heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

28 Şubat 2009 Cumartesi

beckhamhead!

david beckham saçlarını bu şekil yaptırdığından beri bir sürü erkek saçlarını böyle yapar oldu. önceden de yapan var mı, bilmiyorum. ama bir benzeri mohikan stili. mohikanlar gerçekten öyle mi traş ederlerdi kafalarını onu da bilmiyorum. ama günümüz yeni yetme oğlanların neden böyle bir saç stiline sahip olduklarına dair bir teorim var elbette.

uzun lafın kısası; ben bu tip kafalara tabiri caiz ise yarrak kafalı diyorum. erkekliklerini bir şekilde ispat edememiş kişiler, penislerini de ulu orta sergileyemedikleri için, saçlarını jöleye bulayıp penislerinin ne kadar sert ve her daim dimdik olduklarına dair karşı cinse mesaj veriyorlar. ee, her an görev başında olmak lazım!

26 Şubat 2009 Perşembe

tanrı, şeytan ve herşey hakkında


bu yazdıklarım tamamen varsayımdır. şeytan ile tanrının aynı şey olduğuna dair bir düşüncedir. yazdıklarımda burak eldem ve zecharia sitchin'den okuduklarım da önemli bir yer tutar. umarım ilginizi çeker;

şimdi herşeyin başlangıcı sümer'lerdir. bu 12'li panteon(tanrılar meclisi) da insanlığa sümer'den mirastır. neyse; sümer'ler bu 12 tanrıyı gökyüzündeki 12 güneş sistemi nesnesi ile betimlerler. ve 12. güneş sistemi üyesi baştan nibiru, daha sonra marduk adıyla anılacak olan, yörüngesi 3661 dünya yılı olan gezegendir. bu kadim metinlerde belirtilir. yani böyle bir gezegen sümer, babil ve bir çok eski uygarlığa göre vardır. ne zaman döneceği önemli değil. önemli olan var olması. zaten bence tek tanrı din hikayesi tam burada başlıyor.

ibrahim'in islam kaynaklarına göre tanrıyı bulma hikayesini bilirsiniz. önce aya(sin yani. ayrıca sin kültünün/tapınımının olduğu uruk'da doğmuştur) tapar. ama ay gündüz yok olur ve o "bu benim tanrım olamaz" der. sonra güneşe(yani şamaş, sin(ay tanrısı) in oğlu) tapar ve gece güneş kaybolur. "bu da benim tanrım olamaz" der. akabinde hiç görülmeyen bir tanrıya tapmaya karar verir. işin ilginç noktası burada başlıyor zaten. o zamanlar böyle görülmeyen bir tanrı fikri vardır ve bu da işte bu 12. gezegendir. 3661 yıllık dönüşünden dolayı her zaman görülmez ve bence ibrahim kendisine bunu tanrı olarak alıp o'na tapar. zamanla önce ailesi, sonra kabilesi ve daha sonra insanlığın yarısı ibrahim'in tanrısına tapmaya başlayacaktır.

neyse, şeytan kavramının çıkışının yahudilerin babil esaretinden kurtuluşu ile ortaya çıktığını bilirsiniz. babil'i ele geçiren pers'lerin dininde iyi ile kötünün savaşı vardır(zerdüşçülük). bunu öğrenen yahudi bilginler, tüm tevrat'ı sümer ve babil mit/efsanelerinden yazdıkları gibi, şeytanı da pers'lerden alırlar. ama şeytan olarak adlandıracakları bir şeye ihiyaçları vardır. burada devreye babil nefretleri girer ve onun en büyük tanrısı marduk'u şeytan olarak nitelerler. yani simgesi nibiru/marduk olan, o 3661 yıllık gezegenin tanrısı. bence tek tanrılı dinlerin tanrı ile şeytanı aynı. çünkü ikisinin de simgesi aynı gezegen.

şeytanın 666 olan sayısı da aslında burak eldem'e göre saçmalık. babil'ler, marduk için, 60 tabanlı özel bir sayı sistemi oluşturmuşlar ve marduk'u bu 60 tabanlı sistemede kabaca (iii) şeklinde betimlemişlerdir. yani 10'lu tabanda 111 nasıl böyle yazılıyorsa 60 tabanlı 3661 de (iii) şeklinde yazılmaktadır. hem zaten yuhanna, bu bilginin sadece bilenler tarafından bilindiğini söyler.

işin tüm sırrı aslında ibrahim'in islam kaynaklarında geçen bu hikayesinde saklı. o zamanki ortadoğu toplumlarını öyle 'görünmeyen, heykeli olmayan' tanrılara tapan insanlar olarak düşünmek imkansızdır ve ibrahim tüm tanrıların babası olan tanrı anu'ya tapmaya başlamıştır(daha sonra marduk darbe yaparak en büyük tanrı olur ve anu'nun özelliklerini kendisine bağlar).

force sizi korusun!

"seçti anakin karanlık tarafı
ağlattı evrenin anasını
almak istersen ille de bir jediyı örnek
efendi jedilar da var bulursun bir çok seçenek"

piri reis haritası


hava soğuğunca aklıma geldi. piri reis haritası'nın ilginç yönlerinden bahsedeyim sizi.

birinci ilginç nokta antartika meselesi. bu harita antartika'nın buzulsuz, yani salt kara sınırlarını gösterir. günümüzde ancak uzaydan bu sınırlar tespit edilebiliyor. yani piri reis zamanında ya antartika'da buzul yoktu, ya da gezegendeki son gemiye binip uzaya gitmiş ve haritayı çıkarıp geri gelmişti! işin aslı, sanırım bu harita milattan binlerce yıl önce, son buzul çağından bile önce çizildi.

şimdi ikinci önemli noktaya gelince;

haritaya dikkatlice bakarsanız güney amerika'nın kuzey doğusunda, kırmızı renkte, iki tane irice ada görürsünüz. bu adalar artık günümüzde yok(belki biri küba'dır). ilginç değil mi? belki piri reis zamanında vardır!

uzun lafın kısası; bu iki adanın atlantis olduğunu iddia edenler var. haritanın da atlantis'den kalma olduğunu söylüyorlar. piri reis benim hatırladığım italyan asıllıydı. bu haritaları bulması ve benzerini yapması çok zamanını almamıştır herhalde.

veya almıştır, bana ne!

bir ara size vadedilmiş topraklardan olan 'la merica' dan da bahsederim. amerika durup dururken keşfedilmedi.

25 Şubat 2009 Çarşamba

atlantis

google, atlantis'in yerini de bulmuş! "eyvah" diyorum yavaş yavaş. nereye odaklanacağını bilirse bu uydular, porno dergilerdeki parmak izlerimi bile bulacaklar. neyse, konumuz atlantis;

atlantis olarak bahsedilen yer, atlantik'te bir yer olarak aranır durur. mu ile alakası yoktur. mu büyük okyanus'da. amerika kıtasında yaşayan mayalar ve aztekler ile mısırlıların ve yunan uygarlıklarının hemen hemen aynı anda başladığı düşünülürse ve birbirine benzer birçok şey buldukları bilindiği zaman bu önerme çok mantıklı bir hale geliyor. şöyle ki:

- tüm ilk çağ uygarlıklarında piramitler vardır. japonya'dan, güney amerika 'a kadar her yerde.

- tüm ilkçağ uygarlıklarında ve günümüzde de altın değerlidir. bu değişmez. bir tane bile uygarlık altını önemsiz olarak görmemiştir.

- tüm ilkçağ uygarlıklarında aynı takvimler kullanılıyordu. yani 365 günlük güneş takvimi.

- tüm ilkçağ uygarlıkları büyük doğal afetlerden bahseder. bu afetler tevrata bile girmiştir. platoon'un bahsettiği atlantis'in batışı, belki de tufan hikayesininin değişik bir versiyonudur.

- tüm ilkçağ uygarlıkları gökyüzünü gözlemlemiştir. modern insanın 1920'lerde bulabildiği pluton'u onlar biliyordu.

- tüm ilkçağ uygarlıkları benzer tanrı/tanrıçalara tapıyorlardı.

- tüm ilkçağ uygarlıklarının çıraklık ve kalfalık dönemi yoktur. birden bire, mükemmel binalar, 4 kıtada birden yükselmeye başlamıştı.

tüm bunlardan yola çıkarsak eğer; atlantik okyanusunun dibinde çok eski bir uygarlık vardır. büyük bir felaket neticesinde bu uygarlık batmış, insanları 4 kıtaya doğru kaçmış ve bilinen tüm eski çağ medeniyetlerini aynı anda başlattıklarını düşünebiliriz.

veya düşünmeyebiliriz!

23 Şubat 2009 Pazartesi

lost!!!

"bekle, bekle" diyordum kendi kendime. kafama sokayım, beklesene işte.

1- faraday'ın annesi olacak bayan hawking, faraday'a bombayı gösteren o sarışın kadın sanırım.

2- jack'in büyükbabası feci şekilde sawyer'a benziyor. o büyükbaba ileriki bölümlerde yine ortaya çıkacak herhalde.

3- black smoth'ın ini artık biliniyor. oraya yine birileri girecek.

4- daniel faraday sübyencinin biri. dharma adına çalışırken o kızılın çocukluğu ile karşılaşmış, onu sevmiş, uyarmış! ama kısır döngü bu. kızıl yine adaya geri geliyor.

5- adaya dair hiç kimsenin hiçbir bilgisi olduğuna inanmıyorum. herkesin biraz bilgisi var. o bilgileri diğerleriyle paylaşmıyorlar.

6- bence penny öldü. (ölmemiş, alçak senaristler!)

7- linus'ı ilk gördüklerinde öldürmeliydiler. ne pislik herif bu!

8- locke'a bak ya. kendini zorla lider yaptırdı. richard'ın o tüm çabası o kısacık konuşmaymış meğer. locke'ın ada için önem taşıdığına inanmıyorum.

en güzel on dövüş/düello sahnesi

seyrettiğim en güzel 10 dövüş sahnesini yazayım. dövüşten kastım düello ve yumruk yumruğa sahneleridir. kıstasım ilk defa o filmlerde kullanılması, başka bir filmde benzerini gördüğünüzde hemen aklınıza o sahnelerin gelmesidir;

10- sergio leone nin spagetti western üçlemesi:

yani; a fistful of dolars, for a few dollars more ve the good the bad and the ugly. bu filmlerdeki düello sahnelerinin her biri bir şahesedir. a fistful of dollars'da lee van chief'in sahnesi güzeldir. kendisi ödül avcısıdır. hasmı ile belirli bir mesafede düelloya tutuşur. hasmı başlar tetiğe basmaya. ama silahının menzili lee amcamı öldürmeye yetmez. o ise silahının ucuna yeni bir namlu takar. gayet rahat bir şekilde nişan alır ve banggg! hasmı artık yerdedir. sahnenin benzerini back to future 3'de görürüz. dr brown'un türbünlüğü tüfeğini hatırlayın. 250 metreden bile o kafayı indirir.

for a few dollars more'da ise eastwood'un o meşhur soba kapağı sahnesi vardır. hasmı kimsenin bir tüfekten daha hızlı olamayacağını söyler. clint amcam ise kalbini kurşundan korumak için soba demirini iple bağlar ve kalbinin üstünü örtecek şekilde boynundan geçirip giyisilerinin altında saklar. hasmı tetiğe basar. eastwood kurşunun etkisi ile resmen havada uçar ve geriye düşer. hasmı gülerek yanına gelir. eastwood'un o meşhur bakışı ve bangg! sahnenin benzerini yine back to future 3'de marty kullanır. zaten bu filmin 1930'lar versiyonunda bruce willis oynamıştır.

the good the bad and the ugly'de ise o müthiş, görebileceğiniz en güzel düello sahnesi vardır. iyi, kötü ve çirkin, 4 torba altın para için düelloya tutuşur. siz ekranda ilk kez izlerken kendinizi onların yerini koyarsınız ve hangisine ateş edeceğinizi düşünürsünüz. filmde de çirkin aynı haltı yer. oysa van chief ve eastwood kime ateş edileceğini biliyordur!

9- star wars:

şimdi canlar star wars'da herkesin beğendiği bir ışın kılıcı sahnesi vardır. benim ilk tercihin episode 3'de, obi van kenobi ile anakin skywalker'ın mustafar gezegenindeki sahnesidir. genç skywalker artık darth vader olmuştur ve ustası ile kapışır. ölümüne bir dövüş başlar. obi van hasmına hiç acımaz. onu öldürmekten beter eder, yerlerde süründürür, tabiri caiz ise ağzına sıçar. anakin bok gibi ortada kalmış, kolları ve bacakları gitmiş, cayır cayır yanmaktadır. artık bebek yüzlü biri değildir. bence anakin bu dövüşten sonra gerçekten darth vader olmuştur.

episode 5'de ise luke'un babası ile, yani darth vader ile kapıştığı sahne de müthiştir. luke sonunda elini kaybeder. ama darth vader yapacağını yapar ve son sözünü de söyler;

"sen benim oğlumsun!"

8- karate kid:

bay miyagi'nin hatırına girdi bu film. elbette turnuvanın final sahnesi. tuna kuşu hareketi. artık ancak tek ayağı üzerinde durabilen çocuğumuz kartal gibi kanatlarını açar. bir ayağı yerde, diğer ayağı göktedir! kendine yaklaşan hasmına yerde olan ayağı ile geçirir. sadece bu sahnesi ile listeye girebilirdi zaten. başka bir numarası yok. gerçi çocukken defalarca denemişliğimiz vardır. herkes bildiği için hiçbir işe yaramaz bir numaradır. neyse, ben arabayı parlatmaya gideyim!



7- saving private ryan:


filmde hatırlarsınız, bir kapışma sahnesi vardır. bir almanı esir alırlar, esirin sempatik hareketleri yüzünden onu severler ve sonra bırakırlar. daha sonra savaş tekrar başlar ve manganın amerikalı yahudi askeri ile bu alman bir binanın merdivenlerinde bıçakla kapışırlar. uzun süren mücadeleden sonra yahudi asker altta kalır. alman asker, bıçağı yahudinin kalbine doğru yaklaştırmaya başlar. yahudi "duralım duralım!" der, alman askeri ise işinin bilincinde olarak, olanca gücü ile yavaş yavaş bıçağı onun kalbine sokarken lafını söyler;

"hayır, bitirelim!"



