heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

26 Eylül 2009 Cumartesi

kim bu asil?

medeniyetten nefret eden iki kafadar, kaçışlarını organize edip soluğu abidjan'da alırlar. o andan itibaren nasıl yaşamak istiyorsa öyle davranırlar. gün gelir, vera cruz'a kapağı atarlar. hakan'la bir duble rakıyı paylaşırlar. gün gelir, kendilerini önce istanbul'da, sonra ankara'da bulurlar. birbirlerine destek olan iki kafadarın yolları en sonunda burada ayrılır. orospu çocuğu kinyas, kayra'yı terk etmiştir. bu bölümden sonra kayra'nın tek amacı zihinsel ölüm hedefine varmaktır. kinyas ise kabuğunu kırmış ve normal bir insan olan tolga olmaya çalışmaktadır.

azil, bence kayra'nın, gana'da hayalet bir vaziyette yaşadığı çatı katında başlar. azil, kayra'dır.

kayra ise uzun saçlı, bıyıklı, solingen marka ustura taşıyan, kemeri ile kadın dövmekten ve tecavüzden hoşlanan bir kişidir. kinyas'ın hiçbir zaman ulaşamayacağını sandığı zihinsel ölüm amacına ulaşmıştır. hakan'la tanışırken tam adını da verir; kayra kaya.

hakan günday'ın en etkileyici romanı ise, kayra'nın zihinsel ölüm esnasında kafasından geçenleri anlattığı azil'dir. azil ise biraz kendisidir. piç'deki piçlerden birinin adı hakan'dır, hatta özel yeteneği çok iyi hikayeler anlatabilmesidir. hakan günday biraz piç'tir, ama çoğunlukla azil. azil'de şöyle der;

"tanrı sıkıntıdan patlamıştır, buna da big bang diyoruz."

evrenin varoluşunu bundan daha çarpıcı anlatabilecek bir cümle nah kurulur.

kinyas ise artık çok uzaklardadır. o, asil'in ikiz kardeşidir. mevcut düzeni seçmiştir. oliver twist misali bir yüzü sayesinde kadınları kendine hemen aşık edebilir ve kinyas'ı kolayca öldürebilir. dolayısıyla farklı bir yoldan zihinsel ölümünü gerçekleştirmiş ve tolga kimliğine geri dönmüştür. üstelik bunu yaparken fazla zorlanmamıştır.

sonuçta kinyas, oğuz atay'ın türk edebiyatının en inanılmaz romanı tutunamayanlar'da evli ve çocuklu bir mühendisin, kendisini dağlara taşlara vurmasını eleştirme cüretini kendinde görmüştü. oysa o ne selim ışık olabildi, ne de turgut özben. hatta olric bile olamamıştır. neyse;

"şarkısı yarıda kaldı, aklı da karıda kaldı. sebep olanların gözü kör olsun."

"bat dünya bat!"

25 Eylül 2009 Cuma

ziyan


bu adam, hakan günday bir deha, derhal her ay bir romanı basılsın diye kafasına silah dayanmalı. olmadı, ondan sonra ölmem sağlanmalı.

harbiden ciddiyim, valla bak...

ben yıllarca oralarda yaşadığım halde benim bile dudağımı uçuklatacak hikayeler, yorumlar, oha lan!
ama kapak tasarımında bir hata var, belki bilerek yapmışlardır, bilemeyeceğim, er kamuflajında apolet yeri olmaz. ayrıca kapak kamuflajın içindeki yüzün kim olduğu çok belli.
bu kadar hikaye arasında başka hikayelerini de duymuştur aslında. onlarda katılsaydı hikayeye, çürümenin nasıl bir şey olduğu daha mı iyi anlatılırdı? ama bu adam bir deha, norveç kraliyet akademisinin tüm nobelleri ona armağan olsun.

"hepinizin amına koyayım."

"noldu, zoruna mı gitti!"

17 Eylül 2009 Perşembe

onbir ayın sultanı


malum, onbir ayın sultanı denilen bir ayın, nihayet sonu göründü. gizli gizli içki almalar, sigara içmeler, yemek için taa eve gidip kahvaltı hazırlamaların sonu göründü. gerçi iftarı başkalarında(!) yapmak güzel bir şey. ama zaten normalde de gidip yemek yiyebileceğin kişilerde iftar açmanın pek bir anlamı yok. dişlerini ne kadar fırçalarsan fırçala, ağzına gargarayı boca etsen bile, sigara kokusu gidiyor sonuçta, çakıyor davayı, 12 yaşında oğlunun tuttuğu oruçtan bahsedip tutmayanları çaktırmadan eleştirmeye çalışması boşa! bu iftarların bir kötü yanı da teravihe kadar oturmak zorundasın. sonra evin erkeği gidince teravihe, sende sıvışıveriyorsun.

aslında doğuda yaşarken daha ilginçti. tam ordu market kapanırken içeri dalar, kimseye çaktırmadan poşetleri doldurur, şişeler belediye otobüsünde ses çıkarmasın diye sarıp sarmalardık. hem korku, hem eğlence! gerçi o zamanlar orucu uykuya da tuttururdum.

neyse, ramazandan bahsediyordum değil mi? islamiyet öncesi araplarda, bir çok ortadoğu toplumunda olduğu gibi oniki artı bir ay şeklinde bir düzenleme var. yani ayı görünce ay başlıyor, sonunda da ay bitiyor. bildiğin ay takvimi işte. ama bu durumda yıl 354 gün çektiği için tüm ortadoğu toplumlarında, o kalan onbir günler birleştiriliyor ve üç yılda bir yıla 1 ay daha ilave ediliyor. işte islamiyet bu ek ayı tamamen kaldırarak ramazanın 33 yılda bir tam bir yılı tamamen dolaşmasını sağlamış. yoksa ramazanın kelime anlamı ferahlamak, serinlemek değil. o takvimde yılın en sıcak dönemine denk geldiği için “aşırı derecede ısınmak, cayır cayır yanmak” anlamına gelen ramadh fiilinden türetilmiş. o devirde insanlar o sıcaklarda ne dışarı çıkarlarmış, ne de bir şey yiyip içip, savaşırlarmış. çünkü dışarısı gavur şeyi gibi cayır cayır yanıyordur!

oysa günümüzde insanların çalışmadan, adeta geviş getirerek bir gölgede yatma şansları pek yok. hemen herkes çalışmak zorunda ve 13 saat tutulan oruç esnasında bir gram bile sıva alınamıyor. özellikle yorucu işlerde çalışanların şakır şakır terlerken düşüp bayılmaması içten bile değil. ama irade işte, insan istedikten sonra herşey olabiliyor.

nerede okuduğumu tam hatırlamadığım, sanırım turan dursun'un bir kitabında bahsettiği bir bilgiyi daha yazayım. peygamber zamanında oruç farz olduktan sonra ramazan hep kışa, yani kısa günlere denk gelmiş. gerçekten ramazan olan ayda oruç tutmamışlar. çünkü oruç, hicretten tam 18 ay sonra farz olmuş. yani kabaca ms 623'da. 9 yıl sonra peygamber vefat etmiştir.

tabi oruç sadece müslümanlarda değil, hristiyan ve yahudilerde de var. şekli şemali değişik olabilir ama var. üstelik haniflerden kabul edilen sabiilerde bile var. gerçi onlarda namaz da var.

edit: ramazan kelimesinin kökeni sevan nişanyan'ın taraf gazetesindeki yazısından aparılmıştır.

