heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

26 Kasım 2009 Perşembe

evrenin sonundaki restoran'da bulunan sığır

bu bayram, "tanrılar kurban istiyor" bayramıdır. istekleri de karşılanacak. çünkü enlil, insan ırkının tufan ile yokolmasına karar verdiğinde(çünkü çiftleşme sesleri onu feci rahatsız etmektedir), enki, bir yolunu bulup nuh'a gemi yapmasını söyler. tanrılar göğe yükselir ve tufan olur. tüm insanların yokolmasını tüm tanrılar acı içinde seyrederken, enlil bile yaptığına pişman olur. ama nuh'un yaşadığını gördüğünde feci kızar. ağrı dağına inip nuh'un pişirdiği sıcak etin kokusunu duyduğunda tüm kızgınlığı sona erer. çünkü tanrılar feci acıkmıştır ve etin etrafına sinek gibi üşüşürler. enlil, bir daha insanları yoketmeyeceğine dair söz verir. işte bu yüzden, biz türkler mangal yaparız. kokusu tanrılara varsın ve türkleri toptan yoketmesin diye!

kurban festivaliniz kutlu olsun.

douglas adams - evrenin sonundaki restoran'dan bir bölüm de bayram hediyesi olsun...

iri mandıra hayvanı, zaphod beeblebrox'un masasına yaklaştı; kocaman, yağlı, etli sığır cinsi bir dört ayaklıydı, nemli gözleri, küçük boynuzları ve neredeyse arkadaşça denilebilecek bir gülümseme taşıyan dudakları vardı.

"iyi akşamlar" diye böğürdü ve kıç üstü oturdu, "günün yemeği benim, gövdemin parçaları ilginizi çeker mi acaba?" biraz geviş getirip homurdandı, arka kısmını daha rahat bir pozisyona getirdi ve sakin bir şekilde onlara bakmaya devam etti.

bakışları, arthur ve trillian'ın afallamış ve irkilmiş gözleri, ford'un umursamaz omuz silkişleri ve zaphod beeblebrox'un gözle görülür açlığı ile karşılaştı.

"belki bir parça omuz alırdınız," diye önerdi hayvan, "beyaz şaraplı sosta ağır ağır pişirilmiş?"

"eee, senin omzundan mı? diyebildi arthur dehşet içinde bir fısıltıyla.

"şeyy, elbette ki benim omzumdan efendim" diye mutlu bir şekilde mööledi hayvan, "başkasının omzu benim değil ki ikram edebileyim."

zaphod ayağa kalktı ve hayvanın omuz bölgesini beğeniyle okşamaya başladı.

"but bölgem de çok güzel" diye mırıldandı hayvan. "butlarımı uzun zamandır çalıştırıyorum ve bol bol hububat yiyorum, bu yüzden oralar epey etlendi." sevimli bir homurtu çıkardı, tekrar mööledi ve geviş getirmeye başladı. sonra çiğnediklerini gerisin geri yuttu.

"ya da belki bir güvecimi alırdınız?"

"yani bu hayvan açıkça kendisini yememizi istediğini mi söylüyor? diye fısıldadı trillian, ford'a.

"ben mi?" dedi ford, cam gibi gözlerle, "ben hiçbir şey demek istemiyorum."

"bu tam anlamıyla dehşet verici" diye haykırdı arthur, "hayatımda duyduğum en iğrenç şey."

"sorun nedir dünyalı?" dedi zaphod, dikkatini hayvanın devasa butlarına doğru çevirirken.

"yalnızca önümde durup da beni, kendisini yemeğe davet eden bir hayvan yemek istemiyorum o kadar" dedi arthur, "bu insafsızlık."

"yenmek istemeyen bir hayvanı yemekten iyidir" dedi zaphod.

"konu bu değil" diye arthur protesto etti. sonra bu konuda o an düşündü. "pekala" dedi, "konu bu olabilir, umrumda değil, şu anda bunu düşünmeye niyetim yok. ben yalnızca... eee..."

çevresindeki evren öfkeyle can çekişiyordu.

"sanırım ben yalnızca yeşil salata yiyeceğim" diye mırıldandı.

"ciğerimi düşünmeniz için ısrar edebilir miyim?" diye sordu hayvan, "şimdikiye kadar epey şişmiş ve yumuşamış olmalı, aylardır kendimi zorla besliyordum."

"bir yeşil salata" dedi arthur anlayışlı bir tavırla.

"bir yeşil salata öyle mi?" dedi hayvan, onaylamadığını belirtir gibi arthur'a bakıp gözlerini devirdi.

"bana" dedi arthur, "yeşil bir salata yememem gerektiğini mi söyleyeceksin?"

"evet" dedi hayvan, "bu konuda çok net bir tavrı olan pek çok sebze tanıyorum. zaten sonunda bir arapsaçına dönmüş bu konuyu kestirip atarak, gerçekten de yenilmek isteyen, bunu açık ve somut bir şekilde ifade edebilen hayvanların üretilmesine de işte bu yüzden karar verilmişti. ve işte karşınızdayım."

hafifte eğilerek selam vermeye başladı.

"ben bir bardak su alayım lütfen" dedi arthur.

"bak" dedi zaphod, "biz yemek yemek istiyor ve yemek konusunu sorun haline getirmek istemiyoruz. dört az pişmiş biftek lütfen ve acele olsun. beşyüzyetmişaltımilyar yıldır bir şey yemedik."

hayvan sendeleyerek ayakları üzerine doğruldu. sevimli bir homurtu çıkardı.

"çok akıllıca bir seçim olduğunu söyleyebilirim, efendim. çok iyi" dedi, "şimdi gidip kendimi hemen vurayım."

döndü ve arthur'a dostça göz kırptı.

"endişelenmeyin efendim" dedi, "çok insancıl davranacağım."

acelesiz adımlarla mutfağa doğru yöneldi.

bir kaç dakika sonra bir garson dumanları tüten dört büyük tabak biftekle çıkageldi. zaphod ve ford ikinci bir tereddüte gerek duymadan kurt gibi tabaklara saldırdı. trillian bir an durakladı, sonra omuzlarını silkti ve kendininkini yemeğe koyuldu.

arthur ise tabağına hafifçe midesi bulanarak baktı.

"hey, dünyalı," dedi zaphod, henüz ağzı dolu olmayan yüzünde hain bir sırıtışla, "seni yiyip bitiren şey nedir böyle?"

ve orkestra çalmaya devam ediyordu.

25 Kasım 2009 Çarşamba

dolgun saçlar


blendax'ın dolgun saç reklamlarını biliyorsunuz. bu konuda yaptıkları işlerle fezaya kadar çıkmayı hakettiler! mesela bir reklamlarında can ile sevgilisi tuuçe sokakta dolaşmaktadır. can siyah tişört almak ister. tuuçe pembe. tuuçe dolgun saçlarını bir savurur ve can saçlarını savuran kadınlara dayanamadığı için anında pembe tişört alır.

tabii can'ın şebekliği burada bitmez. can sokakda yürürken -nasıl bir sivri zekalı beyne sahipse işte- canı köpek almak ister. pittbul istiyordur. ama tuuçe fino istemektedir. tuuçe, o rüzgarların dans ettiği saçlarını bir savurur ve can pembe bir minder üzerinde finoyu dolaştırmaya başlar.

