heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

31 Temmuz 2009 Cuma

general george patton



1885 doğumlu, ikinci dünya savaşında müttefik kuvvetlerinin en iyi komutanlarından birisi olan, çokça deli, hatta çatlak amerika'lı general. amerika'nın savaşa katılmasından sonra, önce tunus'ta, sonra sicilya'da ve en sonunda normandiya'da savaşmıştır. kendisi oldukça varlıklı bir aileye mensuptur. iskoç kökenlidir ve amerikan bağımsızlık savaşında dedesi yanlış tarafta savaşmıştır(!) bu yüzden aile soluğu california'da alır. birinci savaşta da savaşan bu komutanın en bilinen işlerinden birisi de pancho villa'nın iki adamını bir baskında öldürmesidir.

savaşta ilk kez tunus'ta meydana çıkmış, çoktan sıkıştırılan ve kuvvetten düşmüş alman kuvvetlerini kuzey afrika'dan söküp atmıştır. gerçi çok istemesine rağmen rommel ile karşılaşamamıştır. çünkü o geldiğinde rommel tedavi için almanya'ya dönmüştü. elinden rommel'in tanklarda ilgili kitabını düşürmeden, rommel'in kumanda etmediği rommel'in kuvvetleri yenmiştir. karşısında rakip olarak gördüğü tek general olan rommel ile kapışmaması herhalde içinde yara olarak kalmıştır. gerçi normandiya'da da kapışma şansları vardı, ancak valkyrie işine girince rommel, bu da olmadı. valkyrie(öldürülten sonra savaşçıları valhala'ya götüren kadınlar) rommel'i kollarından tutup son büyük savaş için kaçırmışlardı!

kuzey afrika'dan sonra sicilya'ya geçer ve ingiliz komutan montgomey'nin(rommel'i çok çok üstün silah ve techizatı sayesinde tunus'a kadar kovalamıştır. 1 alman tankına karşı 20 ingiliz tankı falandır bu üstünlük) emrinde olduğu halde messina'ya ondan önce girmek için herşeyi göze alıp hızla saldırmış ve monty'den önce messina'ya girmiştir. gerçi gittiği yol monty'nin yolundan daha temizdir. hatta bir yerde de sıkışıp kalmıştır. ama monty kendisi adına geçit töreni hazırlarken patton'ın birliğini selamlamak zorunda kalmıştır! bu gavur askerler alem adamlar, barış zamanı eğlencenin daima dibine vuruyorlar. ama savaş zamanı patton'ın messina'ya monty'den önce girme hırsı yüzünden boşu boşuna bir sürü asker telef olmuştur. gözü kara birisidir. çatlaklığından olsa gerek, kendisini tüm tarihi savaşlarda savaşmış biri olarak görür. yani reenkarnasyon olayı.

sicilya'da gördükleri karşısında şoka girip ağlayan bir askerini korkaklıkla suçlayıp tokatladığı için tüm birliğinin önüne çıkıp özür dilemek zorunda kalmıştır. monty, eline geçen bu fırsatı çok iyi kullanmış ve normandiya çıkartmasında baştan ona görev verilmemesini sağlamıştır. ancak daha soonra bradley'in sayesinde bretonya'da savaşmıştır. akabinde almanya'ya saldıran orduların birisinin başında olmuştur. monty ve bradley'e göre kendisi daha şanslıdır. o ikisi kuzeyi temizlemeye çabalamaktadırlar. alman sanayisi ağırlıklı olarak kuzeyde olduğundan güney allmanya tarafı hafiften boşalmıştır ve patton çok hızlı bir şekilde ilerlemiştir. ren nehrini yine monty'den bir gün önce geçmiştir.

bazı askeri tarihçiler bu duraklama yüzünden berlin ve prag'ın rus işgali altında kaldığını söyler. gerçi daha sonra batı almanya'da, alman komutanların savaşmaması yüzünden(rus işgali yerine amerikan-ingiliz-fransız işgalini tercih etmişlerdir) son sürrat ilerlemiştir. prag'a girebilecek durumda iken rusları beklemek zorunda kalmıştır. sonunda da güney almanya'nın bölge valisi olmuştur. burada eski nazilere görevler verince ve ters açıklamalarına devam edince görevlerinden çektirilmiştir. kendisi statik savaş bilmeyen, süvari komutanıdır. hiçbir zaman geniş kapsamlı bir harekat düzenleme kapasitesi olmamıştır. ama verilen görevleri en hızlı bir şekilde yapması ile ünlüdür.



almanların ikinci ardenler saldırısını bertaraf etmek için omar bradley'e son sürrat yardıma koşmuştur. gerçi alman tanklarının benzini bitmese(benzinlerinin bittiği yerin sadece 500 metre ilerisinde 500.000 tonluk müttefik benzin deposu da vardır. bu miktar o anda almanya'nın elinde bulunan yakıt miktarından daha fazladır) bu birlikleri feci şekilde ezeceklerdi. noelden hemen önceki bu beklemedik saldırı tüm müttefik kuvvetlerinin sinirini bozmuştur. "hazır almanya'ya girmişken moskova'ya kadar gidelim" diyerek geleceği de öngörmüştür. 1945'de ruslara karşı almanları tekrar silahlandırırken bir trafik kazasında ölmüştür. ölümü şüphelidir. ruslarla savaş çıkartmak için bahane aradığı bilinen bir gerçektir. ölümünden sonra stalin'in çok sevindiği de bilinir.

kendi stratejisine taş çorbası adını vermiştir. önce küçük bir birliğini düşman arasına sokar, sonra onu yavaş yavaş besler ve ele geçirirdi. bu plan sonuna kadar işe yaramıştır.

kendisinin ilginç sözleri vardır. mesela;

"tanrı affetsin, ama lanet olası savaşı seviyorum."

"hıyarın teki bir gün 'kanatlarımızı korumamız lazım' demiş. dünyadaki bütün gerizekalılar da o günden beri 'kanatlarımızı korumamız lazım" diye kıçlarını yırtıyorlar. şimdi bu dediğimi iyi dinleyin. kanatlar sikimizde değil. kanatlar bizim değil, düşmanın korkması gereken yerlerdir. bırakın kanatları orospu çocuğu almanlar düşünsün."

(malum, kanatlar yarılarak düşman kuvvetleri çevrilir ve imha edilir.)

"arkamda dost bir fransız tümeni olacağına önümde bir alman ordusu olmasını tercih ederim."

(napoleon da şöyle der; "tanrı italyanları avusturyalılar da savaş kazanabilsin diye yaratmıştır.")



kendisi hakkında omar bradley'in yardımıyla çekilen patton adlı filmde savaş sahneleri harbiden çok güzel. oyunculuk da çok iyi. özellikle bradley'i oynayan karl madlen müthiş. ama patton fazla abartılmış ve sürekli haklı pozisyonda gösterilmiş. gerçi film 1971 tarihli. soğuk savaş yılları, ruslar konusundaki öngörüleri haklı çıkınca kusursuzlaştırılmış. filmde de ilginç konuşları vardır. mesela bradley onun rütbe sevdasını bildiğinden ona şöyle der;

"türk donanması sana amirallik verseydi buradaki bütün görevini bırakıp oraya giderdin."

(aslında bu lafta dalga geçme var, çünkü ikiside o zamanlar türk donanması diye bir şeyin olmadığını biliyor.)

ölümünden sonra amerikalılar bu zırhlı birlikler komutanın adını tanklarına vermişlerdir. en meşhuru m60 patton tanklarıdır. türk ordusunun tank mevcudiyetinin büyük miktarı(900 adet) m60'dır.

30 Temmuz 2009 Perşembe

otuziki kısım tekmili birden!!



1930'larda tv icat edilmiş, ama kullanımı yok elbette. tv yerine sinema var. her türlü güncel olaylar sinemadan öğreniliyor. yani salt bir film makinası değil sinemalar. sadece haberler değil, tvlerdeki gibi diziler bile var sinemalarda! bir filmi parçalarına ayırıp öyle izlettirirlermiş. en sonunda da filmi "otuziki kısım tekmili birden" diyerek toptan oynatırlarmış.

günümüz dizilerinin büyük bir çoğunluğu(ister yerli olsun, ister yabancı-lost hariç-) o zamanın sinema filmlerinden bile kötü çekiliyor, oyunculuk o zamanın seviyesine bile gelemiyor. teknik olanaklar sadece göz boyamaca.

aslında 13 bölüm, taş çatlasa 32 bölümde anlatılabilecek bir konu uzadıkça uzatıyorlar. mesela mahalle karılarına yönelik aşk dizilerinde önce kahramanlarımızın evlenmesi gerekmektedir. acı ve umutsuzluk dolu bir süreç başlar, başka başka kadınlar, erkekler, hatta aileleri, çevre şartları, küresel ısınma, inanmazsınız ama başbakan çiftimizi ayırmaya çalışır ve bu 1 sezon sürer. eğer aşk hikaye tuttuysa ikinci sezonda kadın kahraman hamile kalmalıdır ve çocuğun doğması için 1 sezon daha gerekmektedir, ki çocuğu olmadığı için binbir türlü yöntemler denerler, sperm sayısını artırmak için lost adasına giderler! ağlarlar vs falan.