16 Eylül 2009 Çarşamba

ayrıntıladım - 6

schindler's list berbat bir film. filmde, ineklerin hayatını kurtarmak için çabalayan yatırımcımız, ineklerin vaadedilmiş toprakları olan hindistan'a bir sürü inek yollar. sonra arabasını satıp bir kaç inek daha kurtarmadığını farkeder ve ağlamaya başlar: "keşke arabamı da satsaydım, karımı da satsaydım. bu sayede bir inek daha kurtarabilirdim!" lan salak, yeni mi fark ettin, ben daha filmi izlerken fark etmiştim.

kıçımı sarıya boyayıp kaş göz çizsem seda sayan'dan daha güzel görünür. gerçi o da kıçını sarıya boyatıp çıkıyor ya, o da ayrı mesele. bu kadının olayı nedir, anlamıyorum ki? güzel desen güzel değil. kafası ile gövdesi, gövdesi ile bacak boyu arasında orantısızlık var. kocaman kafalı, uzun gövdeli ve kısa bacaklı. resmen çirkin bir hatun.

hiçbir osmanlı padişahı hacca gitmemiştir. ama topkapı sarayındaki kabe maketinin etrafında 7 defa dönen bir padişah da vardır. adı birinci ahmet'tir. genç osman'ın hacca gitmeye niyetlenmesi ise kendisinin sonunu getirmiştir.

tevratta lut, kızları ve karısı ile kaçarken tanrı onlara kesinlikle arkalarına bakmamalarını ve karşıdaki dağlara sığınmalarını söylemiştir. ama dağın yamacına varıldığında lut'un karısı arkasına bakar ve anında tuza döner. lut ve iki kızı en sonunda mağraya girdiklerinde kızları insanlığın yok olduğunu düşünüp, insanlığın devamı için babalarını bir güzel içirip, onunla cinsel ilişkiye girmişlerdir. neyse, lut olayı farkettiğinde kızlarını feci şekilde haşlamıştır!

kur an'ın iki derlemesi vardır. peygamberin ölümünden sonra(ölümünden önce kitap haline getirilmemiştir) ömer'in zorlaması ile ebu bekir'in yaptırdığı derleme ile osman'ın derlemesi. osman zamanında, ebu bekir derlemesi yokedilmiştir. osman'ın yaptırdığı derlemeler de günümüze ulaşmadığı söylenir. ayrıca ilk derlemede kunut duaları üzerinde tartışma çıkmış ve genel kanaate göre kunut dualarının kur an'da yer almadığı kararlaştırılmıştır.

aslında hacivat ile karagöz'ün anlatılan hikayesinin masal olduğu bilinir. yavuz sultan selim, mısır'ı fethettiğinde orada gösterilen gölge oyunlarını çok beğenir ve oğlu süleyman'ı eğlendirmek için iki ustayı istanbul'a getirir. ustarın halka da gösterilerde bulunması sonucu hızla yayılır ve hikayesi uydurulur. içine kürt, arap, boşnak, yahudi, çerkez vb. bir sürü karakter katılır. öldürüldükleri doğru değildir. çünkü zaten yaşamamışlardır.

küçük kaynarca antlaşması sırasında ruslarında başında alman asıllı ikinci katerina bulunuyordur. kendisi bir alman olmasına rağmen bir rus'tan bile daha millliyetçidir. tek amacı vardır. o da istanbul'u alarak rusya'ya bağlı bir bizans kurmaktır. hatta sırf bu yüzden doğan torunlarından birine constantine adını vermiş ve gelecekte kurulacak olan bu devletin başına geçmesini düşünmüştür. ama işin içine ingilizler de girince, ruslar bu planlarını hiçbir zaman gerçekleştirememiştir. çünkü 1880'lere kadar ingilizler, osmanlı'ya oldukça fazla yardım etmiş ve devletin devamını sağlamıştır. ingilizler olmasaydı 1853 kırım harbi zamanı devlet tamamen bitebilirdi.

12 adalar diye bir sorun yoktur. ikinci dünya savaşından önce ingilizler ve italyanlar kıbrıs'ın ve oniki adaların yunanistan'a bırakılması konusunda anlaşmıştır. yani karşılıklı olarak doğu akdeniz'i terk etmeye karar vermişlerdir. türkiye'de sesini çıkarmamıştır. ayrıca savaştan sonra türkiye, elindeki toprakları korumaya çalıştığı için(çünkü ciddi bir rus tehditi vardır ve bırakın oniki adaları almayı, boğazları ve kars-ardahan'ı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır) bu adalarla ilgilenmemiştir.

darht vader, aslında simsiyah kılık kıyafetiyle korkutucu olmayan karakter. oysa mustafar gezegenine inişini ve obi van kenobi ile olan kapışmasındaki yüz ifadesini hatırlarsanız, o halinin daha korkutucu olduğunu bilirisiniz. gözlerinin dönmüşlüğü, giydiği kıyafet, yüzünün tüm hatlarına yansıyan nefreti ile tam bir karizma abidesidir. metal yığınları içinde ise tanka benziyor. ama episode 5'de monitörden adam boğması süperdir.

das experimet almanların nasıl birer bürokratik canavara dönüşebileceğini gösteren bir filmdir. adamlar o kadar bürokrat ki yahudileri katlederlerken altın dişlerini bile kayıt altına almışlar. biz türklerde böyle bir deney uygulansa eminim mahkumlardan rüşvet alma işi ilk 5 dakika içinde gerçekleşirdi.

hakan günday'ın hala daha son romanı olan azil'de, kahramanımız insanların temelde kötü olduğunu ispat etmek için bir belgesel çekmeye karar verir. yolda yürüyen çıplak bir kadına kaç dakikada tecavüz edilecek, üzerinde 'apo bir bilmemne çocuğudur' yazılı tişört giyen kişi kaç dakika içinde linç edilecek türü bilgileri toplayıp belgesel yapar ve nette yayımlar. hemen hepsi 5-10 dakika içinde vukuu bulur. ama hakan günday'ın bile hayal gücünün şu olaydaki kadar fazla olduğunu sanmıyorum. üzerinde ahmet kaya resmi bulunan tişört giyenleri linç etme girişimi toplumun iflasıdır.

islamiyet öncesi araplarda adı al ilah olan bir tanrı vardır. ay tanrısı olarak kabul ediliyordu. dişi güneş tanrıçası ile evliydi. üç kızı vardı; al lat, al uzzat ve al menat.

amerika kıtası, sanılanın aksine americo vespuci adlı italyan denizcinin adını taşımaz. ne yani, allah'ın italyanı gidecek ve "burası hindistan değil, yeni bir kıtadır. adını da nah ben koydum. bundan böyle buraya amerika denecek" mi diyecek? evet, şimdi gerçeği yazıyorum. çok eski çağlardan beri bilinen bu kıta "la merica" adlı yıldızın adını taşır. kolomb bu kıtayı duymamış olabilir ama avrupa'nın yeni oluşan burjuvasıyla birleşen ve güçlenen masonlar bu kıtayı biliyordu.

takva filminde, günahlardan kaçmak için münzevi hayatı yaşayan bir adama şeyhi ağır bir sorumluluk verir. dergahın tüm parasal işlerine bakmaya başlamasıyla beraber tüm yaşamı alt üst olur. rüyalarına giren kadının da şeyhinin kızı olduğunu farkedince bu ağır bunalımı kaldıramaz ve delirir.

nebatilerde iran babil roma karışımı ilginç bir inanç varmış. şimdiki ürdün'de, petra antik kentinde, tusares adlı bir tanrı var. kendisi asma tanrısı, yani şarapçı. tusares'in karşısında ise allat diye bir tanrı var. diğer adı kaab. heykeli ise siyah bir taş!

