heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

14 Aralık 2013 Cumartesi

daha


hakan günday'ı gerçekten çok severim. yazdıkları oldukça ilginç olsa bile artık kendini tekrar etmemeli. farklı kişiler sandığımız roman kahramanları aslıında aynı kişi ve farklı hayatlar sandığımız olaylar döngü şeklinde akıp gidiyor. biraz ara vermeli mi acaba? süper zeki kişileri nasıl işleyeceğini biliyor ve hatta çok iyi işliyor. ama hep aynı hikayeler.

gaza adlı karakterimizin babası insan kaçakçısıdır ve o da bu işin bir parçasıdır. olaylar gelişir ve en sonunda kendi kendini tedavi eder, afgan dağlarında huzuru bulur. neyse, kurgu bu sefer gerçekten zorlama. okurken yer yer "hadi len" dediğim bile oldu.

ha, "ulan okunacak kaç tane yazar var ki" derseniz eğer size katılırım. gidip elif şafak vs okuyacak halim yok. diğer yazacağı romanlarını da alıp okurum. ama en azından seri üretime bir son vermeli. kendisi zaten zeki biri. sanki kendi yaşamak istediklerini anlatıp duruyor. basit hayatlar da ilgi çekicidir.

19 Kasım 2013 Salı

çok beğenilince devamı yazılan, budur olan, canı sıkılan, gelsin, okusun, kalsın, yazsın, baksın, hadi dağılın..

"tarihin kaynağı ne ilerlemede, ne biyolojik gelişmede, ne ekonomik olaylarda, ne de çeşitli okullardan tarihçilerin genellikle ileri sürdükleri nedenlerin hiçbirinde değildi ve sıkıntıda idi sadece. işim başında sıkıntı geliyordu. tanrının canı sıkıldı, yerle göğü, suyu, hayvanları, bitkileri, sonra da adem ile havva'yı yarattı. bunların da cennette canları sıkıldı, yasak yemişi yediler, böylece tanrının canını sıktılar, o da onları cennetten kovdu. habil canı sıkıldığı için, kabil onu öldürdü. tanrının insanlara yine canı sıkıldığından tufanla dünyayı yıkıp yok etti. ama, bu felaketler de onun canını sıktı. o kadar ki havayı yine düzeltti. bu da böylece sürüp gitti. büyük mısır, babil, pers, yunan ve roma imparatorlukları can sıkıntısı içinde ortaya çıkıyor, can sıkıntısı içinde yıkılıp gidiyorlardı. puta tapanların sıkıntısı içinde hırıstiyanlık doğuyordu" der alberto moravia, kıskançlık adlı eserinde.

"tanrılar sıkıldılar, insanı yarattılar. adem yanlızlıktan sıkılınca havva yaratıldı. o zamandan beri sıkıntı dünyaya girmiş ve nüfusa oranla artmıştır. adem tek başına sıkılıyordu, sonra adem'le havva birlikte sıkıldılar, sonra adem'le havva ve habil'le kabil ailecek sıkıldılar. sonra dünya nüfusu arttı ve halklar kitle halinde sıkıldı. kendilerini eğlendirmek için başı göğe eren bir kule yapma fikrine kapıldılar. bu fikrin kendisi kulenin boyunca sıkıcıydı ve sıkılmanın nasıl üste çıkdığının korkunç bir deliliydi. sonra uluslar, şimdi tıpkı insanların yurt dışına çıkmaları gibi, yeryüzüne dağıldılar ama sıkılmaya devam ettiler. bu sıkıntının yaratacağı sonuçları bir düşünün! insanlık o yüce yerinden aşağılara düştü, önce havva'yla, sonra babil kulesiyle.." der kierkegaard. alberto moravia'nın canı sıkılmış sanırım ve kierkegaard'ın sözünü evirip çevirip eserinde kullanmış. can sıkıntısı çok pis bir iştir. insana her şeyi yaptırır gördüğünüz üzere.

benim sıkıntılarım beni şebeğe de çevirebiliyor ve dostoyevski tam buna atıfla lafını söyler, "can sıkıntısı insanı hayvana çevirebilir." bu erkek için kadın kovalamak anlamına geliyor daha çok. erkek, kadın peşindeyken tam bir şebek olur. veya sadece ben şebeğe dönerim. kadınların sıkıntıları ise bambaşkadır. delirirler ve kaplana dönerler. bence kadın depresyonunun birinci nedeni can sıkıntısıdır. onları bir türlü anlayamamamızın bir nedeni de budur. biz erkekler bir kadın peşinde koşarız ve oyalanırız. oysa onların öyle dertleri genelde yoktur. oysa erkeğin yaptığı son derece normaldir. kadınların erkekleşme süreci(veya insanlaşma), erkeklerin can sıkıntısından kurtulma yollarını öğrendikleri andan itibaren başlamıştır. tolstoy, anna karenina'da "can sıkıntısı: arzuyu arzulamak" diye konuşurken buna atıf yapıyordur.

bukowski "sadece sıkıcı insanlar sıkılır" diye laflar. doğrudur. dünyanın tüm sıkıcı insanları birleşse o sıkıntıdan yeni bir big bang doğardı ve tüm o sıkıntılı süreç yeniden başlardı. çünkü başka bir ademoğlu, "tanrının yaptığı tek şey, bizi izlemek ve sıkıcılaştığımızda bizi öldürmektir. hiç ama hiç sıkıcı olmamalıyız" derken buna atıf yapıyordu. sonuçta ihtiyarların bir çoğu sıkıcıdır ve işi fazla uzatmaz tanrı. adem, havva, idris, nuh yüzlerce yıl yaşamış olabilir. ama o zamanlar ilktiler ve her taraf bbg evi gibiydi. tanrının sıkılması için bir neden yoktu.

sakın tüm sıkılan insanların sıradan kişiler olduğunu düşünmeyin. mesela ferhan şensoy bile sıkılabiliyormuş;

"canım sıkılnca bir sigara yakıyorum. içince öksürüyorum, öksürünce tükürüyorum, tükürünce damağım kuruyor, hemen şarap içiyorum, fakat bütün bunların bende bir alışkanlık yapmasından korkuyorum. bu düşünce bende efkar yapıyor. hemen bir sigara yakıyorum. her efkarlandığımda sigara yakmanın bende bir alışkanlık olmasından korkuyorum. ben canım sıkılınca sigara içiyorum ve yıllardır çok acayip sıkılıyor canım"

yıllardır insanları sigaradan uzaklaştırmak için çalışmalar yürütülürken işin özünü daima kaçırıyorlar. sigara esasında can sıkıntısının düşmanıdır. fakirin en büyük zevkidir. çünkü fakirin başka bir zevki yoktur. duman karşıtları inatla bu zevkten bizi mahrum etmeye çalışıyorlar ve yerine yeni bir zevk kaynağı vermiyorlar. okey oynamak, 51 çevirmek iş değil. sigara zahmetsizdir. göbeğini kaşırken bile içersin. sevişirken bile efor sarfedersin ama sigarada bu yoktur. gerçek zevk işte bu noktada ortaya çıkar. sevişirken altta kalmaya çabalayan kadının amacı da budur. zahmetsiz zevktir işin esası.

"luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor
bıktım artık canımın sıkıntısından
içimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi:
müze gezmek iyi
müzelik olmak fena
ben bu maziyi hapseden saraya
öyle ağır bir hükümle kondum ki
çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlıboya
mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya:
çünkü:
ben o floransalı jokond'um
ki floransa'dan daha meşhurdur tebessümüm.

luvur müzesinde artık canım sıkılıyor
ve madem ki maziyle konuşmaktan
çabuk bıkılıyor
ben
karar verdim bugünden itibaren
bir hatıra defteri tutmaya.
belki dahli olur bugünü yazmanın
dünü unutmaya...
lakin acayip bir yerdir luvur
burda belki bulunur
inderi kebirin
kronometrolu lonjin saati
fakat
bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
ve bir tabaka temiz defter kaadı
lanet olsun luvruna, parisine.
yazarım ben de hatıratı
muşambanın tersine
ve işte:
kırmızı burnunu eteklerime sokan, saçları şarap kokan
miyop bir amerikalının
aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
başladım hatıratıma.
yazıyorum sırtıma:
tebessümü meşhur olmanın elemini..."

nazım hikmet - jokond ile si-ya-u

11 Kasım 2013 Pazartesi

can sıkıntısı

"başlangıçta tanrı yeri ve göğü yarattı" diye başlar kutsal kitapların ilki. hakan günday bu yaratma işini nefis bir şekilde anlatır azil'de. "sonunda tanrı sıkıntıdan patlamıştır. buna da big bang denir."

size anlatmak için kasıyorsam eğer bu can sıkıntısını, en baştan anlatmam gerekiyordu. celine "gidilen her on yolun dokuzu can sıkıntısına çıkar" dediğinde boşuna kumar oynamıyordu. insan, temelde ne yapıyorsa can sıkıntısından kurtulmak için yapar. schopenhaur, "can sıkıntısı, birbirini pek az seven insanoğlunun, birbirini aramasına yol açar" der. bu büyük filozofun devrinde arama işlemi için savaşlar kullanılıyor ve bol bol kavga döğüş çıkıyordu. allahtan internet çıktı. bütün savaşları bitirecek olan gerçek internetin ta kendisidir. inanın bana, internet hitler'in devrinde olsaydı eğer hitler olmazdı. abaza bir otuzbirci olarak keyfine bakardı.

insanoğlu temelde tembel bir yaşantı sürerken çalışmayı ve artı değeri keşfetmiştir ve bu süreç din ile beraber devletleşmeye kadar gitmiştir. her şeyin temeli olan tembelliği can sıkıntımız yüzünden terk ettiğimizi düşünüyorum. insanlar deli gibi çalışmadan/ibadet etmeden rahat edemiyorlar. emekli olunca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. genelde cami cemaatine katılıyorlar. dinin yılın 354 günü ve günün 5 vaktinde bu kadar kapsayıcı olmasının, tuvalete giderken bile hangi ayağınızı atmaya karar vermenize neden olmasının nedeni tanrının bu işin sırrını biliyor olmasıdır. din hayatımız öyle bir kapsar ki asla sıkılmazsınız. hem zaten sıkıntı şeytandandır. vesveselere kulak vermeyin siz. oysa tek yapmaları gereken tembellik. tembellik hakkımız, söke söke almalıyız. şu karikatürdeki çocuğun dediği gibi, dinimiz amin..

can sıkıntısının başımıza açtığı en büyük bela ise kesinlikle aşktır. bunca yıldır yaşıyorum ve öğrendiğim bir gerçek varsa eğer bir insan canı sıkıldığı için aşık oluyordur. zaten bu yüzden başı beladan kurtulmuyor. sakın bana "yalnızlık can sıkıntısına neden oluyor" demeyin sakın. elli kişilik bir odada bile canınız sıkılabilir ve hatta en fazla tamda o anlarda sıkıntıdan neredeyse patlarsınız. hatta öyle ki utanmasanız "yok mu beni siken" diye bile bağırabilirsiniz. ama bağırmamanızda fayda var. öyle durumlarda hemen ortamı terk edin ve son hız dört duvar evinize sığının. ev mistir, ev güzeldir. pencereleri vardır ve röntgenlemeye yarar. böylece diğer insanlarla da iletişime geçebilirsiniz! sakın bana "can sıkıntısı depresyon belirtisidir" demeyin. freud mu demişti bunu, hmm, bilemeyeceğim şimdi ama yalnız kalmayı beceremeyen insan sosyal olur der. doğrudur. yalnız kalmak bir meziyettir ve herkesin harcı değildir. sosyalleşmemizin nedeni de can sıkıntısıdır schopenhaur'in dediği gibi.

"uff, canım sıkılıyoo" diye sağa sola mesajlar gönderen angut kızlardan sanmayın sakın beni. bu bir denemedir sadece. can sıkıntısı güzeldir, sıkı can iyidir derler hani atalarımız. dostoyevski'yi de atalarımdan biri saymak benim boynumun borcudur mesela. "can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır" der büyük sanatçı. ebesinin amına kadar haklıdır hani. alkolü eğlenmek için değil, can sıkıntımızı gidermek için icat etmişizdir.

tutunamayanlar'ın da özüdür can sıkıntısı. selimciğim "can sıkıntısıyla dinleniyorum ancak. sıkılırken dinlendiğimi anlamıyorum. içimin yeni heyecanlarla dolduğunu hissetmiyorum. fakat bilmeden yeni yaşantılara hazırlıyorum kendimi. içimde bir selim ölürken kalan bütün gücüyle yeni selimler yaratıyor" derken hayal kurmaktan bahsediyor bize. newton ccan sıkıntısından ağaç altında yatarken fark eder yerçekimini. sheakspear kesinlikle can sıkıntısından yazdı. kendine yeni yeni hayaller kurdu, yine yeniden yaşadı, yeni selimler yarattı içinde. bu büyük yaratıcılığımızın temelinde de bence kesinlikle can sıkıntısı var. uğraşacak yeni bir şeyler ararken yeni bir şeyler keşfediyoruz işte.