6- barry lydon:

stanley kubrick'in bu filmindeki düello sahneleri inanılmaz güzel. ama en güzeli son düello sahnesi. barry ile üvey oğlu arasında olan. üvey oğlu inanılmaz hınçlanmıştır ve barry'e meydan okur. üvey baba karşısına çıkar. aralarında 5 metre bile fark yoktur ve çocuk o kadar çok heyecanlanır ki eli ayağı birbirine girer. yüzü terden sırılsıklam olur. müthiş şekilde ölmekten korkuyordur. ilk o ateş edecektir. ama daha nişan almadan silah patlar ve kurşun barry'ye isabet etmez. oğlan şaşırır, iyice telaşlanır. öleceğini anlar ve tir tir titremeye başlar. sıra barry'ye gelir. ama barry bilerek kurşunu boşa sıkar. çünkü çocuğunun silahı kazara ateş aldığı için ona bir şans daha vermek ister. bu sefer çocuk biraz sakinleşir. silahını doğrultur ve barry'yi bacağından vurur.

filmin geri kalanı o sahneden sonra önemsizdir. çocuğun oyunculuğu olağanüstüydü. genç bir delikanlının hayata karşı tüm acemiliği yanında artık iyice görmüş geçirmiş olan barry'nin duruşu, sakinliği her şeyi açıklar nitelikteydi. ama aptallık baki kalıyor işte.

5- rocky:

dövüş/düello incelemesi yapıyorsam bir boks filmini bu listeye koymalıydım. gerçi raging bull'da, la motta'nın, sugar ray ile son kapışması da enfes. ama boks filmi denilince akla daima rocky gelir. balboa'nın bir çok kapışma sahnesi arasında bence en güzeli, apollo creed ile yaptığı son maç. ivan drago ile kara boğa maçları da güzel. ama apollo ile ilk maçın rövanşı en iyisi. rakibini yormak için tüm yumrukları yer. artık yüzü çarşamba pazarına dönmüştür. gözü kapanmak üzeredir. ama pes etmez. rakibi de iyice yorulmuştur ve sazı eline alır. saydırdırça saydırır, yumruk üstüne yumruk atar ve en sonunda apollo'yu düşürür. ama kendisi de düşer. kalkmasını da bilir. apollo ise kalkamamıştır. salon çıldırmıştır, mick kendinden geçmiştir, edrıyın ise hala daha sevdiği adamın boks yapmasına karşıdır!

filmin sonunda rocky in ağzından tek bir söz çıkar;

"edriyınnn, edriyınn!!"

elbette adrian'nın da ağzından tek bir söz çıkar;

"raki, raakii!!!"

böylece filmimiz biter. ama raging bull'u mu anlatsaydım. hmm, son maçında sugar ray ile karşılaşan jake'in tek bir amacı vardır: devrilmemek. sugar ray, jake'i anasından doğduğuna pişman edene kadar döver. jake'de yüz falan kalmamıştır. yüzünün her bir santimetrekaresi şişmiştir. ama jake hala daha bağırmaya devam etmektedir;

"ben seni devirdim, sen beni deviremedin!"

4- the matrix:

2 ve 3üncü filmlerdeki dövüş sahnelerini direkt olarak es geçiyorum. geriye birinci filmdeki iki sahne kalıyor; neo ile morpheus kapışması ve neo ve agent smith'in metro istasyonundaki kapışması. ilk sahne de iyi. ama metro istasyonu kesinlikle bir numara.

trinity ışınlandıktan sonra smiht ile neo başbaşa kalır. silahlarını çekmek için hazırlanırlar. tam o sırada, istasyonda rüzgar dahi yokken aralarından bir gazete parçası geçer. kovboy filmlerine güzel bir gönderme. ve silahlar çekilir. şarjörler bitene kadar, silahları birbirlerinin kafasına dayayana kadar basarlar tetiğe.

"kurşununuz bitti bay anderson!"

"senin de!"

tekme tokat birbirlerine girerler. o özel hareketle neo, smith'in boğazına parmaklarını geçirir. smith'in o andaki halini hatırlayan hatırlar. dili dışarı çıkmıştır. güzeldi, dövüşlerimde de denemişimdir. ama ben yapınca pek etkili olmadı! neyse, birbirlerini feci şekilde hırpalarlar. bokstan uzak doğu dövüş sporlarına kadar tüm teknikler uygulanır. özellikle smith'in neo'yu bir kolona yapıştırıp karnını yumrukladığı sahne vardır. inanılmaz güzellikteydi. smith'in yumruklarının hızı yanında neo'un vücudunun hareketsizliği çok güzeldi.

en sonunda raylara düşerler. smith, bay anderson'ı boynundan kavrar. bay anderson'ın ölümünün sesi duyulur, tren gitgide yaklaşır ve neo o artık klasik haline gelmiş hamlesini yapıp raylardan uçarcasına tavana sıçrar ve smith'i tavana yapıştır. yere neo dimdik iner. ters bir takla ile raylardan kurtulur. tren smith'e çarpar. neo çıkışa yönelir. trenden smith iner ve trinity'nin sözleri duyulur;

"run neo run!"

3- a clockwork orange:

bir stanley kubrick şaheseri daha. dövüşler aslında karşılıklı değil. zaten işin güzelliği burada. bu filmi izleyen hangi insan evladı singin in the rain ile birini dövmek istemez ki?

i'm singin in the rain (çatt!)
just singin in the rain (kütt!)

filmde şiddetin en alasını görürsünüz. dilenci, alex'in annesi, gardiyan, doktorlar yani herkes kötüdür. bu kadar berbat bir dünyada bir tek alex'mi iyi olmak zorundadır? kötülük mü doğuştandır, yoksa iyilik mi? iyilik için çaba harcamak gerekiyorsa eğer, kötülük için ne yapmak gerekir? hiç bir şey. kendin ol yeter!

neyse, alex'in o entelektüel kadının evine girdiği ve grup elemanları tarafından satıldığı sahne vardır. kadının evine girer, onu kızdırır ve kocaman penisle acayip matrak bir eğlencenin içine dalar. eğlencenin sonunda kadını oral yoldan müthiş bir şekilde tatmin eder!

ama o yazar ile karısının evine girdiği sahne var ya, aman tanrım!

i'm singin in the rain (çatt!)
just singin in the rain (kütt!)

2- taxi driver

raging bull'u almadıysam bir nedeni vardır. o da bu film. travis bickle bir efsanedir. müthiş bir karakterdir. o, süper kahramanı olmayan kokuşmuş şehrin azizi, süper kahramanıdır. bir kadının kahramanı olamayınca başka bir kadının! kahramanı olmaya karar verir, ona göre hazırlanır ve çalışır. pezevenkleri teker teker haklarken yüzündeki gülümsemede bu kahraman olmuşluğun işaretleri vardır. bir mohikan olarak girdiği kan deryasından çıktığında ise sadece o kadının değil, tüm şehrin kahramanı olmuştur. hatta kahramanı olamadığı kadının bile!

ulan new york'un pezevenkleri ne pis heriflermiş. öldür öldür bitmiyor, 50 tane kurşun boşaltsan yine ölmüyor. üstelik çıldırmış gibi hala daha saldırıyor. ama süper kahraman olmak kolay değil. kurşunlara göğüs gereceksin, acıyı hissetmeyeceksin, ancak o şekilde teşekkür mektuplarına kavuşabilirsin.



1- fight club.

1 numarada elbette bu film olacak. yüzünde faça izi olmaktan ölmek isteyenlerin filmidir.

filmde jack ile tyler durden'ın barın kapısında ilk dövüştüğü sahne güzel. ona lafım yok. ama jack'in patronunun odasında kendisini dövmesine diyecek kelime bulamıyorum. inanılmaz, gördüğüm en müthiş dövüş sahnesiydi.

"ve birden tyler ile ilk dövüşü aklına geldi! yumruğu kendine geçirdi. uçarak cam sehpanın üstüne düştüğüne patronu o gün hangi renk kravatı giymişti acaba? mavi miydi? günlerden salı o zaman. belkide kırmızıdır."

kim bu jack, nasıl bir insandı? bir insan kendine bunları nasıl yapabilirdi ki? gözlerin büyümüş patron, korkuyorsun? inandığın, kendini içinde güvenli hissettiğin koskoca dünyanın yıkıldığına mı şahit oluyorsub? kim bunlar? onlar sizin aşçınız, kapınız, garsonunuz, servis görevliniz ve hatta sizi koruyan polisleriniz. birgün biri eline yarı otomatik bir makinalı tüfekle girebilir ve herkesi öldürebilir. bu, büyük ihtimal tanıdığınız biridir. veya aynı tanıdığınız kişi, siz polisi ararken kendisini ofisinizde dövebilir. siz olayın dehşetini yaşarken o dizleri üzerinde iki büklüm çökmüş ve size bir daha vurmaması için yalvarırken içeriye o çok güvendiğiniz polisler girer. artık sizin dediğinize kim inanır ki?

"lütfen bir daha vurmayın bana, nolur!"

kate winslet: iki resim arasındaki fark

en sonunda, leo'nun uğrunda donduğu biricik aşkı oscar'ı aldı. alması beni ilgilendirmiyor. koyduğum resimlere dikkatlice bakın. görüleyeceği üzere kate yüzünün yarısını sakladığında gayet güzel ve etkileyici görünün bir hatun. ama yüzünün tamamı göründüğünde ise bir şeye benzemiyor. nedense türk kadını kate'e bayılıyor. sanırım bu koca kıçlı, iri göğüslü, geniş belli hatunda kendilerini buluyorlar.

tekrar edeyim; yandan iyi, ama önden tırt bir hatun!

20 Şubat 2009 Cuma

ebedi rekabet















iki resim de jesse james'e ait. bilirsiniz işte, bob ford tarafından, korkakça sırtından vurulmuştur. anlatmak istediğim james değil. 1800'lerde çekilmiş neredeyse insanlı her fotoğraf karesi büyük hüzün barındırıyor. gerçi bunda o kişilerin artık ölmüş olduğunu bilmenin de etkisi var. ama james'in yaşayan hali ile ölmüş halini gösterir bu iki resmi arasında, gözlerin açık ve kapalı olması dışında ne fark var? o zamanlar resim çektirenler herhalde hep ciddi poz verilmesi gerektiğini düşünmüşler. belkide o zamanlar hiç eğlenceli poz veren yoktu. ilk kez eğlenceli poz veren kimdi acaba. "peynirr" diyen. tekrar james'e dönersem eğer; eğlenceli biri miydi bilemeyeceğim. ama soygunlarında oldukça eğlendiğini düşünüyorum.

varsın ve birden yoksun. bir ezeli ve ebedi rekabet gibi. hiç bitmeyen bir rekabet. ama hep kazanan aynı. aklıma goethe'nin meşhur dizeleri geliyor;

"neden ki bu bitmek bilmez yaratılış
yok olacaksa bir gün her yaratılmış!"

diyecek söz bulamıyorum. goethe'nin kendi verdiği cevap da tatmin etmiyor beni. kabil'in habil'i öldürdüğü zaman içinde duyduğu ızdırabı hayal etmeye çalışıyorum. şit'in, babası adem öldüğünde, aden bahçesinde nasıl tanrılara yalvardığını, tanrı dumuzi öldüğünde inanna'nın, enkidu öldüğünde gılgamış'ın yaşadıkları...

fark etmiyor. tanrılar bile ölse nereye gideceklerini bilmiyorlar. eski yunanlılar, ege'de içine insan dahil hiçbir yırtıcı hayvan girmemiş yeni bir ada bulduklarında orasını hemen istila etmezlermiş. onbinlerce yıl, içinde düşman barındırmadığı için zehirli hiçbir bitki olmayan bu adaların içine koyun, domuz, sığır ne bulurlarsa doldururlarmış. bir kaç ay/yıl sonra adaya tekrar geldiklerinde iyice besilenmiş ve semirmiş hayvanları pişirip pişirip yerler, tatlı meyvelerini içkilerine katık ederlermiş. bir nevi yapay cennet işte.

en başa döneyim; ne kadar çok fotoğraf çektiriyoruz. sizin için önemi hariç hiçbir anlamı yok. siz öldükten o fotoğrafların bir kısmı saklanmaya devam edecek. torunlarınız daha da azı ile yetinecek. onların çocukları ve torunları ise birden fazla resminizi barındırmayacak bile. onlara ne sizin askerlik hatıralarınızdan veya sünnet resimlerinizden veya nikah defterine imza atarkenki halinizden!

bilirsiniz, aşil çok çirkin biridir. kadınlardan yüz bulamaz. oysa günümüzde bu çirkin mi çirkin biri olan aşil'i brad pitt oynadı. ve gerçeklik değişti. artık aşil, bu filmi seyreden neredeyse herkes için çok yakışıklı, seksi ve gerçekten ölümsüz oldu. kafalarda çirkin aşil portresi yok. brad pitt var. jim morrison'ı hatırladığınızda aklınıza gelen jim mi yoksa val kilmer mı? harbiden, ne zaman ölürsün? cartayı çektiğinde mi, hatırlanmadığında mı, yanlış hatırlandığında mı? kaç tane gerçekli vardır?

kuantum fiziğini bilirsiniz. olasılıklar fiziğidir. tek bir gerçeklik yoktur. bir sürü gerçeklik vardır. ve biz doğduğumuzdan beri bize dayatılan gerçekliği seçeriz. lamba daima tavandadır, priz duvardadır, top yuvarlıktır, maç doksan dakikadır. peki ya hiç gemi görmeseydik ve karşımızda gerçekten bir gemi olsaydı bunu görebilir miyiz?

colomb karaiblere yaklaşırken adalardan birinin şamanı denizde bir garipler fark eder. dalgalar garipleşmiştir. gemi yaklaşır, ama şaman hala daha gemiyi görememiştir. oysa üç tane gemi, neredeyse karşısında olanca haşmetiyle durabiliyordur. şaman dalgaları inceledikçe gemiyi görmeye başlar. olasıklardan birini seçmiştir. ve en sonunda gemiyi gördüğünde köylülerine gemiyi tarif eder. artık onlar da koskoca gemiyi görebilmektir. yani biz hayatımızı devam ettirmek kendi gerçekliğimizi seçeriz. bir gemi vardır ve bu dalgaların sebebi odur. bir kaşığı eğebilirsin, onu yokedebilirsin. ama eğilen kaşık değil, sensindir. çünkü; aslında bir kaşık yok!

hüsran nasıl ifade edilir? veya öfke yada aşk? ben aşk dediğimde ses ağzımdan çıkar ve diğer insanların kulağına gider. ve bu zahmetli yollardan geçip aşk kavramını barındıran beyne ulaşır. kelimeyi algılayan beyindir. beyin bu kavramı kendi süzgecinden geçiriyor ve anlıyor ama nasıl anlayabiliyorlar? oysa kelimeler hareketsizdir. sadece birer simgedir. anlıyor musun? bunun tek nedeni tecrübelerimizdir. oysa tecrübelerimizin oldukça büyük kısmı soyuttur. algıladığımız birçok şey ifade edilez, kelimelere dökülemez.