"e yuh" dediğinizi duyar gibiyim sayın okuyucu. bu kadar da olmaz. bu can değil, john olmalı değil mi? hangi türk erkeği pembe tişört giyer! gerçi pembe gömlek giyen roman vatandaşlarımız ayrı, onlara herşey helal, öyle neşeli insanlar ne yapsa yeridir.

ama ahh bu türk erkeklerin dolgun saç merakı ahh, hepsi ibrahim tatlıses'in "saçlarını savurursun rüzgarlara bırakırsın" şarkısı yüzünden. oysa can'ın çilesi bitmek bilmemektedir. can artık canından bezmiş bir halde dinlenmek için kendini bir sandalyeye atmayı düşünmektedir. ama bu tuuçe karısı büyünün alasını yapmıştır ve herife bir dakika rahat vermemektedir. anladığınız üzere can'a da zaten vermemektedir! can'a köpek çekme oyununu oynamaktadır. neyse konumuza dönelim. tuuçe o iğrenç dolgun saçlarını bir kez daha gösterir ve bir masada dinlenmek yerine can ile beraber diskoya giderler. sırtında pembe tişört, elindeki minderde bir fino ile şebeğe dönen can'ın aleme maskara olması yetmezmiş gibi gece yapacağı işe gücü de kalmaz. zaten tuuçe karısı sadece saçlarını değil, her yerindeki tüylerini blendax ile yıkadığından her yerindeki tüyleri ahenkle dans etmektedir!

işte böyle sevgili okuyucu, oysa şeriat ile yönetilen bir ülke olsaydık bunların hiçbiri olmazdı. bir defa tuuçe'nin adam gibi bir ismi olurdu. mesela şeyma!

canım can, yazık ediyorsun kendine. sana tavsiyem git o saçına adam gibi bir şekil ver. boğa yutmuş yılan kafalılar gibi dolaşma. bir dahaki reklama öyle çık. sonra o tuuçe salağını siktir et. gençsin, yakışıklısın, sana karı mı yok lan!

tuuçe, sen saçlarını savurmaya devam et. inan bana, daha bir sürü böyle salak herif bulursun sen.

24 Kasım 2009 Salı

iyi bir çocuk olsan da şirinleri göremezsin!!

bir kaç gündür nezle yüzünden sıkı giyinmek zorunda kaldım. fazla giysi giyince, üzerimdeki ağırlık yüzünden kendimi aşırı derecede pis hissediyorum. yani yazlık kıyafetlerin kolu uzasın, biraz kalınlaşsın, bir de mont tamam işte. kat giyinmek bunaltıcı bir şey. neyse işte, doktor sağ bırakmayanım bira ile beraber hastalığı atlatacağımı sansam bile şirinleri asla göremeyeceğimi hissediyorum!

iyi bir çocuk olup şirinleri görmeye ummak yavşak çocuk davranışıdır. bir defa; lan çocuk, aklın sıra iyi çocuk numaraları yapıp, şirin babayı etkilemeye çalışıyorsun değil mi? yemezler canım yemezler. şirin baba da yemiyor zaten. rüyanızda görürsünüz siz şirinleri!

sonra;

şirinleri gerçekten görmek isteyen çocuk sütten çıkmış ak kaşık gibi olmalı ve 7 yaşını doldurmamalıdır. çünkü o yaştan sonra tüm çocukların aklına fitne fesat bulaşır. üstelik akli melekeleri fazla gelişmediği için vicdansız ve vahşi olur. bir nevi sineklerin tanrısı hadisesi işte. gider kedi yakarlar, ağaçtan erik çalarlar, düşman sokağın kazara sokaklarına düşmüş çocuğunu döverler, geceleri çalışıp gündüzleri uyuduğu için evinin önünde top oynayamadıkları ihtiyar ibnenin camına özel yapım çamur sürerler.

şimdi size soruyorum a dostlar! hiç şirin baba bu densizlere kendini gösterir mi? yemezler canım yemezler. öyle hergün dişlerini fırçalayarak, ödevlerini yaparak, derste parmak kaldırarak, bakkala giderek, kömürlüğe inip kömür taşıyarak, şirinler dergisini alarak iyi çocuk olunmuyor!

ama işin birde başka bir yönü daha var. acaba şirinler zannettiğimiz gibi iyi yaratıklar mıdır? gargamel'e, azman'a yapmadıklarını bırakmıyorlar. yok doğa ana, yok zaman baba deyip keyiflerine keyif katıyorlar. üstelik mantarda yaşıyorlar. ya o mantarlar magic mushroom ise! bu kadar keyifli olmalarının nedeni bu durumsa, ha, ne olacak şimdi. şirin baba büyücü, yapmıştır belki bir numara!

hadi onu geçtim kimse onlara zarar veremiyor. yani etrafta tek bir kötülük bile yokken(gargamel adlı zavallıya kötü diyemezsiniz) nasıl kötü olunabilir ki?

üstelik donnie darko'da da denildiği gibi şirinler götsüz, çüksüz ve vajinasız yaratıklardır! hiçbir şekilde atıklarını şirinleyemezler! yani cinsellik tüm kötülüklerin anası olduğuna göre, neden kötü olsunlar ki? içki yok, sigara yok, uyuşturucu yok, karı-kız derdi yok, kumar yok! varsa yoksa şirin topu, varsa yoksa şirin çileği...

ama o da ne! zamane sözlükte okudum. reverse engineering nikli kişi yazmış. aslında bir bölümde şirin soyunun devamı için şirine'nin evlenmesi gerekiyormuş. tabii tüm şirinler yarışa girmiş, hepsi onu elde etmek istiyormuş. kavga, dövüş, gürültü, tehdit, şantaj ortaya çıkmış. esas rekabet güçlü ile becerikli arasında olsa bile süslü bile şirine'yi istiyor. en sonunda şirinler bile şirine'ye isyan etmiş. "lan seç birini, yoksa hepimiz birbirimizi şirinleyeceğiz(öldüreceğiz)" derler. zavallı azgın şirinecik de "bu sene seçemedim, seneye inşallah" deyip olayı kestirip atar(çakalll, yemezler şirineciğim!).

bölümün sonunda şirinler orkestrası aynı gıcık müziği çalmıyordur artık. çünkü hepsi evlerine kapanmış ve bir sene sonraki çiftleşme mevsimine dair planlarını yapıyorlardır. şirin baba bile boynunda havlusu, kanter ter içinde kondüsyon bisikletinde pedal çevirip, spor yapıyordur!

demek ki neymiş! şirin bile olsan o köyde yaşamaya layık değilsin arkadaş. iyi sevişmeler güçlü şirin, iyi sevişmeler aşçı şirin, iyi uykular uykucu şirin!

23 Kasım 2009 Pazartesi

ayrıntıladım -7-

jean francois champollion'un rosetta taşı hiyerogliflerinde ilk çözdüğü ra ve bunun devamı olan ramses'dir. her bir şeklin bir heceye denk geldiğini bulmuştur. özel isimlerin bir kare içine alındığını düşünüp ra simgesi olduğunu düşündüğü şekli bulmuştur(yani güneş). akabinde ramses'i çözmüştür. bunu da kelimede iki tane s harfi olduğu için becermiştir. bunun için 20 yıl boyunca düşündüğü söylenir. keşfettiğinde 400 metreyi 1 dakikadan daha hızlı koşarak kardeşinin ofisine gitmiş ve heyecan içinde "başardım" dedikten sonra olduğu yere yıkılmıştır. 1 hafta kadar ateşler içinde yattığı ve akabinde şifreyi tüm dünyaya ilan ettiği belirtilir. büyük bir insandır. çözdüğü simgenin bulunduğu taşa rosetta taşı denir. taş hem eski yunanca hem de hiyoroglif olarak yazıldığından önemlidir. zaten çözüm de bu sayede olmuştur. taşı fransızlar bulmuştur, ama ingilizler el koymuştur.

ichi the killer japonların herşeyde olduğu gibi katilli filmlerde de olayı abarttığını bana gösterdi. bazı sahnelerine ben bile bakamadım. hayır, yarın öbür gün japonya'ya gitmeye kalksam tırsarım! bu japonlar çocukluğundan itibaren manyak gibi yetiştiriliyor anlaşılan. ve tıp konusunda neden bu kadar ileri oldukları belli!