10 Eylül 2009 Perşembe

öldükten sonra dirilmek (ba'su badel mevt)

israfil suru ilk kez üflediğinde kıyamet kopacak. ikince kez üflediğinde ise ölüler tekrar dirilecek ve mahşer yerinde yargınlanmak için toplanacaklar. islami kaynaklar öldükten sonra dirilme için kısaca bunu söylerler.

"sur'a üflenince, allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. sonra sur'a bir defa daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar" (ez-zümer, 39/68)

peki öldükten sonra dirilme, üç büyük dinde ilk ne zaman görüldü?

ilk görülen kaynak tevratın daniel kitabı. zaman ise mö 4. yy. yani yahudilerin babil esareti zamanı. kitaba sokulması ise daha sonra, mö 2. yy civarı.

"ve yerin toprağında uyuyanların bir çoğu, kimi sonsuz yaşama, kimiyse sonsuz ezilmeye ve alçalmaya doğru uyanacaklardır." daniel 12:2

anlaşılan o ki tevratın ilk zamanlarında ölümden sonra diriliş diye bir şey yok. yani yaratılış ve çıkış bölümlerinde, adem, ibrahim ve musa zamanlarında.

bu inanç, yahudiler arasına yerleşip benimseninceye, yani mö 2. yy'a kadar bulunmuyor. ölümden sonra dirilme inancı, yahudiliğe yerleştiğinde de hala daha buna inanmayanlar mevcut. o devirdeki yahudilerden sadukim mezhebine dahil olanlar ahiret inancına sahip değiller. ilginç olan ise bu mezhebe dahil olan kişiler dinden çıkmış da sayılmazmış. bunun nedeni ise bu kişilerin üst sınıfı oluşturması. yani komutanlar, memurlar ve kohenler.

o devirler bir ahiret inancı olmasa bile ebedi yaşam inancı var. ama buna sahip olan kişiler dünyadan elini ayağını çekmiş, münzevi hayarı yaşayanlar, kendini tamamen tanrıya adamış kişiler(firavunlar hariç). zamanla ebedi yaşama sahip kişilerin sayısında artık görülür, kapsam genişlemiştir!

peki bu inanç nereden gelmiştir?

ilk ifade edilen kaynak yunanlılardır. helenistik çağda iskenderiye'ye yerleşen yunan felsefesi, platon'un ideaları sayesinde, bütün varlıkların değişmezliği ve ezeliliğini savunur. platon'a göre göre gördüğümüz herşey, aslında o cinsin idealar dünyasındaki karşılığının bir kopyasıdır. varolan herşeyin bir ideal modeli vardır. yani tüm varlıklar kopyadır. aslımız ise idealar dünyasıdadır.ama eflatun da bu görüşe birden bire sahip olmamıştır. görüş önce doğudan batıya gelmiş, akabinde batıdan doğuya dönmüştür. aslında ahiret inancını ve ölümsüzlüğü ayırmak lazım. ahiret inancından farklı olarak ölümsüzlük fikri, doğuya yunandan girmedir. ahiret inancı ise yunandan değil, perslerden girmiştir. işte bu devirde, tevrata birbirine karşıt ilkeler alınıp koyulur. 'doğru' ilkesinin karşına 'yanlış', 'ışığın' karşısına 'karanlık' vardır artık. ilginç bir ayrıntı; günah ve sevapların tartılması(mizan) hadisesi babil ve mısır'dan alınmadır.

ilkenin girmesini sağlayan kişi ise mö 2. yy'da, iskenderiye'de yaşamış bir yahudi olan philon adlı birisi. helenistik çağda yahudiler kitleler halinde mısır'a yerleşirler. kendi kutsal kitaplarını tanıtırlar ve iskenderiye kütüphanesinde önemli yerlere gelirler. çevirmen olurlar. işte philon yunan felsefesinden oldukça etkilenmiş birisiymiş. o andan itibaren felsefe ile dinin özdeş olduğunu ispat etmeye çalışır. doğayı tanrının kitabı yapmış, mitolojik öyküler ise gizli bir gerçeğin belgeleri olarak sunmuştur. böylece perslerin tekrar dirilme hadisesi ile yunan felsefesini birleştirmeye çalışır. bu durum ise yeni eflatunculuk olarak adlandırılan bir dönemi başlatır.

yani; varolan her şeyin ilkesi mutlak birliktir. her şey türeme yoluyla bir'den doğar. böylece yaratılan ilk varlık logos, kelam veya zekadır ve mümkün olabilen şeylerle ilgili bütün fikirleri kapsar. sonra zeka, ruhu doğurur. ruh, hareketin ve maddenin ilkesidir.

böylece yaratılan varlık, içinden çıktığı yetkinliğe doğru yükselmek ister. bu, tanrıya dönüştür. her şey iyiden gelir ve iyiye yönelir. ruhun ilk ilkeyle birleşmek için düşünceyi aşması, vecd yoluyla tanrıda erişmesi ve kendi bilincinden sıyrılması gerekir. gördüğünüz üzere bu felsefe tasavvufa öncülük etmiş, hristiyanlığı biçimlendirmiştir.

bu akımı başlatan ise mısırlı plotinos adlı birisidir. adamın tek amacı tanrıya yükselmektir. bir beden içinde yaşamaktan utandığı için maddeden uzak kalmak ister. heykellerini yaptırmaz. sadece mısır'da yaşamaz. iran'a ve hindistan'a kadar gider. en sonunda roma'ya yerleşir. orada öğretilerini anlatmaya başlar ve bir çok öğrencisi olur. müslümanların yunan felsefesi ile tanışmalarından hemen sonra fikirlerinin hepsi islama sızar. muhuddin-i arabi, hallac-ı mansur, mevlana celaddini rumi, yeni eflatunculuktan etkilenmişler ve bu düşünceleri islama uyarlamışlardır.

böylece plotinos'un en temel amacı olan batı ile doğunun bilgilerinin birleştirilmesi gerçek olur. doğunun peygamberlerinin söyledikleri ile batının felsefecilerinin düşündükleri bir potada eritilmiştir.

öldükten sonra bu dünyada dirildiği söylenen kişiler ise isa ve şu meşhur yedi uyur kişi. isa'nın tek dirildiği söylenen günü hristiyanlar paskalya olarak kutlanıyor. bu tarih ise bildiğin nevruz, yani bahar bayramı. yani dumuzi'nin yeryüzüne çıktığı tarih. dumuzi'den aşırıldığı çok belli.

ölümsüzlüğe sahip kişiler ise fazla değil! islama göre isa, gökyüzüne çıkarılmış ve orada beklemektedir. hızır ve ilyas hala hayattadır. sümer ve babil mitlerine göre ölümsüzlüğe sahip olan kişiler enoch ve utnapiştim. bildiğin hanok(idris) ve nuh yani. ikisi de tevrata ve kur an'a da girmiştir. hanok, tevrata göre 365 yaşında gökyüzüne yükseltilmiştir. mitlere göre insanlığa yazı dahil medeniyeti armağan edip, tanrıların katına çıkmıştır. nuh'a dair böyle bir kayıt kutsal kitaplarda yok. mitlere göre tufandan sonra tilmun diyarına yaşamaya başlamıştır.