şimdi; birileriyle iletişim kurduğumuzda, birisine ulaştığımızda ve birisini anladığımızı sezdiğimizde ilahi bir tatmin duygusuna ulaşıyoruz. bu geçici bir durum olabilir ama hepimiz bunun için yaşıyoruz.

tanrıyı neden göremiyoruz sizce?!

19 Şubat 2009 Perşembe

nazi liderleri

hermann goering:

birinci dünya savaşı'nda hava kuvvetlerinin yıldızlarından birisidir. 22 tane düşman savaş uçağını düşürmüş ve birinci sınıf şeref madalyası almıştır. hitler'in ilk sadık müttefiklerinden birisidir. 1928'de parlamentoya seçilmiş, 1932'de parlamentonun başkanı olmuştur. 1937-1942 arası alman ekonomisinin tartışmasız hakimidir. 1939'da ise hitler'in halefi seçilir. 1940'da çok ender verilen bir nişana, büyük almanya mareşalleğine yükseltilmiştir.

merhametsiz bir insan olan goering'in ilk yaptığı iş, 1932'de çağdaş alman hava kuvvetlerini kurmaktır. o olmasaydı, gerçekten öyle bir hava kuvvetleri kurulamazdı. ama en sonunda eriştiği bu gücün tutsağı olur. çok geçmeden nişanlar, değerli taşlar ve antikaların içinde, sofraların değişmez kişisidir.

kendisi kıyafetlerine çok dikkat eder, ava gittiği zamanlar töton şövalyeleri gibi giyinirmiş, görev başında ise özensizdir. kuvetli kokular sürer, parmaklarını yüzüklerle süslermiş.

savaşın başlamasında ise partili arkadaşları kadar hevesli değildir. zaten savaşın olmaması için çabalamıştır. zaten bunun nedeni savaş başlayınca hemen anlaşılır. çünkü çok beceriksiz bir kişidir. dunkerque kuşatmasında orduyu durdurmaktan(ingilizleri havadan mahvedeceğine dair hitler'e güvence vermiştir), ingiltere'ye yapılan büyük hava taarruzlarının başarısızlığından, stalingrad'a savaşan orduyu havadan besleyeceğine dair sözünü yerine getirememesinden o sorumludur.

guderian onun hava kuvvetleri namına hiçbir şey bilmediğini, üstelik karacıların işine de karıştığını, koyu bir cehalet ile hareket edip, kendini beğenmişin biri olduğunu yazar. en sonunda hitler bile onun bu bilgisizliğine dayanamaz ve bir toplantıda şöyle der;

"goering! hava kuvvetleri hiçbir şey yapmıyor. artık bağımsız bir kuvvet olmaya layık değilsin. bu sizin hatanız. siz tembelsiniz."

şişman mareşal bu sözleri duyunca ağlamaya başlamış. karşılık verecek hali yoktur. çünkü savaş boyunca fransa harekatı dışında yaptığı tek bir olumlu bir iş bile yoktur. orada da hava kuvvetleri karacıların emrindedir. karacıların istediği yerleri bombalamaktadır. ama kendi başına buyruk olunca felaketleri ardı ardına gelir.

bu başarısızlıklarına rağmen parti içindeki ağırlığından dolayı hitler onu görevinden alamaz. hitler'in kendisi hakkındaki sözlerinden sonra protesto amaçlı tüm nişanlarını ve gösterişli kıyafetlerini çıkarır, sade giyinmeye başlar. hatta er şapkası takar. toplantılara icaben katılır. hitler'e söz söylemeye korkan biridir.

savaştan sonra batılılar tarafından nunberg'de yargılanan en yüksek rütbeli nazi lideridir. asılmadan bir gece önce siyanürle intihar eder. sanırım böyle bir durumda her alman subayının isteği olan kurşuna dizilmek yerine asılmak ona ağır gelmiş ve intiharı seçmiştir.


heinrich himmler:

töton şövalyesi efsaneleri ile büyümüş olan ve roma'nın almanları hristiyanlaştırmak için kullandıkları en büyük yalanlarından biri olan "isa aslında bir töton prensiydi" masalına bile inanan, ziraat mühendisi olması sebebiyle almanların kanını soylu alman topraklarından aldığına inan cani pisliktir. hitler'in öğrencilerinden olan himmler aynı zamanda ss ulusal önderidir. nazik görünmek için büyük çaba harcayan, goering'in aksine oldukça sade ve gösterişsiz giyinen biridir.

alman halkını nasyonel sosyalizme göre eğitme çalışmaları sonucunda toplama kamplarını kuran kişi olmuştur. ırksal temelli düşünceleri onu yahudi soykırımı gibi çok büyük suçlara yönetmiştir. hayalperest bir insandır. stalingrad bozgunundan aylar sonra bile, alman orduları geri çekilirken, hala daha urallara kadar rusya'nın alman kolonisi haline getirileceğine inanıyordur. bu devrede kendisine urallara kadar yerleştirilecek alman köylüsünü bulmanın imkansızlığı anlatıldığında tüm köylüleri zorla sürmekten bahsetmiştir.

toplama kamplarında olanları halktan ve genelkurmay'dan büyük bir ustalıkla gizlemiştir. bir çok alman generali burada yapılanları ancak savaş sonrası, hapishanelerde öğrenmişlerdir.
bu ziraat mühendisi kişi ordu yönetmeye de hevesliydi. önce eğitim ordusunun komutanlığını eline alır. ardından bir ordular grubunu komuta eder. ancak hep büyük felaketlere neden olmuştur. 1945 de vistül ordular grubu komutanıyken verdiği kararların hepsi korkunun neticesindedir. ama her şeye rağmen hitler ona güvenmiştir. o ise hitler'in yanında daima kafasını öne eğmiş ve sesini çıkarmamıştır.

en önemli başarısı ss örgütünü kurmasıdır. ss'ler ilk önce hitler'in kişisel koruması olarak kurulmuş, sadece iyi eğitilmemiş halktan değil, partinin çıkarları doğrultusunda askerlerin içinden de asker alarak gelişmiştir. toplama kamplarından ss'ler sorumludur. bu yüzden ss'ler ikiye ayrılmış, waffen ss silahlı, allgemeine ss ise genel ss örgütü haline gelmiştir. savaş devam ettikçe waffen ss sürekli büyümüş ve alacak eleman bulamayınca kara kuvvetlerinden eleman almaya yönelmiştir. böylece parti muhafızlığı görevinden de uzaklaşmış oluyorlardı. akabinde kara kuvvetleri ile waffen ss arasında sürtüşmeler de başlamıştır.

himmler'in ss leri genişletmekteki amacı ise kara kuvvetlerini yoketmektir. çünkü naziler orduya güvenmiyor, kendilerine karşı harekete geçebileceklerini düşünüyorlardır. bunun neticesinde waffen ss'ler 35 tümene kadar çıkmıştır. aralarında türklerin de bulunduğu, fransız, norveç, hollanda, belçika, macar, boşnak, romen, rus ss tümenleri de kurulmuştur. ancak hitler'in müthiş kuşkuculuğu neticesinde waffen ss'ler 1945 martında kolbağlarını kaybetmişlerdir. allgemeine ss'ler ise hiçbir zaman ideal bir yapıya kavuşamamış, varşova isyanında sefilleri oynamışlardır.

savaşın kaybedileceğini anladığında hitler'den habersiz barış görüşmelerine başlamış ve hitler'i resmen delirtmiştir. müttefiklerden yüz bulamayınca bir süre kaçak hayatı yaşamış, vatanı bavyera'ya kaçarken ingilizlere esir düşmüştür. intiharı alçakça bir iş sayıp ss'lerde yasaklamasına rağmen kendisi siyanürle intihar etmiştir. böylece işleri suçlardan mahkemede yargılanamamıştır. kendisi ile beraber bir çok gizi de beraberinde götürmüştür.

başka bir rivayete göre onun benzeri intihar etmiştir. himmler ise avusturya'da yaşamıştır. yine ingilizlerin onu döverek öldürdüğü yönünde de rivayetler vardır.

paul joseph goebbles:

ayağından sakat olduğu için birinci dünya savaşında savaşmayan, 1928'de parlamentoya seçilen goebbles, hitler'in yakın çevresindeki en becerikli adamlardan birisidir. berlin yöneticisi, halkı aydınlatma ve propaganda bakanıdır. çok usta bir hatip ve büyük bir komünist düşmanıdır. seçimlerde, berlin'de komünistlere karşı nazi oylarını artırmak için çok çalışmış ve bunu başarmıştır. herhalde hitler hariç her şeye düşman olan bu kişinin kiliseye, yahudilere, aileye ve öğretmenlere de düşmanlığı vardır. 1938 kasımında kristal gece katliamından sorumlu olmuştur. goebbles de hitler'in yanında süt dökmüş kediye dönen kişilerdendir. hitler'e karşı korkuyla karışık büyük bir sevgiyle, taparcasına bağlıdır. hitler'in telkin gücü goebbles kadar hiç kimsede etkili olamamıştır. usta bir hatip olduğu halde hitler'in yanında konuşamazmış bile. patronunun isteklerini yerine getirmede neredeyse bir dahidir.

hitler'in intiharının ardından partinin başına geçmiştir. ama herkesin bildiği gibi bu fazla uzun sürmemiş, önce çocuklarını zehirlemiş, akabinde frau goebbles ve kendisini öldürmüştür.


martin bormann:

nazilerin en bilinmeyen yöneticilerinden birisidir. çiftçidir. birinci dünya savaşında sahra topçusudur. savaştan sonra gizli bir örgüte girmiş, 1924'de bu örgütü ifşa eden ilkokul öğretmenini öldürmüştür.
nazilere katıldığında hızla yükselmiş, hem hitler'in, hemde hess'in özel sekreteri yani yardımcısı olmuştur. hitler'e kartal yuvası fikrini veren odur.

acımasızlığı himmler'le yarışır düzeydedir. kalın yapılı, huysuz, kendini beğenmiş bir tiptir. ordudan her zaman nefret etmiştir. orduyu zayıflatmak için subayları birbirine düşürmeye çabalamış ve halkın ordudan nefret etmesi için elinden geleni yapmıştır. şu unutulmamalı. gerçekten bir ordu-millet varsa bu almanlardır. prusya geleneği bunu gerektirir. partiyi, dolayısıyla hitler'i kontrol etmek için kendisiyle anlaşamayan herkesi hitler'in yanından uzaklaştırmış, partinin bölge yöneticilerinin hitler'le görüşmesini yasaklamış, böylece hitler'in almanya'daki gerçekleri görmesini sürekli engellemiştir. hitler'in akıl hocasıdır.

işin ilginci hitler intihar ettikten sonra sığınaktan ayrılmış ve bir daha bulunamamıştır. uzun bir süre güney amerika'ya kaçtığı düşünülmüştür. ancak berlin'de 1972 de bir tren istasyonu yapılırken iki tane gömülmemiş ceset bulunmuş, yapılan dna incelemesinde bunların bormann ve hitler'in özel doktoruna ait olduğu anlaşılmıştır. siyanür içerek intihar etmiştir. nürnberg'de gıyabında yargılanmış ve idama mahkum olmuştur. 1973'de de batı almanya onu ölü kabul etmiştir.

kaynak: heinz guderian'ın anıları, liddell hart

17 Şubat 2009 Salı

fight club

chuck palahniuk - kaçaklar ve mülteciler'den;

binyılın bitiminin son on günü. palahniuk, tanıdıklarıyla daha hiç bir plan yapmamış. onlarda en sonunda bağdat sineması adlı, 1920'lerden kalma, arap stili bir sinemada yılbaşını geçirmeye karar verirler. fight club hala daha orada oynamaktadır.

bir dekor şirketi ile anlaşırlar. perdenin altını dans pisti yaparlar. sinemanın içi, balkonları, kadife koltukları, yani herşeyini dekore etmişler. mekanı gece kulübüne çevirmişler. 500 kişiye yemekli davet verecekler. ama herkes 1900'lerden önemli birinin kılığında gelecek. ayrıca filmden kareler de olacak. masalara kamera koyacaklar. yemek, dans, hediyeler, her şey mükemmel olacak.

her ihtimale karşı dağıtmak için binlerce ışık çubuğu alıyorlar. binlerce balon şişiriyorlar. dekor şirketi köpük makinası yerleştiriyor. özel efekt aydınlatma, dj herşey hazır. davetiyeler yollanır.
ama her şey önceden tahmin edilemiyor. devasa gümüş balonlar balkondan dışarı sektiklerinde herkesin yemeğinin üstüne iniyor. artık balonlar salata ve lazanya kaplı. şişeler, kadehler düşüp kırılıyor. bu 1,5 metrelik balonlar kırık şişelere temas edince, bomm!!! her yer yemek artığı ile doluyor. yakınları gece yarısından önce ayrılıyor. bu ayrılma, bir grup hostesin piste çıkıp göğüslerini açıp, birbirlerini yalamaya başlaması ile aynı anda oluyor. gece yarısından önce parti için özel olarak alınan saat duruyor.

ama palahniuk lobide, misafirlerle uğraşıyor. bunların hepsini sonra öğreniyor. bu arada içeride gandi ile ava gardner kavga ediyor, hiro hito, mao'ya fransız öpücüğü veriyor. balkonda einstein diğer iki ünlü ile grup sekse başlıyor. emma goldman bir yerde esrar çekiyor. bazı ünlüler partiyi terk ediyor, bazıları salma sümük ağlıyor. kimileri masaların üstüne çıkmış dans ediyor. her şeyi kırıp dökmeye başlıyorlar. tüm bu eğlencenin üstüne köpük makinaları baloncuklar püskürtmeye başlıyor, müzik gırla, insanlar dans ediyor, perdede fight club oynuyor!

gece yarısından sonra palahniuk garsonlardan bu olanlardan sonra özür diliyor. ama garsonlar, bu yapılanların bağdat sinemasında düzenlenmesini umdukları türden bir parti olduğunu söyleyip eğlencenin tadını çıkardıklarını belirtiyorlar.

tüm bunlar olduğu halde, masalardaki düzinilerce kullan at fotoğraf makinası ortada yok, geceye dair tek bir kare resim bile yok. her şey anılarda..!

