden dönemem."

kız olayı olgunlukla karşılar. rabbe verdiği sözü tutmasını ister babasından. ama babasından bir dileği vardır. babasından iki ay izin alır. gidip arkadaşlarıyla kırlarda gezer, kızlığına ağlar. ama evine geri döner;


"iki ay sonra babasının yanına döndü. babası da içtiği andı yerine getirdi. kıza erkek eli değmemişti. bundan sonra israil'de bir gelenek oluştu. israil kızları her yıl kırlara çıkıp gilatlı yiftah'ın kızı için dört gün yas tutar oldular."
(rombout van troyen)

bu sefer koç inmemişti. kızını yakmalık sunu olarak sunmakta hiçbir sakınca görmemiş... akabinde efrahimlilerden kırkbin kişiyi kılıçtan geçirecektir.

3 Kasım 2011 Perşembe

free money


patti smith'in en sevdiğim şarkısı ve bossa nova çevirisi ile karşınızda. şarkıyı parasız ve hatta aç geçirilen bir gençlik döneminin sonunda yazmıştır, aşık olduğu robert mapplethorpe için...

every night before i go to sleep
find a ticket, win a lottery,
scoop the pearls up from the sea
cash them in and buy you all the things you need.
every night before i rest my head
see those dollar bills go swirling 'round my bed.
i know they're stolen, but i don't feel bad.
i take that money, buy you things you never had. 

(her gece uyumadan önce bir bilet bulur, lotoyu kazanır, denizden inciler çıkarır, nakite çeviririm ve sana ihtiyacın olan her şeyi alırım. her gece başımı yastığa koymadan önce yatağımın etrafında uçuşan banknotlar görürüm. bilirim onlar çalınmıştır. ama hiç de kötü hissetmem. o paraları senin ihtiyacın olan her şeyi almak için kabul ederim.)

oh, baby, it would mean so much to me,
oh, baby, to buy you all the things you need for free.
i'll buy you a jet plane, baby,
get you on a higher plane to a jet stream
and take you through the stratosphere
and check out the planets there and then take you down
deep where it's hot, hot in arabia, babia, then cool, cold fields of snow
and we'll roll, dream, roll, dream, roll, roll, dream, dream.
when we dream it, when we dream it, when we dream it,
we'll dream it, dream it for free, free money,
free money, free money, free money, free money, free money, free money. 

(oh bebeğim, bu benim için çok şey ifade ediyor. sana ihtiyacın olan her şeyi almak... sana bir jet alırım bebeğim, seni rüzgar hızıyla havalara uçurur ve seni stratosfere götürür. oradaki gezegenlere göz at ve sonra aşağı getirir seni. çok aşağılara, havanın sıcaktan kavrulduğu yere arabistan, babil ve daha sonra serin, soğuk kar tarlalarına. ardından yuvarlanacağız, hayal edeceğiz, yuvarlan, hayal et, yuvarlan, hayal et. biz hayal ettiğimizde, hayal ettiğimizde, hayal ettiğimizde, beleş para hayal ederiz beleş para beleş para)

every night before i go to sleep
find a ticket, win a lottery.
every night before i rest my head
see those dollar bills go swirling 'round my bed. 

(her gece uyumadan önce bir bilet bulur, lotoyu kazanır, denizden inciler çıkarır, nakite çeviririm ve sana ihtiyacın olan her şeyi alırım, her gece başımı yastığa koymadan önce yatağımın etrafında uçuşan banknotlar görürüm. bilirim onlar çalınmıştır. ama hiç de kötü hissetmem. o paraları senin ihtiyacın olan her şeyi almak için kabul ederim.)

oh, baby, it would mean so much to me,
baby, i know our troubles will be gone.
oh, i know our troubles will be gone, goin' gone
if we dream, dream, dream for free.
and when we dream it, when we dream it, when we dream it,
let's dream it, we'll dream it for free, free money,
free money, free money, free money,

(oh bebeğim, bu benim için çok şey ifade ediyor, bebek biliyorum, bütün sıkıntılarımız gitmiş olacak, biliyorum. bütün sıkıntılarımız gitmiş olacak, gidecek. biz onu hayal ettiğimizde, hayal ettiğimizde, hayal ettiğimizde. hadi onu hayal edelim, beleşe hayal edeceğiz. beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para beleş para)

31 Ekim 2011 Pazartesi

no alarm no surprises


artık eski diyebileceğim bir radiohead şarkısı ile daha karşınızdayım! şimdi efendim sabah sabah telefonun çalan alarmları ve hatta sabah daha mutlu kalkasınız diye müziği değiştirilmiş alarmlar ve hatta o buz gibi olabilen evinizin yatağınızdan hiç kalkamama süprizi, süprizi diyorum, çünkü odanız buz gibidir ve hatta sevgiliz de yanınızda yoktur, sizi sıcak tutan/tutabilecek, ısı ile aranızın iyi olmasını sağlayabilecek kişi de yoktur, çekersiniz yorganı kafanıza, bakarsınız doğalgaza, yaksaydınız iyi olurdu belki geceden, şimdi kim sabah traş olacak buz gibi suyla, sonra işe gideceksiniz, bir yığın yol, gereksiz insan karşılaşmaları/konuşmaları/tokalaşmaları. fazla modern bir hayata yeniden başladınız. oysa sizin hayaliniz bu değildi, değil mi? işte karşınızda no alarm no surprises... please...

