heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

29 Temmuz 2011 Cuma

aşk ölüyor, nasıl bilirdiniz?

aşkın anarşist doğasının, kurulu düzenin sinsi ve konformist doğasına kesin bir şekilde yenilmeye mahkum olması ne garip. onun uğradığı şanslı insanlar, mıymıntı uzlaşmalarla kendilerini sıradanlığın kollarına teslim ederlerken bir parça hüzünden fazlasını duymazlar. ne korkunç bir son. hayat filmlerdeki, kitaplardaki gibi değildir ne de olsa. keşke olsa. kolay değildir elbet başkalarının koyduğu kuralları yok saymak, ailen dahil diğer insanların ne düşündüğüne önem vermemek, kendini akıntıya teslim edip, sonunu düşünmememek? kolay değil elbet. zaten bu yüzden, aşk ile hevesi karıştırmamanız gerektiğini söyleyip duruyorum.

fakat yine de, aşkın uğradığı, ama kendisine layık bulmayarak terk ettiği insanları hayaletiyle huzursuz edeceği günler gelecektir. bu kişilerin değiştirecek, gerekirse savaşacak kadar yürekli olmadıkları güvenli, korunaklı hayatları ancak fani bedenleri eskiyince, bir boka yaramayınca, ruhları yorulup bir kenarda o sessiz gemiyi beklemeye başlayınca hayalet ortaya çıkacak ve 'keşke'lerle başlayan kırık dökük cümleler döktürecektir dudaklardan. planlı, programlı, neye adandığını kendileri de bilmeden adanmış hayatları bir moloz yığını kadar ağır, anlamsız gelmeye başlayacaktır. aşkın, ona boyun eğmeyenlere yüklediği lanettir bu.

o anarşist doğadan kalan şey ise aynılaşan kişiler, birbirine benzeyen ve bir çoklarına göre istikrar vaadeden ilişkilerdir. sistemin, muhtelif ideolojik araçlar vasıtasıyla kişiyi belirli bir kalıba sokarak, dönüştürmek ve en sonunda onu herkese benzetmekteki başarısı düşünüldüğünde aslında bunda şaşırılacak pek bir şey de yoktur. ama biz yine de mevzu bahis ilişkilerin yansımalarına bakalım.

çiftler, bunaltıcı bir sahiplenme anlayışının yılmaz savunucularıdır. birbirlerine "şunu yapma, bunu etme, o yanındaki kimdi? telefonun neden kapalı?" gibi kafa ütüleyen cümleler kurmaktan kaçınmadıkları gözlenir. dahası karşılıklı güven yoksunluğundan dolayı her an kıskançlık krizi geçirebildikleri, "çok hastayım, ama sen benimle hiç ilgilenmiyorsun, sana mesaj attım, ama cevap yazman uzun sürdü, beni artık sevmiyorsun" gibi pek çok anlamsız serzenişte bulunarak, adeta birbirlerini germeyi alışkanlık haline getirdikleri görülür.

toplumsal normlara uygun ideal bir ilişkide, taraflar birbirlerini günde 10-15 kere arayıp, her hareketlerini rapor etmezlerse ilişkinin yolunda gitmediği kuşkuları belirir. telefonlaşmalar, sevilen kişinin sesini duyup, yeknesak ve yavan hayatın temposundan bir kaç saniye için sıyrılmak ya da salt özlem gidermekten çok, kişinin "sahip olduğu ve ait olduğu" sevgiliye her daim kendini hatırlatma kaygısından ileri gelir.

giderek bağlılıkla bağımlılık birbirine karıştırılır. özgürlük, yalnız kalma korkusuna kolayca kurban edilir. kafalarına sokulmuş modeli yaşayabilmek arzusuyla erkekler kadınları, kadınlar erkekleri değiştirmeye çalışıp dururlar. sonuç olarak, ilişkiler, insanın kişiliğini güdük bırakan birer ruh cenderesine dönüşür. bu nevi sağlamcı ilişkilerde aşk(varsa eğer), en sonunda karaya vuran balinalar gibi nefes alıp vermesini keserek intihar eder, ki bu tam da mevcut düzenin kendini yeniden üretmesi ve sürecin yeni bir kişiyle tekrar etmesi için gereken şeydir. çünkü aşk, doğası gereği tehlikelidir, insanı deliler gibi sevindirir, çıldırtır, dibe vurdurur, kendini sorgulatır, bazen esir eder. ama en sonunda insanı özgürleştirir, yeniler, bambaşka biri yapar. bu yüzden aşk, eşi bulunmaz bir şeydir(nedir? histir sanırım).