10 Şubat 2009 Salı

marduk: 2012'de ne olacak?

marduk, babillilerin tanrısı olmakla beraber, esasında sümer kökenli tanrıların geldiği iddia edilen, güneş sisteminin onikinci elemanı olan bir gezegendir. sümerler bu gezegene nibiru der. yani 'geçiş gezegeni'. hatta bu sümer tanrılarına verilen isim olan dingir'in 'roket adamlar' anlamına geldiğini de zecharia sitchin iddia etmiştir. dingir'in en yakın versiyonlarından biri olan dengir(dengir mir mehmet fırat'ın ismi gibi) türklerin tanrıya verdiği en eski isimlerden biri olduğu da bilinir("sümerler türktür" demiyorum elbette).

neyse efendim, bu oldukça uzun, elips ve dünyanın dönüşünün tersine bir yörünge çizdiği tahmin edilen marduk'un güneş sistemimizde geçiş yeri olarak mars ile jüpiter arası astreoid kuşağı olduğu söyleniyor. hatta o asteroid kuşağının, bu dört uydulu marduk'un, venüs ile çarpışması neticesinde oluştuğu da iddia ediliyor. bu çarpışma sonucunda venüs bir kısım toprağını kaybetmiş, savrulmuş ve şimdiki yerini almış olduğu söylenir. aslında bunu destekleyecek deliller de mevcut. çünkü venüs, tüm gezegenler gibi sağdan sola değil, soldan sağa döner. üstelik güneş çevresinde de ters döner(marduk gibi). ve yine gezegenin yüzeyinde o çarpışmanın etkisi ile hala daha olanca kuvveti ile devam eden yanardağ faaliyetleri vardır. bu yüzden oldukça kalın bir atmosfere sahip olmuş ve gezegen yüzlerce derece sıcaklıkta yanıp kavrulmaktadır. ki bu durum, neden lucifer(lucifer aslında kadındır) ile özdeşleştirildiğini de aslında açıklar. çünkü venüs cehennemin kendisidir. marduk'un jüpiter gibi çok yoğun bir gaz gezegen olma ihtimali de mevcut, ki böyle bir durumda üzerinde birilerinin yaşama ihtimali sıfır oluyor.

bu gezegenin eski adı nibiru olduğunu söylemiştim. ancak tanrı marduk darbe yapıp, amcası enlil ve babası enki'yi siktir edip, dünyanın tanrısı ünvanını alınca(dedesi anu hala daha en büyük tanrıdır ve gökyüzünün tanrısıdır) gezegene kendi ismini vermiş oldu.

burak eldem ise kitabında oldukça açıklayıcı bildiler verip, tüm ilkçağ kültürlerini taray
ıp, onların mitlerinden yola çıkıp, dünya üzerindeki büyük yıkıcı tahribatları(deprem, yanardağ, sel, iklim değişiklikleri) inceleyerek, anlatılanların hepsinin eski uygarlıkların metinlerinde bulunduğunu göstermiştir. bu tahribatlara sümer, babil, mısır, hint, çin, maya, inka, yunan ve iskandinav mitlerinde ve tabletlerinde rastlanıyor. burak eldem, o büyüklükte bir gezegenin çekim gücü ile yapabileceklerini ise mö 1650 yılından başlayarak 150 yıl boyunca süren karanlık çağda döneme ait neredeyse bilinen hiçbir tarihi kalıntı yoktur. ama o zamanki bilinen tüm uygarlıklar, büyük ihtimal marduk'un gelişi ve yıkıcı etkisini göstermesi ile beraber birer bire çökmüş ve 150 yıl süren kaosdan sonra yeni bir düzen meydana gelmiştir. bu çöken uygarlıklar ise mısır(hiksoslar ortaya çıkmıştır ve firavun hanedanına son vermişlerdir. hiksoslar barbardı), babil(önce hititlerin sonrada kassitilerin saldırı ile çökmüştür), asur(tüm ticaret yolları yokolmuştur ve ciddi krize girmişlerdir), harappa(hindistan'daki bu uygarlık biz dizi doğal afet neticesinde yıkılmış ve akabinde güneyden gelen arilerin saldırısı sonucu yokolmuştur), minos(girit merkezli bu uygarlık yanardağ patlamaları neticesinde yokolmuş ve grekler ile mikenlerin saldırısı sonucu tarihten silinmiştir) çin(yüzlerce yıllık xian hadedanı çökmüş ve yerine ming hanedanı gelmiştir) ve la venta(çökmüş ve yerine inka ile aztek uygarlıkları doğmuştur) uygarlıklarıdır. bunların hepsi, mö 1650'de ortaya çıkan bir dizi doğal afet sonucu yıkılmıştır. bu afetler sanılanın aksine birer günlük değildir. etkisi on yıllarca sürecek olan büyük depremler, büyük yanardağ patlamaları, gökten yağan taşlar, gündüzlerin belirli bir süre kararması, devasa dalgalar, kuraklık, sel baskınları gibi afetlerdir. bunun sonucunda insanlar paniklemiş, mevcut otoriteler darmadağın olmuştur. çünkü halkına yiyecek ve içecek bulamayan ve ticaret ve su yolları tamamen tahrip olan devletlerin yıkılması kaçınılmazdı. günümüzde sadece son bir kaç yıl içinde meydana gelen doğal afetleri incelemek sonucu görmeye yeterlidir. sürekli çıkan kasırgalar, tsunamiler, depremler vs vs vs...

bunları yazmam demek kesin gelecek anlamına gelmiyor. ama eldeki mevcut verilerin ışığı zayıf olsa bile gelme ihtimali çok yüksektir. gelince kıyamet kopmayacaktır. yani "marduk gelecek hepimizi sevecek" tarzı bir yaklaşım doğru değildir. ama ticaret ve enerji yolları tamamen felç olan büyük devletlerin yıkılması kaçınılmaz bir sonuç gibi duruyor. insanların paniklemesi ve cinnet geçirir duruma gelmesi ise dinden başlayarak tüm toplumsal hayatı ve mevcut medeniyeti yıkmaya yetebilir.

yine burak eldem, mö 1650'den yola çıkarak güneş etrafında dönme süresi 3661 yıl olarak bulduğu marduk'un(bu süre sümer, babil ve maya mitlerinden, tabletlerinden, yazıtlarından yola çıkarak bulunmuştur) 2012-2013 civarı yine oldukça yıkıcı etkilerle güneş sistemimize gireceğini öngörüyor. sitchin ise en son iskender zamanında bu gezegenin görüldüğünü söyler. böyle bir durumda bir dahaki görünme tarihi ms 3500'ler falan oluyor, ki bu tarih sitchin'in kaçmasını sağlar. çünkü sitchin'in amacı tevratı doğrulamaktır. hatta tevratta geçen tanrının tahtının 'olam' olduğu ifadesini belirterek yahudi tanrısının bu olam, yani marduk gezegeninde yaşadığını belirtir. o, ortodosk yahudi inancından farklı bir tevrat görüşü ortaya atmıştır.

daha fazlası için; burak eldem - 2012: mardukla randevu muhakkak okunmalıdır. müthiş bir çalışmadır.

aslında bu gezegen-uzaylı-tanrı ilişkisini ilk kez daniken'in kotardığını herkes bilir. kendisi bu yolla paraya para dememiştir. ancak engin ardıç'ın da dediği gibi; sitchin bu olayı en ince ayrıntısına kadar incelemiş, ama burak eldem sağlam bir temel üzerine oturtmuştur.

şimdi; uzun lafın kısası marduk dünyamıza çarpmayacaktır. sadece kütlesi devasa olarak tahmin edildiği için(jüpiter bile yanında küçük kalırmış) çekim kuvveti ile sistemin anasını bellecek ve dünyayı tarumar edecekmiş. ama k
ıyamet kopmayacak, canlılar tamamen yok olmayacak. ben, 2012 ile 2015 arası bir zaman dilimini avans olarak verdim. daha fazlasını vermem!

bu marduklular
gerçekten varsa neden dünyaya geldiler ve sömürdüler? sitchin'e göre marduklular altın sever. çünkü gezegenlerinin atmosferi incelmiş ve altın tozları ile bu atmosferi tamir etmeye çalışıyorlardır. insanların altına bu kadar değer vermesinin nedeninin de marduklular olduğunu söyler. hatta ilk anunnaki isyanının nedeni de binlerce yıl yerin altında altın çıkaran anunnakilerin bu işten sıkılmasıdır. bu isyanın neticesinde insanlar, maymundan alınan döl ve ninki(kaburgaların hanımı) ın yumurtası ile enki'nin engin genetik bilgisi sayesinde oluşturulmuştur. yani enki(günümüzde dahi sağlıkçıların kullandığı asa ve yılanı simgesi olarak seçmiştir. hatta çift yılanın asaya dolanmasını sitchin dna'nın marduklular tarafından bilinmesi olarak algılar)

bu gezegen koskoca ise üzerinde yaşayan mardukluların da koskocaman olması gerekmiyor mu? tevratta nefilimler(dev anlamına geliyor. ilginçtir, dev kelimesi esasında tanrı anlamındadır) olarak adlandırılan, sitchin'e göre anunnakiler(sümercede 'gökten yere inenler' anlamına geliyormuş) insan kadınları ile ilişkiye girerek devlerin doğmasına neden olmuştur. hatta bu çiftleşme sesleri (devlerle kadınlar çiftleşiyor) o kadar çok çıkar ki en sonunda enlil bir tufan ile bunların hakkından gelir. yani dünyaya inen birinci nesil marduklular devdir. tanrıların tanrıçalarla çiftleşmesi ile dünyada doğan ikinci nesil ise günümüz insan boyutundadır.


bu akkad tabletini özellikle buraya koydum. tabletin size göre sol üstünde, iki tanrı arasında merkezde güneş olmak üzere geri kalan 11 güneş sistemi elemanını görüyorsunuz. yani 10 gezegen ve ay. buraya kadar size normal gelebilir. işin ilginç yanı, günümüz insanı uranüs ötesi gezegenleri, yani neptün ve pluton'u yakın zamanda bulmuştur. neptün 1800'lerin ortalarında, pluton ise 1920'lerde keşfedilebilmiştir. günümüzden binlerce yıl önce yaşamış insanların bu gezegenleri bilmesi ve bulması, teleskop ve vs aletler olmadan imkansızdır. çünkü gözle görülemeyen gezegenlerdir. ancak çekim gücü yasalarının yardımı ile var oldukları bilinmiş ve teleskop ve fotoğrafın tekniğinin gelişmesi yerleri tespit edilebilmiştir.

bir diğer ilginç nokta ise yine binlerce yıl önceki insanları bu gezegenleri bizim gibi içten dışa doğru değil, dıştan içe doğru sayması. yani sanki dışarıdan birileri gelmiş ve gezegenleri böyle adlandırmış. yine bu tabletlerde bu gezegenden inen kişiler "tanrılar" olarak belirtilir.