"red kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan, che'nin devrimden sonra küadan ayrılması da. modern anlamda (eşitlik/özgürlük/kardeşlik) adaleti ilk sağlayan fransızlar. fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır" diye bağırıyor emrah serbes. doğru söze ne denir, bir şey denmez. alkışlanır.

bunca büyük yazar, bunca yönetmen, iyi ki yazmışlar ve yönetmişler o filmleri. onlarda olmasa ne yapardım bilmem. şaşırır kalır mıydım yoksa ben mi yazmayı denerdim onları. düşünün, hiçbir şey yok. masumiyet'deki gibi, "insan bilmediği bir şehirde, tek başına ne yapar." hiçbir şey. hiçbir şey yapamıyor. kafası koparılmış ördek gibi kalıyor. istanbul'da onbeş milyon insan yaşamasının nedeni de budur işte. kalabalığın içinde kaybolması gibi yoktur. kimse selam vermiyor, kimse kimseyi umursamıyor. aslında tüm şehir sizin. canınızın sıkılması ihtimal dahilinde bile değil..

celine'nin de dediği gibi, film seyredin. can sıkıntınız geçer. thomas mann bilimsel takılır mesela. "tekrarlar insanı sıkar, bu durumda günler zor, yıllar hızlı geçer" der. arakçı teoman'ın şarkısının o meşhur dizelerinin kimden arak olduğunu da böylece gösteriverdim size. hah ha.. hadi dostoyevski'den bir laf daha yazayım; "insanın aklı çoğaldıkça can sıkıntısı artar." bir nevi cehalet mutluluktur demek gibi. bir nevi ama. cehalete biat ederseniz eğer evlenirsiniz, çocuklarını ve torunlarınız olur, geçim sıkıntısı can sıkıntısının yerine geçer ve canınız sıkılmaz.

bunca blog, bunca yazı, aslında hepsinin nedeni can sıkıntısı. yine schopenhauer'e dönelim. o'na göre insan can sıkıntısıyla acı arasında gidip gelen bir sarkaçtır. istediğini elde edemedikçe acı çeker. elde ettiğinde canı sıkılır. (sonra devam ederiz. yazmaktan canım sıkıldı)
--
dün fena sıkıldım akşama kadar
iki paket cigara bana mısın demedi
yazı yazacak oldum, sarmadı
keman çaldım ömrümde ilk defa
dolaştım
tavla oynayanları seyrettim
bir şarkıyı başka makamla söyledim
sinek tuttum bir kibrit kutusu
allah kahretsin, en sonunda
kalktım buraya geldim

-orhan veli-

4 Kasım 2013 Pazartesi

geçmiş zaman 5


(sevimli yaratığımız alien)


(geleceğe dönüş üçteki trenin arabayı ittiği sahne. çok kolpa bir sahneymiş)


(japon sinemasının godzilla'sı. normalde pek küçükmüş)



(meşhur jaws'sımız. sanırsın avlanmış ve tekneye çekilmiş)


(the matrix'deki metro sahnesi. ajan smith ve neo'nun kapıştığı an)


(maymunlar cehennemi'nde kadın maymunumuz kamera arkasında)


(yüzüklerin efendisi ve nazguller. yağmurdan korunmak için şemsiye açmışlar. bence müthiş :)


(prometheus'daki uzaylı elemanımız meğer böyle yaratılmış)


(requem for a dream'de jennifer connely'nin meşhur sakso sahnesinden sonra deli divane halde dolaştığı sahne. bir arkadaşım bana kızı büyüyünce bu filmi izlettireceğini söylemişti. uyuşturucudan uzak tutmak ve müptelaların başlarına geleni göstermek için. bana da mantıklı geldi)


(terminator'deki civa adamımızın gözüne arnold'ın kurşunu girmiş. beraber poz veriyorlar)


(yine terminator ve arnold kolunun oynatılışına bakıyor. sanırım miles'ın evinde o kolunu yardığı sahne)


(titanik ve leonardo, kate'ın arkasına yapışmış. pis sapık!)


(yenilmezler'deki sokak sahnesinden birisi. filmin sonunda elemanların döner yediği sahneyi bilirsiniz. bir tek kaptan döner yemiyor. o hamburgere devam. malumunuz üzere o amerikan değerlerini temsil eder. döner falan yemez!)


(alemlerin kralı, harbi dost, biricik sırdaş chewbacca ve onu oynayan kişi. kendisinin chewbacca'dan bir farkı yokmuş)


(miğfer dibi. o da yalanmış. ben gerçek surlar var zannediyordum)

fotoğraflar hurriyet.com'dan..

28 Ekim 2013 Pazartesi

danimarka

biri yüce tanrıça freja, diğeri ise bir terminatör olan t-x. biri mitolojik zamanlardan kalma, en doğal haliyle poz verme yanlısı bir afet, diğeri geleceğin efendisi olabilecek yeni nesil tanrıça. biri adeta koyu tenin kraliçesi, diğeri sarışınlığın medar-ı iftiharı. işte danimarkalı askerlerin duvarlarını süsleyen iki muhteşem kadın(!) hazır galatasarayım danimarkalıları evlerine ellerini boş göndermişken yayınlayayım.. karşınızda danimarka'nın dünyaya armağanları..


(freja beha erichsen)


(kristinna loken)

10 Ekim 2013 Perşembe

fene

hangi mevsimdi bilmiyorum, hatırlamıyorum. köylüler yol kenarında ezelteri, diken ucu ve kaldirik topluyorlardı. ayem alamuk, ocaklar kavrulmuş, fındık çeş olmuştu. köpekler afkuruyor, insanlar baccelerin badına aykuru gene yürüyorlardı. andır görsün yüzünü dedi ortama yabancı kişiye akrabası. dediklerini çözmek için bıldır çok uğraşmıştı yabancı. çevreyi hala daha annaklıyordu.

caranak başlamıştı ve ben caydak halde kalmış gibiydim. yol kenarındaki insanlar arabalarının içinden ayemin dinmesini beklediler. yolları cılga bürümüş, cilim bir çok kişinin çarukuna yapışmıştı. yollar topraktı ve her şey böyle başlamıştı.

haçak kızlar etrafta görünmüyorlardı ve dadduk bebeler arabaların içinde ağlaşıyorlarken, ben dışarda tarana denk geldim ve üstüm başım leş gibi çamur, etrafımda uluk kadınlar var sanki, hepsi fene zollu. ağzıma ne geliyorsa söyledim o an. haböle dediler bana, nihayet karadenizli oldun..

kendimi şöyle bir ırgaladım, ımımak için içinde kaloriferi açılmış arabaya daldım. allahtan içerisi ımıklıtı. ben buraya geldiğimden beri her şeyden irketiyordum. yol mühkemdi, bize sadece gaza basmak kaldı. ve gittik, yol boyunca gittik. vardığımızda günlerce uyuyacağımı sanıyordum. oysa her tarafım divildiyordu.

istanbul'da sıcak bir ağustos akşamıydı. burada ise aylardan çürüktü ve her tarafı duman basmıştı. fösük ağızlı keyfanılar ellerinde deyneklerle ıslak çimenlerde yürüyor, tüm bacalardan sobaların dumanı tütüyordu. ben sadece bir sigara daha yaktım gizlice. o dumanın içinde zaten görünmezdim, ama işi garantiye aldım. zele pezüğü de yedikten sonra.. ah birde pool olsaydı ne güzel olurdu. şöyle datlısından birde misiri bol bir salata.. elimde bir akıllı telefon, akşam sekizde yatağıma uzandım. allahtan buralarda hat çekiyordu..