a heart that's full up like a landfill
a job that slowly kills you
bruises that won't heal

(zaman geçsin diye edinilmiş bir sevgili, yavaş yavaş öldüren bir iş, iyileşmeyecek yara bereler)

you look so tired and happy
bring down the government
they don't
they don't speak for us

(çok yorgun ve mutsuzsun değil mi? seni yönetenleri/işini yok et, onlar sadece kendilerini düşünüyorlar.)

i'll take a quiet life
a handshake and carbonmonoxide

(ben sakin bir hayatı seçiyorum, insanlarla iletişimimi yok etmek istiyorum)

no alarms and no surprises
no alarms and no surprises
no alarms and no surprises
silent... silent...

(alarmsız ve süprizsiz olsun her şey, ne telaş ne sürpriz olsun. sessiz olun.. konuşmayın...)

this is my final fit
my final bellyache
with no alarms and no surprises
no alarms and no surprises
no alarms and no surprises please

(bu benim son isteğim, sizlerle yüz göz olmam, alarmsız ve süprizsiz olsun her şey, acele etmeyeyim ve süpriz olmasın hiç bir yerde, lütfen, çıkın gidin hayatımdan, ne telaş, ne de süpriz istiyorum artık.)

such a pretty house and
such a pretty garden and
no alarms and no surprises
no alarms and no surprises
no alarms and no surprises, please

(şöyle sevimli bir eve gideyim ve huzur bulacağım bir bahçesi olsun, alarmsız ve süprizsiz olsun her şey, ne telaş olsun, ne sürpriz, lütfen, ne acele bir yere yetişmek ne de sürpriz istiyorum artık hayatımda, sessiz olun... sessizlik...)

not: birebir çeviri değildir.

28 Ekim 2011 Cuma

ingiliz modeli


yurtsuz john adlı ingiliz kralı çok fazla işkence yapınca ingiliz baronları tarafından sürgüne yollanır. akabinde bir daha işkence yapmayacağını söyleyerek magna carta imzalanır ve ülkesine geri döner. yıl 1215'dir ve tarihteki insan hakları ile ilgili ilk belge böylece ortaya çıkar. gerçi insan haklarından çok baron hakları demek daha doğrudur.

neyse, niccola machiavelli(1469-1527), rönesans dönemi italyan yöneticilerinin neredeyse tamamının ilkesiz ve acımasız olduğunu gördüğünde siyasetin zorunlu olarak ihanet ve hilekarlık oyunu olduğunu söyledi. prens isimli kitabında ahlak ve siyasetin karıştırılmaması gerektiğini belirtti. ona göre başarılı bir yönetici sıkça hile yapmaya, yalan söylemeye, sözünü tutmamaya ve hatta cinayet işlemeye meyilliydi. o, sivil toplumun ilkelerini tespit etmişti. ingiliz thomas hobbes(1588-1679) ise insanların içgüdüsel olarak bencil ve acımasız olduğunu, bu yüzden ahlaki varlıklar haline gelmelerine çalışmanın zaman kaybı olduğunu yazdı. herkes doğal haline bırakıldığında herkes birbirini katledecekti ve yaşam kısa zamanda katlanılmaz bir hale gelecekti. bu yüzden toplumsal sözleşmeler yapılmalıydı. insanların birbirlerini uykularında öldürmemesinin yolu buydu ve bu sözleşmeye uymayanlar ikinci devlet sözleşmesi ile cezalandırılmalıydı. ahlak, kötü adamlar arasındaki kinik bir uzlaşmadan fazlası değildi. ahlak, yasaya itaatti. ardından aydınlanma çağı geldi ve voltaire ve rousseau fransa'da fikirlerini söylediler. ama fransız devrimi sırasında da kafa kesmek oldukça sıradan bir uğraşı haline gelmişti. devrimin bütün önde gelenlerinin bile kafası uçuruldu. hatta devrilen kralın bile.

onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılda kant, hegel ve marx sırası ile kıta felsefesini oluştururken britanya adasında daha farklı bir söylem gelişmekteydi. jeremy bentham(1748-1832), tanrı tanımaz ve maddeci bir felsefeyi, yani faydacılığı ortaya atmıştı. gerisini john stuart mill(1806-1873) halledecekti. onlar marx gibi düşünmüyor ve ingiliz kapitalizminin önünde herhangi bir sorun olmadığını söylüyorlardı. kapitalizm kaçınılmazdı ve iyiydi.

bentham aslında bir avukattı ve hukukla arası doğal olarak çok iyiydi. şöyle demiştir;