28 Temmuz 2011 Perşembe

çömelme hakkı

eskiden doğuya geldiğimi, dinlenme tesislerinde çömerek sigara içen erkekleri görünce anlardım. hemen yan tarafında bir sandalye olmasına rağmen başında kasket, kollar dirseklere kadar sıvanmış ve bir sigara tellendirirlerdi. ya ya sevgili okur, medeniyet düzeyi geliştikçe çömelme oranı düşüyor! nişantaşı'nda bir tane bile çömelen insan olduğunu sanmıyorum. hatta bunu herkesten gizli bile yapmıyorlardır! sakın, ama sakın topuklar havada çömelmeyi kastettiğimi sanmayın. o poza sahip bir fotoğrafınız muhakkak vardır. benim bahsettiğim tam çömelme. topuklarda yerde, dizler tam kırık ve kollar dizlerin üzerinde uzunlamasına duracak. top gibi olacaksın birader, bildiğin yoga pozisyonu, para verip yapmıyorsun ya, beleş yoga işte. diğerleri çömelme sayılmaz.

işin esası elbette alafranga tuvaletlerin yaygınlaşmasına dayanıyor. 1800'lerin sonları ile beraber soylu kesim çömelmeyi avam buldu ve oturaklı aparatlar yapmaya başladı. zamanla bu sistem bizim için batı medeniyetinin bir parçası oldu. öyle ki bizim tuvaletler alaturka, batının ki alafanga olarak adlandırıldı. thomas twyford nikli şahıs bu tek parça tuvaleti icat etti. ama yine de temizlik kurallarının pek sallanmadığı, her tarafın boka battığı yerlerde alaturka tuvalet kesinlikle daha güvenlidir(ayaklarınız sağlamda ise elbette). dur konu kaydı, çömelmekten bahsediyordum ben, eski köy tuvaletlerinde çömeldiğinizde kıçınızı tüm köyün izleyeceğini de bilmek gerekir bu arada.

hah, çömelmeye geri geldim yine. bir erkeğin en fazla çömeldiği anlar askerdedir. bir defa tüm tuvaletler alaturka ve çömelme diye bir hedef küçültme hareketi var. çömel emri geldiği anda o pozisyonu alırsınız(yoksa çök müydü, emin olamadım şimdi). ileri aşaması sürünmedir. çömelerek yürütürler ceza babında, o sürünmekten de kötüdür bence. neyse, insanoğlu kendini bildi bileli çömeldiği için vücudu o yönde evrim geçirmiş derler. barsakların sağlığı için çömelmek gerekirmiş ve dizlerinizin sağlığı için de günde bir kaç dakika çömelerek kalmanız lazımmış. sallamıyorum bu bilgileri, araştırdım! hem ayrıca köpekten korkuyorsanız eğer çömelin! aklınıza tanrılar çıldırmış olmalı filmi gelmesin. hani çocuk sırtlanı kandırmak için başının üstüne bir tahta parçası koyuyordu. bu sayede boyu sırtlandan uzun olunca, sırtlan çocuğa bir şey yapamıyordu, hah işte köpekler hedef küçükse saldırmıyormuş!

(kadınlara çömelmeyi tavsiye etmem. özellikle umuma açık yerlerde. nemden tahrik olan erkek milleti, çömelmiş bir kadın görürse eğer, kudurur.)

ek: bir de gülben ergen'in çömelme dansı vardı ve ne iğrenç bir şeydi o öyle ya, şarkısı da arka sokaklarda neler oluyor idi. feci şekilde iticiydi ve hatta gülben ergen'in sıçma pozisyonunu herkese ifşa etmesi ne iğrenç bir şeydir öyle, cık cık cık!!!