"şekerim, mesaj at bana bol bol.."

8 Ekim 2013 Salı

aldatan kadın vs türk kadını


malumunuz üzere iskoçyalı bilim insanları ortalama ülke prpfillerimizi çıkardı. yukarıdaki egeli şahıs ortalama türk kadını oluyor. kiminle bu konuyu konuşsan "ben bu kadını bir yerlerden tanıyorum" diyor. aslında bizim türk kızlarına(egelilere daha çok olmak üzere) oldukça benziyor ve çok güzel bir kadın. şahsen ortalama rus kadınından daha güzel buldum. neyse..


geçen hafta bir gazetede, new yorklu bilim insanlarının çizdiği bir robot resmi gördüm. altında "işte aldatan kadın robot resmi" diyordu. angelina jolie'nin bu fotoğrafını siyah kemik çerçeveli gözlükle düşünün, tıpkısının aynısı. ama üzerinde iş kıyafetleri vardı. resmi aramama rağmen bulamadım. sonra birden bire bizim türk kadını profili geldi gözümün önüne. alakası bile yok. demek ki neymiş, türk kadını aldatmazmış! ciddiyim bak!!

vel hasıl kelam; bendeniz kadınların en az yarısının, erkeklerinin ise yüzde doksanının eşini kandırdığını düşünen biriyim! çok mu genelledim, evet çok genelledim. ama bu tespiti çevrenize bakarak bile rahat rahat yapabilirsiniz..

1 Ekim 2013 Salı

masumiyet


hikayenin benzerini, sahnenin tekrarını bir içki masasında yaşayınca insan, "hangisi daha gerçekti" diye düşündüm durdum bir süre. gece vakti, içki masasında rakı içip hikayesini anlatan adam mı; yoksa yusuf'a hikayesini gündüz vakti, berbat halde, cigarasını sarıp içerken anlatan bekir mi?

kendimi 'yusuf' yerine koyma densizliğinde bulunmam mı dinlediğim hikayeyi yavanlaştırdı, yoksa zaten daha önce buna benzer bir hikayeyi enfes bir şekilde anlatan zeki demirkubuz, oynayan haluk bilginer mi fazlasıyla mükemmeldi?

sonra "aman boşver" dedim kendi kendime.. sonuçta insan bir şekilde kendini diğerlerinden farklılaştırmaya çabalıyor sanırım. 45 çocuk sahibi baba ile benim dinlediğim hikayenin anlatıcısı arasında sanırım temelde fark yok. "beni sevebilir veya sevmeyebilirsiniz. ama ben varım ve buyum.."

bekir'in hikayesi on basar bu arada..

18 Eylül 2013 Çarşamba

ercüment ç.


aşağı yukarı dört yıldır aynı evde yaşıyordum. ocak ile doğalgazı birbirine bağlayan boru gaz kaçırınca ev sahibine söyledim. odada iki bira açmış ve bitirmişim bu arada. adam eve geldi;

sen içki mi içiyorsun?

evet.

bu ev meyhane mi, ben hacı adamım, nasıl içersin?

şaka mı yapıyorsun ağbi?

yoo, çok ciddiyim, ay başına kadar terk ediyorsun bu evi!

haydaa, ne işin var çayda diyorum kendi kendime. çok sinirlendim. üçüncü kez evden atılıyorum. daha önce bir kez fakültede, yaz ortasında ev sahibi evi sattığı için atılmıştık. sonra belediyenin otel tipi odasında kalırken sabah mesai başlar başlamaz zabıta tarafından tebligatla yollanmıştım. onun nedeni gerzek başkanın karizmasını sarsmammış. benim öyle bir sarsmak gibi niyetim yoktu ama o sarsılmış hissetmiş işte! zaten daha sonra aday bile gösterilmedi. zaten yükünü toplamıştı o beş yılda.

evden atıldım lan, çok sinirliyim. her canlı ölümü tadacaktır misali her kiracı evden atılacaktır diye bir kanun var galiba. çok sinirlendim. bana resmen terbiyesizlik yaptı ve bir ercüment çözer nasıl olunur o zaman anladım. daha önce elimde bira kutularıyla beni eve içki taşırken gördü. eve kız attığımı da biliyor. o zaman evini kerhaneye benzetmemişti vesselam. neyse, mesele üç aşağı beş yukarı sonradan belli oldu. evden taşındığım gün evi çoktan kiraladığını söyledi. benden kafasına göre az alıyordu sanırım ve yenisi ona çokca vermeye razı oldu! bende gittim çatı katı tuttum bu arada. daha düşük kira, depreme dayanıklı bir ev, biraz küçük ama kocaman terası var, daha ne a q. boya işini arkadaşlarla hallettim. digitürk gelip çanağı taktı tepeye ve altıncı kata irili ufaklı toplam 50 parça eşya taşıdı üç kişi. adam kanepeyi omuzladı ve altıncı kata çıkardı be. ben ikinci adımdan sonra altında kalırdım.

evlerinden kiracılarını böyle saçma sapan nedenlerle atan ve insanı deli eden geri zekalılarla bir şekilde de olsa yaşamak ne berbat bir şey.

ee, gidiyorsun, son bir şey söylemeyecek misin?

içimden "hakkını helal et dememi bekliyorsun di mi a q herifi" diye geçiriyorum. "kibre bak adamdaki" diyorum kendi kendime. "yoo" dedim en sonunda.

peki, öyle olsun..

28 Ağustos 2013 Çarşamba

i just want to celebrate vs kashmir

iki güzel şarkı ile gece gece keyiflenelim. girişi en güzel şarkılardan biri olan i just want to celebrate, rare earth'ın one world albümünden. 


ikinci şarkı kashmir. bir led zeppelin parçası. bunun da girişi oldukça güzeldir ve size tanıdık gelebilir. teoman, paramparça'yı buradan arakladı derler.


vs vs..