bu da hürriyet gazetesinden;
Aylar sonra IRAS, Güneş Sisteminden 50 milyar mil uzaklıkta olan devasa bir gezegen keşfetti. Bu şaşırtıcı keşif, 21 Aralık 1983’te washington post gazetesinin birinci sayfasına “Gizemli Bir Gök Cismi Keşfedildi” başlığıyla haber oldu.
Marduk’un IRAS uydusu tarafından keşfedilmesinden 7 sene önce Azeri(yahudi aslında, azeri değil, hata var) yazar Zekeriya Sitchin Sümerlilerin binlerce sene önceden kalan tabletlerini okuyarak her 3,600 senede bir Güneş Sistemi’ni ziyaret eden Marduk hakkında “12’nci Gezegen” adlı kitabı yayımlamıştı.
Sümer yazıtlarına göre, Marduk’un uydularından biri binlerce sene önceki bir ziyarette Tiamat adındaki bir başka gezegene çarparak, bugün Mars ile Jüpiter arasında bulunan Asteroit Kuşağının oluşmasını sağladı.
Marduk’un dünyadan ilk olarak görülmesi ise 21 Ekim 2003’te Kaliforniya’daki Mount Palomar Gözlemevi’nden 1,22 metre boyundaki Oschin teleskopu ile oldu. Senelerce bu gökcismini gizliden gizliye takip eden Vatikan Astronomi Merkezi, sonunda konuyu ele almak üzere 19 ülkenin bilim adamını bir araya getirdi.
Marduk astronomlar tarafından 2003-UB-13 olarak adlandırıldı. Marduk hakkında yazılmış en ünlü kitabın sahibi Zecharia Sitchin’e göre gezegenin 7 uydusu bulunuyor.
Nam-ı diğer Nibiru ve Eris hakkında en ünlü ikinci kitabın yazarı ise Andy Lloyd. Lloyd’a göre Güneş’in ölü ikizi olan Kara Yıldız sistemi, Marduk dâhil olmak üzere 7 gezegen içeriyor. Bu gezegenlerden altıncısı 6 bin sene önce Sümerlilere hayat veren uzaylı Tanrılar olduğu öne sürülen “Annuaki”nin yaşadığı Dünya benzeri bir gezegen.
Kara Yıldız sisteminin son ve yedinci gezegeni Marduk ise, Lloyd’a göre 7 uydusu ve arkasında kuyruk gibi uzanan uzay enkazı ile bir savaş üssü hatta savaş gemisi görevi görüyor.
MARDUK DÜNYA'NIN MANYETİK ALANLARINI NASIL ETKİLEYECEK?
Her ne kadar bilim adamları henüz üzerinde tam bir görüş birliğine varmamış olsalar da Marduk’un yaklaşmasının dünya üzerinde de ciddi etkilerinin olabileceği belirtiliyor. Bunların başında ise yerküreyi zararlı ışınlardan korumak gibi hayati bir işlevi de olan manyetik alanın etkilenmesi geliyor.
Marduk’un manyetik alan üzerinde ciddi bir sapmaya neden olması neticesinde devasa dalgaların oluşmasından, şiddetli depremlerin görülmesinden, volkanların faaliyete geçmesinden ve yıkıcı hortum ile fırtınaların ortaya çıkmasından korkuluyor.
Bu kadar ciddi sonuçlarının olmasından korkulan bu gökcismini yakından takip eden ilk kuşak elbette ki biz değiliz. Mayalar, yarattıkları bir takvimde Marduk’un seyrini ve Güneş Sistemi’ne girişine de yer verdiler.
Söz konusu bu Haab takviminin sona erdiği gün ise Marduk’un gelişini gösteriyordu. Bu takvimin son günü Gregoryan takviminde yani şu an bizim kullandığımız modern takvimde 21 Aralık 2012’ye denk geliyor.
Maya’lara göre Haab takviminin sonu ile 5’inci Güneş Dönemi sona erecek ve insanlık 6’ıncı Güneş Dönemine girecek. Bazı uzmanlar, Haab takviminin sona ermesinin dünyanın kendi ve güneş etrafında dönüş süresinin değişeceğini, yani bir başka deyişle bir gün ve bir yılın uzunluklarının değişeceğini savunuyor.
İŞTE FELAKET SENARYOLARI:
* Dünyanın Kuzey ve Güney manyetik kutuplarının konumları değişecek,
* Dünya ekseni 180 ile 240 derece değişerek Güneş’e olan sabit konumunu kaybedecek,
* Ekvator çizgisinin konumundan sapması ile iklim değişiklikleri baş göstermeye başlayacak,
* Ortaya çıkan manyetik çekim gücü, erimiş demir haldeki dış çekirdeği yer kabuğuna yakınlaştıracak ve tüm yanardağlar patlama noktasına gelecek.
* Manyetik titreşimlerin bozulması ile okyanusların altındaki su akıntıları durma noktasına gelecek ve zamanla ısınan-durağanlaşan su, deniz yaşamına imkân vermeyecek,
* Büyük parçalar halinde erimeye devam eden kutuplar yok olma noktasına gelecek.
* Dünyanın değişen ekseni ile güneşe tekrar konumlanması ve kuzey manyetik kutbunun Siberya’ya kayması, bugün çöl ve kurak olan alanları su cennetine çevirecek.
* Kutupların erimesi ile okyanuslara yayılacak tatlı su, ısı-tuz dengesini bozacak ve golfistrm akıntısının durması ile başta Kuzey-Batı Avrupa ve Kuzey-Doğu Amerika olmak üzere birçok coğafyada dondurucu soğuklar baş gösterecek,
* Yer kabuğu altındaki lav ve yer katmanlarının hareketleri ile depremler görülmeye başlayacak ve şiddetleri ile sayıları Marduk yaklaştıkça artacak.
İDDİALARA GÖRE GÜN GÜN MARDUK’UN SEYRİ
Ortaya atılan teorilere göre, Marduk, 21 Aralık 2012’de, yani Haab takviminin son gününde ikinci bir güneş gibi tepemize dikilecek ve Ay ile neredeyse aynı büyüklükte gözükecek.
* Marduk, Dünya ile iki kere yakınlaşma gösterecek. Bunlardan ilki 7 Eylül 2012’de gerçekleşecek ve bir süre boyunca yaklaşma-uzaklaşma hareketi devam edecek. Son yaklaşma ise 27 Nisan 2013’te olacak.
* Bir diğer iddiaya göre ise bu yaklaşma hareketi farklı bir takvime göre olacak. Marduk en yıkıcı etkisini sadece 21 Aralık 2012’de göstermeyecek. Çünkü Dünya, 14 Şubat 2013’te Marduk ile Güneş arasına girecek. Araştırmacılara göre en korkunç deprem, sel ve fırtınaların yaşandığı tarih bu gün olacak ve yer kabuğu buruşturulan bir kâğıt gibi bozulacak. Milyarlarca insan hayatını kaybedecek, hayatta kalanlar açlıktan kırılacak. Marduk, Güneş Sistemi’ni 1 Temmuz 2014’te terk edecek ve manyetik alanlar üzerindeki etkisi azalmaya başlayacak.
* Eğer sanıldığının aksine, Marduk, Mars ile Jüpiter’in değil, Mars ile Dünya arasına girerse, Marduk’un uydularından biri Dünya’ya çarpabilir. Bu durumda Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki döngüsü en az 3 gün duracak. Bir tarafta 3 gün aydınlık, diğer tarafta 3 gün karanlık olacak. Tüm iletişim ve enerji ağı çökecek.
“HERŞEY GÜZEL OLACAK” DİYEN DE VAR
Mayalardan kalan bilgiler doğrultusunda Dünya’nın içine gireceği altıncı Güneş Dönemi’nin tam bir aydınlanma ve barış safhası olacağına inanan insanların sayısı hiç az değil.
İnternette sayısız sitede gruplaşan insanlar, 2012’de insanlığın uzaylı ırklarla sonunda tanışacağını ve uzayın birçok köşesinden gelen ırklar ile kusursuz bir barış sürecinin başlayacağını düşünüyorlar.
Diğerleri ise Dünya’nın içine gireceği yüksek titreşim frekansları ile evrenselliğin; bilim, tıp, arkeoloji ve sanatın tavan yapacağı yeni bir rönesans devrinin başlayacağını öngörüyor.

bu da habertürk'den bir haber;


Meksika’nın Tabasco Eyaleti’ndeki maya antik kenti Comalcalco’da yapılan kazılarda, 21 Aralık 2012’de bilinen dünyanın sonunun geleceğini yazan bir tablet daha ortaya çıktı.

Meksika Ulusal Antropoloji ve Tarih Enstitüsü, 1300 yıl öncesine ait olduğu sanılan tabletin birkaç yıl önce bulunduğunu ve derinlemesine incelendiğini açıkladı.

ABD’deki Teksas Üniversitesi’nde çalışan maya uzmanı David Stuart ise tablette geçmiş zamanı belirten bir sembol olmadığını belirterek, “Bu tarihin geçmişe değil, geleceğe ait olduğuna inanıyorum” dedi.

Daha önce de Tortuguero kazı alanında dünyanın sonu olarak aynı tarihe işaret eden benzer bir tablet bulunmuştu.
Tortuguero tableti gibi yeni tablet de 13’üncü Baktun’da sona eriyor. Arkeologlara göre Baktun, maya takviminde 394 yıllık periyodlara verilen ad. maya takviminin M.Ö. 3114’te başladığı göz önüne alındığında, 13’üncü Baktun 21 Aralık 2012’de sona eriyor. Tabletinin sonunda “Ve o gökyüzünden inecek” cümlesi bulunuyor. Ancak arkeologlar her iki tabletin de tarihin sonu veya kıyamet öngörüsü içerdiği iddialarına mesafeli yaklaşıyor ve takvimlerdeki tarihlerin “geçmişin önemli olaylarına referans olabileceği” kaydediyor.

5 Şubat 2009 Perşembe

ölümsüzlüğün peşinde koşanlar: gılgamış

bilinen ilk ölümsüzlüğü arayış hikayesi gılgamış'a aittir. bu hikaye ilk önce sümerlerin kalıntılarında bulunmuş 200 satırdan az bir hikayedir. akabinde asurlular, babiller, hititler ve hurrilerin de kalıntılarında hikaye bulunmuş ve tamamlanmaya çalışılmıştır. ancak hala daha eksik metinler vardır.

eldeki metinlere göre üçte iki tanrı kanı taşıyan bu kahraman, güneş tanrısı şamaş'ın torunlarından birisidir. annesi ise tanrıça ninsun'dur. gururlu bir kral olarak şehrini yönetmeye başlamış, fakirlere iyi davranmış, harap yerleri onarmış, tapınakları güzelleştirmiştir. ama tanrılar hakkında daha çok bilgi edindikçe huzursuzluğu artar. kendisi tanrı kanı taşıdığına göre neden ölümlü oluyordu ki? bu düşüncelerini dedesi şamaş'a açar. ancak şamaş ona eğlenmesini, mutlu olmasını, insanların ondan hoşnut olmasını dilemesini söyler. gılgamış bu kaderi reddeder. bu umutsuzluk içinde kendini eğlenceye verir, zorbalaşır ve hatta şehrin kralı olduğu için evlenen kadınların ilk gece hakkını kullanır. böylece daha genç kalmayı ummaktadır(bu arada ilk gece hakkının kökeni taa ebesinin örekesine kadar gidiyormuş meğer).

yine böyle bir gece gökten meteor benzeri bir şey düşer. annesine yalvavır ve kaderiyle ilgili bir açıklama ister. annesi ona "gökten bir yıldız gibi inen, kurtaran güçlü bir yoldaşın sana gelecek, senin arkadaşın olacak. ve seni asla terk etmeyecek" der. halkı ise gılgamış'ın zorbalığından bıkınca tanrılara yalvarırlar ve vahşi bir adamın şehre gelmesini, gılgamış'ı oyalamasını, onunla güreş tutmasını ister. böylece enkidu adlı, vahşi topraklarda, vahşi hayvanlarla yaşayan adam şehre gelir. şehir halkı enkidu evcilleşsin diye onu bir kadına emanet ederler. kadın onu adam eder, adet, gelenek, görenek ve konuşmayı öğretir. yani evcilleştirir.
böylece gılgamış ile enkidu arasındaki ilk karşılaşma gece olur. sarayından çıkan gılgamış macera ararken onu görür. güreşmeye başlarlar. ama gılgamış ömründe ilk kez yenilir ve annesinin sözlerini hatırlar. aradığı arkadaş enkidu'dur. ama gılgamış hala daha ölüm korkusunu yenememiştir. derdini enkidu'ya açıklar. enkidu ise ona "tanrıların evi sedir dağındadır" der. vahşi biri iken oraları bildiğini söyler. ama tehlikelerinden de bahseder. o evi koruyan huwawa adlı bir canavar vardır. gılgamış aldırmaz ve planını yapar. şamaş'ın yerin altındaki evine girecek ve şemini dikecektir. yolculuğa çıkmak için hazırlıklarını yaparlar.

yolculuğa çıkarlar ve uzun süre yürürler. yorulurlar, çeşitli rüyalar görürler. sedir ormanına girerler ve bir kapı bulurlar. ama kapıya dokunur dokunmaz enkidu çarpılır. 12 gün boyunca hareket edemez. tekrar hareket etmeye başladığında gılgamış'a yalvarır. geri dönmeleri gerektiğini söyler. ama enkidu felçli yatarken gılgamış bir tünel bulmuştur. onu ikna eder ve girmek için çabalarken huwawa görünür. çetin bir çarpışmadan sonra enkidu bu güçlü canavarı öldürür. ama zafer çok yorucu olmuştur. dinlenmek için bir nehrin kenarına gelince fahişelerin de tanrıçası olan iştar, gılgamış'a göz koyar. ona krallıklar ve servet önerir. ama gılgamış iştar'ı oldukça aşağılayıcı bir şekilde reddeder. iştar çok sinirlenir ve ikisini de öldürmek için göksel boğa ile onlara saldırır. ama enkidu bu canavarı da yener. iştar daha da sinirlenir. tanrılar konseyine ikisini de şikayet eder ve öldürülmelerini ister.

gökboğa ile savaşmak için şehri uruk'a kadar geri çekilen ikili kendilerini eğlenceye verir ve zaferlerini kutlarlar. tam o sırada enkidu'ya felç gelir ve hareket edemez. gılgamış dostunun bu halini görünce büyük üzüntüye kapılır. kendi sonunun da dostu gibi olmasından korkmaktadır. bu arada konsey kararını verir. enkidu ölmeyecek ama yeraltına sürülecektir.
dostuna verilen cezayı duyan gılgamış'ın aklına bir fikir gelir. canlılar diyarının, yani tanrıların insanlara ebedi gençlik verdiği diyarın, bu yeraltı diyarından uzakta bir yer olmadığını duymuştur. biraz kendine gelen enkidu'ya planını açıklar. ikisi beraber yola çıkacaktır. ama canlılar diyarına gitmek izinsiz olamazdı ve o gılgamış a yalvararak izni koparır. ama şamaş onu uyarır. yol çok uzun, tozlu ve çöldür. ve diyarın başında onu koruyanlar vardır. gılgamış yinede vazgeçmez. aklına başka bir fikir gelir. kara yolu yerine deniz yolunu kullanacak ve kestirmeden gidecektir. ama bu fikir hiç iyi sonuç vermez. baş tanrı enlil cezayı hatırlar. enkidu'nun bir gemide, neşe dolu gılgamış ile yolculuk etmesine kızar ve azabını gemiye doğrultulur. enkidu gılgamış'a yalvarmaya başlar. geri dönmek ister. ama gılgamış kararlıdır. ama gemi alabora olur ve kıyıya vurur. bilinmeyen bir yere gelmişlerdir. iki dost tartışırlar. enkidu uruk'a dönmenin bir yolunu ararken kendinden geçer. hiç ayrım yapmayan ölüm, enkidu yu bulmuştır.



gılgamış dostu için 7 gün yas tutar. 7. günün sonunda dostunun burnundan bir kurtçuk düşer. gılgamış dehşete düşer. büyük bir umutsuzluk içinde, ölümden korkarak, bu bilmediği topraklarda dolaşır. ama sonunda ölümü yenme konusunda yine kararlı hale gelir. şamaş'a yalvarır. şamaş ona rotasını doğan ve batan güneşe göre ayarlamasını, böylece tufandan insanlığı kurtaran ve daha sonra tanrılar arasına alınıp ölümsüzlük verilen utnapiştim(nuh)'in mekanına varacağını söyler. bu bilmediği topraklarda gece gündüz yol almaya başlar. en sonunda etrafı duvarlarla çevrili, deniz kenarında bir şehir görür.