"ingiliz hukuk sistemi, tarihsel önyargılarla, dinsel boş inançların, bilimsel olmayan bir karmaşaşı üzerine kurulmuş tumturaklı bir saçmalıktır."

böylece insan doğasının bilimsel tanımı üzerine kurulu, kendi yeni ahlak ve siyasal sistemini kurdu. tüm insanlar acı ve haz organizmalarıdır. bu yüzden ahlak ve siyaset felsefesinin hazzı artırmaya, acıyı en aza indirmeye çalışması gerekiyordur ve bu demokratik olmalıdır. böylece seçimle iş başına gelmiş her hükümetin temel görevi, en fazla sayıda insanın en büyük mutluluğu yakalaması sağlanmaya çalışılmalıdır.

bentham mutluluğun bilimsel olarak ölçülebileceğini savunuyordu. böylece ahlaki ve siyasi meseleler kolayca çözümlenebilirdi. mutluluk hesabını icat etti. bunu yapmanın en uygun sistemi de kapitalizmden başkası değildi.

popülizm icat edilmişti. insanlara ne istiyorlarsa onu verin. daha doğrusu devlet onların mutluluğu için neyin iyi olduğunu düşünüyorsa o verilmelidir. bu kanalizasyon olabilir, kaldırım döşemek, okul, hastane yaptırmak şarttır. devir victoria dönemiydi. köşe başlarında pıtırak gibi kiliseler yapılmaya başlanmıştı. artık mutluluk üretiliyordu. bentham'ın düşünceleri bunlarla sınırlı değildi. tembeller için yoksul evleri, hükümlüler için de her mahkumun bir kuleden gözetlendiği panoptikon hapishanlerinin gerekliliğine inanıyordu.
john stuart mill ise bu faydacılıkta değişikler yapmaya çalıştı. o, faydacılık yüzünden çoğunluk tiranlığının oluşacağını düşünüyordu. eğer çoğunluk çingeneler ve hippilere karşı sert davrandığında mutlu oluyorsa, o zaman iktidar bunu yapmalıydı. faydacılığın bireysel insan hakları ile bağdaştığı düşünülemezdi. ayrıca bir mutluluk üreten kurum olması gerektiğinden merkezi hükümet ve bürokrasi oldukça güçlenebilirdi. o, böylece başkalarına zarar vermedikleri sürece farklı fikirleri ve azınlıkların yaşam biçimlerini destekledi. çoğulcu toplum, sağlıklı bir toplumdu. bunun bir sebebi de hakikatın eninde sonunda galip geleceği bir ortamın yaratılmasıdır. ahlaklılık, çoğunluğun iktidarından daha fazlasını gerektiriyordu. zamanla faydacılığa şüphe ile yaklaşmaya başladı. eğer bireyler kendi mutlulukları peşinde koşmaları yönünde biyolojik olarak programlandırılmışlarsa, başkalarının mutluluğunu temin etme konusunda sistem ne tür teşvikler sunmaktadır?

sistem amerika'da bambaşka bir şekil aldı.

amerikalıların çoğu ilk başlarda demokratik hükümetlere şüphe ile yaklaşmışlardı. ama benjamin franklin ve thomas jfferson'ın etkisi ile demokratik hükümetlere geçtiler. john locke'un(1632-1704) fikirlerinden etkilenmişlerdi. locke, hükümetlerin elindeki yetkilerin her zaman geçici olduğunun bilmesi gerektiğini söylemişti. hükümetlerin, onlar için oy verenlerle karşılıklı bir sözleşmesi olmalıydı. bu yüzden hükümet sadece vatandaşların yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışları gibi haklarını garanti etmek için var olduğunu söylediler.

henry david thoreau(1817-1862), iki yıl, iki ay ve iki gün boyunca toplumdan uzak yaşadı ve "hayatımızı ayrıntılarla boşu boşuna harcıyoruz, basitlik basitlik" dedi. ayakkabısını tamir ettirmek için kulubesinden çıkıp kasabaya geldiğinde şehrin yüksek memuru onu fark etti ve kişisel vergisini vermesi gerektiğini söyledi. ödeyeceği verginin meksika savaşında ve köleliğin desteklenmesinde kullanılacağıı düşünen thoreau ödemeyi reddetti ve bir gece hapis yattı(bu arada kendisi zengin birisidir). sonunda romantik ve anarşist sivil itaatsizlik metnini kaleme aldı. metinde pasif direnişi tavsiye ediyordu. pasif direnişi kullanan en ünlü kişi gandhi'dir ve ingilizleri hindistan'dan bu sayede kovmuştur(ama kendisi birinci dünya savaşında ingiliz ordusuna askere alma konusunda yardım da etmiştir). itaatsizlik geleneği beatnikler ve hippiler ile günümüze kadar gelmiştir.
tabi thoreau bu fikirleri yalnız başına geliştirmedi. transandantalizmden etkilenmişti ve onlara göre bilgiye, duygu ve sezgiyle ulaşılabilirdi. waldo emerson(1803-1882) bu düşünceyi daha da geliştirdi ve devlet otoritesi ve örgütlü din karşında sezgi ve kişisel vicdanın önemini vurguladı. artık iyice kentsel ve endüstriyel olan amerika, eleştiriliyordu. köleliğe karşıydılar ve "insan olmak isteyen, aykırı olmalı" diyorlardı.