26 Ağustos 2013 Pazartesi

deeper underground

jamiroquai, 8-9 eylülde benim ilçede konser verecekmiş. uzun yıllardır ortalıkta yoktu. sanırım 90 sonu - 2000 başı gençliğini rock n coke'a çekmek istemişler. tabi bu kuşak için birde prodigy eklersen hiç sorun olmaz. lan jamiroquai ve prodigy mi kaldı? adamlar emeklilik yıllarında bu sayede harçlıklarını çıkarıyorlar. neyse, o zamanlar deeper underground'u çok severdim. güzel şarkıydı. zaten kendisinin başka parçası da yoktur. o kafasına taktığı garip bereler bir yarım saat milleti oyalayabilir. ama prodigy öyle değil. 2004 sonbaharındaki konserleri kadar hiç bir konserde eğlenemedim. neredeyse sanhe önüydük feci güzeldi. hatta en sonunda şu sarışın elemana 5 milyonluk banknot bile imzalatmıştım. o parayı kaybettim ama. neyse, 2000'lere girerken acayip bir müzikal patlama vardı. popun son gösterişli yıllarıydı ve evde kablolu tv var, açıyordum sürekli aynı klipleri döndüren bir kanalı, ders çalışıyordum. mezuniyet ödevini de aynı şekilde bitirmiştim ve o hafta zor günler olarak kalmadı aklımda. eğlenceli günlerdi. fatboy slim ilk kez istanbul'da konser veriyordu ve bilet fiyatları yanlış hatırlamıyorsam 90 milyondu. benim aylık maaşım ise 75 civarı. w a q. şimdi hepsi ön gruplar olarak sahne alacak neredeyse. demek o zamanlar yeterince voliyi vuramamışlar. son ekstraları bunlar. jamiroquai'ı bundan sonra hatırlayan beynimi sikiim..


godzilla'yı giresun'da izlemiştim. birde come with me parçası vardır bu filmin soundtrack'ında. o da güzeldir. ama nedense bu parça daha güzeldir. filme dair aklımda fazla bir şey kalmadı. şarkılarından başka.

23 Ağustos 2013 Cuma

taharet musluğu 2


vatan emniyetin oralarda bir yerdeki cami tuvaleti pisuvuarının taharet musluğu yok(!) ama taharet tası var. ister kimse yokken penisini yıka, ister işedikten sonra su dök. oh mis.. bu da birincisi..




eski bir ford kamyon uyarı levhası. zırıldamak, eskiden oldukça fazla şekilde kullanılıyormuş demek. benim aklıma askerlik geldi. orada her şeyin bir kullanma talimatı vardır. ama talimatlar emredicidir. ford fabrikası müşterisine nazik davranıyor(!) hem ne demişler, alırsın ford, olursun lord..


3 Ağustos 2013 Cumartesi

riders on the storm



Fırtınadaki biniciler

Fırtınadaki biniciler

Doğduğumuz bu evin içine
Atıldığımız bu dünyanın içine
Bir kemiği bile olmayan köpek gibi
Ödünç alınmış bir aktör
Fırtınadaki biniciler



Orada yolda bir katil var
Beyni bir kurbağa gibi sürünüyor,kıvrılıyor
Uzun bir tatil yap
Bırak çocukların oynasın
Eğer sen bu adama bir çıkış verirsen
Güzel hatıralar ölecek
Yoldaki katil..evet



Kız ,erkeğini seviyorsun
Kız,erkeğini seviyorsun
Elinden tut ve al
Onun seni anlayabilmesini sağla
Dünya sana bağlı
Hayatımız asla sone ermeyecek
Erkeğini sev,evet



Fırtınadaki sürücüler
Fırtınadaki sürücüler



ve
Fırtınadaki sürücüler

8 Temmuz 2013 Pazartesi

geçen ramazan ne yaptığını biliyorum..


geçen haftaların birisinde bir arkadaşla rastlaştık ve "çocuk nasıl" derken üç çocuğu olduğunu öğrendim. daha evleneli üç yıl olmuş, "ne bu acele" derken anlattı;

"sorma ağbi, geçen ramazan iftar, teravih derken gece 12 oldu, sahura kaldı bir kaç saat. acele ile işe giriştim, 9 ay sonra ikizler doğdu!"

siz siz olun acele etmeyin, şeytan karışır sonra :)

hepinizin ramazanı kutlu olsun..

5 Haziran 2013 Çarşamba

hepiniz çok güzelsiniz..


var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel,
zalim kaderin yumruklarına, oklarına
yoksa diretip bela denizlerine karşı

dur, yeter! demesi mi?
ölmek, uyumak sadece! düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
çünkü ölüm uykularında,
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
kim dayanabilir zamanın kırbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
sevgisinin kepaze edilmesine
kanunların bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
kötülere kul olmasına iyi insanın
bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak

ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
o kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmediğimiz belalara atılmaktansa
çektiklerine razı etmese insanı?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden.
bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

(shakespeare - hamlet)

27 Mayıs 2013 Pazartesi

la


dünyanın ekseni oniki santim kaymıştı, behzat amirim esra'ya bir santim bile yaklaşmamıştı hani. dünyanın eksene hala kaymaya devam ederken, rtük ve star tv, izleyenlere bir santim bile yaklaşmadı. tv'mizin en harika yapımlarından biri geçip gitti kırmızı vosvosla. bir gün gelir ve o üyeler de bize yaklaşır, bizim de zevklerimizin olduğunu, onlardan farklı şeyler izleyebileceğimi, sevebileceğimizi, küfredebileceğimizi, içebileceğimizi, öpüşebileceğimizi, çocuk yapmamak için de sevişebileceğimizi anlarlar umarım. hani diyordu ya amirim "ben sevmesini bilmiyorum" diye, herhalde rtük de sevmesini bilmiyor. hatta harun gibi bağırayım bak şimdi, "lan biriniz de anlayın be, seviyorum merkez seviyorum, anladın mı?" gereksiz yere kanalı işgal ediyormuşuz demek!..


23 Mayıs 2013 Perşembe

yasak

şu sigara yasağına karşı durmak, sarı öküzü feda etmemek gerekiyordu. kapalı mekan falan derken herifler özel arabalarımızda dahi sigarayı yasakladı. şimdi alkol işi neredeyse tamamen çözülüyor. yasağın iyisi kötüsü olmaz arkadaş. yakında içkiyi yasaklarlarsa şaşırmayın diyorduk. az kaldı, sabredin, evinizde içmeniz de yasaklanacak..

dumanlı sahamı, rahatca ve ucuza içebileceğim biramı geri istiyorum..