şehre giren gılgamış önce bir han görür. oraya yaklaştığında bira kadını siduri'yi görür. bu yabancıdan ürken kadın kendini hana kapatır ve kapısını kilitler. ama gılgamış onu iyi niyeti konusunda ikna eder. handa kendisine güzelce bakar ve gücünü tekrar toparlar. kadına canlılar diyarının yolunu sorar. kadın yolu ona tarif eder ve ve gılgamış sandalcı urşanabi'yi bulur. sandalcı ona çeşitli sorular sorduktan sonra sandalına alır ve canlılar diyarına yani tilmun'a onu götürür. hala daha nereye gideceğini bilmeyen gılgamış, sandalcıya yolu sorar. o ise gılgamış'a bir dağa ulaşmak zorunda olduğunu, dağın adının maşu olduğunu söyler.

verilen talimatlarla yola devam eden gılgamış ıtla'ya varır. o şehirde yer, içer, yine krallar gibi giyinir. bu sefer şamaş tanrılar konseyinin huzuruna çıkar ve ona ebedi hayatın bağışlanmasını ister. ama tanrı kumarbi buna şiddetle karşı çıkar. şamaş durumu gılgamış'a anlatır. kendisine ebedi hayatın verilmeyeceğini anlayan gılgamış ise en azından atası utnapiştim ile tanışmak istediğini söyler. tanrılar bu konuda karar verene kadar çoktan yola çıkmış ve moşe dağına ulaşmıştır. ama dağın kapısında koruyucular vardır. koruyucular o içeri girmesin diye ona çeşitli güçler gönderirler. ama üçte ikisi tanrı kanı olan gılgamış bundan etkilenmez. bu sefer koruyular ona ne istediğini sorarlar. hayat aramaya geldiğini, atası utnapiştim'i görmeyi dilediğini anlatır. ama koruyucular yinede onu içeri almazlar. gılgamış şamaş'a yalvarır. koruyucular onun içeri girmesine izin verir. en sonunda dağın içindeki bahçeye çıkar ve atasını görür. ona tanrılar arasına nasıl katıldığını sorar. atası ise ona tanrıların tüm insanları yoketmek için karar verdiği tufanın öncesinden, tanrı enki'nin onu bu olaydan gizlice haberdar etmesinden, gemiden, tufandan, tanrı enlil'in hala daha kurtulan insan olduğunu görünce kızgınlığından, ama onun pişirdiği sıcak etin kokusunu duyunca neşesinden, bir daha insanları yoketmemeye karar verdiğin ve en sonunda enlil'in ona ebedi hayat vermesinden bahseder. gılgamış'ın bunu başarması için tanrılar konseyinin karar vermesi gerektiğini söyler.

kendisine ebedi hayatın verilmeyeceğini anlayan gılgamış bayılır. 6 gün, 7 gece o şekilde kalır. kalktığında utnapiştin sandalcıyı çağırmıştı bile. tam giderken ona bir sır verir. ölümden kaçamayacağını, ama onu erteleyebileceğini söyler. gılgamış'a sonsuza kadar genç kalmak için yediği bitkiyi verir.

gılgamış büyük bir sevinçle yola koyulur. bir gece bir kuyu görür. suyunda yıkanmak için içine girer. ama bir yılan bitkinin kokusunu duyar ve onu kapıp götürür. gılgamış oturup ağlamaya başlar.

kim için çabaladı ellerim
kimin için yüreğimin kanını döktüm
kendim için alamadın da nimeti
bir yılana kaptırdım.

ülkesine dönen ve uruk ta ölen gılgamış adı sümer krallar listesinde şöyle kazınmış:

"ilahi gılgamış, babası insan olan tapınak bölgesinin baş rahibi 126 yıl hüküm sürdü. ardından gılgamış'ın oğlu urlugal hüküm sürdü."

4 Şubat 2009 Çarşamba

ölümsüzlüğün peşinde koşanlar: büyük iskender

tarihin en büyük komutanlarından biri olan büyük iskender, bildiğiniz gibi hindistan'a kadar gider. ama bizim açımızdan önemli olan mısır'ı aldıktan sonrasıdır.

iskender ile ilgili bu metinler olynthuslu callisthenes'in yazılarına dayandığı söylenmektedir. bu kişi, iskender'in fetihlerini kaydetmesi için görevlendirilmiş, ancak daha sonra onunla arası bozulmuş ve hapishanede ölmüş birisidir. yazıları ise kaybolmuştur. ancak yüzyıllar sonra avrupa'da onun orjinal yazmaları olduğu iddia edilen metinler dolaşmaya başlar. bilginler bu metinlere sahte callisthenes diye söz eder. ancak bu metinlerin latincenin yanı sıra, antik yunanca, ibranice, arapça, farsça, ermenice ve hatta etiyopçası bile bulunmuştur.

neyse, hikayeye geçeyim. metinlerde önce iskender'in, aynen musa gibi, suları yararak mısır'ı terk etmeye kalkıştığı ve takipçilerinin denizi yürüyerek geçmeye çalıştığı yazar. bu işi nasıl yapmıştır?

kıyıya vardığında erimiş kurşundan yapılma bir duvarı denizin ortasına dikerek denizi ayırmaya karar verir ve duvarcıları yapı su yüzeyine çıkıncaya kadar kurşun ve erimiş madde dökmeye devam eder. sonunda bu duvarın üstüne bir kule ve bir sütun diker. sütunun üstüne kendi başını ve kendi başına da bir boynuz koyup üstüne "buraya gelip denizden yelkenliyle geçmek isteyen olursa bilsin ki onu ben kapattım" diye yazdırır. bu hikayede zülkarneyn'i görürüz. çünkü zülkarneyn 'iki boynuzlu' demektir.

suları böylece kapayan iskender ve adamları denizin ortasından yürümeden önce önlem olarak esirleri yollarlar. ama esirler tam kulenin oraya varınca dalgalar onları yutar ve iskender korkarak musa'yı taklit etme girişiminden vazgeçer.

bundan sonra ordusunu arkasında bırakan büyük komutan karanlık diyar adı verilen, çölün kenarındaki muşaş dağına varır. daha sonra duvarı olmayan, üstünde alçak ve yüksek yer olmayan, düz bir yol görür. yolculuğa çıktığı iki dostunu arkasında bırakıp tek başına devam eder. 12 gün ve gece yürüdükten sonra bir meleğin ışığını görür. ama ışığa vardığında gördüğü şeyin bol alevli bir ateş olduğunu ve "tüm dünyanın oradan çevrelendiği dağa" varmış olduğunu fark eder.

ateşten melek onu görünce şaşırır ve "sen de kimsin?" diye sorar. iskender ise ona tanrının kendisini görevlendirdiğini ve cennet olan bu yere varması için kendisine kuvvet verdiğini söyler. derken melek, iskender'i arkadaşlarına dönmesi için ikna etmeye çalışır. ama o kararlıdır. sonunda meleğe daha önce hiç bir insana bahşedilmeyen bir gücün kendisine verilmesi karşılığında ikna olur. melek şöyle der;

"arap diyarında, tanrı katı karanlığın siyahlığını kurdu. içinde bir bilgi saklıdır. orada hayat suyu denilen bir pınar vardır. ondan bir yudum bile içen asla ölmez!"

iskender suyu nasıl bulacağını sorunca melek kendisine bu pınarı bilen insanların olduğunu, onları bulması gerektiğini söyler.

ordugahına dönünce tüm bilgilenleri sorgulamaya başlar. matun adlı bir bilgin, o yerin "sağ taraftan doğduğunda güneşin üstünde uzandığını" söyler. böylece matun la beraber yola koyulur. uzun bir süre sonra iskender yorulur ve matun'a devam etmesini söyler. karanlıkta yol alsın diye gece yolunu görebileceği bir taşı ona verir. matun uzun süre devam eder. gece iyice çöktiğinde taşın ışığı yayılır ve matun bir kuyu görür. ama yaşam pınarına vardığının farkında değildir. yanındaki kurutulmuş balığı yemek için onu kuyunun suyu ile yıkar. ama balık suya dokunur dokunmaz yüzüp kaçar.(bu balık hikayesi kur an da musa ya da atfedilmiştir. kehf 60-64)

olayı gören matun hemen kuyuya girer. bol bol içer ve yıkanır. artık daime genç biri olmuştur. iskender in yanına döndüğünde ışıldayan taşı unuttuğunu fark eder. yinede ona kuyudan bahsetmez. ama iskender karanlıkta el yordamı ile yola devam eder. ve birden karanlıkta ışıldayan taşın ışığını görür. doğru yolu bulduğuna inanan iskender büyük bir hırsla oraya yönelir. ama ona ebedi hayat yerine mezara gideceğini söyleyen bir ses yüzünden dehşete düşer. hemen ordusuna geri döner ve aramaktan vazgeçer.

başka bir versiyonda ise kurutulmuş balığı yıkayan iskender'in aşçısıdır. balığın canlanmasıyla ne bulduğunu fark eden aşçı sudan içer ve birazını gümüş bir kaseye doldurur. keşfinden kimseye söz etmez. iskender ise yoluna 360 adamıyla devam etmektedir ve ne yıldızların, ne ayın, ne de güneşin ışığının aydınlatmadığı bir diyara varır. ama kuş adamlar tarafından durdurulur. ona "geri dön" derler. "bu diyar sadece tanrılara aittir. kutsanmış diyara bu sefil insanlar ayak basamaz." korkudan titreyen iskender ise bu diyarın taşı ve toprağından alır. hep gece süren bu karanlık diyardan çıktıktan sonra cebine doldurduklarına bakar. bu taş ve toprağın hepsinin aslında altın olduğunu görür.

aşçının aklı yeni başına gelmiştir ve canlanan balıktan iskender'e bahseder. ama sudan içtiğini ve yanına birazını aldığını yine söylemez. iskender ona kızar, döver ve ordugahtan kovar. ama aşçı iskender in kızına aşık olduğu için gitmez istemez. sakladığı suyu kızına ikram eder ve artık ölümsüz olacağını söyler. boşboğaz biri olan kızı etrafına olayı anlatınca iskender bunu öğrenir ve kızını da kovar. ama aşçıya acımaz. onun boynuna bir taş bağlar ve denize atar. aşçı elbette boğulmaz. artık o deniz iblisi andrentic'tir. iskender ise bir süre sonra genç yaşında mısır'da ölecektir.

3 Şubat 2009 Salı

ölümsüzlüğün peşinde koşanlar: ponce de leon

lost izleyenler bir bölümde sawyer'ın anna lucia'ya taktığı lakaplardan birinin ponce de leon olduğunu hatırlar. kimdir bu ponce de leon?

bir zamanlar, kadim yazıtların bize söylediğine göre, ölümsüzlük insanoğlunun avucunun içindeydi. bu devre altın çağ derler. yani adem ve havva muhteşem bir meyve bahçesine göz kulak oluyor, yaratıcısıyla beraber aden bahçesinde yaşıyorlardı. bu yeni yaratılmış iki kişinin her ağacın meyvesinden yemesine izin vardı. sadece yasak ağaç hariç. ama yılanın baştan çıkarması ile bu iyiliği ve kötülüğü bilme ağacının, rivayete göre elma ağacının meyvesini yediler.

böylece altın çağ sona erdi ve insan ebedi hayatın yaşandığı bu yerden sürüldü. ama insanın ölümsüzlük tutkusu bitmedi.

yeni dünya, kaşifler hindistan'a giden yolu ararken keşfedildi. veya bize öyle anlatıldı. işin aslı öyle değildir. çünkü seferi düzenleyen ispanya kralı ferdinand ve karısı isabel'in amacı hindistan falan değildir. onlar, ebedi gençlik pınarını arattırmışlardır.

colomb ve adamları hindistan açıklarında adalar olduklarını sandıkları adalara ayak basar basmaz, suları "yaşlıları tekrar genç kılan" efsanevi pınarı aramak için yeni topraklarda keşfe çıktılar. ele geçirilen yerlilere işkence yapıp, onların ağzından bu pınarın yerini öğrenmeye çalıştılar.

işte bu işkence sorgulamalarında efsaneleşmiş birisi, bizim konumuz olan ponce de leon'dur. herhalde sawyer ın neden anna lucia'ya bu lakabı verdiğini anladınız. çünkü ağız arama ve işkence yöntemlerinde anna çok iyiydi.

neyse, ponce de leon'a döneyim. ponce de leon, şimdiki haiti'nin -o zamanlar hispaniola- bir kısmı ve porto rico'nun valisi olarak basamakları hızla çıkan bir asker ve maceraperesttir. 1511'de, yakalanan bazı yerliler, adalarını tarif ederken incilerden ve başka zenginliklerden söz ederler. ayrıca adalarının suyunun özelliklerini abartarak anlatırlar. dediklerine göre adalarında bir kaynak vardır ve kaynağın suyundan içen beli bükülmüş, yaşlı bir adalı tam bir erkek olarak evine geri dönmüştür. hatta bu adalı kadın üstüne kadın almış, çocuk üstüne çocuk yapmıştır. hikayeyi büyük bir heyecanla dinleyen leon(o da yaşlanmıştı) bu yerlilerin efsanevi kaynaktan bahsettiklerine ikna oldu.

leon, kralına gönderdiği raporda bu olaydan bahseder. ispanya kral ve kraliçesi o kadar heyecanlanır ki hemen leon'a haber yollarlar ve pınarı aramasını isterler. leon, deniz kuvvetleri komutanının asker ve gemi yardımı ile haiti'nin kuzeyinde aramalarına başlar. bu sayede bimini adası'nı keşfeder. ama çok geçmeden leon'u büyük bir süpriz bekliyordu. bimini adası, bahamalardaki yüzlerce adadan biriydi. bir çok adaya demir atıp, pınarı ararlar. her derenin suyunu tadarlar. ama hiçbir etki hissetmezler. böylece bir paskalya günü, uzun bir sahil şeridi görürler. leon, ada sandığı bu yeri florida olarak adlandırır ve tüm derelerine girer, hepsinin suyunu içer. ama umulan mucize bir türlü gerçekleşmez.

görevin başarısızlığı, kaynağın kesinlikle florida'da olduğu yönündeki kanıyı değiştirmez. yeni yerin bir çok yerlisi ele geçirilir, sorgulanır, işkenceden geçer. bu yerlilerin bazıları, iddia ettikleri yaştan hayli genç göründüğü için onlara inanmazlar. bazıları kaynağın gerçekten var olduğunu onlara söylerler, efsanelerinden bahsederler. efsane şöyledir;

yukarıda oturan olelbis, insanı yaratmak üzereyken yer ve göğü birleştiren bir merdiven inşa etmesi için iki melek görevlendirir. merdivenin yarısında, saf içme sularından bir göl, dinlenme yeri olarak kullanılacaktı. merdivenin tam tepesinde ise iki kaynak olacaktı. biri içmek, diğeri yıkanmak için. "bir kadın veya erkek yaşlandığında" der olelbis, "merdiveni çıkacak ve bu sulardan içmesine ve yıkanmasına izin verilecek."

bu kaynağın bu adalarda olduğuna yönelik inanç o kadar büyür ki, leon 1514'de papa'ya mektup yazarak bilgi verir, efsaneden bahseder ve olayın gerçek olduğuna dair garanti bile verir.

ama tüm aramalara rağmen kaynak bulunamaz. inanç hala sarsılmamıştır. leon bu sefer yeraltı tünellerinde araştırmaya başlar.

ama ponce de leon, ebedi gençlik yerine en sonunda ölümü bulur. çünkü yerlileri son sürrat sorgulamak için kaçırma işlemi sürerken, bir yerlinin oku ile öldürülür.

bu yazımızın sadece başlangıcıdır. ölümsüzlüğü pınarlarda aradığı bilinen son kişi ponce de leon olsa bile, onun öncesinide anlatacağım. yani büyük iskender ve gılgamış...