palahniuk'un ninni'si baş yapıttan da öte bir roman. romanın kahramanları, her palahniuk romanında olduğu gibi yine abd'yi baştan başa gezerler. bu sefer kütüphanelere uğrayıp yokedilmesi gereken bir şiiri bulmaya çalışıyorlar. cadı, büyücülük, gölgeler kitabı, büyüler, tabiatın dengesinin bozulması, gazetecilik kuralları, hayaletler, ilanlarla bezenmiş harika bir hikayedir. okuyunuz ve okutunuz.

vakti zamanında erzurum'da bandana almak istediğimde, satıcı "birader, bunu kadınlar takıyor. sana gitmez, sen karı mısın?" demişti. "tövbe estafurallah!" çekip hızlı adımlarla mağazayı terk etmiştim.

ağbi geçen yine bir meksika filmi seyrediyorum. neyse, erkek konuşmaya başlar;

"bla bla bla, esmeralda!"

kadın büyük bir şok içinde sorar;

"ismimi nerden biliyorsun?"

ulan neden şaşırıyorsun be kadın. zaten meksika'nın kadın nüfusunun yarısının adı esmeralda. yanılıyorsam "yanılıyorsun" deyin.

yemekteyiz, milletin kazanamak için fasıl heyeti bile tuttuğu yarışma. "bana gelseler ne yapardım" diye düşündüm. yaptığım yemeklerine uyuşturucu zerk ederdim! hepsi mutlu ayrılırdı, en yüksek puanı ben alırdım!

ebced'in kullanımı ispanya'nın endülüsler tarafından fethi ile başlar. burada kabbala inancına mensup yahudilerle karşılaşan araplar, bu yakın akrabalarının yaptıkları gizli işlerden etkilenmişler ve kendi alfabelerini de buna uydurmuşlardır.

imza toplamak, lisemi kapatmaya yeltendiklerinde tüm okul olarak(100 kişiydik) yaptığımız bir eylemdi. okulun çevresindeki tüm kahvehaneri dolaşıp imza istedik. yetmediği zaman etütlerde oturup isim sallayıp imzalardık. bu sayede 5000 civarı imza topladık. iyi bir rakamdı. okul kapanmadı. bende burdur'a gitmekten kurtuldum.

marvin the paranoid android, zaman içinde sürekli yol aldığı için evrenden 7 kat daha fazla yaşayan paranoyak bir robottur. kocaman bir beyni vardır, ama ona "marvin, şunları getir" türü emir verilmektedir. tanrının evrene son mesajını okurken en sonunda ışığı söner. mesaj şöyledir: "verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz!"

romana göre tyler durden, marla singer'ın anasını sabun yapımında kullanır. yani öldürür. aslında marla cenaze evinde çalışan bir kadıncağızdır. jack, marla singer'ı elde etmek için tyler durden kimliğini edinir. marla beleşçinin biridir. ölmüş komşularının adına pizza sipariş eder, çamaşırhaneden kot pantolon çalıp 12 dolara satar. parası olmadığı için muayenesini bile jack yapar. işin özü şudur ki; marla singer jack'e hastadır. jack, tyler durden'a, tyler durden ise marla singer'a.

ispanyol kadınları tipsiz olurlar. kıllarının bol olduğu da görülmüştür. penelope cruz adlı temsilcilerinin iğrenç tipini gören kişiler zaten ispanyol kadınlarından uzak durur. ha birde asereje adlı eşsiz! şarkıyı söyleyen denyo bir grubun kadınları vardı. her gördüğümde midem bulanıyordu. sanırım o sıralar göbeğim çok büyümüştü. o yüzden olsa gerek.

tanrı, adem ile havva'yı cennete koyduktan sonra ikisine iki ağaç gösterir ve onlara dokunmasını yasaklar. biri bilgelik, diğeri hayat ağacıdır. ama şeytan onları kandırır ve bilgelik ağacının meyvesini yemelerini sağlar. artık adem ile havva iyi ile kötüyü ayırabilecektir. tanrı çok kızar. hemen, onlara ebedi hayat verip, tanrılaştıracak olan ikinci ağacı, yani hayat ağacını yok eder. adem ile havva'yı cennetten sürer.

bu mit sadece kutsal kitaplarda değil, neredeyse tüm kadim hikayelerde geçer. temelinin sümer olduğu varsayılır. ama amerikan uygarlıklarında da vardır.

bu ağacın güney amerika'da bir piramit içinde olduğuna dair inanışlar hala kuvvetlidir. hem zaten ölümsüz pınarı da o ağaçla simgelenmedi mi? ponce de leon tüm karayipleri ve florida'yı bu ölümsüzlük suyu için dolaşmadı mı? sahi, iskender mısır'ı neden aldı, altını üstüne getirdi, girmediği yer kalmadı? iskender buldu derler, ama kızı herşeyi bok eder. ama ne ponce de leon, ne de ispanya kralı felipe bu amaçlarını gerçekleştirebilmiştir.

msn ve vs türü hedeler çıktıktan sonra yerli yersiz konuşmaların a q durumu iyice artmış ve eski dostlardan uzak durma modu gelişmiş(mi)dir. eski zamanlarda bile sürekli görmediğin ve konuşmadığın kişilerle msn yüzünden sürekli konuşur hale gelmek gerçekten feci ve tiksindirici bir durum haline geldi. neyse işte, eğer dostlarınla konuşma eksenin futbol, kadın ve arabanın dışına çıkamıyorsa, seni eleştirmeye başlamışlarsa zorlamanın fazla bir anlamı yok. kaan tangöze'nin de dediği gibi "uzak dur yakınıma, bu mesafe beni bozar."

romantik komedi sinemanın eğlendiren türlerinden birisi. gerçi tyler durden'ın da dediği gibi 'bu tür filmler yüzünden onlara özenen ama hiçbir zaman hayatı film tadında yaşayamayan, bu yüzden depresyona giren insanlar çıkmıştır' ama o insanları fazla dikkate almamak lazım. çünkü marketlerde satılmayan isteklerinizi karşılayabilecek bir yer yok. yakında buna dair uzun bir yazı yazacağım. az sonra...

hasta ruh ismail, kendi çocukluğunu evlat edinen, dayısını mezarından çıkarıp, amcasını gemisinden koparıp evine alan, mağazadan yürüttüğü mankenle sevgili olup ilişkiye giren, oyuncak leyleğini çok seven, yüz milyon borç isteyen kişi hariç gıcık olduğu herkesi anında öldüren ruh hastası karaktertir. bir alpay erdem şaheseridir.

eski sevgiliniz size geri dönmek için kıçını yırtıyorsa dikkat edin! çünkü bir defa kafadan salakça bir durum. madem terk ettin, neden şimdi geri dönmek istersin be insan! o artık 'eski'dir bir defa. siz bay/bayan(özellikle kullandım), salak mısınız? o kişi yeni birini bulana kadar sizinle idare edecek/kullanacak ve yine sizi terk edecektir. suyla beraber yüzmedikten sonra aynı derede iki kere yıkanılmaz/yıkanılabilinemez. ki yıkanabilseniz bile boğulursunuz!

sevgilisini terk eder etmez, bir kaç saat içinde başkalarının kollarına koşan kadın bu işi para ile yapmıyorsa bile bildiğin orospudur. evet, bir kadına her ne olursa olsun "orospu" demek tabiri caiz ise pezevenkliktir, ama söyleyin a dostlar, hırsızın hiç mı suçu yok? eşşek olsa bir süre bekler diyeceğim ama ne bu acele? yoksa sizi yedek kulubesine mi çekti? "kadın rüzgarda tüy gibidir, savrulur durur."

20 Kasım 2009 Cuma

tyanalı apolloniuis: hakkını verin, yoksa..!


daha sonra isa'yı söyleyeceği sözlerle tuzağa düşürmek amacıyla ferisiler'den ve hidores yanlılarından bazılarını o'na gönderdiler. bunlar gelip isa'ya, "öğretmenimiz" dediler, "senin dürüst biri olduğunu, kimseyi kayırmadan, insanlar arasında ayrım yapmadan tanrı yolunu dürüstce öğrettiğini biliyoruz. sezar'a vergi vermek kutsal yasamıza uygun mu, değil mi? verelim mi, vermeyelim mi?"

onların ikiyüzlülüğü bilen isa şöyle dedi: "beni neden deniyorsunuz? bana bir dinar getirin bakayım." parayı getirdiler. isa, "bu resim, bu yazı kimin?" diye sordu.