27 Temmuz 2011 Çarşamba

leyla ile mecnun şarkıları

gördüğüm en harika dizilerden biri olan leyla ile mecnun'un enfes parçalarını yayınlayayım bir. absürdlüğün geberinceye kadar gülmenize neden olacak kadar güzel olduğu, yeri geldiğinde deniz kıyısına gidip kuru yük gemilerine el sallamanızı yürekten isteyecek kadar insanı hüzünlendiren bir dizidir. lan yok böyle bir dizi. akşamları tekrarları izliyorum, hala gülüyorum aynı esprilere ve kaçırdıklarım da çıkıyor, ki yeni bölüm gibi geliyor o anda.. neyse, izlemediyseniz, izlettirin!!





25 Temmuz 2011 Pazartesi

24 Temmuz 2011 Pazar

taharet musluğu


artık hemen herkes biliyor ki avrupa'da taharet musluğu yoktur. bizim ülkemizde ise pisuvara bile koyuluyormuş demek! daha önce böyle bir şey görmemiştim. taharet musluğunda son nokta! artık ne kadar sallarsanız sallayın, son damla sizi kirletmeyecek!

hadi sıkıysa şimdi alkolluyken başını duvara dayayıp işe!

(fotoğrafı ben çektim, hah ha :)

8 Temmuz 2011 Cuma

seviyordum sizi

satırlar aleksandr sergeyeviç puşkin'in. karısı natalya'ya(uğruna rus ordusu ile beraber erzurum'a kadar süren yolculuğu vardır) kur yapan george charles d'anthèsile adlı fransız subayı düelloya davet eder ve karnından vurulur(olayın komplo olduğu da söylenir). iki gün sonra da ölür. öldürüldüğünde otuzsekiz yaşındadır. petersburg'da halk galeyana gelmiştir. ölümünden yüz yıl sonra yayınlanmasını istediği gizli günce'si çok ilginçtir;

"bir erkeğin arzuları güçlendikçe “kadın” kelimesini “vajina” kelimesinden ayırması zorlaşır. erkeğe vajinanın yanında kadının varlığındaki herhangi bir şeye gözlerini açtıran tek şey tatmin edilmiş arzudur. işte bu yüzden zeki kadın ilk olarak erkeğin hayalini vajinasından kurtarmak için kendisini verir. böylece vajinaya doymuş bir halde kadının sahip olduğu akıl, yetenek, nezaket ve tüm güzelliğini takdir edebilecek hale gelir."

"kadınlar sahtekarca, sosyete hanımefendileri istemiyormuş gibi, fahişeler düzer gibi verirler."

"çok yavaş yerleştirmiştim ve polinka bacaklarını omuzlarıma atmak zorunda kalmıştı. “böyle geniş omuzlara sahip olmanız çok güzel lordum” diyen oydu ve ben kadınların neden dar omuzlu erkeklerden hoşlanmadıklarını öğrenince çarpılmıştım."

neyse, konu kitabı değildi, bu sevdiğim şiiri kopyalamak istemiştim. çarpıldığı bir kadını anlatıyor sanırım ve günce'sinden sonra bu şiiri yazma nedeni de bellidir aslında!

seviyordum sizi: ve bu aşk belki
içimde sönmedi bütünüyle;
fakat üzmesin sizi artık bu sevgi;
istemem üzülmenizi hiçbir şeyle.

sessizce, umutsuzca seviyordum sizi,
kah ürkeklik, kah kıskançlıkla üzgün;
bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki,
dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

çeviri: ataol behramoğlu

4 Temmuz 2011 Pazartesi

şaş

kendi başımdan geçenleri anlatmak eğlenceli. biraz da abartmak işin sosu biberi. şimdi size en büyük şaşkınlıklarımı ve şaşırtmalarımı yazayım. şaşkınlık eğlencelidir, gerçek güzel hikayeler şaşkınlık üzerine kurulur. belki siz aynı anları yaşamışsınızdır, o yüzden umrunuzda olmaz, önemli değil. önemli olan şey keyiflenmenizdir.