(kaynak olarak turan dursun'un kitaplarından bol bol faydandım.)

9 Eylül 2009 Çarşamba

yorgun savaşçı'dan şu çılgın türkler'e

türk istiklal harbini roman havasında anlatan fazla kitap yoktur. benim aklıma bir çırpıda ilk gelenler yakup kadri'nin yaban'ı, kemal tahir'in yorgun savaşçı'sı ve son dönemin en popüler kitabı olan şu çılgın türkler.

ama aynı konuyu anlattıkları halde bu romanlar arasında ciddi farklar var. şu çılgın türkler okuma özürlüler için hazırlanmış çocuk romanı gibi. bakmayın siz 500 sayfa olduğuna, ben bile 200'den sonra sıkıldım. olaylar masal anlatılır gibi aktarılmış. her şey çok yüzeysel. halkın gösterdiği tepkiler baştan aşağıya yalan. siz zannediyor musunuz ki köylü kendi eliyle verdi çorabını, elindekilerin geri kalanını. o elif teyze nasıl taşıdı topları? ortada koskoca istiklal mahkemeleri vardı, sıkıysa getirmeseydi elif teyze o çorapları, çarıkları, sıkıysa askere gitmeseydi memet çavuş, büzük isterdi bunları yapmamak. halk hevesle yapsaydı istenilenleri, gerek var mıydı o kadar kanuna, mahkemeye.

türk istiklal harbi, şu çılgın türkler'de anlatıldığı gibi bir avuç subay ve halkın el ele verip, yedi düvele karşı kazandığı büyük bir zafer değildir. zaten işin içinde yedi düvel de yoktur. bir avuç subayın, padişaha, onun hükümetine, iğrenç hacı, hoca, müderrislere(hepsi değil elbette, iğrençleri sadece), yunana ve artık savaştan tamamen bıkmış, usanmış, güçlünün yanındaki halka ve çetelere karşı kazandığı büyük bir zaferdir. şu çılgın türkler adlı denyoluk abidesinin bu savaşı bu kadar küçültmesi ise çok ilginç!

şimdi geleyim yorgun savaşçı'ya. kahramanımız cehennem yüzbaşı cemil bey. birinci harpte almış bu ünvanı. iğne deliğinden top mermisi geçirir. iyi nişancıdır anlayacağınız. kanalda bir ingiliz gemisi batırdığı için von kress paşa'dan dürbün alır. savaş biter ve istanbul'a döner. artık bir yandan kendini ailesini kurup huzura kavuşmak isterken, bir yandan da ittihatçı olduğu için vatanı kurtarma derdindedir. önce ölmüş bir asker arkadaşının dul karısı ile(aynı zamanda teyze kızıdır) gönül eğlendirir. evlenirler elbet ilerde. sonra arkadaşı patriyot ömer'i kaçırırken tespit edilir ve kaçak duruma düşer. roman asıl bundan sonra başlar.

mesela kaçarken gülhane'de sabahlar ve yanına 12-14 yaşlarında iki erkek çocuk gelir. kendilerini ona pazarlamaya çalışırlar. bir sürü kişi çocukların defalarca ırzına geçmiştir. cemil baştan durumu kavrayamaz, sonra farkettiğinde çocukların yanağını sıkmak ister, acıma duygusundan, bunu yaparsa daha da iğreneceğini anlar. babaları çanakkale'de şehit düşmüş bu çocukların anası da orospu olmuş. anasını ayasofya'nın subayı beceriyor, çocuğunu yine ayasofya'nın oğlancı kayyumu pazarlıyor. sonra subay dinlenme yerine geçersiniz, koskoca subayların "yeğenlerim" adı altında çocuklara neler yaptığını hafiften okursunuz.

en sonunda son sürrat bandırma'ya çıkarsınız, ver elini akhisar. akhisar'da anlarsınız milletin gerçek ruh halini. manisa'da yunanı karşılayanlar arasında, elinde mavi beyaz bayraklarla türklerin de olduğunu görürsünüz, okusunuz. o yiğit(!) çetecilerin acıklı haline acırsınız. koskoca zaman diliminde, koskoca subayların 30-40 kişilik birlikler bile terpleyemediğine şaşarsınız. herkes çeteci olmuştur, herkes ordudan uzak durmaya çalışır. onlara göre millicilerin hepsi ittihatçı farmasonlardır! zaten bu savaşın nedeni onlardır, izmir onlar yüzünden işgal edilmiştir, bu yokluk, kıtlık onlar yüzündendir. oysa padişahımız efendimiz savaşmamayı buyurmuştur. köylülerin içler acısı korkaklıklarına üzülmezsiniz bile.

akhisar öyle de bursa farklı mı? koskoca şehri savunacak neredeyse hiç kimse yoktur. anzavur'un birlikleri 200 kişilik askeri birliği, komutanı ile birlikte yoketmiştir. şehrin komutanı başka alemlerde. en sonunda anzavur çetecisinin hakkından ethem bey gelir, askerin yardımı alır. çeteciler anzavur'u talan ederken askerin disiplini kaybetmemesine şaşarsınız, ethem'in çetecileri bursa'da patlayana kadar yerken askerin kuru ekmeğe talim etmesine üzülürsünüz. romanda tam burada biter zaten. geri kalanı herkes bilir. romanda önemli olan, savaşın tüm unsurlarının, yani köylünün, şehirlinin, hacının, hocanın, çetecinin, subayın, yerli rumların, tüm insanların ruh halini yansıtmasıtır.

uzun lafın kısası; halk 10 yıldır savaşmaktan bıkmış durumda. üstelik yeni durumda her taraf çeteci kaynıyor. ne millicilere, ne çetecilere bulaşmak istemiyor. günden güne durumu değişiyor. daima güçlünün etrafında toplanmış, halife yüzünden kafası çok karışık. tek istediği malını pazara indirmek, karnını doyurmak, namazını kılmak. ama bir çok ev ersiz kalmış, bir sürü zengin pezevenk, kocası, babası savaşta ölmüş kadına önce tecavüz edip sonra genelevlere satıyorlar, bir sürü kişiye peşkeş çekiyorlar. millicilerin olduğu yerlerde zenginler tüm mallarını kaçırıyor, her taraf yıkık, perişan, bağdat caddesi bile dize kadar çamur, adım atılmıyor. yol, iz desen yok gibi birşey. herkes halifenin emrini uyguladığını düşünüyor, herkesin kafası karışık, ethem bile eninde sonunda osmanlı tarafından tepeleneceğini biliyor.

tüm bu ahval ve şerait içinde dahi yorgun savaşçı'da bir tanıdık yüz ile karşılaşırsınız; yüzbaşı selahattin.