16 Mayıs 2013 Perşembe

the end

filminde de gördüğünüz üzere the doors bu şarkıyı çaldıkları kulüpte ilk çaldıklarında kovulmuşlardır. çünkü jim morrison'ın annesi ile ilgili fantezileri biraz ağır kaçmıştır. ama bu oedipus kompleksi sözler doğaçlama sırasından dilden fırlamıştır. ayrıca şarkının çok güzel bir klibi vardır ve biz buna apocalypse now filmi olarak biliriz! şarkı, vietnam savaşı ile özdeşleşmiş parçalardan birisidir. neyse, müthiştir..



this is the end, beautiful friend
this is the end, my only friend, the end
of our elaborate plans, the end
of everything that stands, the end

(bu son, güzel arkadaş, bu son, tek arkadaşım, özenli planlarımızın sonu, ayakta duran her şeyin sonu, son.)

no safety or surprise, the end
i'll never look into your eyes...again
can you picture what will be, so limitless and free
desperately in need...of some...stranger's hand
in a...desperate land

(güvenlik ya da şaşkınlık yok, son, bir daha asla gözlerinin içine bakmayacağım. düşünebilir misin, ne olabilir acaba, öyle sınırsız ve özgür, umutsuzca, gereksinir bir yabancıya, çaresiz bir ülkede. )

lost in a roman...wilderness of pain
and all the children are insane, all the children are insane
waiting for the summer rain, yeah
there's danger on the edge of town
ride the king's highway, baby
weird scenes inside the gold mine
ride the highway west, baby

(bir roma acısının vahşetinde kayıp, ve tüm çocuklar şuursuz, tüm çocuklar şuursuz, beklerken yaz yağmurunu, kasabanın sınırında tehlike var, kralın otoyolunu kullan. altın madeninde tekin olmayan görüntüler; bebeğim, batıya giden yolu kullan. )

ride the snake, ride the snake
to the lake, the ancient lake, baby
the snake is long, seven miles
ride the snake...he's old, and his skin is cold

(yılanı sür, yılanı sür. göle kadar, göle kadar. eski göle, bebeğim, yılan uzun, göle kadar, göle kadar. eski göle, bebeğim, yılan uzun yedi mil, yılanı sür. yaşlı, ve derisi soğuk)

the west is the best, the west is the best
get here, and we'll do the rest
the blue bus is callin' us, the blue bus is callin' us
driver, where you taken' us
the killer awoke before dawn, he put his boots on
he took a face from the ancient gallery
and he walked on down the hall

(batı en iyisi, batı en iyisi -west'in kadını temsil ettiği de söylenir-,gel buraya, gerisini biz hallederiz. mavi otobüs bizi çağırıyor, mavi otobüs bizi çağırıyor. şoför, bizi nereye götürüyorsun? katil gün doğmadan uyandı, çizmelerini giydi, eski dehlizlerden bir surat kopup geldi, koridorda inmeye devam etti. )

he went into the room where his sister lived, and...then he
paid a visit to his brother, and then he
he walked on down the hall, and
and he came to a door...and he looked inside
father, yes son, i want to kill you
mother...i want to...fuck you

(kız kardeşinin yaşadığı odaya gitti, ve sonra erkek kardeşine uğradı, ve sonra koridorda inmeye devam etti. ve bir kapıya geldi, ve içeri baktı; baba, "evet oğlum?" "seni öldürmek istiyorum, anne, seni ise…")

c'mon baby, take a chance with us x3
and meet me at the back of the blue bus
doin' a blue rock, on a blue bus
doin' a blue rock, c'mon, yeahkill,
kill, kill, kill, kill, kill

(hadi bebek, bizimle şansını bir dene. hadi bebek, bizimle şansını bir dene hadi bebek, bizimle şansını bir dene. ve mavi otobüsün arkasında buluş benimle. mavi, yaşa! çevresinde… hadi mavi otobüs, hadi… hadi, öldür, öldür, öldür.... )

this is the end, beautiful friend
this is the end, my only friend, the end
it hurts to set you free
but you'll never follow me
the end of laughter and soft lies
the end of nights we tried to die
this is the end

(bu son, güzel arkadaş. bu son, tek arkadaşım, son. seni rahat bırakmak acı veriyor, ama asla peşimden gelmeyeceksin. kahkaha ve beyaz yalanların sonu, ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu. bu son. )

7 Mayıs 2013 Salı

marvin the paranoid android



'en harika robotlar' diye bir liste yapılsa elbette t 1000, asimo, r2d2, bumblebee listeye girer. zirveye ise marvin yerleşir.

zaman içinde sürekli yol aldığı için evrenden 7 kat daha fazla yaşayan, insan kişiliğine sahip paranoyak bir robottur kendileri. kocaman bir beyni vardır, ama ona sürekli "marvin, şunları getir, bunları götür" türü emirler verilmektedir. hayattan o kadar çok sıkılmıştır ki ultra zeki ve çevik bir tankı bile hayata küstürmüştür. en büyük silahı karşısındakini depresyona anında sokabilmesidir. evrenin sonundaki restoran'da yemek yiyen bizimkileri 976 milyar yıl boyunca beklemiştir. o kadar büyük bunalımdadır ki, bir seferinde ford prefect ile şöyle bir konuşması olur;

"benimle konuşmak istiyormuşsun gibi davranma, benden nefret ettiğini biliyorum."

"hayır, etmiyorum."

"evet ediyorsun, herkes eder. bu evrenin bir parçası. birinin benden nefret etmeye başlaması için onunla konuşmam yeterli. robotlar bile nefret eder benden. eğer beni görmezden gelirsen, sanırım buradan çekip gidebilirim."

tanrının evrene son mesajını okurken, en sonunda ışığı söner. tanrının mesajı şöyledir:

"verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz."

thom yorke, paranoid android şarkısını bu robottan esinlenerek yapmış derler. zaten şarkıdaki bazı sözler direkt kitaptan alınmadır. şarkıdaki "i may be paranoid, but not an android" sözleri de marvin'e aittir.


please could you stop the noise, i'm trying to get some rest (arthur dent uzay gemisinde uyumaya çalışmaktadır. ama gürültüler yüzünden uyanır ve şöyle der; lütfen şu sesi keser misiniz, dinlenmeye çalışıyorum)
from all the unborn chicken voices in my head (kafamdaki tüm doğmamış tavuk seslerinden kurtulmaya)
what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but not an android) (paranoyak olabilirim, ama android değilim -marvin'in rehberdeki sözü)
what's that...? (o nedir..?)
(i may be paranoid, but not an android) (paranoyak olabilirim, ama android değilim)
when ı am king, you will be first against the wall (rehberde sirius sibernetik şirketi için kullanılan söz; "ben kral olduğumda ilk kurşuna dizilecek kişi sensin")
with your opinion which is of no consequence at all (sonuçsuz (önemsiz) düşüncenle.. )
what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but no android) (paranoyak olabilirim, ama android değilim)
what's that...? (o nedir)
(i may be paranoid, but no android) (paranoyak olabilirim, ama android değilim)

ambition makes you look pretty ugly
(otostop çekerek evreni dolaşan ford prefect'in zaphod'a söylediği söz. zaphod galaksinin başkanınıdır ve bir gezegeni yağmalamak istemektedir; ford şöyle der; hırs çok çirkin gösteriyor seni) 
kicking and squealing gucci little piggy (tekmeleyen, vıyaklayan minik domuz)
you don't remember (hatırlamıyorsun)
you don't remember (hatırlamıyorsun)
why don't you remember my name? (zaphod, arthur'un adını sürekli unutmaktadır ve bir yerde arthur patlar;
neden hatırlamıyorsun adımı?)
off with his head, man (kafadan kontak adam)
off with his head, man (kafadan kontak adam)
why don't you remember my name? (neden hatırlamıyorsun adımı)
i guess he does.... (sanırım hatırlıyor)