ama amerikan felsefesini transdantalizm şekillendirmedi. charles sanders peirce(1839-1914) ve william james(1842-1910) pragmatizmi icat etti! transdantalizme düşmandılar. kısaca şunu dediler;

"bir fikir şiddetli bir biçimde savunulabilir. ama eğer gündelik hayatta bir fark yaratmıyorsa, o zaman önemli ya da doğru değildlir. beşeri teoriler sadece yararlı olmak yoluyla bir nakit değeri taşıyorsa anlam ifade ederler."

sonuç hala geçerlidir. bugün amerikalı filozoflar hala seçtikleri konuların pratik bir faydası olması gerektiğini düşünüyorlar.
kaynak: ntv yayınları - felsefe

24 Ekim 2011 Pazartesi

lakaplı krallar

ilginç lakaplı avrupalı kralların listesini vereceğiz dedik, işte budur. dahasını bilen varsa yorum yazsın, eklerim, valla bak. 

kısa pepin: karolenj hanedanı. charlemange'ın babası. 8. yy.

kel charles: frank kralı. 9. yy.

basit charles: fransız kralı. 10. yy.

i. basil. birinci olmasına bakmayın, bu köylü olarak doğan bizans imparatoru, mesleğe at terbiyeciliği ile başlamıştır. 9. yy.

ii. basil: bunun lakabı bulgar katili. bulgarların tarih sahnesine çıktığı ve biraz etrafı haraca kestikleri zaman onları yenmiş ve esir ettiği her yüz bulgardan 99'unun gözlerini kör edip, gözleri gören bir kişi rehberliğinde ülkelerine göndermiştir. bulgar kralı bu olay yüzünden kahrından ölmüştür. esir aldığı kişi onbeş bin kişidir.
çatalsakal sweyn: danların(danimarkalıların kökeni), ingiltere tacına kısa bir süre hakim olan hükümdarı. 10. yy. önce vaftiz edilmiş, akabinde aforozu da tatmıştır.

kuş avcısı henry: saksonya hükümdarı. 10. yy. kutsal roma imparatorluğunu tekrar kuran otto'nun babasıdır. oğlu fecidir, din adamı olmayan basit birisini, papaya kızınca papa yapmıştır.

günah çıkaran edward: son wessex kralı. 11. yy.

mavidiş harold: çatalsakal'ın babası. ikisi döneminde din olayı yüzünden iskinavların anası ağlamıştır.

iv. henry: lakabı yok, ama yaptığı iş büyük. papayı aforoz etmiştir. valla bak. ama işler değişince tövbekar paçavralarına bürünerek roma'ya gider ve papadan özür dileyip, af ister. affı kapar elbet. kutsal roma imparatoru. 12. yy.

aslanyürekli richard: ingiliz kralı. 4. haçlı seferine çıkar. akra'yı alır. ganimet paylaşılamayınca fransa kralı ve kutsal roma imparatoru geri döner. selahattin'i arsuf savaşında yener. ama kudüs'e fransa ve kutsal roma'nın kralları geri döndüğü içingücü kalmaz. ülkesine dönerken rakibi leopold onu yakalar. kutsal roma imparatoruna onu verir. 2 yıl esir kalır ve fidye karşılığı ingiltere'ye döner.

kızıl sakal frederick: kutsal roma imparatoru. 4. haçlı seferi sırasında ceyhan'da boğulur.

iyi john: fransa kralı. 14. yy. poitiers savaşında ingilizere esir düşer.

uzun philip: fransa kralı. 14. yy.

yakışıklı philip ve deli joanna: v. charles'ın ana babası. resme dikkatli bakarsanız herifin bir dorian grey olduğunu görebilirsiniz. neyse, çocuğu charles/karl/carlos/varlo resmen bir servetin üstüne konmuştur. habsburgların, valoislerin(burgonya hanedanı), transatamaraların(kastilya) ve arogorn hanedanın varisi olan bu çocuk, 1515'de, 15 yaşında ispanya kralı oldu. 30'unda dedesinin ölümü ile kutsal roma imparatoru da oldu. elinde 4 milyon km karelik bir devlet vardır(sömürgeler dahil).

güneş kral: bildiğin xiv. louis. 72 yıl fransa krallığı yaptıktan sonra tanrı tarafından emekliliğe sevk edilir. ayrı bir yazı konusudur.

tedariksiz ethelred: 10. yy ingiltere. wessex kralı. çatalsakal'a yenilince normandiya'ya kaçar. herhalde tedariksiz olması bundan olsa gerek. ne kadar tedariksiz de olsa 48 yaşına kadar yaşamıştır. o devirlerde kralların kırkı bulması imkansıza çok yakın bir durumdur.