"sezar'ın" dediler.

isa'da, "sezar'ın hakkını sezar'a, tanrının hakkını tanrıya verin" dedi.

isa'nın sözüne şaşakaldılar.

yeni ahit, markos 12:13-17

aytunç altındal, yoksul tanrı tyanalı apollonius adlı kitabına göre gerçek isa, tyanalı apolloniuis'dir. tyana ise kapadokya'da bir yerdir. yani anadoluludur. üstelik tek tanrılı bir dine inanmamazlığı yetmiyormuş gibi pagandır. isa ile aynı dönemde yaşamıştır. kendisi tanrı apollon'un oğlu olduğunu söylemektedir. çarmıha gerilerek efes'te öldürülmüştür(meryem de efes'te öldü). pagan inanışları silinmeden önce bir çok tapınakta resmi vardır. kendisine özellikle efes'te tanrı gibi tapılıyordu. çağının en ahlaklı ve dürüst kişisi olduğu söylenir. petrus'la beraber hristiyanlığın gerçek kurucusu olan aziz pavlus ile aynı yerde okur. yani tarsus'da. üstelik pavlus ile arkadaştırlar. işin ilginç aynı pavlus hiçbir zaman isa'yı görmemiştir(görüntüsünü gördüğünü iddia etmiştir). ama apollonius'u görmüştür.

yani esasında yayılan öğreti apollonius'un öğretisidir. ne bizzat isa'nın kendisi, ne de petrus ve diğer havarilerin amacı evrensel bir din kurmak değildir. isa ve çevresindekilerin niyeti yahudiliği reforme etmekten ibaretti. ama kendisi roma tarafından çaktırmadan isa yapılmıştır. isa hakkında roma arşivlerinde hiçbir bilgi yokken, o'nun hakkında bir sürü bilgi varmış.

üstelik kendisi bilinen dünyanın neredeyse tamamını gezmiş ve güzelce inisiye edilmiş birisidir. her gittiği yerde, ahlakı düzeltmek ve pythagoras'ın dogmalarını yaymak için çalıştı. ayasofya'daki isa resimlerinin ona ait olduğu söylenir. çünkü gözünde inisiye işareti vardır.

yani yahudi pavlus, yunan inanç sistemine dönüş yapıp, pagan dini ile yahudiliği uzlaştıran yeni bir inanç sistemi kurmak için, yahudiliğe göre tanrı suretinde yaratılmış insan yerine, pagan inancına göre olan insan suretinde yaratılmış bir tanrıyı ortaya çıkarmıştır.

18 Kasım 2009 Çarşamba

yakup ve esav

yakup ve esav, ibrahim'in oğlu ishak'ın oğlularıdır. anneleri rebeka, tevrat hikayelerinde her zaman olduğu gibi kısırdır. ama ishak iki dua ile bu kısırlık işini çözer ve rebeka ikiz doğurur. yani esav(kızıl saçlı) ve yakup. yakup, esav'ın topuğunu tutarak anasının karnından çıktığı için yakup(topuğu tutan) adını almış. büyüdüklerinde esav usta bir avcı olur. yakup ise çadırda oturuyordur. favori evlat konusunda esav, ishak'ın favorisidir. çünkü eve bol bol av eti getiriyordur. yakup ise rebeka'nın favorisidir. birgün esav eve aç geldiğinde yakup mercimek çorbası karşılığında "ilk oğulluk" hakkını kendisine vermesini ister. esav karnı aç olduğu için kabul eder. yakup ona sözünden dönmeyeceğine dair yemin ettirir.

normalde esav önce doğduğu için soy ondan devam edecektir. ilk oğulluk hakkını yakup'a mercimek çorbası karşılığı vermesi yetmemiş gibi anasına yamuk yapar ve yahudi kızları dururken hitit kızlarından ikisini alır. annesi gelinlerinin dırdırından bıkmıştır ve çok sevdiği oğlu yakup'u esav yerine kutsansın diye gözleri görmeyen kocasını kandırmak için hınçla bir plan yapar.

günlerden birgün ishak esav'ı kutsayacağını ve güzel bir av eti pişirmesini ister. esav avdayken rebeka yakup'u esav gibi giydirip, eline de güzel bir oğlak kavurma verip onu kör olan babası ishak'a gönderir. yakup kılsız(esav kıllıdır) olduğundan babasından korkmaktadır. ama korktuğu başına gelmez. babası onu kutsar. esav eve geldiğinde durumu anlar, babasının kendisini de kutsamasını ister. ama iş işten geçmiştir. ilk oğulluk hakkı artık yakup'un olmuştur.


artık yakup, esav'ın şerrinden kurtulmak ve soyunun devamı için münasip bir karı bulmak için dayısı label'in yanına kaçar. yolda giderken tanrının ordularını görür ve bu yeri işaretlemek için oraya taş diker. label'in yanında, yani harran'da 20 yıl çalışır. dayısının kandırmaları ile dolu geçen bu süre zarfında(ilk baştan dayısının en küçük kızı rahel'i sever ve onu alabilmek için 20 yıl çalışır) dayısının 2 kızını(lea ve rahel) ve 2 kölesini kendine eş alır.

tabii her zaman olduğu gibi en sevdiği karısı rahel kısırdır! yakup'un lea'dan ise ruben, şimon, levi ve yahuda adlı oğulları olur. rahel kıskanır ve kölesi bilha'yı ona verir. dan ve naftali bilha'dan doğar. lea kıskanır ve kölesi zilha'yı yakup'a verir. gad ve aşer zilha'dan doğar. bu arada lea boş durmaz issakakar ve zevulun'u doğurur. rahel kısır olduğundan çocuk doğuramaz ve tanrıya dua eder. en sonunda tanrı rahel'e acır ve yusuf doğar. bünyamin ise en küçükleridir ve harran'da değil, kenan diyarında doğar. 12. kabilenin babası olsa bile tüm soyu yüzyıllar sonra kurutulacaktır.

dayısının bir türlü sözünde durmaması üzerine tanrının da yardımı ile 11 oğlunu(12. oğul bünyamin sonra doğduğunu belirttim), kızlarını ve hakkı olan sürüleri(label sürekli yakup'u kandırmıştır, yakup sayesinde sürüsüne sürü katmıştır) alır. label onlara yetişir ama anlaşırlar. rahel'in çaldığı putları bulamasa bile sözlerine tanıklık etsin diye taş dikerler. sürüler yakup'a kalmıştır. yakup da yeni kadın almamaya söz vermiştir. dönüşte bir yerde bir gece adamın biri ile güreşir ve adam ona artık adının "israil" olduğunu söyler. yani tanrı ile güreşen. çünkü tanrı ile güreşmiştir.
ardından ağbisi esav'ın onu 400 adamla karşılamaya geldğini duyar ve onun intikam alacağından korkar. ama esav kardeşini çok özlemiştir. ona doya doya sarılır. soy hakkını önemsemez. neyse işte çocuklar iyice büyür. yusuf'un hikayesi burada başlar. ama daha ilginç bir hikaye de vardır. yakup arada bir oğluna gelin alır. ama tanrı bu oğlu lanetler ve oğlu ölür. başka bir oğluna gelini verir. oğlu, kardeşinin karısı olduğu için kadının içine değil, yere boşalır. tanrı bu duruma kızar ve bu oğlu da öldürür. bunun üzerine yakup kadını üçüncü oğlu ile evlendirmek ister. ama kadın peçe takıp(o devirlerde peçeyi sadece fahişer takmaktadır) yakup'la beraber olur. kayınpederi ile beraber olduğunu ispatlamak için yakup'un mührünü, kuşağını falan da alır. 9 ay 10 gün sonra(!) kadın doğurur. yakup kızar. çünkü gelininin fahişelik yaptığını sanmıştır. kadını tam yakacak iken kadın mührü ve kuşağı gösterir. yakup çocuğun kendinden olduğunu anlar. kadını affeder.
velhasıl kelam bildiğiniz gibi aradan zaman geçer ve yusuf mısır'a vezir olur. en sonunda yakup ve oğulları mısır'a yerleşir. öldüğünde yusuf büyük bir tören ile onu dedesi ibrahim, babası ishak'ın para ile satın aldığı mağaraya gömer. israiloğullarının soyu yakup'tan devam eder. 12 kol böyle oluşur. kardeşi esav da başka bir milletin kurucusu olur. arada büyük amcası ismail'in torunlarını alıp, o da soyunu kutsamak ister. ama iş işten geçmiştir!

bu hikayede esav'ı her zaman daha fazla sevmişimdir. saf biridir. yakup onu iki kere kandırır. ona rağmen intikam ateşi ile dolup taşmaz.