ville valo

canım ülkemin medyasında 'anasını kesen çocuğunun giydiği tişörtte resmi vardı' gibi garabet haberlerle anılsa bile gördüğünüz üzere kendi ülkesinin medyasında bu şekilde anılıyor. bu en delikanlı erkeği bile baştan çıkarabilecek potansiye sahip olan finlandiyalı übermensch, herhalde söyleme gerek yok -yine de yazayım- him vokalisttidir.

onun için "ville müziğe beleş çekmek için başlamış. harbiden bak" türü çok söylenti duydum. ister doğru ister yalan, bana ne. ben ona bakarım!

genel kanaatin aksine homoseksüel olmayıp, bildiğin biseksüeldir. yahu adam ne yapsa, ne giyse, ne sürse yakışıyor. babasının çalıştığı seks shopda anlaşılan çok vakit harcamış, her boku öğrenmiş!

neyse işte, çektiği söylenen bilimum ıvır zıvır yüzünden kolum kalınlığında bacaklara sahip olmuş ve "ulan bu herif hala yaşıyorsa ben siktim sene ölmem" dememe neden olmuştur. ama gerçek öyle değildir! bu uniseks varlık, böyle kaslı ve ipince kalabilmek için sıkı diyet yaparmış ve günde 600 kaloriden fazlasını asla almazmış. yediği ve içtiği ise süt ve vitaminmiş. bunları bana söyleyen kişi ise onu birebir görmüş biri. o 1.83'lük boyuna rağmen 63 kilonun sırrı meğerse buymuş! ben en son lise sonda bu haldeydim. öyle sütmüş, vitaminmiş falan hikayeydi. okulun berbat yemekleri midemde fazla kalmaz, hak ettiği yolculuğa çıkardı.

neyse efendim, tüm bu laflar boş elbette. o sesi varya, resmen insanı boğar. şarkının finalinde bok çuvalı gibi kalırsın ortalık yerde.

gazete haberi: him- grubunun elemanları seyirciyi şaşırttı. ville, miesta'yı öptü!
çeviri: google translate

2 Şubat 2009 Pazartesi

en güzel 10 ikinci dünya savaşı filmi

sevgili canlar, hafta sonu tom cruise adlı dallamanın ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu tekrar gözüme soktuğu valkyrie operations adlı filmi izlerken, can sıkıntısından aklıma geldi. bu filmi daha sonra eleştiririm. ama acaba seyrettiğim en güzel 10 ikinci dünya savaşı filmi hangisiydi? başlayayım;

10- the bridge on the river kwai. yönetmenliğini david lean'in yaptığı, 1957 yapımı, listeme bu savaşın japonya kısmını anlatmak için giren tek filmdir. filmi izleyen herkes ıslıkla çalınan melodisini bilir. neyse, konusuna gelince;

bir grup ingiliz asker, japonların eline esir düşer ve bir ingiliz komutanın emrinde, burma'da, kwai nehri köprüsü'nü yapmaya başlarlar. köprüde köprüdür hani, yerden yüksekliği 250 metre! falan. köprünün mühendisi ingiliz komutan çok gururlu biridir ve yaptırdığı köprüyü sahiplenir. çünkü kendi eseridir. esir ingiliz askerleri ise köprünün düşman tarafından kullanılacağını biliyorlardır ve onu yok etmek isterler. ingiliz gururu ile dolu olan komutanımızın hayalleri filmin sonunda yıkılacaktır. çünkü köprü, insan üstü bir gayretle, üzerinden japon tankları geçerken imha edilir.

işin ilginci japonya teslim olduğunda dahi burma hala japonların elindeydi.

9- victory. sıra geldi rambo ağbimizin en sevilen filmlerden birisine. yani futbola. john huston imzalı bu filmde, bir grup müttefik savaş esirinin futbol sayesinde kaçışlarını izliyorsunuz. sylvester stallone'nin o penaltı kurtarma sahnesinin 20 kez çekildiği söylenir.

tabi film sallama. içinde iskoçundan trinidatlısınına, belçikalı, norveçli, isveçli, amerikalı, arjantinli, fransız, ingiliz yani yedi düvel savaş esirini barındıran esir kampı ilginç olmuş. bunlar kaçma planları yapan kişilerdir. ve bir ingiliz oyunu olan futbol sayesinde bunu başarabileceklerdir.

neyse, futbol hastası bir alman subay, bu esirlerle maç organize etmek için üstlerini kandırır. böylece almanya nın savaş esirlerine iyi davrandığının propagandası yapılabileceği gibi, alman halkına kendi ırkının üstünlüğü de gösterilebilecektir. esirler ise kaçmak için bu maçı yapmak isterler. maç başlar. hakemin de kollaması ile almanlar kısa zamanda farkı açar. ama bu futboldur ve top yuvarlıktır. ardiles ve pele devreye girer. özellikle pele nin bir rövaşatası vardır ki sadece o alman subayı değil, filmi seyreden herkes hareketin hastası olmuştur. 1 numaralı forma hastası ardiles i de katınca kalede bir amerikalı dahi olsa maç kazanılacaktır. uydurma bir penaltı ile almanların maçı kazanması için son bir fırsat daha verilir. ama kalesinde devleşen amerikalı kahramanımız penaltıyı kurtarır. bu sevinçle tüm stad sahaya iner. tüm esir futbolcuları fransızlar gibi giydirirler ve almanlara karşı kazanılmış bu biricik zaferi kutlarlar. futbol, asla ve asla futbol değildir.

filmde esir kamplarından getirilen polonyalıları da görürsünüz. ki bu alman vahşetinin bu filmle gözler önüne serilme çabasıdır. almanlar kötüdür, ama futbol, bu kötü almanları bile adam eder.

8- atonement. 2008 yapımı, joe wright imzalı bu filmin konusu savaştan ziyade pişmanlık. 14 yaşında bir ingiliz bir kız çocuğu, ablasının sevgilisine aşıktır ve onları ayırmak için gerçekten çok haince bir plan yapar. delikanlı hapis yatmamak için savaşa yollanır ve o onbinlerce ingiliz ve fransız askerin sıkıştığı dunkerque sahilinde salgın bir hastalığa yakalanıp ölür. sevgilisi ise bir alman bombardımanında metroyu su basması üzerine boğularak yaşamını yitirir.

benim için bu filmin anlamı, alman bombardımanı altında bir süre yaşayan ingiliz halkının ruh halini yansıtması ve dunkerque gerçeğine ucundan kıyısından dokunmasıdır. bu alman işgaline hazırlık safhasında ingilizlerin tutumu, yaşantısı, bombardıman sırasında olanlar ilginçti. üstelik dunkerque sahneleri harbiden çok orjinal ve güzeldi. tam bir kayıtsızlık ve teslim oluş.

7-piyano piyano bacaksız. hah ha, şaşırdın değil mi? koskoca savaşının durumunu türkiye'den yansıtan bir filmi neden es geçeyim ki? değil mi ama? neyse, 1990 yılı yapımı bir tunç başaran filmidir. savaşın eziyetine beraber katlanmak için çeşitli yerlerden gelmiş olan bir grup insan, bu zor günlerin eziyetine, açlığına, karanlığına beraber katlanırlar. bu beraber yaşama sanki doktor jivago dan alıntı gibi olmuş. gerçekten böyle yaşayan kitleler var mıydı hiç bilmiyorum. şimdi "'salkım hanımın taneleri'ni alsan daha güzel olurdu. orada azınlıkların nasıl eziyet çektiği ve uyanık türk girişimcilerin nasıl hayata egemen olduğu anlatılıyor" diyebilirsiniz ama bu film, benim sınıflamam açısından çok daha naif, güzel ve etkileyici. müthiş bir dayanışma hikayesi ve bu tür dayanışmalar olmadan hiçbir savaş kazanılamaz. halkın yaşamak için gayreti, sabrı, her şeye göğüs gererken bir şeyler başarmak istemesi çok güzeldi. o karartma gecelerinin karanlığında, her an almanların ülkeye girmesi korkusu yansıtılmıyordu. yahu aydınlık bir filmdi. trt nin ikinci dünya savaşı esnasındaki kasaba bürokratlarını gösteren dizileri gibi değildi. en azından savaş olmasına rağmen savaş neredeyse yoktu. velhasıl kelam savaşa neden girmediğimizin kanıtı gibiydi. zaten bir şeyimiz yoktu. girsedik bu olmayan şeylerimiz dahi olmayacaktı.

6- enemy at the gates. 2001 yapımı, jean jacques annaud filmi. işte gerçek bir baş yapıt daha. inanılmaz bir keyifle izlemiştim. stalingrad savaşın hem rus tarafını ve kısmen de olsa alman tarafını anlatan filmdi. o cepheye yeni gelmiş rus askerlerinin ellerinde silah olmadan saldırması ve ancak ölenlerin silahlarını almaları, geri dönenlerin kendi subaylarınca anında öldürülmelerine kadar her şey gerçektir. hatta o keskin nişancı zaitsev gerçekten yaşamıştır ve bir sovyet kahramanıdır.

neyse, filmimizde aynı kadına aşık olan bir subay ile asker ve eski nişancı bir alman subayı var. rus keskin nişancı alman subaylarını teker teker avlayan bir kahramandır ve apartmanlar arası devam eden çatışmalarda belirleyici bir faktör haline gelmiştir. bunun üzerine almanlar kendi keskin nişancısını onu yoketmek için gönderirler. bir köylü çocuğu olan zaitsev ile bir aristokrat olan alman subayın kapışma sahneleri oldukça zevkli. benim açımdan ise filmin güzel yanı o yıkıntı şehir içindeki öldükten sonraya bile uzanan sürekleyici sahneleriydi.

5- saving private ryan. 1997 yapımı, steven spielberg filmi. bence spielberg'in film gibi olan bence tek filmi. özellikle çıkartma sahnesinin olağanüstülüğü insanın kanını donduruyor. yani gerçekten öyle bir çıkartma filme alınsa, bu kadar etkili olamazdı. zaten listeme girmesinin tek nedeni bu sahnesidir. zaten filmin sonundaki amerikan bayrağı tüm filmi piç etmeye yetmiştir.

filminde bir ailenin dört çocuğu da askere alınmıştır. üçü ölmüştür. sadece bir asker, o da alman cephesinde sağdır. senin görevin tom, bu askeri bulmak ve ailesine teslim etmek. bu iş için yola çıkan bir manga asker, bir askeri ailesine teslim etmek için feda edilir. bu filmde savaşın anlamsızlığından çok görevin anlamsızlığı sorgulanıyordu. ki bu anlatış tarzı filmi bence yavan hale getirmişti. bir kişiyi yaşatmak için beş kişi feda edilebilir mi? eğer savaş varsa edilir. ne var ki bunda!

4- der untergang. ve işte savaşı almanların gözünden anlatan, 2004 yılı yapımı, oliver hirschbiegel imzalı bir başyapıt. artık savaşın son anları gelmiş, berlin düşmek üzere ve ruslar son sürrat ilerlerler. film bizi hitler in sığınağına götürür ve müthiş bir hitler ve nazi portresini sunar. aslında hitler ve goebbels'in şahsında naziler ile speer'in şahsında alman milliyetçilerinin portresini çiziyor desem daha doğru olur.

neyse, ulan savaş tamamen kapıya dayanmış, elde bırak silahı falan, asker bile kalmamış, ama hitler hala daha savaşı kazanmaktan bahsedebilmektedir ve yandaşları ona inanmaktadır. aslında filmi doğru anlayabilmek için tüm karakterlerden haberdar olmak gerekiyor. borgman ı bilmeyen, speer'den, keitel'den, jodl'dan habersiz kişiler için bu film bence çok boştur. çünkü onları tanıyınca, içlerinden bazılarının nasıl hitler'in adeta köpeği olduğu bilinir ve hitler'in büyüsünün, etkileme gücünün farkına varılır. hitler tam bir sanatçıdır ve çevresindekileri büyüleyen, önsezileri çok kuvvetli biridir. savaşın başında bu önsezileri çok işe yaramış, ama 1942 den sonra bu önsezileri yüzünden milletini tam bir mahvoluşa götürmüştür.

filmin bir sahnesinde speer ile hitler berlin şehir maketinin önünde durmuşlar ve bu rus saldırısı sayesinde berlin'i yıkma zahmetinden kurtulduklarını söylerler. çünkü hitler'in kafasında tam bir nazi berlin'i önceden beri vardır. şehrin yıkılmasına sevinmektedir. bu sahne bile hitler'in gerçek hayattan ne kadar kopuk olduğunun bir delilidir ve deliliğinin doruk noktasıdır. kendisine zaferler kazandıracak tanrılarının onu terk ettiğini fark edince, o bile umutsuzluğa düşer. kendisi ile beraber bu umutsuzluğa düşmüş olan askerleri de, onunla beraber intihar edecektir. çünkü hitler'in şahsında nazizme sonuna kadar bağlanan kişiler için yaşamak gereksizdir, ki goebbels in çocuklarını katlederken ruh halini gören, bunu rahat rahat anlar.

nazizme bulaşmamış alman milliyetçisi diyebileceğim kişiler ise intihar etmekten ziyade teslim olma yolunu seçer. tıpkı aslında hitler'in en yakınlarından biri olmasına rağmen, intihar etmeyip teslim olan ve az bir ceza ile kurtulan speer gibi. bu nasyonel sosyalist partisinin ileri gelenlerinin portresini guderian'ın anılarına dayanarak çıkarırım bir ara.

3- casablanca. 1942 yapımı bir michael curtiz filmi. filmin en önemli özelliği savaş devam ederken ve almanlar tüm cephelerde zaferden zafere koşarken çekilmiş olması. filmin kahramanı olan amerikalı rick, ispanya iç savaşında ve fransa'da faşistlere karşı yenilmiş, buna rağmen umudunu kaybetmemiş ve paris'de aşkı bulmuş bir insandır. ama sevdiği ile beraber kaçarken, son anda sevgilisi onu bırakır. elini attığı tüm işlerde ve aşkta da kaybeden rick için yapılacak tek şey, her amerikalının becerebildiği bir iş olan gece kulübü işletmektir ve tüm yenilgilerini ört bas etmek casablanca ya gelir. elbette para kazanma işinde çok başarılı olur. umutsuzluğunu ve kaybetmişliğini gizlemek için ise umursamazlaşır. artık barı hariç hiçbir şey onun umrunda değildir. ta ki sevdiği kadın, gerçek aşkı ile beraber casablanca'ya gelinceye kadar.

filmin bu noktasından sonra alman yayılmacılığına tamamen teslim olmuş kişiler, rick'in kişiliğinde özgüvenlerini kazanırlar ve direnişe geçerler. en son sahne olan hava alanı sahnesinde ise işbirlikçi fransız hükümeti olan vischi hükümetinin çöp sepetine atılması gerektiği gösterilircesine bir şişe vischi şarabı, fransız komutan tarafından çöpe atılır. artık direniş başlamıştır ve almanlar kaybedecektir.