yüzbaşı selahattin halil paşa'nın(enver paşa'nın amcası) yaveri olarak ırak ve kafkas cephelerinde savaşmış birisidir. birinci dünya savaşına dair en kapsamlı anılar onun yazdıklarıdır. anıları normalde 8-9 cilt derler. öldükten sonra oğlu bu anıları ilhan selçuk'a verir. o da kendi kafasına göre zararlı gördüğü her şeyi çıkarır. kitabı yüzbaşı selahattin'in romanı adıyla, iki cilt olarak basar. ilk cilt çok iyidir. savaş öncesi ve ırak cephesinin kompozisyonu müthiştir. sonra cümleler kopmaya başlar yavaş yavaş. bölük pörçükleşir, kurtuluş savaşı yılları ise tamamen can sıkıcıdır. anlatılan hemen hiçbir şeyin anlamı yoktur. ne ermenilere, ne teşkilatı mahsusa'ya, ne de kurtuluş savaşına dair bir kelam yoktur. ilhan selçuk kafasına göre kesip biçtiği için koskoca, ciltler dolusu anıyı mahvetmiştir. bu adamın darbeci hevesliliği bile bu anılara yaptıkları yanında hiçtir. çünkü koskoca bir kültür hazinesini yok etmiştir. yorgun savaşçı'yı kemal tahir bu anıların yayınlamasından sonra mı yazdı, bilmiyorum. ama kitabın bandırma bölümünden sonra cehennem yüzbaşı, selahattin ile beraber bekir sami bey'in karargahındadır. karargah dediysem bir albay bekir sami, yüzbaşı selahattin ve cemil, teğmen faruk. erat sayısı sıfır. çünkü hepsi firar, ipini koparan, fırsatı bulan tüymüş. sadece gidecek hiçbir yeri olmayan, körağa şaban gibiler orduda. üstelik bu firar müessesi sakarya savaşı'nda daha feci boyutlara ulaşıştır. ellibin türk askeri, yunan askerinden korkarak kaçmıştır. işte selahattin'i görünce yorgun savaşçı'da, eski bir dostu bulmuş gibi oldum. kitapta anlatılan hikaye, ilhan selçuk'un kesip attığı bölümlerdi. o da olunca daha bir eğlenceli, yer yer hüzünlü oldu kitap. üstelik bir doktor vardır, istanbul'lu, zamanında ittihatçıların memleketi batıracağını sezdiği için onlardan ayrılmış, buna rağmen halil paşa'yı evinde saklayan birisidir. onun tahlilleri çok orjinaldir. tüm savaşı, halkın halini, ittihatçıları çok iyi tahlil eder. tahlilleri kendi başına ders niteliğindedir. tıpkı kurt kanunu'nda, kara kemal'in eski çocukluk arkadaşının evine sakladığındaki yaptığı tahliler gibi.

kemal tahir okumayan, kurtuluş savaşı öncesi ve sonrasını konuşmasın, yazmasın. 12 eylül yönetimi, yorgun savaşçı'nın filmini boşuna yaktırmadı. düşününki yorgun savaşçı'dan gele gele şu çılgın türkler seviyesine gelinmiş. daha da mükemmelleşeceğine dibe inilmiş. bilmez mi yazarı gerçeği, elbet bilir. ama onun niyeti o değil!(nazım hikmet-piraye-kemal tahir)

7 Eylül 2009 Pazartesi

dayanaksızlar

emrah, kardeşi gülcan ve annesi ile mutlu, mesut ve bahtiyar bir hayat sürmektedir. amcası berkut, hergün onlara yiyecek getiriyor ve emrah ile gülcan'a dondurma alıp dışarı çıkmalarını sağlamaktadır.

bir gün emrah elinde dondurma, kahvede okey oynarken bir köpek masaya yanaşır ve havhavlamaya* başlar. önce bir şey anlayamaz. arkadaşları pis pis sırıtarak konuşurlar;

"emrah, bu köpek sana bir şeyler anlatmaya çalışıyor, anlarsın ya, ehi ehi!"

emrah o kadar saf ve temiz yüreklidir ki yine bir şey anlayamaz. okey oynarken dondurmasını yalamaya devam eder ve gömleğine dondurmayı düşürür. mahvolmuştur bembeyaz gömlek. biricik ayşe teyzesi sırtında çamaşır makinası ile kahveye gelip kendisini rezil etmeden önce hemen eve gider. gömleğini değiştirmek için eve girdiğinde annesinin yatak odasından sesler duyar. anahtar deliğinden içeriye baktığında amcası olacak adamın bir grup çinliyle beraber annesine ders verdiğini görür. ama anahtar deliği küçük olduğundan dolayı çinlilerin annesine kung fu öğrettiğini sanır. annesinin namusunu korumak için çin'den adam getirten amcasına ise müteşekkirdir.

akşam olunca olayı amcasına anlatır. amcası önce şaşırır. ancak işi bozuntuya vermez ve der ki;

"evlat, merak etme, annen kamasutra öğreniyor. bu yeni bir dövüş tekniği. çok etkili ve zevklidir! baban gittiğinden beri annenin başına çok iş geldi, çok yokluk çekti, açlık, darlık gördünüz. ama artık bu sayede daha çok para kazanacak, sen özel okullarda okuyacaksın, bando takımlarında askerlik yapacaksın, emrah bey diyecekler sana!"

amcasının sesindeki coşku tavan yapmıştır ve emrah büyük adam olacağının huzuru ile neşe içerisinde biricik kardeşi gülcan'ın odasına girer. o gün başından geçenleri anlatmaya başlar;

"gülcan, kardeşim, ohh, bitti bu yoksulluk, amcam söyledi, yaşasın! annemiz kamasutra öğreniyor gülcan."

gülcan cevap verir;

"w a q. o kart orospu bile kamasutrayı öğrendiğine göre benim hemen taocu seksi öğrenmem lazım!"

emrah'ın nihayet aklı başına gelmiştir. büyük bir hışımla annesi ile konuşmaya gider. kapısını tekmeleyip açtığında çok acayip görüntülerle karşılaşır. elinde ise ekmek bıçağı tutmaktadır. annesi korkarak haykırır;

"emrah dur, anlatabilirim, bu adamlardan biri senin baban!"

ve film biter. dayanaksızlar adlı filmimiz süpriz sonla bitmiştir!

* (köpekçe) emrah, koş ananı çiziyorlar.

not: temel kalıp elbette ekşi sözlük.

(iğrençsin, gerisi önemli değil!!!)

3 Eylül 2009 Perşembe

zerdüşçülük

hemen herkes zerdüşt'ün zerdüştçülüğün peygamberi olduğunu bilir. tanrısı ise ahura mazda'dır. bu sebepten bu inanışa mazdacılık ve mazdeizm de denir. bilinen ilk tek tanrılı dindir.

zerdüşt tıpkı musa ve isa gibi bir karakter. yaşayıp yaşamadığı muamma. genel kanı yaşadığı yönünde. mö 660 ile 583 arasında yaşadığı düşünülüyor. yani yahudilerin babil esaretinden kurtuluş tarihlerine yakın bir zamanda yaşamış. yahudilerin tanrının karşısına şeytanı, ahiret inancını dinlerine koydukları tarih de bu tarih. yahudiler daha öncesinde ölümden sonraki yaşamı ve şeytanı bilmezlerdi. zerdüşt, ahuramazda’nın kendisine göründüğünü ve vohu mano isimli bir melekle vahiy indirdiğini ve hakikati yayma görevi verdiğini söyler.

neyse, zerdüşçülüğün de bir kutsal kitabı var. adı avesta. en önemli bölümünün adı ise vendidand. anlamı ise 'şeytana karşı koyma' imiş. yahudilik, hristiyanlık ve islamın amentüsünün bir çok konusu burada var. yani melekler, cinler, şeytan, cennet, cehennem hep burada yazıyor.