çocuk doğduktan sonra o da ne! bir sakatlığı vardır çocuğun, tüm aile perişan olur. yine lost adasına giderler. ada çocuğu düzeltir! akabinde kadın kanser olur. alın size yarım sezon daha. artık o kanserin tedavisi bitmek bilmez. sürekli hastalıktan kurtulma umudu vardır ve en sonunda kanserden de kurtulunur. çünkü lost adasına gitmişlerdir! ben ileride kansere yakalanırsam bu dizilerin yaydığı pozitif elektrik sayesinde içinde oluşan ve ciğerlerime dolan güçle kanser iletini de yeneceğim! ben buna inanıyorum, siz de inanın, insanlık kanserden ölmesin!

neyse, konuya döneyim; herşey yoluna girmişken tam bu sırada adamın şirketi batar. alın size yarım sezon daha. normalde o şirketin iflah olmaması gerekmektedir. çünkü küresel mali kriz, kredilibilite sorunu, nakit akışının olmaması, yatırımların durması, vergilerin artması, işçi ücretleri derken siktim sene o şirket belini doğrultamamalı. ama tüm bu zorluklara rağmen tek bir işçi bile çıkartmadan o güçlükler yenilir ve şirket de kurtulur! çünkü adamın içinde pozitif bir enerji vardır, aşkları her zorluğa göğüs germeyi başarmıştır!

ama tam bu sırada adamın eski sevgilisinden çocuğu olduğu ortaya çıkar! çünkü adam karısıyla beraber eski sevgilisini de lost adasında götürmüştür! bu konu da diziyi 1 sezon idare eder. kahramanlarımız ayrılmak üzeridir, ama ikinci çocukları da birden bire ortaya çıkar. çünkü lost adasının bu çocuğa ihtiyacı vardır! böylece yine beraber olurlar, ama o da ne? bu sefer de adamın babası kanserdir. allahım, kanser ne büyük bir illetmiş, daha sonra tüm aile sırayla kanser olur. üstelik tüm aile ayrı bir organdan, sanki tvde kanser eğitimi veriliyor, işte akciğer, karaciğer, barsak, gırtlak, deri ve göğüs! üstüne herifin eski sevgilisine araba çarpar. nitelikli kadın kahraman bu sırada kocasına destek olmalıdır, dizi şartları bunu gerektirmektedir! yarım sezonda böyle geçer. ama çile bitmek bilmez. çünkü kadın kahramanın dayısı kalp krizi geçirmiştir! hemen ameliyata alırlar!



ve final şok bir sahneyle biter. meğer kadının babası başka biriymiş. bildiğin sütçü işte. sütçü ise benjamin linus'tır! kadınımız ertesi sezon hüngür hüngür ağlayarak sezonu başlatır. o ne lanet annedir öyle!

artık dizinin bitmesi gerekmektedir. biter mi sanıyorsunuz? asla! sırada çocuğun okula başlaması vardır. ama o da ne? çocuk geri zekalıdır. aileyi alır bir telaş. hemen lost adasında dharmaville scholl'a yazdırırlar çocuğu. inanmazsınız ama düzelir çocuk, çocuğun göbek adı da meğersem john locke'mış.

dizi bitti mi sizce? bitmez a canlar bitmez. son bölümde bunların yaşadığı yalı yanar. acaba kahramanlarımız öldü mü? aslında kahramanlardan biri ölür bu durumda. diğeri kendini içkiye verir. ama o da ne! bir gün ölen kişi geri döner!

siz öyle sanın. aslında geri dönen kişi, ölen kişinin ikiz kardeşidir. bunca yıldır ortalıkta yoktur ve bok yiyesice kişi ortaya çıkmaya karar verir. ama sevdiğinin kardeşiyle elbette evlenilmez. ama onunla yatar! çünkü onu ikizinden hep kıskanmıştır, fırsat bu fırsat der. türk aile yapısına uygun olmayan bu sahneleri rtük yasak koyduğu için siz göremiyor olabilirsiniz. ama bana rtük yasak koyamaz, o yüzden ben görüyorum! neyse işte, sevgilisinin ikizini sevmeyen kahramanımız gelgitler yaşasa bile yeni bir aşka yelken açar. önce annesi gibi sütçü, tüpçü, paraşütçü ile takılır, ama bu dizilerdeki kahramanlara klas kişiler yakışır! davul bile dengi dengine, şirket sahibi ise eğer ayak takımından biri ile asla evlenilmez, evlenilse bile önce o kişi metres/jigolo olarak kullanılır, seviyesi yükseltilir ve öyle evlenilir.

böylece bu diziler bitmez, bitemez, bitirenin kafasını koparırım lan ben!!

29 Temmuz 2009 Çarşamba

hattori hanzo vs black mamba

kill bill serisi, alemin en güzel dövüş filmlerinden biri olduğu gibi (özellikle bride'ün o-ren ishii'nin adamlarını ekin gibi biçtiği ve onunla kılıç dövüşü yaptığı sahneler) bence müthiş güzel bir tanışma sahnesine de sahip bir filmdir. yani hattori hanzo ile black mamba'nın okinawa'daki tanışma sahnesi. filmi ilk izledikten sonra elime kağıt kalem bu sahneyi tane tane not ettim, şimdi de buraya geçiriyorum.

haa, bu arada, "intikam, soğuk yenen bir yemektir."



hattori hanzo(hh) ile black mamba'nın(bm) ilk karşılaşma sahnesi:

bm : selam

hh : selam hoşgeldin. (bm'yı süzerek) hoşgeldin, ingiliz misin?

bm: hayır, amerikalı. dom!!!

hh : hoşgeldin amerikalı! benim ingilizcem bayaa kötü. "dom" dedin. japonca konuşabiliyor musun?

bm : hayır, hayır. sadece dün bir kaç kelime öğrendim, oturabilir miyim?

hh: ohh, evet, lütfen(bm tabureye oturur) ne almak istersin? bir dakika!!

hh : (çırağına seslenerek) müşterimiz var çabuk çay getir!!

çırak : ben dizi izliyorum!!

hh: kahretsin, tembel piç!!

ç : çay sıcak, neden bir kere de sen doldurmuyorsun?

hh : kapa çeneni, çıkar o kıçını ordan. (bm'ya dönerek) affedersiniz.

hh : japonca neler biliyorsunuz?

bm : bir düşüneyim... arigato..!

hh : arigato..! güzell..!

bm : 'dom'u daha önce söylemiştim...

hh : evet, evet...

bm : konneçiva...

hh : a a a .... konniciva. arada 'i' var.

bm : konniciva!

hh : düzeldi, güzel güzel! sen japon gibi japonca konuşabiliyorsun...

bm : dalga geçme(iyice sırnaşır gibi konuşur)...

hh : hayır, hayır. ciddiyim. teleffuzunuz çok iyi. sen "arigato" mu dedin? bizde arigato deriz. (karşılıklı gülüşürler)

bm : teşekkürler. demek istediğim 'arigato'!

hh :japoncayı çok kolay öğrenirsin..

bm : hayır, ben, çok zor olduğunu duymuştum.

hh : çoğu salak... ama sende japoncaya yatkınlık var((karşılıklı gülerler, yemek bm'nın önüne konulur).

hh : tamam, tamam. aman tanrım!!! çay hangi cehenneme gitti? acele et allahın belası!!! tembel piç!

çırak : ne istiyorsun?

hh : çay, içecek?!

bm : ohh, evet ben bir bardak sake alabilir miyim lütfen?

ç : sake? günün ortasında?

hh : gün, gece, öğleden sonra... kimin umurunda.. sakeyi getir!!!

ç : neden hep ben sake getiriyorum? iyi dinle!! otuz yıldır sen balığı yaptın, ben sakeyi getirdim. eğer burası askeriye olsaydı ben şimdi general olurdum!!!

hh: ha ha... general olacaksın ha? sen generalsen ben imparatorum. ve sakeyi hala sen getirirsin, o yüzden çeneni kapa ve sakeyi getir seni kel!!! beni anladın mı...!!!

ç : (bm'ya dönerek) ben kel değilim, kafamı kazıttım. anladın mı?

hh : (bm'ya dönerek) üzgünüm!!!



(işte black mamba'nın karşına tanrı çıkarsa eğer, onu bile kesebilecek kılıç!)

28 Temmuz 2009 Salı

sir basil henry liddell hart



ikinci dünya savaşını anlatan 700 sayfalık ve iki ciltlik ikinci dünya savaşı tarihi ve hitler'in generalleri konuşuyor adlı kitaplara imza atan, 1895-1970 tarihleri arasında yaşamış ingiliz asker, stratejist ve yazar. büyük bir özverinin ve çalışmanın ürünü olan çalışmasında haritalar, kişiler, resimler ve en ince ayrıntısına kadar, adını bile duymadığınız cepheler anlatır.

hart'ın kendisi birinci dünya savaşına katılmış ve 1924'de sakatlanınca ordudan yüzbaşı rütbesinde ayrılmıştır. ardından savaş bakanlığına danışman olarak girer. times'da savaş muhabirliği yapar.

azimli biridir. savaştan sonra yememiş, içmemiş ve tüm alman generalleri ile savaşı konuşmuştur(ruslara esir düşenler hariç). onlardan savaşa dair her şeyi öğrenmiştir. belki rommel yaşasa daha da çok şey öğrenirdi, ama savaşmasa bile, yazdıklarını okuyunca savaşmış kadar olduğunu görüyorsunuz.

neyse ağbi, liddlell hart 20. yy'ın en büyük askeri dehalarındandır. ikinci savaştan önce tankların nasıl kullanılacağı konusunda yazdıklarını önce almanlar kullanmışlar ve müttefikleri perişan etmişlerdir. yıldırım savaşlarının(blitzkrieg) icat eden bu heriftir. ama altı üstü basit bir yüzbaşıdır. kendi yazdığı ve söylediklerinin en büyük rakipleri tarafından kullanılması ve başarıya ulaşmaları ilginç bir duygu olsa gerek. ülken kullanmıyor, düşman kullanıyor!

ikinci savaştan sonra 1948'de de israilli subaylar onun yöntemlerini kullanmış ve arapları darmadağın etmişlerdir. hatta israilli bir general, hart'ın resmini odasına asmış ve altına "generallere ders veren yüzbaşı" yazsını yazmış. dediğim gibi, liddlell hart yüzbaşıyken emekli olmuştur. çok büyük bir stratejistir. hatta 20. yy'lın en büyük taktik dehalarından birisidir. tankların salt piyadeler veya salt tek başlarına kullanılmasına karşı çıkmış, zırhlı birliklerle beraber düşmanın en zayıf yerine yapılacak saldırı sonucu düşman birliklerinin felç edileceğini belirtmiştir. tanklar ilk zamanlarda ya sabit bir şekilde top yerine kullanılıyor, ya da piyade ilerlemelerinde onları koruyan bir yapıya büründülüyordu. hart, tankları süvari birlikleri gibi görmüş ve iyi bir hava desteği altında, onlarla yıldırım hızıyla saldırılması gerektiğini söylemiştir. alman generali guderian, manstein ve rommel, onun dediklerini harfiyen yerine getirmiştir. hart'ın en iyi öğrencileri alman generallerdir. almanlarda da tank ilk zamanlar tankların gücü hafife alınmıştır. ama onların şansı tüm yaşlı generallerin işi bırakmasıdır. ortalık gençlere kalmıştır. guderian'ın çok büyük çabaları sonucunda piyadelerin arkasına saklanıp önemi azaltılan tanklar yerine mekanize piyade birlikleri kurulmuştur. guderian'ın hitlerin de özel desteğini almasıyla bu kuvvetler yıldırım hızıyla hareket ederek, uçakların havadan bombardımanı yardımıyla 1943'e kadar önlerine çıkan herkesi perişan etmişlerdir.