tavşan ayak harold: dan kökenli ingiltere kralı. çatalsakal nesrebinden.

yurtsuz john: magna carta'yı imzalayan ingiliz kralı. çok fazla işkence yapınca ingiliz baronları bunu sürgün eder. akabinde magna carta imzalanır ve ülkesine geri döner. yurtsuz olması sanırım bu sürgünden olsa gerek. 12. yy

para torbası ivan: 14. yy rusya.

kör vasili: moskova knezliği. 15. yy.

yerleştirici sanço: portekiz kralı. 13. yy başı.

zavallı sanço: portekiz kralı. 13. yy sonu.

dönek fernando: portekiz kralı. 14. yy.

arzulanan sebastiao: portekiz kralı. çok yakışıklı olmalı.

bakir henrique. portekiz kralı.

piç william: fatih william da derler. gayri meşru bir ilişkinin sonucudur. normandiya dükü bu kişi, hasting savaşı sonucu ingiltere tacını da kazanmıştır, ki rivayete göre amcası zaten onu ingiltere kralı yapacakmış, ama kuzeni hızlı davranmış vs vs...

dur bir not daha ekleyeyim. avusturya'nın evlilikler ile ispanya, güney italya, hollanda vs yerleri alması yüzünden şöyle bir söz çıkmış;

"bırak başkaları savaşsın, sen evlen ey büyük avusturya..."

bu aile içi evlilikler yüzünden bir süre sonra geri zekalı kişiler tahta çıkmaya başlayacaktır.

21 Ekim 2011 Cuma

coğrafi keşifler çağı

her şey avrupa'nın nüfusundaki artış ile başladı. artık masalarında daha fazla et ve yemek isteyen avrupalılar, şeker ve baharata doymak istiyorlardı. kırsal şehirlere göç dalgası başlamıştı ve bu ihtiyaçları karşılamak için de metal kaynaklarına gereksinimleri vardı. üstelik kilise, kurtarılacak yeni ruhlar peşindeydi.
böylece, taa 1200'lerin başında topraklarının kesin sınırlarını belirleyen portekiz bu arayışa girdi(arada ispanyol hakimiyeti olsa bile portekiz'in sınırı 1215'den beri aynıdır). kral i. john'un üçüncü oğlu prens denizci henry, 1415'de babasını kuzey afrika'nın kuzey sahilindeki müslümanlara ait ceuta limanına saldırtıp almaya ikna etti. böylece hem yarım adayı korumaya alacak, hem de sahra ticaretinin son durağını ele geçirecekti. akdenize sınırı olmadığı için o ticaretten nasibi almayan portekiz, böylece moritanya'nın köle ve mallarını ağına düşürmeyi bildi. henry haritacıları yanına aldı ve sarges'de bir denizcilik okulu kordu. böylece iki yeni gemi, karak ve karavela yapıldı. karaklar okyanus gemileriydi. karavelalar ise haritalanmamış kıyı boyunca güzel bir şekilde gidiyordu. 1425'de madeira takım adalarını aldılar. 1427'de azorlar yeniden keşfedildi ve alındı. 1434'de ise gil eanes batı afrika sahili boyunca gitti ve bojadur burnunu gerecek o zamanlar bilinen dünyanın sonuna geldi. fazla zaman geçmedi ve denizci henry'nin gemileri bilinen ticaret yollarını es geçerek ülkesine köle ve altın taşımaya başladı. henry öldü, ama iş bitmedi. 1490'da bartolomeu diaz, ümit burnuna ulaştı. 8 yıl sonra vasco de gama, ülkesine servet vaad eden hindistan yoluna yelken açtı.
portekiz'in afrika'yı dolaşarak hindistan'a ulaşması üzerine ispanyollar ceneviz kökenli cristopher colombus ile anlaştı ve 1492'de yelken açıldı. 61 gün sonra bahama takım adalarına ulaştı. bundan sonra çin'in bir uzantısı sandığı küba ve haiti'ye vardı. vikinglerden beşyüz yıl sonra, amerika yeniden keşfedilmişti. 1498 ve 1504'de iki sefer daha yapma şansını böylece ele geçirmiş oldu.
ama bu durum iki komşuyu karşı karşıya getirdi ve papa duruma el koydu. vi. alexander yeni dünyayı bu iki ulus arasında böldü. ispanya'ya azorların 370 fersah batısı kalmıştı. böylece brezilya dışında tüm amerika onlara kaldı. potekiz ise afrika, hindistan ve doğu hint düşmüştü. portekiz bir süre sonra afrikalı köleleri brezilya'daki plantasyonlara taşıdı. ama portekiz bu işi beceremedi. 1580'de ispanya kralı ii. philip, portekiz tahtını miras yoluyla aldı. böylece ispanya'nın karşısında ingiltere, fransa ve felemenkler geldi. onlar papanın paylaşımını umursamıyorlardı.
fransızlar ve ingilizler o arada kendi araştırmalarını yapıyor ve kuzey amerika'ya gidip geliyorlardı. 1497'de italyan kaşif john cabot, ingilizler adına cape breton ve nova scotia'ya ayak bastı. o da colombus gibi çin'e geldiğini sanmıştı. yine bir italyan, giovanni de verazzano fransa adına şimdiki abd'nin doğu sahillerine ayak bastı. tüm bu denizcilerin hedefi asyayı bulmak ve ülkerine servet götürmekti. 1522'de portekizli magellan dünyanın çevresini dolaştı. 1600'lerin başında avrupalı denizciler tüm denizlerde yelken açmaya başlamışlardı. işi portekizliler başlattı, ama başka millet adına görev yapan italyanlar bu işi sürdürmekteydi. malum, italyanlar denizcidir.
keşfetme işi bitince sömürü dönemi başladı. avrupalılar dünyayı aralarında savaşlarla bölüştüler, yeni bölgelerdeki uygarlıkları yok ettiler, soykırım yaptılar. köleye ve ticarete açtılar ve imparatorluk hırsları çok büyüktü. kuzey amerika yerlilerini kendi taşıdıkları hastalıklarla yok etme noktasına getirdiler. aldıkları frengi ise avrupa'da pek fazla etkili olmayacaktı.