vendidad önemli, çünkü anlatılanlar ilginç. tanrının ahura mazda olduğunu yazmıştım. şeytanın adı ise ehrimen. bu inanış düalist bir yapıda. yani ikilik var. ikisinin de orduları var ve sürekli çarpışıyorlar. ahura mazda'nın ordusunda 6 komutan melek var;

vohu-mano yararlı hayvanlardan sorumlu, asha vahisht ateşten, şehriver madenlerden, sipendarmidh ise yeryüzünden. bu dört melek 3 büyük dindeki dört büyük melek gibi. ama adları elbette tutmuyor. geri kalan iki melek ise hurdad ve murdad. kur an'da adı geçen harut ile marut'a benziyor. bu ikisi su ve topraktan sorumlu.

bunların yanında daha bir çok melek var. yerdekiler zerdüşt'ün emrinde. göktekiler ise tanrı ahura mazda'nın. yer ve gök ayrımı sümerde de var. sümerde yer tanrılarına anunnaki, gök tanrılarına ise igigi deniliyor.

tabii ahura mazda'nın bu altılı yapısına ehrimen de altılı bir yapılı ile karşılık veriyor. yani altı şeytan ile. üçünün adı indra, serva ve nasatia aynı zamanda hint tanrıları. aynı şekilde hintlerde de iyi iran tanrıları kötü konumda duruyor. yani birbirlerini pek sevmiyorlar. neyse, ehrimen'in emri altında kötü cinler, div(dev)ler ve periler de var. anlayacağınız periler pek öyle iyi şeyler değil.

aralarındaki temel mesele ehrimen'in yerinde kalmak istememesi ve ahura mazda'nın makamında gözü olması. bu yüzden sürekli savaş halindeler. ahura mazda'nın göklerdeki tahtına yapılan her saldırı geri püskürtülür.

olayın ilgİnç yönlerinden birisi de yaratılış tabii. ahura mazda iyi bir şey mi yarattı, ehrimen boş durmaz ve hemen kötü bir şey yaratır. mesela ahura mazda pers ülkesini yaratır, ehrimen hemen karşılık verir ve devlerin yaptığı ırmak yılanını ve kışı yaratır. ahura mazda soğdların ülkesini yaratır, diğeri ise çekirgeleri, ahura mazda merv'i yaratır, ehrimen ise hemen sapkınlığı icat eder.

tabii ahura mazda'nın ilk peygamberi zerdüşt değil, yima adlı birisidir. ahura mazda bu çobana her şeyi öğretmiştir. yima, ahura mazda'dan yaratıkları çoğaltma, koruma ve kollama görevini alır. o zamanlar dünyada hastalık ve ölüm yoktur. ama en sonunda yaratıklar oldukça çoğalır ve ahura mazda'nın emri ile ülke üç kez genişler. bir süre sonra dünyaya büyük bir soğukun geleceği haber verilir ve yima büyük bir sığınak yapar. aynen nuh'un gemisinde olduğu gibi bu sığınağa her canlıdan numunelik bir tane alır. yani nuh tufanı yerine değişik bir 'toptan yok olma' hadisesi avesta'da da var.

elbette ehrimen boş durmaz ve en sonunda şeytanı dahhak bir yolunu bulup yima'yı öldürür. tabii öldürülmesinin nedeni artık iyice böbürlenmesidir. yima cezasını çekmiştir. yima'nın iran mitolojisinde önemli bir yeri olan cemşid olduğu tahmin ediliyor. dahhak ise bilindiği kadarı ile ünlü bir asurlu komutan. ama iranlılar bunu şeytan yapmış. tabii yima ölünce, dahhak ülkeye egemen olur ve en sonunda cemşid/yima'nın torunu feridun ülkeyi kurtarır ve dahhak'ı bir dağa hapseder.

zerdüştlüğe göre ölen iyi kişilerin ruhları göklere yükselir ve göklerdeki altı büyük meleğin önünden geçerek firdevs'e varır. bu arada, firdevs, paradise, cennet kelimeleri hep iran kökenlidir. cennet ile firdevs aynıdır. firdevs cenneti diye isim tamlaması olmaz.

kötü kişilerin ruhları ise yerin altındaki çukurlara, yani cehenneme gider. oradaki azaplar ülkesinde, şeytanların içinde, karanlıklarda kalır.neyse, zerdüşt'ten hiç bahsetmedim. ahura mazda, insanlara zerdüşt'ü gönderir ve onun yüreğini sevgi ile doldurur. zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını tanrısına hediye eder. ehrimen bu durumu kıskanır ve iyilerle savaşına başlar. gökten ateşler yağdırır, fırtınalar koparır ve iyilerle zerdüşt’ün soyuna yaşamı çekilmez bir hale getirir. savaş üçer binyıllık 4 evre halinde devam eder. ilk evrede aydıklıkta ahura mazda, karanlıkta ise ehrimen vardır. ilk evrenin sonunda ehrimen, ahura mazda'ya saldırır. ahura mazda onunla bir antlaşma yapar ve ahura vainya'yı okur. ehrimen büyük bir korkuya kapılır ve cehennem çukurlarına yuvarlanır. ikinci evreyi burada geçirir. bu dönemde ahura mazda evreni ve ölümsüz ruhlar ile gökyüzünü, yeryüzünü, bitkileri ve ilk öküzü ve ilk insanı yaratır. insanlara iki seçenek sunar. ya sonsuza kadar doğum öncesi hallerinde kalacaklardır, ya da ehrimen'e karşı mücadele edeceklerdir. insanlar mücadeleyi seçer(islamdaki kalu bela olayına benziyor). ehrimen boş durmaz ve 6 kötü şeytan ile maddi dünyayı yaratır. ikinci evrenin sonunda ilk kadının, yani fahişenin(yuhanna'nın vahyi'ndeki fahişe bu olsa gerek) kışkırtması ile ahura mazda'nın yarattığı dünyaya kötülük yayar. ilk insan ve öküzü öldürür. böylece ilk insandan metaller, ilk öküzden bitkiler ve hayvanlar oluşur. ehrimen maddi dünyaya egemen olur ama bu durum, ahura mazda'nın ona hazırladığı bir tuzaktır. çünkü ehrimen dünyaya hapsedilmiştir. son evrede zerdüşt doğar ve dünyayı ehrimen'den kurtarmaya çalışır. savaşın sonunda iyiler ve kötüler kesin olarak ayrılacak ve sonlu zamanımız, savaş öncesi durumuyla, yani sonsuzlukla birleşecektir.

inanışlarında yıldız ve güneş kültünün önemli bir rolü vardır. özellikle güneş, tanrı mithra ile özdeştirilir, ki kendisi önce tarım ve hayvancılığın koruyucusu iken zamanla ölülerin koruyucusu ve savaş tanrısı olmuştur. mithra kültü, zamanla roma askerleri arasında da hızla yayılır. hristiyanlığın roma'da kabulünden sonra, mithra'ya ait bir çok özellik isa'ya da verilmiştir. mesela doğum günü, yani noel.

zerdüşt soyut mesajlar verir. ulu, cisimsiz ve evrensel bir tanrının, ahura mazda'nın görkemini anlatır. kendisine perslerden başka inanan olmamasına rağmen(günümüzde 250.000 kişi kalmıştır) bu düalist yapı zamanla her tarafa yayıldı. zerdüşçülükte tapmak yoktur. yani ateşe tapmazlar. onlar dünyada bulunan elementlerin saf olduğuna ve ateşin tanrının ışığı ve bilgisi olduğuna inanırlar. çok fazla ritüelleri yoktur. iyi düşünce, iyi sözler ve iyi hareketlere odaklanırlar. bunun yanında dualar, ayinler ve kurban törenleri vardır. yoksullara cömert davranırlar, misafirperverdiler, toprağı sürmek, sığırlara bakmak erdemdir. köpekleri öldürmek büyük günahtır. zina kesin yasaktır. tapınaklarında ateşin yakıldığı yere kesinlikle güneşin ışığı girmez. cenaze törenleri ilginçtir. toprak kirlenmesin diye ölülerini gömmezler. açıkta bırakırlar ve akbabalar ile doğanın işinin bitirmesini beklerler. en sonunda kalan kemikleri ise depolarlar. ölü bedenere de kesinlikle dokunmazlar. dokunan kişi özel ayinlerle temizlenebilir.