rain down, rain down
come on rain down on me
from a great height
from a great height... height...
rain down, rain down
come on rain down on me
from a great height
from a great height... height...
rain down, rain down
come on rain down on me 
(yağın üstüme, hadi yağın üstüme büyük bir yükseklikten) sonsuz ihtimalsizlik motorunun ürünü olarak birdenbire gökyüzünde beliren ispermeçet balinasının düşerken, aslında yeryüzünün kendine geldiğini sanmasıyla ettiği laf. )

tthat's it, sir/you're leaving (buraya kadar bayım, gidiyorsunuz)
the crackle of pigskin (domuz derisinin çatırtısı)
the dust and the screaming (toz ve çığlık)
the yuppies networking (züppeler toplanıyor)
the panic, the vomit (panik, kusmuk) (rehberin kapağında don't panic yazar)
the panic, the vomit (panik, kusmuk)
god loves his children, god loves his children, yeah!
 
(tanrı çocuklarını sever) "tanrının yarattıklarına son mesajı"nı okumak için çıkılan yolculuğa göndermedir.)

(rehber ile şarkı sözleri karşılaştırmasına dair yazı serdarcharliebrown'dan alınma :)

3 Mayıs 2013 Cuma

san jose


san jose california'dan, her gün türkiye saati ile 06:30-07:30 arası (sana göre gece yarısı), haberin yok ölüyorum, marla singer üzerine ve misyoner pozisyonu yazılarıma giren sevgili okurum..

lütfen bana mesaj at. 6-7 aydır her gün, aynı saatte ve aynı yazılara giriyorsun. şimdi bak;

pennsylvania'dan olsaydın hafiften tırsardım. ama san jose'densin, değerini bil, tırsmıyorum! çünkü silikon vadisi orada. belki facebook, belki google, apple, microsoft vs'de çalışıyorsun ve blogu deneme için falan kullanıyorsun, emin değilim! ama ajan olma ihtimalin de yok değil! yoksa benim yazılarımın aşırı bağımlısı mısın? başka bir ihtimale göre eski bir tanıdık da olabilirsin hani. velhasıl kelam, san francisco'ya selamlarımı söyle. benim için aşağılarda bir yerde nba maçı seyret. ömer aşık'ı görürsen saçlarını okşa..

bir de, artık başka yazılara da bak be ya..

1 Mayıs 2013 Çarşamba

1 mayıs, çarşı ve kemal sunal


çarşı güzel bir çalışmaya imza atmış. hem de oldukça güzel. bu çalışmayı köşeyi dönen adam'ın sansürlenen bölümlerinden hazırlamışlar.

tekstilde çalışan, temizliğe giden, hayat kadınlığı yapmak zorunda kalan kadınlar öncelikli olmak üzere tüm emekçilerin bayramı kutlu olsun..

29 Nisan 2013 Pazartesi

kilim

geçenlerde trt belgesel'de 1989'a ait bir programa rastladım. anadolu kilim motifleri ve anlamlarından bahsediyordu. belgeselin ilk bölümünde eli belinde motifi inceleniyor ve biz türklerin ana tanrıçası olan umay ana'ya kadar gidiyor. belgeselleri izlerseniz eğer şimdi doğuda nevruz, batıda paskalya olarak kutlanan inanna-dumuzi birleşmesinin bütün bir eski dünyayı nasıl etkilediğini görebilirsiniz.

(eli belinde motifleri)

bu eli belinde hadisesi bereket ile alakalı bir durummuş. doğurganlığı temsil edermiş. kadın bu motif sayesinde kendisini, hayvanlarını ve bitkilerini doğurgan ve bereketli kılmak istermiş. yani eli belinde sembolü yer ile göğün, kadın ile erkeğin bereketinin sembolü olmuş. hakkari'den antalya'ya kadar geniş bir sahada halen kullanılıyormuş. esasında kilimler bir nevi kitap gibiymiş. harfler yok ama semboller var ve genç kızlar kilim dokuyarak isteklerini belli ederlermiş.





(koç boynuzu)

ikinci motifimiz koç boynuzu. ana erkil toplumdan ata erkilliğe geçiş sürecinde ortaya çıkmış. çünkü erkeğin doğumdaki rolü anlaşılmış. bu iş salt kadın mucizesi olarak görülmüyor artık. tarım toplumuna geçilmiş. toprağın bereketi için kan önem kazanmış ve koç-boğa kurban ederek toprağın da döllenmesi istenmiş.türk kadınları da erkeğin bereketinin sembolü olarak koç boynuzunu kilimlerine işlemiş.






kilimlerdeki el motifleri ise insanı bilinmeyen kötülüklere karşı koruyan bir güçmüş. çünkü sabanı, baltayı tutan, hayvanları avlayan hep eldir. büyüye, nazara karşı iyi gelir. öyle ki o el ali'nin ve oğullarının eli olduğu gibi islamın beş şartını da temsil edebilirmiş.


zümrüdü anka, tarak, yıldız, gamalı haç(svastika), kem gözden korunmalar hep kilim motiflerinde yer alırmış. neyse lafı daha fazla uzatmanın anlamı yok. her bir video 28 dakika civarı. merak eden izleyebilir. güzel belgesel.



26 Nisan 2013 Cuma

elvan dalton


barış manço - bal böceği'nden arak olsa bile cumanız ve hafta sonunuz böylesine eğlenceli olsun :)

sarı taksi boyandı
gelipte kapıya dayandı
tam kaçıracağımız zaman
zalım da anası uyandı

ama benim adım elvan dalton
ben gezerim balkon balkon
gelir de koynuna girerim ama
kobrayı dolarım boynuna

açın kızlar arayı
salıyom kobrayı varooooo

sarı taksi hızlandı
çelikti jantlar tozlandı
kara kızı görünce
nazım nazım nazlandı

ama benim adım elvan dalton
ben gezerim balkon balkon
gelir de koynuna girerim ama
kobrayı dolarım boynuna

açın kızlar arayı
salıyom kobrayı varooooo

22 Nisan 2013 Pazartesi

davut ve calut (david&goliath)


eski ahit'te samuel kitabının on yedinci bölümü tamamen davut ile calut'un kapışmasına ayrılmıştır. filistler ile kral saul komutasındaki yahudiler savaşmak için toplanırlar. ikisi de iki tepe tutar ve orduları bir vadi ayırmaktadır. filist ordusundaki gatlı golyat(calut) adlı bir savaşçı vardır. altı arşın bir karışlık boyu ile devasadır(bir arşın 68 cm'den hesap yapılırsa boyu 4 metreden fazla çıkar). üstelik salt boyu ile değil, üzerindeki zırhları, savaş gereçleri ile de büyük bir savaşçı olduğunu göstermiştir. miğferi, zırhı, omuzları arasında asılı duran palası, başka bir savaşçının taşıdığı kalkanı, mızrağı derken tepeden tırnağa donandığını görürüz. neyse, bu savaşçı ortaya çıkar ve yahudileri küçümser. "siz saul'un köleleri, biz ise özgür savaşçılarız. çıkarın karşıma bir adam. onunla savaşayım. o beni yenerse biz sizin köleniz oluruz, ben onu yenersem siz bizim kölemiz olursunuz" diye bağırır.