böylece ticaret patladı. 1600'lerde sevilla limanına yılda 200 gemi altın ve gümüş geliyordu. ümit burnunu bir süre sonra hollandalılar da kullanmaya başladı. batı şehirlerin nüfusu hızla arttı. beslenmek için buralara polonya buğdayı gelmeye başlamıştı. muscovy kumpanyası(1555), levant kumpanyası(1581) ve doğu hindistan kumpanyası(1600) hollandalılara sattıkları kumaş ile servet oluşturmaya başladılar. hollanda'nın kendi doğu hindistan kumpanyası(1602)'da kısa zamanda bunlara katıldı. yine 1602'de amsterdam'da dünyanın ilk hisse senedi borsası kuruldu.
                                                           (doğu hindistan kumpanyası bayrağı)

avrupa'ya biber, kahve, kakao, şeker, tütün doldu. domates, patates, mısır ve kuru fasulye amerika'dan geldi. avrupa'da yapılmış mallar karşılığında afrika'dan köle alınıyor, bu köleler amerika'daki plantasyonlara satılıyordu. köle götüren gemiler, tütün, şeker ve kahveyi avrupa'ya taşıyordu. böylece bankacılık gelişti ve kral ve prenslere kredi vermeye başladılar.

ama bu mal bolluğu avrupa'da krize neden oldu. altın ve gümüşe bağlı olarak para arzı artınca fiyatlar üç kat arttı. hayat standartları yükselmişti ve avrupa imkanının üzerinde bir yaşam sürmeye başladılar. kaybeden portekizlilerden sonra ispanyollar oldu. 1700'lerde ispanya silik bir devlet konumuna geldi. deniz ötesinden gelen servet yüzünden ispanyol sanayisi modernleşemedi ve böylece zenginliği israf ettiler. ispanyol aristokrasisi, uluslararası rakiplerinin kendi zenginliklerinden yararlanmasına izin verdi. onlar lüks malları tedarik ederlerken, onlara kendi zenginliklerini verdi. gemilerle gelen altınlar da azalınca böylece ispanyol günleri de bitmiş oldu. ingiliz ve hollanda limanları, en fazla ticaretin yapıldığı limanlar olmuşlardı. hollandalılar kendi kumpanyaları ile baharata egemen oldular. 1700'lerle beraber ingilizler hindistan, kanada ve kuzey amerika sömürgesinin de yardımı ile hollandayı geçtiler. sterlin avrupa'nın en değerli parası haline geldi.
böylece avrupa'da kiralar ve vergiler yükseldi. yükselen kiralar yüzünden iyice zenginleşen asiller, taşradan şehirlere taşındılar. pahalı evler yaptılar. zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bu devrede lordlar ise köylüler arasında çatışmalar arttı. hayat fakirler için hiç iyi değildi. tıptaki gelişmeler nüfusu artırdı, ama bu nüfusun beslenme problemi ortaya çıktı. köylüler şehirlere göç etmeye başladılar. böylece yolların emniyeti meselesi gündeme geldi. şehir planlamacıları şehirlerde açık sahalar oluşturmaya başladılar. durum bu şekilde devam ederken ingiltere'de tarım devrimi oldu. makineleşme ve nöbetli ekim ile artan nüfus beslenmeye başlandı. böylece 1700'lerin sonunda başlayan ve 1800'lerde devam eden sanayi devrimi için işgücü oluşmaya başlamıştı.

nerden nereye...