almanlar bu işi en güzel fransızlara karşı kullanmış ve bir kaç haftada paris'e girmişlerdir. üstelik ellerindeki tank sayısı fransızlardan daha azdır. ingiliz birlikleri ise dunqurke'de kaderleriyle başbaşa kalmışlardır. almanların ardenlerin bataklık ve orman arazisinden saldıracağını tahmin edemeyen(çünkü o bölgeden saldırı imkansız görünüyordu. manstein-hitler planı) müttefik kuvvetlerini hareketsiz bırakan bu saldırı sonucunda fransızlar tamamen teslim olmuşlardır. çünkü en büyük kuvvetlerini marne hattının arkasında bırakmışlardır. almanlar ise o hattın olduğu bölgeden neredeyse tek bir kurşun bile atmamış, olayı belçika üzerinden saldırarak çözmüştür. akabinde kuzey kanadı tamamen çöken fransızların hattın arkasında bekleyen o atıl ordusu da teslim olmuştur. saldırıya en fazla direnen ülkenin belçika olması ise başka bir olay. fransızlardan daha cesur çıkarlar. hollandalılara ise paraşütçü birlikleri yetmiştir. ilk polonya saldırısı ise çocuk oyuncağı gibi geçmiştir. sadece varşova'da, şehir merkezinde biraz oyalanmışlardır. işin ilginci guderian anılarında polonya süvarilerinin tanklara saldırdığını yazar. manzara don kişot'un yel değirmenine saldırması gibi bir şeydir herhalde. varşova tecrübesinden sonra şehir savaşlarından kaçma emri veren hitler'in stalingrad bataklığına saplanıp kalması ayrı bir yazı konusu. keza ruslara bir stalingrad yaratmak için tüm almanyayı feda edip budapeşte'yi korumaya çalışması da ilginç.



almanlar bu taktik ile rus cephesini tek kelime ile yarıp geçmişlerdir. moskova'nın şehir ışıklarını bile görmüşlerdir. hatta küçük bir birlikleri şehre girer, ancak işçiler direnişe geçince hemen terk ederler. almanları 1941'de kış durdurmuştur. bir de hitler'in beyinsizliği. bu öyle bir stratejidir ki güney cephesinde tek bir seferde 500.000 rus askerini bile teslim almışlardır. ama rus ordusunu sadece 200 tümen(800.000) sanan hitler'in gafletleri sonu hazırlamıştır. almanlar ilk 200 tümeni yokeder. karşılarına 200 tümen daha çıkınca şaşırırlar, ama onu da yokederler. ama bir 200 tümen daha çıkınca karşılarına, savaş sanayileri de müttefik bombardımanından felç olduğundan dolayı dayanamazlar ve berlin'e kadar çekilirler. ellerinde asker de kalmadığından rus askerlerinin yatak odalarına kadar girmelerine direnemezler. savaşta 1 milyon alman kadınına ruslar sistematik olarak tecavüz etmiştir.



kuzey afrika'da ise kendisinden kat ve kat güçlü ingilizlere karşı destansı muharebeler yapan, neredeyse kahire'ye kadar giren rommel'i ise insan ve malzeme yetersizliği durdurabilmiştir. bu taktikle balkanlara giren alman ordusuna hiç kimse direnememiştir. hatta az kalsın selanik'te karaya çıkacak olan ingiliz kuvvetlerinin tamamı telef olup gidecektir. bu selanik taktiği birinci dünya savaşından kalmadır. ilk savaşta çanakkale'de yokedilemeden geri çekilen itilaf devletleri kuvvetleri selanik'e çıkar ve 1918'de bulgaristan'ı saf dışı bırakır. gerisi çorap söküğü gibi gelir.

her neyse işte, fikir kendisine ait olsa bile uygulayan kendisi veya kendi kuvvetleri değil, almanlardır.

savaşı almanlar kazansaydı avrupa haritası böyle bir şey olacaktı:

27 Temmuz 2009 Pazartesi

samson vs delilah

tarih, yine eski çağlar! babil esaretinden bile önceki zamanlar. daha filistinlilerin büyük çoğunluğu müslüman olmamış. hepsi dinsiz putperestler. işte o zamanlarda da yahudiler ile filistinliler birbirini öldürüp dururmuş! davut-calut hikayesi ile başlar bu mücadele. sonra bir bakarsınız yahudi bir erkek ile filistinli bir kadın girmiş olayın içine. yani yahudi samson ve filistinli delilah. havva'nın adem'e elmayı yedirmesinden sonra, bir kadının, bir erkeği tekrar kandırdığının hikayesidir!

yahudi kahramanımız 10.000 filistinli askeri bi katırın çene kemiği ile darmağan etmiş birisidir. ama filistinli bir kadının gazabından kurtulamamıştır! güzelliğinin namı tüm kıtaya yayılan delilah, kendi ırkdaşlarına yardımcı olmaya karar verir. samson'un o bitmek tükenmek bilmeyen gücünün sırrını öğrenecektir. en sonunda samson'u ayartır ve samson kadına aşık olur. ona gücünün sırrını söyler. gerçi sırrını söylemesi biraz uzun zaman alır, ama hangi erkek delilah'a dayanabilir ki? samson'un bu kadar güçlü olmasının nedeni ise saçlarıdır. tanrı yah, saçları sayesinde samson'a güç vermiştir. delilah üçüncü seferinde sırrı öğrenir ve samson koynunda uyurken onun saçlarını keser. karı milleti değil mi işte!

sabah kalktığında saçlarını kaybettiğini anlayan samson delirir, artık gücü falan kalmamıştır ve kendisine bu gücü veren tanrısına ihanet ettiğini düşünür. saçları ile birlikte gücü de gitmiştir. ardından filistinliler onun gözlerini oyar ve bir değirmende buğday öğütmek için onu eşşek gibi kullanırlar. ta ki saçları yeniden uzayıp tanrısı ona affedene kadar. gücü tekrar yerine geldiğinde imansız filistinlilerin tanrı el için yaptığı koskoca mabedi darmadağın eder. kendisi de sütunların altında kalır.



bu tablo francesko moreno tarafından yapılmış. olayın filistin ile hiçbir alakası yok. direkt almanya'da bir şatoda geçiyor. çok kötü çok!!



samson'un saçının kesildikten sonraki çıldırma anı. anthonis van dyck imzalı.



samson'un saçları hep yandan kesilirken resmedilmiş. bu tablo bu yüzden ilginç. olayı önden göstermiş. assereto gioacchino imzalı.



işte rubens'in tablosu. mekan ortaçağ avrupası olsa bile betimleme çok iyi. samson'un gardı tamamen düşmüş. anlaşılan delilah samson'u seviyor ve saçlarını kesmeye kıyamamış. bu işi hizmetçi yerine getiriyor. delilah da sevdiği adama şevkatle bakıyor. ellerinden kayıp gidecek, üzüntüsü büyük. ee, zamanının her anlamda en güçlü erkeği! o üzülmesin de ben mi üzüleyim!

amerikalılar elbette bu hadisenin filmini de çekti. güzel bir filmdir.


24 Temmuz 2009 Cuma

stendhal: aşk üzerine



aşk üzerine, stendhal'ın 1818 yılında milanolu bir kadına karşılıksız aşkını anlatan bir denemedir. yazar, kendisini çılgına çeviren aşkına nesnel bir uzaklıktan bakmaya çalışırken, aşk duygusunun insan ruhunda yaptığı köklü değişiklikleri anlatıyor. yazarın aşık olduğu matilda dembowski 1825'de ölür. ancak stendhal yaşamının sonuna kadar onu unutmaz.

stendhal'ın umutları 1819'da bitmesine rağmen, matilda'yı ölene kadar, yani 1848'e kadar içinde yaşatır.

denemenin ilk bölümünde aşk çeşitlerinden bahsediyor. yani; tutkulu aşk, zevk aşkı, fiziksel aşk ve gurur aşkı. ardından aşkın aşamaları başlıyor; önce hayran olunur, akabinde şöyle denilir; "ona öpücükler vermek, öpücükler almak ne büyük zevk!"

üçüncü aşamada umut doğar. iki tarafın nitelikleri karşılıklı olarak incelenir. fiziksel zevk için zemin yoklanır. gözler kızarır, tutku güçlüdür, zevk canlıdır. en sonunda aşk doğar. yani sevileni görmek, ona dokunmak, hissetme zevkine sahip olmak.

beşinci aşamaya yazar kristalleşme der. yani sevdiğiniz kişinin size sunduğu her şeyden yeni mükemmellikler bulmak. en arıza hallerde bile, en kötü görüntülerde dahi onu eksizksiz ve mükemmel olarak görmek.

altıncı aşamada kuşku doğar. umut ortaya çıktıktan ve ilk şaşkınlıktan kurtulduktan sonra sevip sevmeme üzerine kuşku başlar. hayatın diğer zevklerine dönülür. ama hayatın tüm zevkleri yok olmuştur. korkunç bir mutsuzluk başlar. bu aşamada tekrar bir kristalleşme başlar. karşı tarafın kendisini sevdiği, tüm mükemmelliklere sahip olduğu düşünülerek kuşku yok edilir. ama yine de karşı taraftan onun olası aşkına dair kanıt görmek ister.

denemenin son bölümünde, sevgili matilda'sına, 1818'den 1821'e kadar yazdığı umutsuzluk dolu 9 mektup var. ayrıca kitabında "bir dostum" diyerek bahsettiği bütün aşıklar aslında kendisidir.

stendhal 1811'e kadar napolyon ordularında savaşmış, rusya'ya kadar gitmiş birisi. 1817'ye kadar kendi deyimi ile boş bir aşka tutuluyor. en sonunda matilda'ya kavuşuyor. ama sanırım matilda'yı gördüğünde eli ayağı tutulduğundan kadını bir türlü kendisine aşık edemiyor.

kitap, bence aşk üzerine okuyabileceğiniz en güzel eser. geri kalan bütün ıvır zıvırları atın, bu deneme size yeter. kafanızdaki tüm soru işaretlerini yazar çözümlüyor. okurken sıkılmamanız için en tatlı kişiyi seviyorken okuyun derim. beşinci sınıf kerime nadir vb türevdeki romanlarla ile sakın kıyaslamayın.

aşağıda bu denemeden bir kaç bölüm yazdım, ilginizi çeker umarım.