sekiz numara: kardeşimle beraber bir yılbaşı akşamı aksaray'da turluyoruz. hiçbir kötü niyetimiz yok. cidden bak. neyse, adamın biri yanımıza geldi;

"kadın var, ister misiniz ağbi?
"yok usta, biz bursalıyız!"
"!!"
"hiştt, durma lan, topukla hadi topukla!"

yedi numara: atatürk'ün "şu ığdır olmasa doğuyu bir şişe şaraba satardım!" dediği ildeyiz. yılbaşı vakti, ama dışarısı sımsacak. uzun kollu gömlek getiyor. neyse, pezevengin biriyle pazarlık halindeyiz. fiyatta bir türlü anlaşamıyoruz. herif ısrarcı, beş kuruş aşağıya inmiyor. pezevenk en sonunda lafını söyledi;

"ağbi valla sermayesi kurtarmaz."
"???, sermayesi mi? ne sermayesi, şaka yapıyorsun di mi?"
"yok, vallah şaka yapmıyorum"
"!!!"

altı numara: eskiden sadece 118 vardı, küsüratları yoktu. 118 aranır;

"iyi günler,çok acil bir numarayı öğrenmem gerekiyorda. bilinmeyen numaralar servisinin numarasını söyler misiniz?"
"??"
"ahaha kapa lan telefonu, küfredecek şimdi"

alkol ile eğlencenin buluşması eğlencelidir!

beş numara: fakülteye yeni başlamışım, sabah saatleri ve protokol yaptırıyorum. kağıtları aldım ve bir köşede yazmaya başladım. gözümde o zamanların modası olan numaralı gözlük var. saçlar falan düzgün. ama kumaş pantolon giyecek kadar da efendi bir tip değilim elbet. neyse, karşı masaya birisi oturdu ve başladı bana bakmaya. ben de ona bakıyorum. acaba diyorum, bana mı bakıyor, yoksa sadece dalmış mı? emin de değilim, ama bakıyorum ve bir ki üç deyip fırladım yerimden, karşına geçtim. "ne bakıyorsun lan" diyecek iken efendi efendi konuşmaya başladım ve konu bana ders çalıştırmaktan başladı ve döndü dolaştı vs'ye geldi. ben ilk sene okumayı düşünmüyordum ve ne yapacağımı tasarlıyordum. sonra öğrendim ki o da o sene okulu donduracakmış ve bana formaliteleri anlatmaya başladı. velhasıl kelam ona, "sen neden donduracaksın" deme gafletinde bulundum. şöyle dedi;

"çünkü hamileyim." (hobaaa)

bir süre sessizce bekledim. parmaklarına baktım. dalga mı geçiyor, anlayamadım. o sene onu fakültede hiç görmedim!

dört numara: şimdi bunu nasıl yazayım bilemedim, hmm, biriyle nette tanışmışsın ve bir kez beraber olmuşsun ve askere gitmişsin, askerden gelmişsin ve kızla yeniden telefonla iletişime geçmeye çalıştığında karşına bir erkek çıkar.

"napcansın aylin'i?" (adı salladım)
"bilmem?!" (aklıma hiçbir şey gelmedi)
"becermek mi istiyorsun?" (yuhhh)
"hööö?!!!" (noluyo lan)
"ben onun sevgilisiyim ve onu becermek istiyorsan önce beni becermelisin, kabuıl ediyor musun?" (yuhh!!)
"yok yok, yok valla istemiyorum!" (çatt, telefonu kapa)

aylin senin allah belanı versin...