2 Eylül 2009 Çarşamba

terminator: the sarah connor chronicles

yıl 1997. sarah coonor 35, john ise 16 yaşında. kıyamet gününü ikinci filmde ertelemişler. şimdilik sessiz ve sakin bir hayat sürüyorlar. bu arada sarah'ın bir sevgilisi var. normalde, üçüncü filmde de hatırlanacağı gibi sarah 29.08.1997'den hemen sonra ölmüştü. ama dizide öldürmüyorlar, hala yaşıyor.

neyse işte, sevgilisi ile ilişkilerini noktalama kararı alan sarah başka bir yere taşınır. sevgilisi kendisini neden terk ettiğini anlamadan polise sarah ve john'ın kaybolduğu haberini verir. yapılan bir kaç araştırmadan sonra bu iki kişinin, skynet'i bombalayan ve miles dyson'ı öldüren connor'lar olduğu anlaşılır. haber geleceğe anında olaşır ve cromartie adlı terminator 1997'ye yollanır. çünkü sarah ve john'ın yeni yerleştiği yer biliniyordur. ama gelecekti john connor boş durmaz ve cameron(sanırım james cameron'a bir gönderme) adlı bir t-800 kadın robotu kendisine yardım etmesi için 1997'ye yollar.
ve olaylar başlar. john'ın yeni okuluna cameron da başlar. cromartie'de öğretmen tipinde derse girer. yoklama yapmaya başlar ve john'ın adını okur. john "burda" der demez bacağına sakladığı silahı çıkarır ve ateşlemeye başlarken john kaçar, bir kısım kurşundan da onu cameron kurtarır. akabinde kovalamaca başlar. cameron onu ve sarah'ı bir banka kasasına sokar. john daha önce zaman makinasının parçalarını ayrı ayrı kasalara saklatırmıştır ve cameron bunlardan bir zaman makinası yapar. cromartie içeri girene kadar çoktan 2004'e ışınlanırlar. sarah'ın sevgilisi ve fbi ajanları ikisin de öldüğünü düşünür. cromartie ise sarah'ın elindeki bir silah sayesinde etleri metalden ayrılır ve o da 2004'e gelir. kafasını da kaybetmiştir ama 2004'de bunların hepsini telafi eder. o bir t-800 değildir. biraz daha değişik bir çeşit terminatordür.bu seviyeden sonra connor'lar ve cameron kaçmadan, adlarını değiştirerek yeni bir hayata başlarlar. john hala savaşa hazırlanıyordur. gelecekteki john ise 2004'e sürekli birilerini yollayarak savaş için gerekli tedbirleri almaya başlar. bu arada babası kyle'ı 1982'e yollarken amcasını da 2004'e yollar. derek; sarah, john ve cameron ile yaşamaya başlar. john'ın savaşa hazırlanma süreci devam etmektedir.
bu arada kıyamet 1997'de kopmasa bile süreç işlemeye devam etmektedir. miles dyson'ın yanında staj yapan bir çocuk 2004'de turk adını verdiği satranç oynayan bir bilgisayar programlar. programlayan kişiyi derek öldürür, ama programı kaçırırlar ve cathrine weaver adlı kızıl saçlı bir hatunun eline geçer. bu hatun bir t-1000 model terminatordur. yani civa kadın!
kadın elbette benzediği kişinin yerine geçmiştir. benzediği kişi ise kocası ile bir helikopter kazasında ölmüştür! kızı savannah ise hala sağdır. neyse, weaver programı alır ve en zeki insanların yardımı ile skynet'i geliştirmeye çalışır. bu arada john ve ekibinin başına değişik olmayan bir şeyler gelir. yani dizi uzasın diye bilinen gelişmeler işte. yazmaya bile deymez olaylar. ama cameron'ın, bir robot olmasına rağmen john connor'a aşkı görülebiliyor. belkide gelecekteki john onu öyle programlamış! bu arada gelecekte john, filmlerdeki gibi değil. çok içine kapanık, tek başına çalışıyor ve emirler veriyor. kendisine robotlardan bir bölük kurmuş ve insanlardan çok onlara güveniyor. işte bu cameron'da en yakın mesai arkadaşı!
ve dizinin ikinci sezonunun sonunda gerçek anlaşılır. kadın, yani weaver, yani t-1000, gelecekteki john connor ile antlaşma yapmış ve 2004'e gelerek skynet'e rakip bir düşünebilen program geliştirmiştir. bunun vücudu olarak da daha önce önceki bölümlerde cameron tarafından etkisiz hale getirilen cromartie'yi kullanmaktadır. artık bu programın adı john henry'dir.bu esnada, miles dyson'ın oğlu 3 aydır kayıptır ve başka bir düşünebilen program, john henry'yi ve savannah'ı ve connorgilleri öldürmeye çalışmaktadır. ancak o anda, connor'lar, weaver'ın kendileri için çalıştığından habersizdirler ve en sonunda john henry'den haberleri olur. bunu skynet sanırlar ve weaver ile görüşmek için mekana gelirler. hepsi aynı anda buluştuğunda rakip sistem şirkete saldırır. weaver, connorgilleri t-1000 olduğunu da göstererek kurtarır. sarah tuzağa düştüğünü sanır. ama weaver bunları aceleyle bunları john henry'nin yanına götürür. oysa cameron'ı, john henry'yi yok etsin diye çoktan zemin kata yollamışlardır. connorgiller ve weaver zemin kata indiklerinde cameron'ın çipinin çıkarıldığını ve john henry'nin kaybolduğu görürler. weaver onlara john henry'nin geleceğe gittiğini söyler. zaman makinası hala çalışmaktadır ve john connor'ı geleceğe davet eder. sarah gelmek istemez.john connor gözlerini açtığında artık 2027'de savaş zamanındadır. insanların geldiğini görünce weaver civa formunu alır ve kaybolur. john tek başına kalır. o esnada derek reese, yani amcası görülür(derek 2004'te öldürülmüştür). derek'in arkasından ise bir lider gibi hareket eden kyle reese görülür. hiç kimse john connor diye birini tanımamaktadır.
terminator: the sarah connor chronicles ikinci sezon böylece biter. dizinin en müthiş yerinde de reytingler yüzünden sonlandırıldığı açıklanır. dizi bitmiştir. geçmiş olsun!