19 Ekim 2011 Çarşamba

charlemange

eğer bir adamı avrupa'nın babası olarak adlandırırsak bu kişi 800 yılı noel günü roma'da saint peter bazilikası önünde diz çöküp papa iii. leo'nun elinden, sarışın buklelerle dolu başına taç geçiren ve imperium romanorum(romalıların imparatoru) olarak selamlanan charlemagne'dir(biz şarlman deriz). böylece 500 yıl önce çökmüş roma imparatorluğu, kutsal roma imparatorluğu adı ile yeniden kurulmuş oluyordu.
olayın son noktası bu olmakla birlikte gelişme süreci biraz farklıydı. bu olaydan bir kaç yıl önce papa, roma soyluları arasında taşşak malzemesi haline gelen bir kişidir. üstelik bir papalık töreni sırasında rakipleri tarafından yakalanmış ve az kalsın gözünden ve dilinden olacaktı. olayı ucuz atlattıktan sonra hemen frak kralı chalemagne'den yardım ister. o da roma'ya gider ve papaya yardım eder. olayın sonrasında bu taç giyme töreni meydana gelir ve leo, kendisini ve haleflerini frankların koruması altına alır. o sırada istanbul ve roma kiliseleri hala birdi ve istanbul'daki imparator, roma imparatoruydu. ama o sırada tahta bulunan imparatoriçe irene'nin ikona kırma krizi doğal bir boşluk doğurmuştu ve papa bu durumdan hiç memnun değildi. eğer ortada bir boşluk varsa dolar ve papa o boşluğu yeni koruyucusu ile hemen doldurdu.

franklar, uzun uğraşlar neticesinde yavaş yavaş, kademe kademe baş güç olma yoluna girmişlerdi. olayı en azından bir 50 yıl geriye götürmek uygun olur. 751'de lombardlar italya'nın tümüne hakim olmak isterler(kuzey italya'daki germen kabilesi). bunun üzerine o zamanki papa ii. stephan, italya dışındaki tek katolik ulus olan franklardan yardım ister(avrupa'nın tamamı katolik değil o zaman, çoğu çok tanrılı). charlemagne'nin babası kısa pepin(komik ünvanlı avrupalı hükümdarlar için ayrı bir yazı yazacağım) papaya yardım eder ve lombardları işgal ettikleri ravenna'dan çıkarır. pepin, franklar arasında saray kıdemlisi/majordosu  ve dükü makamındaydı. ama bu başarısı ile papa tarafından frankların kralı ilan edildi. kendisinden sonra gelen oğlu charlemagne'de karolenj hanedanına adını verdi ve kutsal roma imparatoru oldu. pepin'in babası charles marten ise bir saray nazırı olarak başladığı yaşantısına puvatya zaferi(müslüman arapların avrupa'da ilerlemesini kesin olarak durduran savaş) ile büyük bir ün kazanarak devam etmiş ve sonra o zamanlar fransa'yı yöneten merovenj hanedanına karşı yok etme girişiminde bulunmuştur(merovenjler, dan brown'a göre isa'nın kızından türeyen  hanedandır).hanedanı yok edememiştir, ama papaya yardımları ile frankların kralı olması gerektiği bizzat papa tarafından dillendirilmiştir.
pepin öldükten sonra o zamanlardaki klasik adet olan ülkeyi kardeşler arasında bölme prensibi icabı frankların ülkesi charlemagne ve carloman arasında ülke bölündü. ama 771'de carloman aşırı burun kanamasından ölünce charlemange tek hükümdar olarak kaldı. kardeşinin krallığını da alarak, nesturia(neredeyse günümüz fransa'sı), austrasia(doğu fransa, batı almanya, belçika, lüksemburg ve hollanda)'ya hükmetmeye başladı. ama kafanız karışmasın, o zamanlar o bölgeler neredeyse boştur ve sık ormanlarla kaplıdır. insanlar avcılık, toplayıcılık ve domuz yetiştiriciliği ile karınlarını doyurmaktadır(avrupa'nın ormansızlaştırılması ve tarım, daha sonra, nüfusun artması ile oldu). neyse, kendisini aşırı savaş meraklısı olduğu için 53 sefer yaptı ve alplerin güneyinden lombard topraklarına girdi. bir süre sonra saksonya, bavyera, carinthia(şimdiki güney avusturya), breton hudutları, sepitmania(şimdiki fransa'nın ispanya ile akdenize yakın olan sınırları civarı) ve endülüs araplarını uzak tutmak için kurulmuş tampon bölge olan marca hispanica'yı aldı. dedim ya, savaş manyağıdır.