üç numara: yer yine üniversite ve altıncı finalinde verdiğim bir dersin ikinci vizesine girmişim. bir şeyler karalamışım. ilk vize idare eder bir şey, o yüzden ikinci vizeden o kağıda yüz üzerinden on verse bile yeter. neyse, sonuçlar asılmış ve adım yazan yerde koskocaman bir sıfır var. bakıyorum soluna, 1 var mı diye, ama yok, sıfır var. sıfır mı? birden tüm listeyi inceliyorum ve benden başka sıfır da yok. sıfır bu ya, hayır yani hiç sınava girmeseydim keşke, bu ne, bu sıfır ne, valla sıfır, billa sıfır. hiç, yani yok muşum, hiç olmamışım, bu ne ağbi, ayıptır, yazıktır ya hu...

iki numara: kız gelmiş yanıma ve beni sinir edip gitmiş. kendi şehrine dönmüş. neyse, ben de gitmişim marilyn manson konserine ve onun da o herifi sevdiğini bildiğimden onun bir şarkısını dinletmek için telefon açmışım. olay buraya kadar çok sıradan ve normal bir hadise. üç gün sonra telefon geliyor;

"neden dinlettin bana onu?"
"sen seviyorsun ya, o yüzden"
"ben sana "gidelim" dediğimizde neden "ben gitmeyeceğim" dedin bana?"
"hö?? o konuşmayı hatırlamıyorum, sallamıyorsun değil mi?"
"beni ne kadar üzdüğünü biliyor musun?"
"haa?! çekip gitmek için bahane aramıyorsun değil mi? çünkü cidden o konuşmayı hatırlamıyorum. bizimle gezen o kız arkadaşına çok sinir olduğum için o sinirle öyle bi şey demişsindir belki, ama gerçekten hatırlamıyorum"
"demek artık konuştuklarımızı da hatırlamıyorsun, demek beni sevmiyorsun, beni sevsen tüm konuşmalarımızı hatırlardın, bak ben hatırlıyorum, sen beni sevmiyorsun!"
"!!!!"

vallahi hatırlamıyorum, hayır hatırlasam bi bok yedim diyeceğim ama, cidden hatırlamıyorum. acaba salladı mı? neyse, artık bir önemi yok.

bir numara: bir kadınla sadece yatmak için görüşüyorsun ve bir ki derken üç olmuş. bari dört de olsun diyorsun ve telefonu açıyorsun;

"aylin naber?" (adı salladım)
"iyidir, sen nabıyorsun?"
"akşam buluşalım mı?" (selam faslısını geç)
"300 milyonun var mı?" (hööö!!)
"300 milyon mu? o neden?" (şaka mı bu?)
"artık orospuluk yapmaya karar verdim, iyi para var o işte. sen benim arkadaşımsın, arkadaş indirimi yapayım, 200 milyon olsun!" (!!!)
"ben seni sonra ararım!"

aylin, senin de allah belanı versin. nedir bu aylinlerden çektiğim.

zero nambır: buna paralel hat numarası denir. denediniz mi bilmem. paralel telefonları bilirsiniz ama. neyse, rastgele bir numara aranır ve karşıdaki erkek çıkarsa sanki kendisi yanlışlıkla hatta karışmış gibi, paralelden bizim konuşmaları dinler ve hatta güler;

"cemal naber ağbi, iyidir şekerim sen nabıyorsun, iyidir işte ağbi ya bizim karıyı sen gördün mü oralarda orospu olmuş diyorlar, hiç duymadım valla, sen bi şey bilmiyorsun di mi ağbi haberin falan da yok"
"ehehehe"
"yok ağbiciğim valla duymadım duysam söylemez miyim, yalan söyleme lan senin koynundaymış dün gece"
"hööö!!, ehehehe"
"ne dinliyon lan orospu çocuğu"
"???!!!"
"ahahaha, bak hala dinliyor geri zekalı ya, ahaha, lan bundan sonra bu içkiyi ağzımızla içelim, kapat paraleli, puhahaha"

eksi 1: üniversitede belki faydası dokunur diye, tamamen menfaat icabı bir danışmanın kaynanasına kan verdim. neyse, zaman geçti ve sınav sonuçları açıklanacak. gittim yanına, acelem var ve sonucu öğrenip bir yere yetişmem lazım. herif sonucu söylemedi bana. sinirlendim;

"senin kaynana kan veren kolum var ya sa....."(nokta nokta dolu değil, tahmin ettiğiniz kısmı söyleyemedim)
"!!!"(gözleri büyümüş halde bana bakar)
"çok acıdı, hoh, gitmem lazım, iyi günler!"


aylinler kadar kafanıza taş düşsün!!!
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.