şimdi beim anladığım geleceğe geçelim. john connor 2004'te geleceğe gider. yani 2011'de kopacak kıyametten çok sonraya. doğal olarak saldırı çok etkili olmalıydı. ama bence sarah burada başka bir yola saptı ve henüz daha küçük yaşta bir çocuk olan kyle'ı ve derek'i john gibi yetiştirmeye başladı. yani onları yaklaşan savaş öncesi iyice yetiştirdi ve vadesi gelince kanserden öldü!

gelecek john'ın weaver ile gitmesi yüzünden tamamen değişmiştir. john connor'ın savaşın kaderini kesin bir şekilde değiştirmek için geçmişte ürettiği düşünebilen program ise(john henry) de geleceğe gitti. ama onun gittiği gelecek, connor'dan önce geleceğe gittiği için connor'lı olan gelecektir. oysa weaver ve connor'ın gittiği gelecekte connor yok. bence john henry zaman içinde kayboldu, bir daha bulunamayacak(ahahah, saçma oldu, ama zaman-mekan vs zor işler!) bu süreç içinde elbette savannah'da büyüdü. john henry ile sohbetleri hoş ve doyumsuzdu. belkide john henry, savannahlı bir geleceğe gitti. artık savaşın komutanı savannah!

peki john henry'nin "kardeşim" dediği programı üreten kim? sanırım miles dyson'ın oğlu. büyük ihtimal connorgillerden intikam almak için, babasından kalan notları bularak programı işler hale getirdi.

umarım diziyi tekrar yayına sokarlar. bu şekilde kalması büyük haksızlık. lost'tan sonra izlenebilecek tek dizinin reyting gibi bir nedenle ortadan kaldırılması saçma olur. çünkü dizinin konusu t-3 ve cristian bale'e rağmen t-4'ten daha iyi ve güzel.

1 Eylül 2009 Salı

terminator salvation

geldik yeni seriye, yani savaşa. Filmi McG diye bir herif yönetmiş. tanımam etmem, herhangi bir filmine rastladığımı da hatırlamıyorum. connor rolünde ise cristian bale var. oldukça iyi bir tercih. bir diziyi andıran filmi kurtarmış.

serinin üçüncü filminde savaşın başlangıcı, yani makinaların saldırısı ve connor'ın lider olarak ortaya çıkması anlatılıyordu. üçüncü filmde savaştan bir bölüm gösteriliyor. yıl 2027 olmuş. her taraf toz toprak, şehir diye kalan şeyler yıkıntıdan başka bir şey değil, insanlar yıkılmış binalarda, fareler gibi saklanarak, fırsatını bulursa makinaları yoketmeye çalışarak yaşıyor. bunlardan birisi de kyle reese'dir. koskoca los angeles ondan soruluyor! makinaların ölüm listesinde garip bir şekilde bir numaraya yükselince insanların savaş karargahında durum şaşkınlıkla karşılanır. iki numarada ise elbette john connor vardır.makinalara karşı savaşan sadece connor değildir. bir rus denizaltısı içinde, atlantik'te, derinlerde bir savaş konseyi olayı götürüyor. makinalar yüzemeyeceği için dalgıç terminator sorunları yok. ama bombalanmaya karşı güvenlik için yerlerini pek belli etmiyorlar. işte skynet, bunların yerini bulmak için bir plan yapar ve makinaları tamamen susturan bir sinyalin insanların eline geçmesini sağlarlar. böylece yapılacak yayınla makinalar önemli gördükleri herkesin yerini tespit edip, onları yokedebileceklerdir. connor anasının günlüklerinde olaya dair bir emare arar, ama bulamaz. zaten sürekli annesinin doldurduğu kasetleri dinliyor, hamile karısı kate ile vakit geçiriyordur!
makinaların bir sinyal ile yokedilmesi planına önce taraftar olur ve takımı ile beraber uygulamasını da yapar. ama son anda, marcus adında, savaştan önce idam edilmiş ve vücudunu tıp bilimine armağan etmiş ve sonuçta yarı makina, yarı insana(ama kalbi var) güvenerek, skynet'in merkezlerinden birine yapılacak saldırıda insanlığın yok olacağını söylerek, kendisini seven birliklere saldırıyı durdurmalarını söyler. denizaltı komutanlığı ise ısrarla saldırması taraftarıdır. sonunda sinyalin bir tuzak olduğu anlaşılır. makinalar denizaltı komutanlığını yok eder.connor ise insanlığı ve kendisini kurtarmak için kyle'in peşinden gider. kyle daha tıfıl bir çocuktur. direnişçilere katılamamanın üzüntüsünü yaşamaktadır! oğlu olduğundan habersiz(!) bir şekilde müthiş bir connor hayranıdır. los angeles'da küçük bir kız çocuğu ile beraber yaşarken marcus ile tanışır. ondan yeni bir kaç taktik öğrenir. ama en sonunda yakalanır. skynet'in merkezlerinden birisine gönderilir. bu bir fabrikadır ve t-800'ler ilk kez seri üretime geçmiştir. en sonunda oğlu john ve yarı insan yarı robot marcus'un büyük fedakarlıkları ile kurtarılır. kurtarılma sahnesinde hem de arnold'lı t-800'ler de görülür. sanırım bilgisayar teknolojisi ile işi kotarmışlar. ama terminator demek, arnold demek olduğu için güzel olmuş. t-800'ün o kaskatı ve dondurucu soğukluktaki yüz ifadesi ile hiç acımadan, yüzünde bir tiksinti ifadesi bile oluşmadan öldüren makinalarının üretimini de görmüş olduk.connor ile t-800 kapışması neticesinde makina yokedilir, ama connor kalbinin yakınlarından bir yerde feci bir yara almıştır. t-800, üzerine eriyik halde kızgın meta döküldüğü için kızarmış parmakları ile onun yüzünün sol tarafını boydan boya mahvetmiştir. ama kyle kurtarılmıştır ve t-800'ün yakıt hücreleri nükleer silah olduğundan dolayı, skynet'in o merkezi yokedilmiştir.
connor'ın yarası ağırdır ve ölmek üzereyken markus devreye girer. kemik yerine metal aksam taşısa bile kalbi hala çok sağlamdır ve kendisini connor için feda eder. ona kalbini verir. kıyamet gününden önce kardeşini öldürdüğü için ölüme mahkum edilmiştir. kendisine verilen ikinci şansı iyi değerlendirmiş ve iyi bir şekilde ölmüştür. john connor'ın biricik eşi kate ise gözyaşlarına hakim olamaz.

film genel anlamda kötü. sanki herhangi bir dizinin herhangi bir bölümü gibi çekilmiş. yeni serinin bol miktarda savaş içermesini, insanlarla makinalar arasında şiddetli savaş sahneleri bekliyordum ama pek bir şey çıkmadı. üstelik insanlar her şeye rağmen oldukça bencil davranmaya devam ediyor ve savaşçılar hariç genelde sülük gibi yaşıyorlar. ayrıca connor'ın çocukken bankamatik soymasının nedeni de anlaşıldı. skynet'in o tesisine girerken şifreyi kolayca kırdı. guns n roses'dan you could be mine'nı duymak yine hoştu. connor bir anda çocukluğu döndü! aslında john connor 3 farklı gerçeklik yaşıyor. biz sadece birincisini izliyoruz. geçmiş her değiştiğinde olay akışı devam ediyor görünse bile şimdiden toplamda 3 farklı john connor hayatı oluştu bile. bunu skynet bile kontrol edemiyor. neyse, en azından savaş tüm şiddeti ile devam ediyor.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.