"her iki cinsiyetteki aşkın doğumunun birbirine benzemezliğinin aynı olmayan koşullardan kaynaklanıyor olması gerekir. biri saldırıyor ve diğeri kendini savunuyor. biri istiyor, diğeri reddediyor, biri atıldan, diğeri çekingen.

erkek kendi kendine şöyle diyor: onun hoşuna gidecek miyim? beni sevecek mi?

kadın: beni sevdiğini söylemesi oyunun bir parçası olmasın? kendi kendine duygularının süresinin ne olduğuna yanıt verebilir mi?"

"güzellik nedir? size zevk veren yeni bir ayrıntıdır.

her bireyin zevkleri farklı olup çoğu zaman birbirine zıttır.

güzelliğin doğasını keşfetmek için, her bireyin zevklerinin doğasının ne olduğunu araştırmak uygun olur. bazıları için bazı düşencesizce hareketlere katlanan ve gülümseyişleriyle izin veren bir kadın gerekmektedir. her an fiziksel zevkleri hayal eden ve aynı zamanda tarzıyla bir incelik uyandıran, hem de onu soymasına izin veren bir kadın.

bu fiziksel bir aşktır, bazılarınki ise tutkulu aşktır. bu iki kişinin güzellik sözcüğü üzerinde anlaşamamasından daha doğal ne olamaz.

keşfettiğimiz güzellik bu durumda size zevk verecek yeni bir elverişlilik olduğu ve zevklerin kişiler gibi değişken olduğu için her insanın kafasında oluşan hayaller bu insanın zevklerinin rengini taşıması gerekir.

bir erkeğin sevdiği kişinin güzelliği, onunla ilgili olarak art arda oluşturabildiği tüm arzuların, tüm tatmin edilişlerinin koleksiyonundan başka bir şey değildir."

"sevilen kişide keşfedilen her yeni güzellikten neden zevkle yararlanırız?

bunun nedeni, her yeni güzelliğin bize bir arzunun tam bir tatminini sunmasıdır. onu sevecen görmek istiyorsunuz, o artık sevecendir. daha sonra onu gururlu görmek istiyorunuz, nitelikleri uygun olmasa da o anında önünüze bir romalı bir ruha rahip olarak çıkıyor. işte aşkın, tutkuların en güçlü olmasının nedeni bu. diğer tutkularda, arzunun soğuk gerçeklerle uyuşması gerekir. aşkta ise arzulara göre biçimlendirilmek zorunda olunan gerçeklerdir. o halde bu tutkuda şiddetli arzular en büyük zevklere sahip olurlar.

etkisini özel zevklerin tüm tatminlerin üzerine yayan mutluluğun genel koşulları vardır.

1- kadına sahibiymişsiniz gibi bakarsınız. çünkü yalnız siz onu mutlu edebilirsiniz.

2- o, sizin değerinizin ölçüsüdür.

3- hayalperest kalpler için, kadın ne kadar yüce bir ruha sahipse, onun kollarında bulacağınız zevk o kadar olağanüstü ve basit görüşlerin çirkefliğinden o kadar kurtulmuş olacaktır.

mutluluk arzusu için bu kadar umut kırıcı olan bu işlemlerin ortasında insan aklını yitirir.

en bilge insan, sevdiği andan itibaren hiçbir nesneyi olduğu gibi göremez. kendi avantajlarının azlığını abartır ve sevdiği kişinin en küçük özelliklerini gözünde büyütür. kaygılar ve umutlar anında hayalperest bir yapıya bürünür. seven kişi artık hiçbir şeyi ayrıntıya bırakmaz, olasılık duygusunu kaybetmiştir, hayal edilen bir şey mutluluğu üzerindeki etkisiyle gerçekten var olan bir şeydir.

insanın aklını kaybettiğinin ürkünç bir belirtisi şudur: gözlemlenmesi zor olan küçük bir şeyi düşünürken onu beyaz olarak düşünüyorsunuz ve onu aşkınızın lehine bir belirti olarak değerlendiriyorsunuz. bir süre sonra onun siyah olduğunu fark ediyorsunuz ve onu da aşkınızın lehine bir şey olarak görüyorsunuz.

bu durumda öldürücü belirsizliklerin pençesine düşen bir ruhun acilen bir dosta gereksinimi vardır. ama aşık için hiçbir dost kalmamıştır."

23 Temmuz 2009 Perşembe

ülken için bir şeyler yap!!



"ülken için bir şeyler yap" diyenlere sadece gülüyorum. bu, tipik bir gaza gelmiş türk söyleminden başka bir şey değil. ülken senin için neler yaptı? mesela bu ülkeden nimetlenen, sürekli halkın sırtından geçinen kişiler neler yaptı?

- milli eğitim bakanlığının seni iyi bir eğitimden geçirdi mi? yabancı dil öğretebildi mi? bu ülkenin ortalama okula gitme süresi kaç yıl? en sonunda bu ülke halkı 4. sınıfa kadar okumayı başardı.

- belediyen ve vs, sana adam gibi yol yaptı mı? bu sayede okula, işe, evine daha rahat gidip gelebildin mi?

- polisin seni koruyabildi mi? evine, iş yerine hırsız girdiğinde polisin o hırsızı bulabileceğine inandın mı?

- devletin hastanelerine güvenebildin mi? senin tedavini yapabildiler mi? yoksa kendi muayenehanelerine mi sevk ettiler? ameliyat olmak için hala bir dünya para vermek zorunda kalıyor musun?

- sanayicin sana adam gibi mal üretebildi mi? mesela uzun yıllar kullandığın tofaş marka aracın ile kaza yapınca içinden sağ çıkabildin mi?

- adaletine güvenebildin mi? hakimlerin gerçekten senin hakkına koruyabileceğine inanabildin mi? yoksa adliye kapısından mümkün olduğunca uzak kalmaya mı çalıştın? onu bırak, para ile tuttuğun avukata güvenebiliyor musun? yoksa sürekli senden para tırtıklamak için işi uzattığını mı düşünüyorsun?



- karakollara hiçbir korkun olmadan gidebildin mi?

- dinini özgürce yaşayabildin mi? cemevlerini ülken sevebildi mi?

- dilini konuşabildin mi? yoksa ilkokuldan başlayarak seni asimile etme yolunda hızla ilerlediler mi?

- yetim ve öksüz çocuklarına bu devlet adam gibi bakabildi mi? onları kendi görevlilerinden koruyabildi mi? bu kişileri 17 yaşında sokağa bıraktıktan sonra takip edebildi mi? açlıktan ölmemelerini engel olabiliyor mu?

- kadınını gerçekten özgürleştirebildi mi? yoksa töre adı altında öldürülmelerine razı mı oldu?

- çatır çatır senden vergi aldıkları halde özgürce sigaranı, içkini içebiliyor musun? yoksa senden aldıkları sigara vergileri ile sigara içmeyenlere kolaylıklar mı sağlıyorlar? meyhanede bile artık sigara içemeyecek misin?

- işsiz kaldığın zaman devletin sana vereceği işsizlik parası ile geçinebileceğini düşünüyor musun? işsiz kaldığın andan itibaren sağlık sigortan var mı?

- devletin, sen ile büyük şirketler arasında kaldığı zaman büyük şirketleri mi tercih edeceğini düşünüyorsun?

- trafik kazası, iş kazası, çocuk doğururken, doğarken veya askerde öldüğünde, istatistiklerdeki bir tc kimlik numarasından başka bir şey olmadığını mı düşünüyorsun?

- deprem, sel olduğu zaman toplanan yardım paralarını iç ettiklerini mi düşünüyorsun? bir seferliğine alınacağı söylenen vergiler karşısında boynun bükük mü?

- bir ev sahibi olmak için 40 yıl boyunca sürekli çalışmak zorunda olduğunu ve sisteme karşı gelemeyeceğini mi düşünüyorsun? bir tane araba alırken bile çok mu düşünüyorsun? bankaların kredi kartı fazileri ile belin iyice büküldü mü? bütün bunları bu devletin vatandaşı olduğun için çektiğini düşündün mü?

- çocuklarının oyun oynaması gerekn sokaklar tamamen araç ve bina mı dolu? gözyüzü sadece beton blokların tepesinden mi görünüyor?

- bu ülkeye gelen yabancılardan daha pahalıya mı tatil yaptığını düşünüyorsun? sahi, bu ülkenin vatandaşı kim?

yukarıda sayılanlardan herhangi birini yaşayan insan, bu ülkede yaşamaktan gayet rahat tiksinebilir? bu ülkede hiç kimsenin hayatı garanti altında değildir. malı garanti altında değildir. neden kendini güvende ve huzurlu hissetsin ki?

bu ülkeden nasiplenenler, kemirenler, sömürenler bu düzeni değiştirmek isteyen kişilere karşı darbe yapıp işkenceden geçirmedi mi? anayasayı korumak için yola çıkan 3 genci dar ağacına asmadı mı? kızıldere'de, nurhak'da katletmedi mi? hala daha bu düzeni değiştirmek istiyor musunuz? yoksa cennette yer kapmak için mi yarışıyorsunuz?

"bu ülke için bir şeyler yap" diyorlar. hakikatten bu ülke için bir şeyler yapsan, bu sana mı yansıyacak, yoksa yıllardır bu ülkeden nasiplenenlere mi?

22 Temmuz 2009 Çarşamba

ayşen gruda



türk filmlerinde, filmin jönüne aşık olan zavallı kadını oynamaktan bıkmayan bir kadıncağızdır ayşen gruda! iyi oyuncudur, orası önemli değil, ama çirkin kadınların bu filmlerde sürekli dalga geçilmesine neden olmuştur. sanki "sana mı kaldı lan tarık akan'a, kadir inanır'a aşık olmak" der gibi bakılır. bu jönlere layık olan kişi emel sayın'dır, türkan şoray'dır, hatta oya aydoğan'dır. bir çirkin, asla ve asla yakışıklı bir herifle birlikte olamaz, imkansızdır, filmin doğasına aykıdır. hani olur ya, jön çirkin kadına aşık olur, iğrenmez ayşen gruda'dan, bu sefer seyirci yuhlar filmi, domates ve yumurta atar, bir daha o yakışıklı jönün filmine gitmez, bu durumu protesto etmek en doğal hakkıdır!

filmlerdeki ayşen gruda kadar çirkin, onun kadar bön biri geçen bana mesaj atmış, "geldiğinde konuşalım" diye, cevap verdim hemen "seninle konuşacak bir şeyim yok."