(hikaye tevrat'a göredir)

17 Kasım 2009 Salı

marija petronijevic



ilk defa kustarica'nun zavet filminde gördüm bu 88'li hatunu. film yer yer sıkıcı olsa bile sırf onun için izlemeye devam ettim sinemada. zaten koskoca sinemada 2 kişiydik. sinema salonunda bile paylaşmak zorunda kaldım onu. yani sağ elime evreni, sol elime marija'yı verseler ve birini seç deseler(hangi sivri zekalı böyle bir seçim yapmamı ister ayrı mesele) marija'cığımı seçerim. hastasıyım bu kadının, o derece...

filmde öğrendim ki sırplar çorbaya çorba, dedeye deda, çizmeye çizme diyormuş. ya ya!!

13 Kasım 2009 Cuma

2012: korkmuyorum, çünkü altım hep kuru!!


2012 adlı film vizyona girdi ve izledim.

beklentimi karşılama puanı: 0
bir süre sonra sonunu tahmin etmem: 10
yine salak bir aile mi var: evet
amerikalılar dünyayı mı kurtarıyor: evet
diğer milletlere hafiften gönderme var mı: evet
aklınıza gelebilecek her türlü klişe var mı: % 100
yeni bir şey var mı: yok
izlenebilir mi: size tavsiye etmem. korsanını bulup izleyin.
kaç puan verdin lan: dünyanın yok olduğu filmler kategorisinden değerlendirirsem eğer; 7.

yer, dünya adlı gezegen. bir grup gerizekalı hintli yerin 5000 metre altında maliyetine bakmadan bakır çıkarıyordur! bu kişiler güneş patlamaları sonucu dünyanın çekirdiğinin daha da ısındığındığı, bir süre sonra dünyanın mısır gibi patlayacağını söylerler!

yani filmin marduk ile uzaktan yakından hiçbir alakası yok. senaristin marduk'tan haberinin olduğunu dahi düşünmüyorum.

neyse, hemen amerikan başkanının durumdan haberi olur. başkan danny glover(ehehe, siyah) g 8 liderler zirvesini toplar. bir kaç tane nuh'un gemisi yapmaya karar verirler. dünyadaki insanlara haber vermezler. sadece bilim adamları ve kişi başına 1 milyar euro verenler gemiye binecektir!

elbette oolaya geri zekalı bir amerikan aile dahil olur. tarifi imkansız bir yolculuk ile, tibetin 2000 km kadar doğuya kaymasıyla da gemiye ulaşırlar. kaçak girerler.

gerisi bildiğiniz son. dalgalar everest tepesinin 150-200 metre altına kadar ulaşır. 27 gün sonra sular çekilmeye başlar. vs vs vs...

filmin sonu ise bence tam bir bomba. artık iyi bir aile babası olan kişinin kızı 7 yaşındadır ve hala geceleri altına işemektedir. filmin sonunda babası şöyle der;

baba: korkuyor musun?
kız: korkmuyorum. çünkü geceleri altımı ıslatmıyorum!!

mutlu yarınlara derin bir bakış ve bir film böyle bir sonla biter mi a dostlar!!

11 Kasım 2009 Çarşamba

intikam, soğuk yenen bir yemektir

mahalledeki tüm kadınları elden geçirdiğini düşünen kahramanımız artık onların yüzüne bile bakmıyor, sadece önlerine ve arkalarına bakıyordur. o gün onu oldukça şaşırtan bir olay meydana gelir.

mahallenin trafik ışıklarında durmuş ve kırmızı ile karşıdan karşıya geçmeye niyetlenmiş olan tevfik, yeşil ışık yandığı için karşıdan karşıya geçmekte olan nazan'ı görür. tevfik şok olmuştur. çünkü oldukça geniş kalçalı, odun gibi bacaklı ve anlayacağınız üzere 155 kilo civarında olan nazan'ı daha önce hiç görmemiştir!

nazan yanından usulca geçerken aynen karşıdan gelen uzun aracın arkasına bakan tipo şoförü gibi bir hisse kapılır ve onun arkasına da bakar. ama yine tanıdık bir yan yoktur! dayanamaz ve seslenir;

"pardon bayan, yağlı vücudunuz beni iğrendirdi. ama sizi önden tanıyamadım, arkadan çıkaramadım. siz kimsiniz? sizi çoktan elden geçirmem lazımdı."

"tevfik, benim nazan. hatırlamadın mı?"

"elbette hayır, hatırlasam seni çoktan becermiş olurdum."

"merak etme, beni de becerdin. 18 yaşındaydım. o zamanlar tığ gibi bir genç kızdım. senin büyüne kapıldım. seninle oldum. benimle bir daha beraber olmayınca kendimi yemeğe verdim. arada çocuğunu doğurdum. babam durumu öğrendi. hava da çok sıcaktı. kafasına güneş geçmiş. önce annemi, sonra henüz 3 yaşında bir kardeşimi ve en son kendisini intihar etti! çocuğum doğdu. adını tefik koydum. gördüğün gibi v harfini özellikle es geçtim. ama o v harfi yüzünden büyüyünce intihar etti. arkadaşları onunla dalga geçiyormuş. ve sen tevfik, beni bu kilolu halimle tanıyamacağını biliyordum. bu elimdeki ney biliyor musun? bir tabanca. son duanı et köpek!"

o sırada...

merve 23 yaşında, esmer, açık kahverengi gözlü, kalçası geniş, hayatı boyunca doğru sevgiliyi arayan ve en nihayetinde bulduğunu sanan milyonlarca genç türk kızından biridir. büyük bir şirkette yönetici asistanı olarak çalışmaktadır ve zaten sevgilisi de asistanı olduğu yöneticidir.

birgün merve, sevgisinin lap topını karıştırırken kendi adına açılmış bir dosya görür. kendi kendisine şöyle der:

"sevgilim kimbilir benim hani güzel resimlerimi koydu buraya? acaba bana yazdığı şiirleri de saklıyor mu?"

bu duygu ve düşüncelerle dosyayı açar. ama o da ne! sevgilisi, en yakın arkadaşı şule ile sevişmelerini kayıt altına almıştır. üstelik merve'nin başka yöneticlerle beraber çektirdiği çıplak resimleri de vardır. hatta merve ile şule'nin sevişme görüntüleri bile bu dosyada mevcuttur. merve çıldıracak gibi olur. hemen şule'nin yanına koşar ve öter;

"şule, nasıl yaparsın bunu bana, oysa ben seni çok sevmiştim, ühüü!"

şule hiddetlenir;

"beni hatırlamadın değil mi? hani ciksler gibi konuşan küçük bir kızken sürekli benim saçımı çekiyordun. işte azmettim ve en sonunda o saçı çekilen kız şimdi senin sevgili elinden aldı. hahaha!"

ama olay burada bitmez. sonra anlaşırlar. artık tevfik, merve ve şule üçlü takılmaya başlarlar. onlar muratlarına ermişlerdir. kerevetine los angeles'da çıkacaklardır. gökten üç elma düşer. biri bir kaşıkçının başına düşer, ki biz o elmaya 'kaşıkçı elması' deriz. diğerini ben yedim. üçüncüsünü de büyük oyuncu şahin k'ya armağan diyorum.

birden...