davut ise o sırada tam olarak savaş meydanında değildir. dört oğlu olan işay'ın en küçük oğludur. diğer üç oğul kral saul'un yanındadır. davut'sa babasının sürülerini bakmak için sürekli ordudan ayrılmaktadır. calut kırk gün boyunca yahudilere meydan okur. babası bir gün ona ağbileri için erzak verir ve ordugaha yollar. o sırada goliat yahudilere tekrar meydan okuyordur ve yahudiler onun önünden böcek sürüsü gibi kaçışıyordur. kral saul ise golyat'ı öldürene kızını vaadetmiştir ve üstelik o yiğidin babası da vergiden muaf olacaktır. davut meydan okumayı duyunca sinirlenir ve "bir sünnetsiz yaşayan tanrının ordusuna nasıl meydan okur" der. ağbileri ise onu savaşı izlemeye geldiğini sanırlar ve onu azarlarlar. söyledikleri ise saul'a kadar ulaşır. saul onu çağırır. çok genç olduğunu görür. savaşmasını istemez. o ise çobanlık yaptığını, sürüsüne saldıran ayı ve aslanlarla boğuştuğunu, o hayvanları öldürdüğünü söyler. saul kabul eder ve ona kendi savaş giyisilerini giydirir. ama o giyisilere alışık olmayan davut, onları üzerinden çıkarır. değneğini alır ve dereden beş çakıl taşı seçer. bunları çoban dağarcının cebine koyar ve sapanını alıp golyat'ın karşısına çıkar.

davut'u karşısında bir değnekle gören filistli savaşçı kızar. "ben köpek miyim ki karşıma değnekle çıkıyorsun" der. sinirlenmiştir. onu öldürdüğünde kurda kuşa yem yapacağını haykırır. davut da aynı şeyi filist ordusuna yapacağını söyler. karşılıklı atışmalar son bulur. golyat ve davut son sürrat birbirlerine doğru koşmaya başlar. davut dağarcığından bir taş çıkarır, sapanına koyar, sallar ve taş goliat'ın alnını deler. dev gibi savaşçı yüz üstü yere serilmiştir. sonra goliat'ın kılıcını alır ve kafasını keser. filistli savaşçıların hepsi kaçışır. ama yahudiler onları kovalar ve leşlerini her yere serer. en sonunda ordugahlarını yağmalar. davut ise kesik baş ve goliat'ın silahları ile birlikte saul'un karşısına çıkar. savaş sona ermiştir.


bu olayı tasvir eden en önemli sanat eseri ise bildiğiniz gibi michelangelo buonarroti'nin ellerinden çıkan meşhur heykeldir 1501'de yapmaya başlamış ve üç yılda bitirmiştir. esasında heykelin yapımında kullanılan blok 40 yıllıktır. daha önce 2 sanatçının izleri blok üzerinde vardır. ama onlar bu kocaman bloktan(heykel dört metre) ne çıkaracaklarını kestirememişlerdir. leonardo da vinci'ye de bu blok teklif edilmiş, ancak da vinci heykel sanatıı önemsiz bulduğu için reddetmiş. michelangelo'nun da vinci ile sürtüşme nedenlerinden birisi de bu mesele derler. heykel ise mükemmel ötesidir. bu genç delikanlı, golyat'ı küçük bir sapanın yardımı ile yenmiş, sonra onun kafasını uçurmuştu. o atletik bir delikanlıydı. sapanı lakayt bir şekilde omuzunda taşıyordur ve saldırmak için güç topluyordur. kafasını kendinden emin bir şekilde sola çevirmiş, bakışları uzaktaki bir noktada toplanmaktadır. çatık kaşlarıyla düşmanı öfkeli bir şekilde izlemektedir. davut ilk defa çıplak tasvir edilmiştir. tevrattaki hikayeyi tekrar hatırlarsanız eğer tüm giysilerini çıkardığı yazıyordu. daha önceki tasvirlerinde elinde kılıcı, başında miğferi, üstünde zırhı, ayağının altında düşmanının kafası ile resmedilmişken, şimdi çıplaktı ve zaferine inanıyordu. bu çıplaklık yüzünden, davut'un kudüs'ü alışının 3000. yılında israil'e hediye edilen bir kopyası yahudilerce kabul edilmemiştir. gerçi heykel sünnetsizdir. bu yüzden david olup olmadığı konusunda tartışmalar vardır. heykelin bitiminden sonra michalengelo'nun tam karşısına bir tabure koyup üstüne oturduğu ve saatlerce heykele gözünü dikip en sonunda "neden konuşmuyorsun" diye heykele bağırdığı rivayet edilmektedir. o dönem avrupa'nın bu heykel ebadında heykel yapılamıyordur. bu david, antik çağdan beri yapılan ilk muhteşem ve 4 metrelik heykeldir. vücut hatları inanılmazdır. o şöyle der; "ben heykeli yapmıyorum, sadece mermeri gereksiz taraflarından ayırıyorum ve içinden o heykel doğuyor."

bir süre sonra bu heykel floransa ile özdeşleşecektir. çünkü floransa da onun gibi küçük ve güçsüzdür. ama onun gibi korkusuzdur.

bu tablu rubens'e ait. davut'un ölmüş haldeki goliat'ın başını kesme anı. davut'un düşmanını aşağılaması ve gururu yüzünden okunuyor. yapılış yılı 1616.

caravaggio'nun konu ile ilgili üç tablosu vardır. bu 1602 tarihli.

caravaggio'nun 1607 tarihli resmi. davut'un şekli değişmemiş ama goliat değişmiş. 

caravaggio'nun 1610 tarihli eseri. davut pek bir cılız resmedilmiş. ayrıca şunu belirtmeden geçemeyeceğim. tablodaki golyat, caravaggio'nun ta kensidir. bu da uzun hikaye..

michelangelo'nun sistine şapelindeki davut-goliat eseri. iki taraf da ortaçağ kıyafetleri içerisinde. o mükemmel heykel ile pek bir alakası yok. yapılış tarihi 1509.

nicolas poussin'in 1631 tarihli eseri. kocaman kafa malum kişinin. taşıyan davut ve öndeki borazancılar herkese olayı haber veriyor.

titian'ın 1576 tarihli eseri. calut'un kafa bi dünya! davut şükretmektedir. 
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.