"kör, topal deme, götür" denir hani, ağbisini ve kardeşini tanımasam denenir diyeceğim ama denenemeyecek kadar kötü. kafasına poşet geçirilecek cinsten! sanki türk filmlerindeki jönüm, olsam olsam en fazla ilyas salman kadar büyük(!) bir jön olurum. yılmaz güney çirkin ama başka bir kategoride o, çirkinlerin şahı, kralı, imparatoru, hatta geçen slumdog millionaire çok gerçekçi geldi gözüme, "yılmaz güney filmleri kadar gerçek" dedim kendi kendime. dur, nerede kalmıştım, hah, kendimi bir kadir inanır gibi hissettim birden, filmin, yani yaşadığım yerin ayşen gruda'sı bana sarkıyor!



ve birden dün gece kafama dank etti! ayşen gruda her ne kadar filmlerin başında yakışıklı jöne sarksa bile filmin sonunda sakar hergeleyi sevdiğini anlar. ikisi bir ömür boyu mutlu yaşar!

çünkü sakar, çirkin, kusurlu kişi tüm film boyunca gizli gizli ayşen gruda'yı sevmiştir. ayşen gruda ise onu hep küçümser, hep kendini büyük ve önemli bir kişi olarak görür, oysa oya aydoğan'nın yanında bile çirkin kalır, o derece!

ve birden kendimi o çirkin kişi hissetmedim allahtan, kız 5 yıldır gizliden gizliye zaten asılıyor, 5 yıl lan bu, filmin sonunun çoktan geldiğini düşünmüştür, baktı, güzeller güzeli bir aktris de yok yanımda, son bir heyecanla yazdı herhalde.

harbi lan, filmin sonu çoktan geldi, bir tane bile türkan şoray bakışı, müjde ar yürüyüşü görmedi bu gözler, bu yaşadığım yerde! yılmaz güney olmak imkansız, tarık akan hiç olamam, bari süleyman turan olayım, yılmaz köksal gibi davranayım, sessizce bir kenara çekileyim, aktris ile jön sonsuza kadar mutlu yaşarken, sonsuza kadar sessizce hem içki, hem sigara içeyim!

tanrım, bu zamana kadar hiçbir işe yaramadın, bari bana arzu okay'ı layık gör!!!

21 Temmuz 2009 Salı

istanbul, not constantinepole


they might be giants'ın şarkısı malum, artık constantinepole değil, istanbul. iyi ama ne zaman adı istanbul oldu? sizin için en derin ansiklopedileri aradım, taradım!

şimdi; istanbul, 1920'de istanbul adını almıştır. o zamana kadar osmanlı, kendi başkentine konstantiniyye dermiş. hatta birinci abdulhamit'in 1700'lerin sonunda şehrin ismini islambol yapması bile, isim halk tarafından tutmadığı için vazgeçilmiş.

"ne oldu da şehrin ismi istanbul oldu?" dediğinizi duyar gibiyim. 1920'de, alman asıllı yunan kralı constantine, şehre kendi ismini verdiğini ilan eder! ulan zaten şehrin ismi konstantiniyye'dir. ne diye kendine pay çıkarıyorsun ki! bu dallama kral yüzünden milliyetçi duyguları kabaran halk galeyana gelir ve "hayır, bu şehrin ismi istanbul'dur" der. zaten izmir işgal edilmiş, yunanlılardan nefret ediliyor, herif utanmadan hala daha şehrin ismini değiştirdiğini ilan ediyor! yani türklerin şehrin ismi ile bir problemleri yoktu. ama bu olay şehrin ismini kalıcı olarak değiştirir.



bunun bir benzeri de avusturya-macaristan'ın, bosna-hersek'i ilhak ettiğini ilan ettiğini zaman meydana gelir. bir çok kişi avusturya malı fesi kafasından atıp, yerli malı kalpakı giyer. ki bu kalpak, kurtuluş savaşı simgesi olacaktır.

belki aklınızda takılmıştır, "müslüman ahali neden şehre konstantiniyye diyordu?"

efendim, istanbul halkı, yani müslümanı gavuru! şehrin kurucusu constantine'i harbiden severmiş. şehrin ismini o yüzden değiştirmemişler. hatta fatih sultan mehmet'in mezarı bile constantine'nin mezarının üstüne yapıldığı veya sonradan oraya taşındığı söylenir.

ya istanbul ne demek?

istanbul kelimesi rumca, yani stanpoli. "şehirli" demekmiş. hatta bir rum arkadaşımın bana bir tavsiyesi vardı, günün birinde atina'ya gidersen ve nereli olduklarını sorarlarsan "stanpoli" de demişti. çünkü yunan halkınca istanbul hariç her taraf taşraymış, köymüş, tek gerçek şehir istanbul'muş. bu lafı duyan kızlar etrafını sarar, seni gece yalnız bırakmazlar! diye de ilave etmişti.

neyse;

istanbul, not constantinepole!

20 Temmuz 2009 Pazartesi

lou andreas salome



irwin yalom'un nietzsche ağladığında adlı romanın girişinde, bir kadının, dr. breuer' e yolladığı bir mesaj vardır. mesajda şöyle der;

"doktor breuer, son derece acil bir mesele için sizi hemen görmem gerekiyor. alman felsefesinin geleceği tehlikede. yarın sabah saat dokuzda cafe sorrento'da buluşalım."

gerisini romanı okuyanlar bilir. alman felsefesinin geleceğinin tehlikede olmasının sebebi nietzsche'nin halidir. o hale düşmesinin nedeni de, onu deli divane eden, doktora mesajı yollayan lou andreas salome'dir.

1861'de doğan bu kadın, 1934'de kadar yaşamış, rus bir generalin kızıdır. yahudi asıllı olduğu söylenir. nietzsche gibi o da kadın bolluğunda büyümüştür. yalnız gösteriş ve şatafat içinde büyüdüğü halde o küçüklüğünden beri böyle şeyleri sevmezmiş. güzel, zeki ve etkileyici bir kadındır. günümüzde bir çok kadının idolüdür.

1800'lü yıllarda bir kadının evlilik ilişkisi dışında bir erkekle ev paylaşması pek görülen bir davranış değildir. lou ise bir değil, iki erkekle birlikte ev paylaşmıştır. bunu yapma nedeni olarak, 'düşündüklerini, bu iki kişiyle tartışarak daha verimli hale getirmek' der.. ama bu iki kişiden biri daha sonra intihar etmiş, diğeri ise nietzsche olmuştur.

nietzsche ile ortak arkadaşları olan paul ree aracılığla tanışır. kısa bir süre sonra iyi dost olurlar. ree, nietzsche ve salome sık sık bir araya gelir ve felsefi sohbetler yaparlar. ama nietzsche ilk günden beri lou'yu sevmekte, onu "düşün eşi" olarak görmektedir. ama aşkı anlayacağınız gibi platoniktir.

nietzsche, papaz olan babasının ölümünden sonra kadınların himayesinde büyümüştür. bu yüzden hayatında lou'dan önce hiçbir kadına aşık olmamış, hatta bu işle uğraşmamıştır. üstelik kadınlar hakkında hep olumsuz düşünür. aşkına karşılık bulamayınca kadınlar hakkındaki görüşleri tamamen sertleşir. nietzsche'nin korkaklığı tutup, aşkını direkt söylemek yerine, ree vasıtasıyla açılmayı tercih etmese yine reddedilirdi, ama cesareti olduğunu görürdük yahu, korkak herif! akabinde red cevabını alınca yıkılır, düş kırıklığı çok büyüktür. kadınlarla arası hiç iyi olmayan nietzsche'nin italya'da genelevlere gittiği bilinir. ama sadece piyano çalmak için..

koskoca bir filozofun, bir kadının kendisini sevip sevmediğini anlamaması kadar salakça bir şey olamaz herhalde. bu red cevabı hayatını derinden etkiler ve hem lou'yu, hem ree'yi suçlamaya başlar, yani çirkefleşir. üstelik ree'nin lou'ya aşık olduğunu bile sanır. bu yüzden ree'nin kendisine ihanet ettiğini düşünür. gerçi ree de lou'ya evlenme teklifi etmiştir. en son yaptığı iş ise yüzyılın başında intihar etmektir.



yukarıdaki gördüğünüz resim, nietzsche'nin lou'ya açılmadan önceki zamanda çekilmiş. lou'nun elinde kırbacı, beygirler yerine ree ve nietzsche var. reddedilme olayından sonra nietzsche o ünlü lafını söyler;

"kırbaçlı kadından hoşlanmam!"

salome'nin hayatına giren ilk erkek elbette nietzsche değil. ilk önce kendisinden oldukça büyük bir rahip ile gönül eğlendirir. felsefeye girişi de bu rahip sayesinde olur. ilk önce onun düşüncelerini sömürmeye başlamıştır.

tabii lou'nun tarih sahnesindeki işi nietzsche ile beraber bitmez. o kendisine has bir kadındır. hayatına daha sonra maria rilke girer. hatta nietzsche'den daha fazla zarar verdiği bir erkek varsa eğer, bu rilke'dir. üstelik rilke'yi sevmiştirde. hatta sık sık onu terk eder, tekrar barışırlar. bir keresinde onu yine terk eder, evine döndüğünde onu çok özlediğini fark eder ve sinirinden rilke'nin ona yazdığı mektupları yer! rilke de kadınlar tarafından büyütülmüş bir kişidir, sadece kadınlar tarafından büyütülse yine iyi, kadın kıyafetleri ierisinde büyütülmüştür.

hayatına daha sonra başka başka erkekler de girer, ama evlilik tekliflerini biri hariç kabul etmez, cinselliğe dayalı bir ilişkiye karşı çıkar!