çok ilginç, ama işten kovulan fakir ama onurlu bir genç sabredip büyük bir şirket sahibi olur. tefeciliğe başlar. karı kızla beraber para yemekten batma noktasına gelen eski patronu tevfik ondan borç istemek için yanına gelir. ama onu genç başlar konuşmaya;

"hani bir zamanlar işten kovduğun fakir ama onurlu bir genç vardı. işte sen şimdi ondan borç istiyorsun. sana nah para veririm."

eski patronu olan tevfik ısrar edince ondan günlük faiz alır. ödeyemeyince sevgililerine sulanır! günlük faiz işini böylece hallederler!

fakir gencimiz sabretmiştir ve başarmıştır. kendisini tebrik ederim. meğer gerçeten intikam soğuk yenen bir yemekmiş.

daha değişik bir versiyonda ise tevfik'in gayri meşru oğullarından biri olan yakışıklı ama çulsuz bir gence aşık olduğu kız vermez. tevfik oğlu parya azmeder ve yakışıklılığı sayesinde bir sürü dizi filmde oynar.

gencimizi çoktan unutan kevaşe ise bu ünlü kişiye hayran olmuştur. gencimiz bir gün imza dağıtırken bu kevaşe yanına gelir. gencimiz ona telefonunu verir. akşam kızın anasının yatağında buluşurlar. kız çok heyecanlıdır. hayranı olduğu ünlü ve yakışıklı genç onu düzecektir. ama o terk edildiği günkü kıyafetlerini giyen parya lanet olasıca çenesini tutamaz;

"hani bir zamanlar sana aşık olan biri vardı ya" diye sorar. kız doğal olarak hatırlamaz. hatta "ooo bana aşık olan bir sürü kişi var" der. parya hiddetlenir. "lan kevaşe, nasıl hatırlamazsın beni, senin yüzünden ünlü oldum, bu gece sana dokunmayacağım bile. kapıda 3 kız daha var. ananın yatağına onları atacağım. siktir git" der.

evet, intikam soğuk yenen bir yemektir.

9 Kasım 2009 Pazartesi

bana mı dedin

aynalarla çetrefilli mücadelelerim sonunda hayatım boyunca tanıdığım en mükemmel insanı kaybettim. yani kendimi!

bir travis bickle edası ile kaslı vücudumu ayna karşısında sergileyip ne kadar mükemmel ve yakışıklı biri olduğum konusunu geçtim artık. mükemmel kısmı kaldı, yakışıklı kısmı ise çöpe atıldı. bu yüzden aynalarla işim bitti! artık saçımı taramak için bile aynaya bakmıyorum. sakal traşımı bile berberde oluyorum. traş olurken gözüme uyku bandı geçiriyorum. böylece narsist bir kişi olmadığımı kendime ispat ettiğim gibi yaşlandığımı da hiçbir zaman görmeyeceğim. hep genç kalacağım!

i'm standin here. you make the move. you make the move. it's your move. don't try it, you fucker. you talkin to me? you talkin to me? you talkin to me? well, who the hell else are you talkin to? you talkin to me? well, i'm the only one here. who the fuck do you think you're talkin to? oh yeah? huh? ok. huh?

sana dedim lan, kime diyeceğim başka!

tabii aynalarla randevularımın son bulmasına neden olan durumu da yazmam lazım. evvel zaman içinde bir çocuk aynalara ilk baktığı zaman hüngür hüngür ağlarmış. aynalarda gördüğü yüzün kendisine anlatılan hortlak hikayelerinden fırlamış bir canavar olduğunu sanırmış. gel zaman git zaman okula da başlayınca ilkokul öğretmenlerin neden kendine yeşil kafalı uzaylı görmüş ve onu tokatlayarak öldürmeyi amaç edinmiş vatanperver bir türk gibi davrandıklarını da anlayamamış!

elbette sünnetçi onu görünce feleği şaşacak ve sünnetçiden korkan çocuk yerine çocuktan korkan bir sünnetçi açığa çıkmayacaktı. sünetçi yüzünden hala daha 60 derece açı ile sola doğru işeyen çocuğun hali ise daha beterli. yeteri kadar uzaylı muamelesi görmesi yetmiyormuş gibi pisivuarlara bile işeyemez duruma gelmek en feci hal olsa gerekti.

tüm bu ahval ve şerait içinde dahi bir gün plaja çıkmaya karar verir genç kişi. ama plaj sakinleri bu durumdan hiç de memnun kalmaz. van gölü canavarı gören vanlı misali avazı çıktığı kadar bağıran ve kızlarını plajdan kaçırmaya kalkan annelerin imdadına babalar yetişmiş ve çocukların kumdan kale yapmak için kullandıkları kürekler ile uzaylıyı dövmeye başlamalarlar ve hatta yaşlı insanları kuma gömmeye çalışır gibi linç hissi içinde önce suda boğup sonra gömmeye çalışmalarına da şaşırmış sayılmazdı.

daha ne kadar çirkin olabilirim!

birgün talihim değişti ve paris'e gittim. notrdamme'da gezinirken rüzgar yüzünden uzun saçlarım arkaya savruldu ve kazara tüm yüzüm göründü. bir anda kilisenin çevresindeki esmeralda'lar türkçe olarak "imdattt, bu quasimodo, beni çan kulesine kapatacak" diye bağrışmaya başladılar. allahtan hemen yüzümü micahel jackson gibi gizledim. böylece olası bir törenle cadı yakma ritüelinden kurtulmuş oldum. çünkü insanlar evlerindeki masalarından kopardıkları tahta bacakları atmaya başlamışlar ve erkekler ateşi körükleme eylemini bitirip beni yakalamak için amerikalı turistlerden kement atma derslerini almaya başlamışlardı bile!

tabii tüm bunlar gerçek! size kısaca kendimden bahsedeyim. kafam bildiğiniz soba borusu gibidir. gerçi doğal gaz kullanıcısı genç nesil soba borusunu bilmeyebilir. bir zahmet google'da arama yapsınlar. ama tarif edersem eğer silindirdir! burnumu nasıl tarif edeceğimi ben de bilmiyorum. isviçre'den gelen bilim adamları bile bu oluşumun nedenini tespit edemedi. hatta nip tuck ekibi benim burnumu tamir etmeyi önerdi. yani burnum dizilere bile konu olacaktı. ama amerikan halkının bile böyle bir burun olamayacağına inandıklarını düşünüp projeyi rafa kaldırdılar. çenem için söyleyebileceğim tek şey şeklinin dünyamıza benzediğidir. yani geoit. alttan ve üstten basık, ekvatordan şişkince. gözlerim ise en tatlı bal rengine sahip olsa bile dünyaya çarpan bir meteorun açacağı derinlikte bir göz çukuruna sahip olduğumdan görünen tek şey iki derin oyuk. o göz rengini görebilmek için japonya'ya gittim nikkon bilim adamlarına özel fotoğraf makinası geliştirdim. herifler 31 pixellik makina yaptı benim yüzünden!

konu nereye geldi yahu. birgün, ben kendim ve gölgem beraberce yola çıkıp kendimizi insan eti yiyen kabilelerin olduğu büyük okyanus adalarından birine atmaya karar verdik. işte o anda tüm talihim değişti. gittiğim minicik adada beni gören yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. hemen önümde saygı ile eğilip o zamanlar anlamadığım dilde çeşitli şeyler söylediler. sonra beni yüce totemlerine götürdüklerinde kendimi ayna görmüş gibi hissettim. meğer onların tanrılarına benziyormuşum. bu büyük benzerlik sayesinde ilk önce tanrının çocukları olması gerektiğinden bahsedip döllleyebileceğim her tür kadını istedim. ama 60 derece sola boşalmam kulaktan kulağa yayıldı. meğerse tanrıları hep güneşe 60 derecelik bir açı ile dururmuş. artık tanrılığım onaylanmıştı.