bu kadar çok savaş meraklısı olunca doğal olarak hükümeti de gezici oluyor. ama yine de düzenli bir sistem kurmuştur. aldığı ülkelerin yerel hükümdarları ise iktidarın büyük bir bölümünü kullanmaktaydı ve kendisi yerel adetlere saygı gösteriyordu. üstelik bilgilenleri de ihmal etmemiştir. ingiliz keşiş ve bilgin yorklu alcuin, onun hocasıdır. karolenjin yöneticlierin çoğunu alcuin yetiştirmiştir. dil ve din bilimciler de yazılı eserler veriyorlardı. ama her nefis ölümü tadacaktır ve 814'te bu büyük hükümdar ölmüştür. iktidarı ele geçirdiğinde frank kralıdır. öldüğünde roma imparatoru, sakson, frank, lombard, anglo, cermen, got ve slav kralı olmuştu. o zamanlar üç büyük devlet vardır. abbasiler, dopu roma(bizans) ve kutsal roma. abbasilerin halifesi ve çağdaşı olan harun reşit'in ona çalar saat yolladığı bilinir.
neyse, ölmesinden sonra adet olduğu üzere imparatorluğu bölünür. batı francia adlı batı toprakları kel charles'a kaldı. flemenk, lorraine, alsace, burgundy, provence ve italya ise herhangi bir lakabı olmayan lothair' kaldı. şimdiki almanya ve doğu bölgeleri ise louis'in oldu(alman louis derler). yani aşağı yukarı fransa-almanya bölünmesi böylece başladı. böylece charles martel ile doğan ve charlemagne ile adını alan karolenj hanedanı son büyük imparatorunu yitirmiş oldu. hepi topu 100 yıllık bir mücadele ile batı ve orta avrupa'yı birleştirmişlerdi. bunu daha sonra tek yapabilen kişi napoleon ve hitler'dir.

kurduğu imparatorluk, 962'de yeniden inşa edildi ve öyle veya böyle ayakta kalarak uzun süre dayandı(westphalia ile bir önemi kalmamıştı) ve napoleon tarafından sonlandırıldı. yani 800 yıl ayakta kaldı. son karolenj hükümdarı fransa'da veliahtsız ölmüştür. onun yerine geçen hugh capet'in soyu fransız devrimine kadar iktidarda kalır. napoleon'dan sonra bir 30 yıl daha iktidarda kalacaktır.

6 Ekim 2011 Perşembe

elimdeki saz yeter canıma


kaan tangöze'nin o "aahhhahhhhhhh" dediği kısımlarında muhtemelen kendini kaptırıp ağladığı şarkıdır. çünkü dinlerken moda girerseniz, harbiden ağlatabileceğini anlıyorsunuz. güzellik, birazcık güzellik bile gözleri doldurmaya yetebilir. sanırım sözlerini yazarken veya ilk kez söylerken kendinden geçmiş. kayda dökerken ise sürekli ağlama halindeki sesi ile bu efekti vermiş. neyse işte, ne yapmışsa iyi yapmış. güzel şarkıdır ve bazen aşk bir taraf için mükemmel bir şekilde giderken büyük bir hezimete dönüşür ve yıkım olur. diğeri için ise tek bir çizik bile almadan sonlanmış savaş gibidir. zafer kazanmış komutan edasıyla yendiğine bakar. mükemmellikler yer değişmiştir. trajedi...

2007'nin 6-7 eylül akşamında, siyah ile beyaz arasında hiç bir fark olmadığını anladığımda, ne çiçek kokuları geliyordu burnuma, ne de kuş sesleri. güzel olan ne varsa bu şarkıdaydı o an ve ben kötü bir otel odasında kendimden geçmiş ve neredeyse geberecek gibi bir haldeydim. parçayı dinlediğimde -ki sadece beş altı bira ile kendimden geçmiştim- sanki vahiy indirilmiş gibi sözleri anlamlı gelmişti. o gece, haberin yok ölüyorum ile beraber evire çevire dinlemiştim.

cebim delik, başım açık, içim ferah, sazım yanık

(hiçbir şeyim kalmadı artık, sana bile sahip değilim ve üzgünüm)

en güzeli, senin olsun, en yücesi, sana kalsın

(ne istiyorsan senin olsun, zaten o yüzden gitmedin mi)

aşk olsun, gözün doysun

(sana yine de yetmez, biliyorum)

hayırmak için kudretin senin olsun
kudurmak için sohretin de senin olsun
saldırmak için servetin senin olsun
yalvarmak için allahın senin olsun

(ne istiyorsan senin olsun, her boku al, ye, bitir, tüket, öldür, bırak, yok et)

benim

içimdeki aşk elimdeki saz
elimdeki saz içimdeki aşk
içimdeki aşk elimdeki saz
elimdeki saz yeter canıma

(benim hiçbir malım yok artık. bir tek sana olan aşkımla, sevgimi anlatacağım sazım kaldı elimde)

ee, ne demiş ingilizler, mülk kapıda sürünürken aşk pencereden içeri girer. neyse, şarkının çıkarılan bir bölümü olduğu da söylenir. ilk "yalvarmak için allahın senin olsun" dedikten sonraki derin boşlukta olsa gerek bu sözler. sonra o kısmı tekrar ediyor çünkü. ekşi'de yazdığına göre bu bölüm şöyle;

...gözüm açık,
gel yanıma gel
özüm ayık,
gel de karşıma gel
yalnızım ben yalnız...

şarkıya da uyarmış aslında. veya en azından benim o akşamki halime gidermiş. sen de şarkıyı bu mısralarla birlikte söyle bak, güzel gidiyor.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.