1911 yılında freud'la tanışır. ondan psikanaliz yapmayı öğrenir ve hatta kendisine de psikanaliz yapmıştır. derler ki kendisine freud'u bile aşık etmiştir. ama dostlukları, freud ölünceye kadar devam eder. öğrendiği psikanalizi rilke'ye de uygular ve onu saplantılarından kurtarır. ama rilke şiir yazamaz duruma geçince sanat için tedaviyi keser!

bu famme fatale kadının başından evlilik de geçer. adreas adlı bir akedemisyenle evlenir ve ölene kadar onunla evli kalır. ama aralarında cinsel bir temas olmaz!

ömrü boyunca çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri çıkar, 19 kitabı yayımlanır. aslında uzaktan bakınca tek başına bir şey yapamayan, erkeksiz kalamayan, onların düşüncelerini sömüren kadının birisidir. hayatına giren erkekler olmasa hiçin biri olarak kalırdı. ama nietzsche'yi nietzsche, rilke'yi rilke yapan da odur. hani derler ya, "şairi şair yapan kadın mıdır, yoksa kadını kadın yapan şair midir?" diye. lou hayatına giren tüm erkekleri sömürerek salome olmuştur, diğerleride terkedilmelerin acısından bol bol beslenmişlerdir.

not: Ekşi Sözlükten istifade edilmiştir.

17 Temmuz 2009 Cuma

nükleer silaha ihtiyacım var!

abd ve sscb, nükleer silahları soğuk savaş yıllarında, birbirlerinden korunmak ve karşı tarafı korkutmak için bol bol üretmiştir. gerçi atom bombasını önce amerika üretti. akabinde stalin bu projenin içine bir ajanını sokup atom bombasının formülünü çaldı. amerika'da doğup büyümüş bir rus yahudisi ile yaptı bu işi. plan ve uygulanması muhteşemdir, ama konumuz bu değil.

sscb'nin ani çöküşü ile bu silahlara mantıken hiçbir ihtiyaç kalmamıştır. çünkü birbirlerini korkutmaya ihtiyaçları artık yok. ne sinop'ta var bu silahlardan artık, ne de küba füze krizi bir daha çıkacak. o halde ne diye hala nükleer silahlar üretiliyor veya eldekiler imha edilmiyor?

amerikan sineması bu olayı güzel bir şekilde açıklamıştır. bilimum uzaylıların dünyayı istila ettiği filmlerde de göreceğimiz gibi bu silahları artık uzaydan gelen tehditlere! karşı elimizde tutuyoruz! göktaşının yörüngesi dünyamızın tam ortasından geçerse "eyvah!" demeyin hemen. elimizdeki nükleer bombayı göktaşının tam ortasına sokarız ve onu mısır gibi patlatırız. böylece dünyamız kurtulur. uzaylılar dünyamıza girerlerse eğer, sudan korktukları gibi bu silahlardan da korkacaklardır! çünkü onların teknolojisi dünyaya gelmeye yetmiştir, ama nükleer silah yapmaya yetmemiştir!

ama elbette başka sebepleri de var. amerika ile arası iyi olmayan dinci veya komünist bir ülke, intikam için amerika'da atom bombası patlamaya karar verir. tüm iş kahramanımıza kalmıştır. bir grup amerikalı denyo hacker(ki bunların bazıları süper zeki çocuklardır), amerikan füze savunma sistemine sızar ve onu ele geçirir. üçücü dünya savaşı her an çıkabilir. hemen cia ajanları devreye girer(michael dudikoff) ve hackerlar yakalanır. teröristler amerika'yı sevmedikleri için ona füze fırlatmaya karar verirler ve rus mafyası ile anlaşırlar. rus ve amerikan hükümetleri ortak eylem kararı alırlar. ruslar çeçen kamplarını bombalar. amerikalılar ise ırak ve afganistan'da aynı işlemi yaparlar(michael dudikoff). akıllı makinalar her şeyin kontrolünü ele geçirdikten sonra insanlardan kurtulmak için tüm nükleer başlıklı füzeleri ateşlerler ve atom bombalarını büyük şehirlere atarar. artık son kaçınılmazdır. katil arılar, örümcekler, kertenkeleler, kuşlar tüm insanlığı tehdit etmektedir ve onları yok etmek için son çare nükleer füzelerdir. ama bilim adamları buna karşı çıkar(michael dudikoff)!

evet, şimdi hangi çılgın bana "nükleer silahlar gereksiz" diyecek bakalım ve görelim. arkadaşlar, nükleer silahlanmaya sonuna kadar evet!...

dünyamızı, yani yaşadığımız bu minik, sevimli ve mavi gezegenimizi o pörtlek gözlü, cins bir deriye sahip uzaylılara, katil hayvanlara, teröristlere bırakamayız, bırakmayacağız!


hadi, hep beraber;

"oh, kiss me and smile for me
tell me that you'll wait for me
hold me like you'll never let me go
cause i'm leavin on a jet plane
don't know when i'll be back again
oh babe, i hate to go"

dünyayı kurtaracaksam eğer, liv tyler'ı da isterim!!!

16 Temmuz 2009 Perşembe

one last goodbye


derler ki, vincent ölen annesi için yapmış one last goodbye'ı. belki bu biraz anlatabilir parçanın rezil halini!

dün akşam, gökyüzü çığlık atarak bağıyorken, sanki biri kovalarla suyu rastgele, eğlencesine yeryüzüne boşaltıyorken, hatta mikail kocaman bahçe hortumu ile yaşadığım yeri suluyorken, kulağıma gelen diğer sese iyice takıldım:

"i still feel the pain, i still feel your love"

gökyüzünü bile ağlatan bir parçadır one last goodbye. içinde biriken tüm suyu kusar, gökyüzünün bile acısını hissedersiniz, ne o lan, rengini vermene rağmen sadece ufuk çizgisinde hayali bir çekilde buluştuğun, normalde hiçbir zaman buluşamayacağın, deniz için mi bu gözyaşların? "kendim kavuşamadım, bari gözyaşlarım kavuşsun" mu diyorsun?

one last goodbye, daha ilk notasından itibaren içinizde biriken acıyı yavaş yavaş yüzünüze vurur. sanki bilinçaltınıza bastırdığınız hadiseleri eninde sonunda rüyalarınızda görürsünüz ya, işte one last goodbye dinlerken hepsi çıkar açığa, uykudan bile daha etkilidir yer yer. ağlamak için -gökyüzü hariç- gözyaşlarına ihtiyaç duymazsınız. zaten anathema gitarı bile hüngür hüngür ağlatıyor, senin kuruyan gözlerinden bir şey gelmese de olur, adamların ses telleri bile ağlıyor, senin bir şey yapmana gerek yok ve bu şarkıyla başlayan hüznün, şarkının bitişi ile de bitmez. düşünür durursun;

"somehow i knew you could never, never stay
and somehow i knew you would leave me
and in the early morning light
after a peaceful night
you took my heart away
i wished, i wished you could have stayed"

sözler yeniden aklına gelir, gökyüzünün halini düşünürsün. çünkü bir şekilde biliyorsundur one last goodbye dinlerken bunun böyle olacağını...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

ayrıntıladım - 4



tayyip adını herhangi bir yerde görünce kendimi amerikan filmlerinde savaşa giden askerlerin haykırışları içinde buluyorum; "yip yip", "hurra!!" "yip yip", "hurra!!"

kadınlar anlaşılabilir varlıklardır. bir hafta vakit geçirirseniz onları kolayca anlarsınız. yani bu işlemde herhangi bir sorun yoktur. gerçek sorun ise bir kadını anlamak için çabalamaktır. bir kadını anlasanız bile anlamamazlıktan gelin. gerçek keyif o zaman başlar.

basic instinct'de ki sorgulama sahnesinde sharon stone, üzerinde beyaz kıyafeti, elimde sigarası ile son derece rahat bir şekilde oturmaktadır. birden bacaklarını aralar ve onu sorgulayan dedektifler kan ter içinde kalır. nefesleri boğazlarında düğümlenir. elleri ile gömlek yakalarını çekiştirip nefes almaya çalışırlar. yani demem o ki; bir kadının sadece bacaklarını aralaması bile erkeği nefessiz bırakabilir!

süper kahraman olmak için ille de nükleer reaksiyona maruz kalmaya gerek yoktur. mutasyon zaten doğada vardır. türlerin çeşitliliği için olmazsa olmazlardandır. mesela bitkilerde çok görülen bir durumdur. ama bitkiler süper kahraman olamazlar!

malum, hitler de seçimle geldi. ama üstüne darbe yaptı. tarihe reichstag yangını olarak geçen olayı bahane ederek(ki yakan da kendi militanlarıdır) tüm muhalefeti ortadan kaldırdı.




galactic empire'ın muhteşem silahı death star içinde, kendini grand moff tarkin sananlar var! ama alderaan zaten yok oldu.

çikolata bir gıdadır. çukulata ise bir kadın çeşididir!

300 spartalı kahraman hikayesi daha önce çekilmiştir ve ben izledim! hikayede kısaca 300 kişinin 10.000 kişilik pers ordusunu nasıl yendiği anlatılıyor. hikayenin salaklığı da burda zaten. 10.000 kişi aynı anda tükerse o 300 kişi boğulur lan!

alemin en kral bebeği ve katili olan chuky'den tahrik olacak olan insanları arıyorum! eğer böyleleri varsa kesin benden de tahrik olur, ben o kişilere ne yapacağımı biliyorum!

çizgilere basmadan yürümek sıradan bir takıntıdır. önemli olan çizgilere basarak yürümeye çalışmaktır.

dude ve walther, parayı bırakmak için arabada yol almaktadırlar. ama normalde ahbapın tek gitmesi gerekmektedir. çünkü big lebowski ile öyle anlaşmışlardır. büyük ve küçük lebowsky arasında şöyle bir konuşma geçer;

ahbap: bak dostum, hadi ama, kime inanacaksınız? o heriflere mi yoksa bize mi? biz lanet parayı bıraktık.
lebowski: biz?
ahbap: yani ben, saygıdeğer anlamda biz! bilirsin, geniş anlamda ben!!!

kırbaçlı kadından hoşlanmam. (nietzsche)

erich von daniken, oldukça önemli bir malzemin üstüne yatıp, bu konuyu saçma sapan bir şekilde kitaplarında işleyip, paraya para demeyen bir insandır. bahsettiği uzaylılar konusunu en iyi, ayrıntılı ve tutarlı bir bilimsellik içinde işleyen zecharia sitchin'dir. onun şansızlığı, kitabını daniken dangalağından sonra çıkarmış olmasıdır.