şimdi bu güzel büyük okyanus adasında sahilde kendime tahtadan bir ev yaptırdım. öğretilerimi yaymak için bir kadını peygamber olarak atadım. bana benzeyen onlarca çocuk sahibi oldum. kumsalda güneşlendim, totemlerden ayrı olarak dev gibi bir heykelimi yaptırdım. beyaz turistlerden adayı kurtarmak için silahlı birlikler kurdum. kenevir ektirdim. kabilemle beraber beyaz köpek balığı avladım. yanardağa insan kurban etme ayinine son verdim.

ben kim miyim? elinizin tersi ile itebileceğiniz herhangi bir kişiyim!

7 Kasım 2009 Cumartesi

gülen gözler


malum, 70'ler türk sinemasına erotik filmler yılları olarak geçse bile aile filmleri dönemi olarak da geçmiştir. yani adile naşit ve münir özkul'lu filmler. 70'lerdeki bu tür aile filmlerinin devrimi engel olduğu yönünde görüşler de vardır. çünkü münir özkul, otoriter baba olarak ortaya çıkar ve her daim aile namusunu koruduğu gibi patrona haddini bildirir. hakkını eninde sonunda alır. sinema seyircisi işçiler de gülerek ve övünerek evlerine döner. çünkü o hiç sevmedikleri patronlarına karşı bir filmde daha zafer kazanmışlardır.

şaka bir yana, o devirde işçi hakları o kadar gelişmiştir ki hala daha o seviyeye gelemedik. o dönem sendikasız işçi çalıştıran şirketleri çarşaf çarşaf afişe eden cumhuriyet gazetesinin matbaasında çalışan işçilerinin sendikasız oluşu da ilginç. 80 darbesinden sonra patronların bu işçilere karşı intikamı feci olmuştur. tüm hakları gaspedilen işçi sınıfı resmen senelerce sömürülmüştür. hala daha taksim'e çıkmalarına izin bile verilmiyor. küçük kamyonetlerde taşınıp sel sırasında boğularak ölüyorlar. ülkenin gerçek türban problemi çalışan başörtülü kadınların içler acısı haliyken, okusa bile kocasının evinden çıkmayacak kadınlar için insanlar kıçlarını yırtıyor.

neyse, filmimize dönelim. film, bildiğimiz aile filmi işte. vecihi rolündeki şener şen, fecihi bir performans sergiler. olağanüstüdür. ama önemli olan bu değil elbette. bir sahne var ki harbiden çok ilginç. hiçbir türk filminde öyle diyaloglara rastlamadım ve hatta şimdi sıradan bir dizide aynı diyaloglar geçse kıyamet kopar. sahne şu:

sabun işinin fiyasko ile sonuçlanmasından sonra baba(münir özkul) aileyi sorguya çekmektedir. yeni alınan damadın çulsuz olduğunu ve evin bile elden gittiğini öğrence çıldırır. onlara bildik ses tonu bile yemeyip yedirdiğini, giymeyip giydirdiğini, bu yapılanları haketmediği anlatır. işte tam o sırada aile karşı saldıraya geçer. kızların kocaları, babalarından daha değerli hala gelmiştir! ıtır esen, müjde ar, ayşen gruda ve kocasının arkasından olmadık işler çeviren adile naşit, suçlarının farkına varırlar ve yağ gibi üste çıkmaya çabalarlar. babayı dört bir yandan kuşatmışlardır ve ona bağırarak, onu aşağılamaya başlar.

ıtır esen: "ne zaman gün yüzü gösterdin bize!"

ayşen gruda: "neyimiz tam oldu ki!"

ıtır esen: "eve ekmek getiriyorsun da noldu?"

müjde ar: "senin yaptığını hayvanlar da yapıyor!"

müjde ar: "köpekler de yavrularını besliyor!"

adile naşit: "ehh yeter be. ev benim değil mi? sattımsa ben sattım. sana noluyor?!"

üst üste aldığı yumruklarla abandone olup tüm otoritesi sarsılan ve aşağılanan baba mahvolur ve evi terk eder. tüm aile şerefini yitirmiştir! artık işçiler de umrunda değildir!

ama film böyle bitmez tabi. türk aile yapısına ve babaya böyle bir saldırı yapılamaz. eninde sonunda baba hakettiği saygınlığa bir daha kavuşmalıdır. babanın saygınlığı korunmalıdır. o ağza alınmayacak hakaretlerin yapıldığı akşam, evde tüm aile, babalarının ne kadar mükemmel bir insan olduğundan bahsetmektedir. ağızlarından çıkan laflar yüzünden pişmanlık duyuyorlardır. tüm aile, adile naşit dahil kötü yola düşmek üzeredir! anne adile naşit bu konuşmalarda da son noktayı koyar:

"keşke başımızda olsa. ben onun ayaklarını öpmeye de razıyım!"

tabii gerek adile naşit'in kocasının arkasından iş çevirmesi ve gerekse diğer sebeplerden film vizyona girdiğinde yeterli hasılatı yapamaz. hatta tutmaz. tv'ler sayesinde bu kadar popüler olur.

2 Kasım 2009 Pazartesi

tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması



evlilik, kapitalist sistemin işlemesini sağlayan en küçük birim/kurumdur. evliliğin, tek eşlilik dayatmacılığı ile yakından ilişkisi vardır. ilk insan toplulukları komünal bir yaşam tarzı sürdürmekteydi. yirminci yüzyılın başında amerika ve afrika yerlilerini inceleyen antropolog ve etnologlar bu yaşam tarzının halen devam ettiğini saptamışlardı. ilkel komünal sistemlerde mülkiyet yoktu, bizim anladığımız anlamda evlilik de yoktu. bilginler bu insan topluluklarının ahlaki erdemleri karşısında hayrete düştüler. zira "ilkel" tabir edilen bu insanlar şaşılacak kadar mazbut ve dürüst bir yaşam sürüyorlardı. evlilik olmadığı, kabilede doğan çocukların babalarının kim olduğu önemsenmediği halde ensest yoktu. dahası en uzak akrabaların bile birbiriyle cinsel ilişkiye girmesi imkansızdı. bir erkek, erişkin olduğunda kendi kabilesindeki hiçbir kadına yaklaşamaz, hepsine anne yahut kızkardeş anlamına gelen isimlerle seslenirdi. cinsel ilişki kurabileceği kadınları başka kabilelerden aramak zorundaydı. aynı durum kadınlar için de geçerliydi elbette. bugün bir çok bilgin, insanlığın mülkiyetin keşfi ile beraber yoldan çıktığı konusunda hemfikir. evlilik, mülkiyetle birlikte ortaya çıktı ve önce feodalizmi sonra da kapitalizmi yeniden üreten etkenlerden biri oldu.

ilkel komünal toplumlarda cinselliğe şimdiki gibi abartılı bir önem verilmiyordu. cinsellik doğal ve soyun devamı için gerekli birşeydi hepsi bu. her erişkin cinsellik konusunda son derece özgür olduğu halde kimse aşırı uçlarda yaşamıyordu. bakınız ben doğayla iç içe yaşayan, bugünkü gibi doğaya yabancılaşmamış insandan bahsediyorum! bunun günümüze uyarlanıp uyarlanamacağı ile ilgilenmiyorum. benim derdim, tek eşli olduğunu söyleyen ve burjuva ahlakının ikiyüzlülüğü ile kuşatılmış günümüz insanının içinde bulunduğu ahlaki yozlaşma. ve kanımca bu yozlaşma sadece ve sadece cinselliğin baskı altına alınmış olmasından kaynaklanıyor. çoğu kez "düzeyli ilişki" adı altında yaşananlar, karşılıklı bir aldatmacadan fazlası değil. naçizane bu kavramlar üzerinde, kendi hayatınızdan yola çıkarak ve çevrenizdeki ilişkileri gözlemleyerek düşünmenizi salık veriyorum. kıskançlık diyerek doğal karşıladığımız duygunun kendisi bile hastalıklı. çünkü sevgiden değil, sahip olma arzusundan kaynaklanıyor çoğu kez.