2- the english patiend . 1996 yapımı, bir anthony minghella filmi. savaşın kuzey afrika evresini de anlatan, ingilizler için görev yapan bir macar kontunun hikayesidir. kont, sevdiği kadını kurtarmak için düşmanla işbirliği yapar ve rommel'in en büyük zaferine neden olur.

filmde kısaca sevdiği ile vatanı arasında kalmış kişilerin düştüğü durum anlatılıyor. böyle bir durumda hangi tarafı seçerseniz seçin eninde sonunda kaybedersiniz ve filmin sonunda da göreceğiniz gibi hem macar kont, hem ingiliz kadın kaybediyor. ama hikayenin sonunda william dafoe'de ifade bulan anlatımda görebileceğiniz gibi yaptığınız seçim ne olursa olsun, içinde bulunduğunuz koşullardan dolayı seçiminiz onaylanır.

kuzey afrika'nın kızgın kumlarında, sıcak güneşinde, serinlemek için girilen küvetlerinde, yakılan belgelerde, kesilen parmaklarda, işkencede, savaşda, mücadelede, göz yaşında, patlayan mayınlarda, yani aradığınız her neyse bu filmde bulabilirsiniz.

1- the pianist. roman polanski'nin yönettiği, wladyslaw szpilman'ın gerçek yaşam öyküsüne dayanan, 2003 yapımı, aynı zamanda seyrettiğim en güzel savaş filmi. salt yahudi soykırımını anlatmaz. ama soykırım vahşetini tüm boyutları ile, adım adım gözler önüne seren, bunun yanında bir avuç yahudinin, bir kaç el bombası ve tabanca ile başlattığı gettodaki isyanını da konu edinen, ölümüne direnişlerini belgeyen ve polonyalı direnişçilerin muhteşem ayaklanmalarına ucundan kıyısından dokunan çok özel bir filmdir. 'yahudi soykırımını anlatıyor' diye filmi uzun süre seyretmemek için direnmiştim. ama yönetmen farkını filmi izleyince anlıyorsunuz. savaşa ve soykırıma dair bundan daha güzel bir film çekilemezdi ve bundan sonra da çekilemeyecek.

tabii bu filmlerin yanında yul brynner'ın konusu yunanistan'da geçen hoş bir filmi vardır. ama adını hatırlayamadım. keza jean paul belmando'nun, kuzey afrika'da geçen ve nazi altınlarını çalma girişimlerini anlatan çok hoş bir filmi vardı. onun da adını hatırlayamadım. ve tabii alejandro amenabar'ın the others'ını da unutmamak lazım. filmde hayalet boldu, ama kadının kocası savaşta ölmüştü. savaşın bir aileyi nasıl ortadan kaldırabildiğine, bir kadının çıldırmasına nasıl zemin hazırlayabildiğine dair güzel bir yapımdı. hatta bu filmlere lotr'ı bile ekleyebilirim. çünkü tolkein romanları o alman saldırıları altında yazmış. bir nevi umutsuzluğun en karanlık anında ortaya çıkan umut vardı.

stalingrad kuşatmasındaki alman askerlerinin halini anlatan, adı yine stalingrad olan bir alman filmi vardı. o kış soğuğunda perişan olmuş askerlerin hali çok ilginç gelmişti gözüme. 1941 adlı bir komedi filmi de vardı. los angeles'ın japonlardan tarafından bombalandığının sanılması ve akabindeki komikler çok eğlenceliydi.

pearl harbour türü ucuz pisliklere de girmek istemiyorum. sissy spacek'in bir filminde ise savaş sırasında radyo istasyonunda çalışan bir amerikalı kadının hali yansıtılıyordu. bana ilginç gelmişti. kustarica'nın underground'ını es geçmek istemezdim. ama liste 10 filmlik. zaten izleyen değerini anlamıştır. jim carrey'in the majestic filminde tek bir savaş karesi bile yoktu. ancak amerikalıların neden savaşmak zorunda kaldığı anlatılıyordu.

the eagle has landed vardır. michael caine bir alman albayını oynar. musolini'yi student'in müthiş paraşütçü birlikleri(gerçekten müthiş birliklerdir) italya'da hapsedildiği yerden kaçırır ve almanya'ya getirir. bu başarı üzerine hitler'in aklına dahiyane bir fikir gelir ve churcill i ingiltere de kaçırılıp almanya ya getirilmesini emreder. şans bu ya, alman casuslarının istihbaratına göre churcill doğu sahillerinde küçük bir kasabada hafta sonunu geçirmeye karar verir. başka bir alman paraşütçü olan albay steiner görevi üstlenir. ama bir ingiliz çocuğunu boğulmaktan kurtarmak için kendini feda eden paraşütçü alman asker yüzünden plan heba olur. buna rağmen albay görevi başaracak mıdır? ikinci dünya savaşını anlatan neredeyse bütün filmlerde almanlar soğuk, kaskatı, duygusuz insanlar olarak gösterilir. esprili olan, eğlenmeyi bilen, yeri geldiğini kendini feda edenler ise amerikalılardır. bu filmde ise o alman donukluğu yok. üstelik tüm alman askerlerini nazi olarak resmetmemiş. o yönden bile izlenesi bir filmdir.

savaş sonu nürnberg duruşmlarını anlatan nürnberg adlı film de güzeldi. bir çok alman pisliğin son halini görmek eğlenceliydi.

mother night ise kurt vonnegut romanından uyarlanmış. amerika'da doğmuş ve almanya'da büyümüş bir oyun yazarı bir almana aşık olur. akabinde naziler için propaganda yapmak için berlin radyosunda "son özgür amerikalı" adı altında konuşmalar yapar. ama kendisi bir amerikan casusudur ve yaptığı bu yayınlarla müttefiklere bilgi sağlamaktadır. hikaye israil cezaevinde başlıyor ve ikinci dünya savaşından bir aşk hikayesi. güzel bir film, izlenmeye değer.

cross of iron 1943 doğu cephesinde geçiyor. savaşta ölen subaylar yerine batıdan yeni alman komutanlar gelir ve bunların tek amacı zafer madalyası kazanmaktır. ama karşısında ne pahasına olursa olsun adamlarını hayatta tutmaya yemin etmiş steiner vardır.
the boys from brazil'de ise 1943 de hitler'in yarım litre kanını alan manyak doktor mengele'nin, kopyalama tekniği iyice geliştirmesi ile brezilya'da 94 tane hitler kopyalamasını ve kopyaladığı bebekleri hitler'in yetiştiği şartlara uygun ailelere vermesini, çocuklar 14 yaşına gelince(hitler'in babası o 14 yaşındayken ölmüştür) üvey babalarını öldürmesini konu alan müthiş bir filmdir. ama olaya nazi avcısı libearman dahil olur ve işi bitirir. film, savaş sonrası bir ütopyadır. ama çok güzeldir.

son dönemde amerikalılar japon savaşına özel bir önem veriyorlar. ama ortaya çıkan filmler bence çok berbat. flag of our fathers, letters from iwo jima ve the thin red line adlı filmler kötüden öte, berbat. son derece donuk ve savaşı anlatmaktan uzak yapıtlar. bu üç filmde ruh falan yok. schindler s list ise hiçbir zaman beğenmediğim, berbattan bile daha berbat bir filmdi. captain corelli's mandolin e girmek bile istemiyorum. girersem yoksa şuracıkta kusmak zorunda kalırım. es geçtiğimi farkedebileceğiniz patton'nı ise daha izleyemedim. o yüzden, o film hakkında yorumda bulunamam. ama patton'ın hayatını bilen biri, o filmi elbette benim gibi fellik fellik arar!

apt pupil ise 1984'de geçiyor. nazi savaş suçlusu bir subay zamanında gizlice amerika'ya yerleşir. iyice yaşlanmıştır. tarihe meraklı bir lise öğrencisi ise onu otobüsde görür ve tanır. artık onun anılarını dinlemeye başlayıp, filmin sonunda da oldukça kararlı bir kişiliğe kavuşur. enteresan bir film değil. ama film brian singer filmi. sırf bu sebeple bile izlenebilir.
outpost da günümüzde geçiyor. beyaz rusya'da kalan eski bir nazi yeraltına kampına giren bir bilim adamı ve paralı askerler, burada yapılan ilginç bir deneyi araştırmaktadırlar. bu bilim tesisinde yapılan deneyler sonucunda ölümsüz nazi askerleri üretilmiştir. o askerin tek amacı ise o kampı korumaya devam etmektir. filmin sloganı ise zaten ölü olanı öldüremezsin, ki güzel bir filmdir. filmi korku/gerilim sınıfına bile sokabilirsiniz. izlemeyenlere şiddetle tavsiye ederim.

inglorious basterds için linki tıklamanız yeterli.

the counterfeiters ise nazilerin eline geçen bir grup sahtekarlıktan çok iyi anlayan yahudinin başından geçenler anlatılıyor. ırkdaşları bir kaç metre ötede gaz odalarına gönderilirken bu kalpazanlar sahte ingiliz paraları basmaktadırlar. üstelik bu işi o kadar iyi becerirler ki ingiliz bankacıları bile paranın gerçekliğini onaylarlar. bu sayede naziler ingiliz ekonomisini batırmak istemektedirler. aynı işlemi amerikan doları için de yapmaya kalktıklarında bir türlü bu işlemi beceremezler. çünkü bu kalpazanlar grubundan bir yahudi dürüsttür ve işi sabote etmektedir. film gerçekten güzel. tavsiye ederim.

patton'ı artık izledim. filmde patton çok övülmüş. evet, çok iyi komutandı, ama hayatı sorgulanmamış, her konuda haklı gibi gösterilmiş. üstelik ikinci ardenler muharebesine hiç değinilmemiş. yani izlemesiniz de olur.

this is army ise savaş sırasında şaklabanlık takımı kuran bir grup amerikalı erin hikayesini anlatıyor. babaları birinci dünya savaşında böyle bir ekip kurup, step dansı yapıp, savaşmaktan yırtmışlardır. sıra onlara gelmiştir. filmin tek güzel diyalogunda subay askere sorar. "neden asker evlat?" asker cevap verir. "bir milliyetçiyim efendim, iki vatanımı çok seviyorum efendim, üç beni buraya zorla getirdiler efendim!" güzel diyalogtur.

windtalkers ise kızılderililerin nasıl güzel asker olduğuna dair bir film işte. nicholas cgae'i hiç sevmem. bu filmi de bir boka benzemiyor. filmde şifreci bir kızılderili vardır. cage onun kıçını korumakla görevlidir ve olay japonya savaşı sırasında geçer. kızılderililer yeni bir şifreleme tekniği ile japonların güçlü siperlerini savaş gemilerine bildirirler. savaş sahneleri iyi. cage'in tripleri felaket kötü.

les femmes de l'ombre'de ise kahraman fransız kadınları anlatılıyor. sophie marceau başrolde. almanlar hala fransa'dadır ve normandiya çıkartması yakındır. çıkartmadan haberder bir ingiliz esir düşer ve bir grup direnişçi fransız kadın bu ingilizi kurtaracaktır. pek güzel değil.
the bridge at remagen
adlı filmi yeni izledim. almanya'ya girişte ren nehri üzerindeki son sağlam köprü olan remagen köprüsünün hikayesini anlatıyor. bir küçük amerikan birliği ve onu savunan küçük alman birliğinin hikayesi. savaş sahneleri müthiş, izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. ss salaklığı ile milliyetçi alman subayları ile mecburen asker olmuş, nazi taraftarı görünen halkın dramı çok güzel yansıtılmış. ayrıca amerikalıların köprüyü ele geçirmek için astlarına nasıl davrandığı, zorladığı ve bu küçük kişilerin azmi görülmleye değer.

gränsen bir isveç filmi. onlar savaşa girmese bile "bir kahramanlık destanı da biz çekelim" demişler ve sınırda görevli bir grup isveçli askerin(7 kişi) küçük bir alman birliğine karşı yaptıklarını anlatıyorlar. yedi kişi almanların isveç'i işgal planlarını ele geçirirler ve esas eleman nazilerin eline düşmüş kardeşini kurtarır. köprü uçuruyor, esas eleman ölür. isveçli kahraman askerler vs işte. tipik bir iskandinav filmidir. film 2011 yapımı.

eğer beach red adlı filme rastlarsanız izlemeyin. kusabilirsiniz. feci kötü, oyunculuk yerlerde. konusu japon amerikan savaşı. amerikalılar bir japon adasına çıkar. olaylar gelişir.
1964 yapımı john frankenheimer imzalı the train çok iyi. olay fransa'da geçiyor ve sanat tutkunu bir nazi subayı, çok değerli sanat eserlerini almanya'ya kaçırma niyetindedir. fransız direnişçiler(lokomotifçiler) buna engel olmaya çabalamaktadır.


adam resurrected ilginç bir film. adam almanya'nın en komik adamıdır ve çok iyi hayvan taklidi yapmaktadır. 1942'de 2 kızı ve karısı ile beraber toplama kampına gönderilir. kamp komutanı onun bir hayranıdır ve ailesinden onu ayırarak kkendi köpeği yapar. adam 3 yıl boyunca komutanın odasında köpektir artık ve başka bir görevi ise gaz odasına gidenlere kemanı ile eşlik etmektir. karısı ve küçük kızını da gaz odasına kemanı ile gönderir. film, 1962'de bir israil psikiatri merkezinde geçiyor. 1926'dan 1952'ye kadar ise geçmişe dönerek zaman akıyor. çok güzel bir film. tipik nazi toplama kampları filmlerinden değil.


city of war ise nanking katliamını gözler önüne seren bir belgesel kıvamında. nanking güvenli bölge sorumlusu alman john rabe'nin gözünden yansıtılmış. kendisi alman olsa bile iyi bir insandır. 200.000 çinliyi katliamdan kurtarmıştır. katliamda en az 300.000 kişinin öldürüldüğü, 80.000 kadına tecavüz edildiği tahmin ediliyor.

the great escape'i de izlemem lazım. en azından steve mcqueen için.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.