"filmin ilk yarısında görülen bir tabanca, filmin ikinci yarısında ateş alır" derler. evet, ultimo tango a parigi'de de öyledir. maria ablamızın fransız lejyonundan emekli, ölmüş babasına ait tabanca, marlon abimizi vurur.

ilk günah kavramı sümerlerden kalmadır. onların efsanesine göre tanrılar(ki tevrat da tanrılar-elohim- ifadesini kullanır) toplanır ve nefilimlere(ki tevratta da bu vardır) yardımcı olması amacıyla(çünkü nefilimler çok çalışmaktan dolayı isyan etmişlerdir) lulu amelu(yani bildiğimiz amele)'yu yaratır. ancak aşağı dünyanın tanrısı enki, bu insana iyiliği ve kötülüğü ayırt edebilme özelliğine sahip olabilecekleri meyveyi koparmalarına göz yumar. akabinde olaylar gelişir.

cin ali, şirinler gibidir. yani götsüz ve çüksüzdür.

bir yılbaşı akşamı aksaray'dan taksim'e geçmeye niyetlenen ben ve x kişisi, pezevengin biri ile muhatap olmak zorunda kalır;

"abi, eğlence lazım mı?"
"yok hemşerim, ben bursalıyım!"

yıllar yıllar önceydi. hem mazotla hemde benzinle çalışan motor bulan büyük insan necmettin erbakan, iskandinav ülkelerinde islam'ı yaymaya karar verir. artık iyiliği emredecek, kötülükten men edecektir. ama yazları bol gündüzlü, kışları karanlık bu coğrafyada nasıl namaz kılacağını, orucu nasıl tutacağını bile yeni öğrenen bu süper kahraman, en sonunda tüm iskandinavlar gibi kendini death metal'e verir. saçlarını uzatır, gözlerine sürme çeker, dişlerini biler. artık viking kanı tatma vakti gelmiştir!

"bin kere gidip gelirsen, iki kere boşalırsın" der tao!

en ünlü türk geyikleri elbette noel baba'nın geyikleridir. çünkü noel baba anadoluludur. o zaman onun geyikleri de türktür. siz bakmayın isimlerinin gavurca, yaşadıkları yerin kuzey kutbu olduğuna. hepsi harbi geyiktir. delikanlıdır!



şu tüketim çılgınlığına kapılmış günümüz insanının tüm tüketim tercihlerini kadın belirler. kadınlar için eşya alırız, parfüm süreriz ve boxer giyeriz. ama kadınların ellerinin yetişmediği tek sektör pornodur. pornada temel tüketici erkektir. her şey erkeğe yöneliktir. elimizde kalan son sektörü de sağlıksız diye nitelememek gerekiyor. bu kadın zırvalarını bir yana bırakıp doya doya porno izleme özgürlüğümüzü bok etmeyelim. sağlıklı bir erkek porno izler!

hiç yolunuz philedelphia'ya düştü mü? sizi bilmem ama benim düşmedi. allah düşürmesin zaten. hava limanında bir sürü eziyet çekiyormuşsunuz. neyse italyan aygırı rocky balboa, gri renkli eşofmanı ile koşarken sürekli merdiven çıktığı bir yer vardır. hiç philedelphia'ya gitmediğim için o merdivenler şehrin neresindedir, bilemeyeceğim. işte o merdivenlerin sonunda rengi kara olsa bile bir rocky heykeli vardır. yumrukları önde bir şekilde gardını almıştır. oysa rocky hiç öyle durmaz. kazık gibi dikilir ve yumrukları yemeye başlar. yani o heykel aslında rocky'i temsil etmiyor. işte o heykelin olduğu yerde bir müze varmış. sanırım müzenin içinde eye of the tiger eşliğinde rocky'nin eski maçlarını, kemerlerini, şortunu, eldivenlerini, çalıştığı ringi, apollo ile birbirlerine karşılıklı yumruk salladığı resmi, kara boğa'nın sakallarını, ivan dragon'un saç derisini, ivan'ın göğüsleri süper olan karının silikonlarını, "edriyınnnnnn" derken rocky'in fotosunu, yumrukladığı etleri, yumurta kırdığı bardağını, rusya'da kaldırıp indirdiği ağaçları, ruslara demokrasi götürdüğü için aldığı nobel barış ödülünü falan sergiliyorlar. daha da yazabilirim aslında. ama uğraşamayacağım. yeter.

hepimiz aynı dünyada yaşasak bile farklı dünyaların insanları olduğumuz için birbirimizi sevmiyoruz!

sömürge zamanı ingilizler ilk önce düşmanı yoğun topçu ateşine maruz bırakırlarmış. akabinde kırmızı ceketli askerlerimiz üç sıra halinde düşmana doğru ilerler. düşman atış mesafesine gelince önce ön sıra, daha sonra arka sıra ve en son son sıra ateş eder. sıraları geçen tüfeklerini doldurur. böylece düşman sürekli ateş altına alınır. en sonunda süngü takılır ve düşman süngüden geçirilir. makinalı tüfek icat edilinceye kadar bu sistem uygulanmıştır. düşman siperlerdeyse süvariler kullanılır. ancak yine makinalı tüfekler ile süvari olayı ortadan kalkmıştır. zaten bu yüzden ingilizler tankı bulmuştur!

14 Temmuz 2009 Salı

yazıldığı gibi okunan bir isme sahip olan 'can' rambo!!!



vietnam filmleri, genel anlamda "yenildik ama ezilmedik" durumunun amerikan versiyonlarıdır. çünkü amerikan halkı için hayatta tek bir gerçek vardır: amerika napar eder ve kazanır.

vietnam, amerikalılar tarafından çoktan terk edilse bile, kahraman amerikan askerinin cesaretini ve özgüvenini, dolayısıyla kahramanlıklarını anlatmamak olmaz. gerçek hayatta süperman yoktur, ama bu kahramanlar vardır. tıpkı pulp fiction'daki çocuğa saatin teslim edilme sahnesinde de görebileceğimiz gibi. çünkü her amerikan askeri kahramandır ve tarantino bence alayına dümdüz gitmiş, dalgasını sonuna kadar geçmiştir. filmde eleman, babasından yadigar saatini çekik gözlülere(amerikalılar çekik gözlülere 'maymun', araplara da 'havlu kafalı' dermiş) kaptırmamak için kıçında taşır. çünkü orası tek güvenli yerdir ve dört nesildir saat aileye aittir! neyse, ben konuma döneyim, ama önce;

bildiğiniz gibi kurtlar vadisi'nde süleyman çakır, polat alemdar'a "can polat" şeklinde sesleniyordu. "can" lafının kavgalı dövüşlü dizi/filmlerde ne anlama geldiğini elbette senaristler biliyor. can, bildiğiniz "john" dır. tek bir gerçek can vardır, o da john rambo!

ben rambo serisinin ilk 2 filmini severim. üç afganistan'da geçmiştir. onu da islamcı geçmişimde, cemaat evlerinde, 'danimakarlı gelin' adlı nadide sanat(!) eseriyle beraber izlettiriyorlardı. dördün yüzüne bile bakmadım.

ilk filmde rambo savaştan sonra memleketine dönmüştür. ama ilk kez savaş kaybeden amerikan halkı, savaştan dönen askerlerine bozuk atıyordur. elbette rambo bu kızgın amerikan halkının gazını alacaktır! hem de tüm kasabayı havaya uçurarak! ama hepimizin bildiği gibi ilk kanı şerif döker! zaten rambo bu yüzden dellenmiştir. yoksa yapar mı öyle şey, efendi bir herif o!

ilk kanı akıtan şerifi amerika'da feci madara eden rambo, albayının hapishanede kendisine temiz çamaşır getirdiğinde başına gelecekleri az çok tahmin ediyordu. amerika'nın ona yine ihtiyacı vardır. zaten kendisinin hapishanede canı sıkılmıştır. 'macera olsun' diye işin içine girmeye karar verir ve kendini amerikalı girmemiş ormanların içinde bulunan bir amerikan esir kampında bulur. vietnamlı piçler amerikalı esirlere işkence yapmaktadır. götünde oğluna hediye edeceği saatleri taşıyan zavallı esirler isa'yı beklemektedirler. ama isa yerine rambo gelir. 30 mu 40 mı sayamadım ama bir dünya vietnamlıyı öldürür, kafalarını keser, ciğerlerini deşer, dillerini koaparır. üstelik bunları tek başına değil, kendisiyle beraber esir kurtarmaya gelen vietnamlı dişi bir rambo ile yapar. ama kız ölür. akabinde işte o sahne gelir çatar.

suyun içine mevzilenmiş olan rambo, slow motion ile suyun içinden çıkar. gözleri kararmış bir halde önüne gelen her türlü cılız düşmanı telef eder. bataklığı kan ve barsak cehennemine çevirir. bombalı oklarla düşmanları lime lime eder. akabinde kendi yarasını kendisi diker, gider avluda çamaşırını tıkar, yeni öldürdüğü tavşanın derisini yüzüp kendine şapka yapar, en sonunda o ünlü rambo bıçağının telif haklarını satın alıp dolara 'dolar' dememeye karar verir!

bu kendisi için minik, ama amerikan halkı için büyük savaştan bir kahraman olarak çıktığı halde artık amerika'ya dönmemeye kararlıdır. gider budist olur ve karmaya inanır! hatta olayı abartıp kamboçya'da tapınak yapmaya başlar. çünkü insanlara yardım etmek hala daha işine gelmemektedir.

üçüncü filmin sloganı müthiştir. tanrı affeder, rambo affetmez. kahramanımız hatırladığım kadarıyla biricik albayını kurtarmak için afganistan'a gider. ama afganlarla köşe kapmaca, ruslarla saklambaç oynamak için çırpınan bu kişi, kendisini hiç istemediği halde savaşın içinde bulur!

uzun süren geyik sahnelerden sonra heycan başlar ve tepesinde fıtı fıtı fıtı diye ses çıkartarak dönen dev gibi bir rus helikopteri olduğu halde, elinde ucu bombalı ok, at sırtında dört nala kaçmaktadır. kaçmakta mıdır? siz öyle sanın. afganistan'a gider gitmez turan taktiğini öğrenen rambo, sahte geri çekilme olayını icra etmiş ve birden cüneyt arkın misali numara ile at sırtında geriye dönmüş ve kanatlardan saldırarak ucu bombalı oku helikoptere yerleştirmiştir. tüm türkiye'nin yunanistan'a gol atmış kadar sevindiği bu sahne sonunda, başında bandanası, kollarından akan kan, ter ve pislik sayesinde namına nam, şöhretine şöhret katar.

dördüncü filmini seyretmeyeceğim, çünkü seni mazlumların yanında, haksızların karşısında duran halinle seviyoruz! unutma, ilk kanı onlar akıttı rambo, unutma bunu!!!