dip not olarak da şunu belirtmekte fayda var. freud'un oidipus kompleksi teorisini biliyor olmalısınız. bu teoriye göre evin ergenliğe erişen erkek çocuğu, ilk cinsel arzuyu öz annesine duyar çoğu kez farkında olmaksızın. bu teori son derece mantıklıdır ve çekirdek ailenin yapısına uygundur. ergenliğe ulaşan genç erkek için önündeki tek yetişkin karşı cins modeli annesidir. ayrıca o zamanki batı toplumunun kadın-erkek ilişkilerini kısıtlayan geleneksel, muhafazakar yapısı da freudun varolduğunu savunduğu sapkınlığın gelişmesi için biçilmiş kaftandı. ilkel toplulukları inceleyen bilginlerin hayret ettiği konulardan biri de buydu zaten. zira ilkel kabilelerde kadınlarla erkekler aynı evde yaşamıyordu. dahası birarada bulunsalar dahi sapkın bir eğilim belirmiyordu zihinlerinde. çünkü ergenliğe adım atan gençlerin cinselliği keşfetmesine kimse karışmıyordu. kimse onlara yasaklar koymuyordu. daha önce de belirttiğim üzere kendi akrabaları ile cinsel ilişki kurma yasağı hariç. bu da zaten yasaktan çok daha öte, yerleşmiş ve içselleştirilmiş bir tabuydu.

gerçi ensest tabusunun kökeni de çok eskilere dayanır. aslında bu tabu sandığımızdan daha yaygındır. ciddi bir araştırmacının kitabında okuduğuma göre eski mısır ile ilgili bilgilerimiz yanlışmış. eski mısır'da kardeş evliliği diye birşey vardır. fakat bu olgu derinlemesine incelendiğinde zannettiğimiz gibi bir evliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıkıyor. buna göre, mısır'ın binlerce yıllık tarihinde sıkça yaşanan kardeş evliliklerinin tek nedeni krallığı aile içinde tutmakmış ve kardeşler arasında cinsel ilişki söz konusu değilmiş. yani bu evlilik siyasi bir ortaklık anlaşmasından fazlası olmadığı için tarafların gerçek eşleri ve onlardan olma çocukları varmış. gerçekten de kayıtlara göre iki kardeşin evliliğinden olma bir çocuğun varlığı kanıtlanmış değildir. misal ünlü kleopatra bile kardeşi ile evliydi. fakat ikisi aynı yerde bile yaşamıyordu ve çocukları olmamıştı. buna karşın kleopatra'nın başka erkeklerden olma çocukları vardı. her neyse, sonuç olarak ensest yasağının bir dayatma olduğunu düşünmüyorum. toplum yahut hukuk bu konuda yaptırım uygulasa da uygulamasa da bence insanların çoğunun zihinlerinde ve kalplerinde böyle bir eğilime karşı tiksinti zaten var. ama yine belirteyim ki ensest tabusunun nereden çıktığına dair kapsamlı ve tatminkar bir açıklama getirilebilmiş değildir halen. ortada hipotezler ve spekülasyonlar var hepsi bu.

yani tek eşliliğin insan doğasına aykırı olması önermesi, gerek psikolojik gerek fizyolojik olarak doğrulanabilen bir önermedir. tek eşliliğin ahlaki bir zorunluluk, bir dayatmadan öte bir anlamı olmadığı her kültürlü insanın malumudur. tek tanrılı dinlerin ve onun yakın çalışma arkadaşı feodalizmin, insanlığı baskı altına almak, özgürlüğüne pranga vurmak için uydurduğu, uydurmak zorunda olduğu, evlilik kavramıyla ayrılmaz bir bütün olan kutsal palavradır.

tek eşliliğin romantik bir tarafı olduğunu söyleyenler abesle iştigal etmektedir. zira ne kadın ne erkek için ortada aşk bile olsa tek kişiyi uzun süre çekici bulmak söz konusu değildir. kişi, bir başkasını hiç değilse arzulayacak ama partnerine belli etmeyecektir. aldatmanın yalnızca fiili olarak gerçekleştiğini sanmak, hiç de dürüstçe değildir. sevgilinizin bir başkasını arzulaması da aldatmaktır. insan doğasına daha uygun olan çok eşliliğin kabul görmesi durumunda toplumun ahlakı bozulacak mıdır? hayır, zira toplumun ahlakı, tek eşliyken de bozuktur, daha kötüsünün olamayacağı kesindir. en azından kimse kimseyi aldatmayacaktır ve dahası "kimse yola sokulmaya çalışılmadığı için kimse yoldan çıkmayacaktır."

diğer tüm dayatmalar, zorlamalar gibi tek eşlilik ve dolayısıyla evlilik insan doğasına aykırıdır. ama oldukça karanlık sayılabilecek bu doğayla, kendi paradokslarıyla yüzleşmek çoğu insanın işine gelmemektedir. normaldir, zira insanoğlu köhne ve iki yüzlü ahlak kurallarını sinsice çiğnerken, bir taraftan da bunları kutsar nitelikte ahlakçı zırvalar, nutuklar atabilen yegane canlı türüdür. hem böylesi daha kolay daha zahmetsizdir. insanlığın bütünüyle, akla, mantığa, vicdana dayalı evrensel ahlaki değerleri içselleştirebilecek düzeye evrilmesine daha epeyce zaman olduğu kesindir.

aydınlanma çağı düşünürlerinden william godwin "evlilik bir yasadır, hem de yasaların en kötüsü. üstelik bir mülkiyet koşuludur, hem de koşulların en kötüsü." diyerek yaşadığı çağda evlilik kurumunun maskesini indirme cesareti gösterir. siyasi adalet üzerine bir inceleme adlı eserinde evlilik ve mülkiyet kavramlarının birbirinden bağımsız olmadığını vurgular ve şöyle der: "iki insanın tepeden tırnağa kadar anlaşabileceklerini beklemek imkansızdır. iki insanı birlikte hareket etmeye zorlamak, o insanları, kaçınılmaz olarak can sıkıcı, sevimsiz, nefret uyandırıcı şeylere, kavga ve mutsuzluğa teslim etmek demektir. evlilik kurumu düzmecedir. bir kadını yalnız kendim için düşündüğüm an ve üstünlüğünü gösteren bir başkasının başarısını engellemeye çalıştığım sürece, kendimi mutlak hükümdar yapmış olurum."

"çocuğu kim yetiştirecek, kim eğitecek? ruhsal açıdan sağlıklı bireyler nasıl yetiştirilecek?" diyorsanız eğer, (ki ben bu noktada "ebeveynler elbette" gibi klişe bir cevap vereceğim, zira aile olmadan daha sevgi dolu ebeveyn-çocuk ilişkileri kurulabileceği kanısındayım) ben de size soruyorum, siz gerçekten inanıyor musunuz şu anda sağlıklı bireyler yetiştiğine?

ayrıca iddia ediyorum: insanların üstündeki tek eşlilik ve evlilik baskısı kalkarsa, aşk, sadakat gibi kavramların gerçek değeri anlaşılacak, bu gibi duygular olması gerektiği gibi samimiyetle yaşanacaktır. aşk olgusu, sistemin getirdiği yozlaşmalardan, kodlanmalardan arındırılırsa, insanların çok eşliliği bir yaşam tarzı haline getirmesi, zaten olası değildir zannımca.

(adını vermek istemeyen bir arkadaşımın yazısı. ben yazsam da bundan daha iyi yazamazdım. burada yayınlamak içinonun iznini de aldım.)
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.