13 Temmuz 2009 Pazartesi

kelle koltukta savaşırım: klonların saldırısı



tıp; bilmek, anlamak anlamına geliyor. bu kelimelerden yola çıkarsam eğer, evet, tıpta hem ayıp yoktur, hem de her şey mümkündür.

mesela; toprağı bol olsun, simsiyah michale jackson'ı bile bembeyaz yapmışlardı. kalkmayan penisleri kaldırıp, indirebiliyorlar. 350 kiloluk devleri bir kaç saat içinde 70 kilo yapabiliyorlar. boyu kısa insanların bacaklarını kırıp, platin takıp, boylarını uzatabiliyorlar. göz nakli ile göz rengini kalıcı olarak değiştirebiliyorlar. dövmeleri silebiliyorlar. bülent ersoy'u kadın yapabiliyorlar. ses telleri ile oynayıp kişinin sesini değiştirebiliyorlar. parmak izlerini silebiliyorlar.

ama yapamadıkları hala bir şeyler var. mesela kafası kesilmiş bir insanın kelle koltukta savaşmasını hala sağlayamıyorlar! iman gücünün hala farkında değil bu densizler! ah bir de onu farketseler, her şey çok daha güzel olacak!

ama yok, bu densizler, atalarımızın savaş alanlarına dualarla uğurlandığı bu mübarek(!) yerde, kutsal emaneterin olduğu mekanlarda şehitlerimize hakaret eder gibi keferenin müziğini yapıp, dinleyip, bir de keferenin içkilerini içiyorlar. bu kadarına dayanamayız artık. kelle koltukta savaşan büyük savaşçının torunlarıyız biz! o ki, düşman kafasını kestini halde o iman gücüyle kafasını koltuğunun altına almış, diğer eliyle kılıç çala çala, düşmanı mahvetmiştir. zaten onu o halde gören tüm gavurlar hemen müslüman olmayı istemiş, ama son pişmanlık fayda etmemiştir!

bizim atalarımız amerika ile ingilizce dışında yabancı bir dille antlaşma imzalayan tek devlettir. bizim atalarımız fransa kralına ayarın hasını vermiştir, ikinci katerina'ya yatağı dar etmiştir. hepsi iman gücüyle olmuştur. batının ahlaksızlıklarını almaya son! batının bize sadece ilmi, bilmi gerek, ahlaksızlıklarını istemiyoruz, fikirlerini istemiyoruz, müziğini ve o müziği yapanları istemiyoruz! ölüleri denizimizi, dirileri de hepsi evliya olan cennet mekan padişahlarımızın ayak sürdüğü mekanları kirletmesin, istemiyoruz!!!

9 Temmuz 2009 Perşembe

temmuz -dumuzi-



malum, aylardan temmuz. nişanyan etimolojik sözlükte kökeni olarak şunlar yazar;

Araçpa: tammūz, Rumi takvimin beşinci ayı. Aramca/İbranice tammūz, Arami ve İbrani takviminin dördüncü ayı.Akadça tammūz, bir Babil ve Asur tanrısının adı.Sumerce Dumu-zi bir tanrı adı.

yani bizim takvimizin yedinci ayının adı, kökeni sümer tanrılarından biri olan dumuzi'dir. peki ya dumuzi kimdir?

sumer tanrılar listesinde en üstte tanrı an vardır. kendisi gökyüzünün efendisidir. sonra karısı ve kardeşi tanrıça antu. daha sonra an'ın iki oğlu enlil, yani yerin, dünyanın efendisi. kendisi tanrıça antu'nun oğludur. ikinci oğul olmasına rağmen yasal eşten doğduğu için sıralamada önde bulunur. daha sonra gayri meşru bir velet olan ilk oğul enki gelir. enki aşağı dünyanın tanrıdır.

kendi çıkarlarlarından dolayı insanlığının ilerlemesine büyük katkılarda bulunan enki'nin en bilinen iki oğlu ise tanrı marduk ve tanrı dumuzi'dir. marduk konusunda bir sürü yazım bu blogda var. arama yaparak bulabilirsiniz. ama marduk'un herhangi bir ay adında geçmez. gerçi koskoca gezegene adını vermiştir. ama ortadoğu toplumları için miladi yedinci ay temmuzdur.

tanrı dumuzi'ye gelirsek eğer, kendisi çobanların efendisidir. daha sonra balıkçı ve çiftçilerin de efendisi olmuştur.

dumuzi'nin mitlerdeki en bilinen rolü, enlil klanından gelen, enlil'in oğlu sin'in kızı olan inanna, yani tapınak fahişelerin, savaşın ve bilginin efendisi ile evli olmasıdır. onlarındaki öyle büyük bir aşktır ki dumuzi'nin talihsiz ölümünden sonra bile devam etmiştir.

aslında bilinen bir şey, ama bu evlilik basit anlamda sümerde bolluk ve bereketi simgeler. ben kısaca düğünlerinden sonraki hikayeden başlayayım. düğün öncesi bildiğiniz gibi, işte çiftçi tanrısı emkidu ile aralarında büyük bir rekabet olur. çünkü biri yerleşik kültürü, dumuzi ise çobanlığından dolayı göçebeliği temsil eder. ama kazanan dumuzi olur. göçebelik kazanmıştır. ileride çiftçilik de dumuziye geçecektir.

bu çoban ile çiftçinin hikayesi bize habil ile kabil'i de hatırlatır. çiftçi olan kabil, çoban olan habil'i öldürür. çünkü adakta kazanan çoban habil'dir. yani ilk insandan beri yerleşik kültür sahibi, göçebelere yenilmektedir.

düğünden sonra inanna, kızkardeşi olan yeraltı tanrıçası ereşkigal'in yanına ziyarete gider. ama inanna'nın mal, mülk hırsını çok iyi bilen, hatta bu hırs yüzünden dedesi an ile yattığını, tanrıların en zekisi, seks düşkünü enki'yi bile kandırdığı gören ereşkigal, inanna'yı öldürür. kocası dumuzi'yi ayartması için çok tatlı bir kızı da yeryüzüne gönderir. neyse, diğer tanrıların araya girmesi ile yeraltına kendisinin yerine bir tanrının gelmesi şartıyla tekrar yaşama dönen inanna, yuvasına geri döndüğünde tüm tanrıların kendisi için yas tuttuğunu görür. biri hariç! kocası dumuzi, içip içip taht odasında, bir kadını duvardan duvara götürmektedir. karısının ölmesi zerre umrunda değildir. inanna o hırsla yeraltına inecek kişiyi bulur, yani kocasını.

cinler hemen dumuzi'yi yakalayıp yeraltına götürmek ister, ancak dumuzi güneş tanrısına yalvararak bir yılana döner ve kaçar. kardeşi geştinanna'ya sığınır. ama yapabileceği bir şey yoktur. cinler hala onu takip etmektedir. en sonunda yakalanır ve yeraltına götürülür. kocasının kaybına üzülen, ama yaptığına da hala bozuk olan inanna'ın pişmanlığına geştinanna yetişir. kardeşinin yerine yarım yıl yeraltında kalmayı kabul eder.

dumuzi, bahar dönümü, yani nevruz günü yeryüzüne çıkar ve karısı inanna ile birleşir. onların birleşmesi ile tüm yeryüzü bitkilerle dolar, her tarafa bolluk bereket hakim olur. insanlar arasında inanna ile dumuzi temsilen kral ile en büyük rahibe birleşir. bolluk ve bereket kutlanır. eski çağlarda yılın başlangıcı bu birleşmedir, yani nevruzdur.

tabii dumuzi 6 ay sonra yeraltına iner ve sonbahar başlar, tabiat ölür, her şey yine dumuzi'nin yeryüzüne dönmesine kadar ölü kalır.

bu birleşmenin günümüzde nevruz olarak kutlandığını yazdım. asıl ilginç olan ise paskalyanın, yani isa'nın tekrar hayata döndüğü tarihin de bu tarihle aynı olmasıdır. paskalya her ne kadar nisan başında kutlanıyor olsa bu tarih kaymasından ileri gelir. doğulu hristiyanlar hala daha 21 mart civarı kutlarlar.

yani sevgili okurlar bu temmuza temmuz dememiz boşuna değil. ilginç olan hasat mevsimine temmuz dememiz. mart veya nisana temmuz dememiz daha uygun olurdu sanırım. tabii mart ayının adı, roma savaş tanrısından gelir. yani bildiğiniz mars. nisan ise başlamak, açmak, birinci anlamlarına gelir. çünkü eski gelenekte yılın birinci ayıdır. şimdiki takvimlerde ocakın birinci ay olması mantıken çok saçma, çünkü ocakın hiçbir anlamı yok.

dumuzi'nin etkisi bu kadar değil elbette. bilinen tüm aşk hikayeleri, yani leyla ile mecnun'dan, tristan ile isolde'ye kadar hepsi inanna ile dumuzi'nin aşk hikayesine dayanır. bu aşk tevrata bile geçmiştir. okumak isteyen onu davut'un mezmurlarında bulabilir. üstelik yahudiler hala daha bu mezmurları okuyarak ağladığında dumuzi'nin ölümüne ağlamaktadırlar. ortadoğu toplumları üstünde o kadar büyük etkisi olmuştur ki isa'ya bile ona ait olan özellikler verilmiş ve isa'ya balıkçı denilmiştir. sürelerin çobanı olmuştur.

inanna'ya ait bir bilgi yazayım size; eski ortadoğu toplumlarında bakire bir kadın hiçkimseyle evlenemezmiş. bu çok büyük bir ayıpmış. düğünden önce kadın inanna'nın tapınağına gider ve belirli bir ücret karşılığı bekaretini kaybedermiş. şimdiki ortadoğu toplumlarının halini düşününce o zamanki durum oldukça ilginçmiş. bu adetin kalkma nedeni ise batıdan gelen romalılardır. kendilerine göre oldukça çirkin buldukları bu geleneği zorla ortadan kaldırırlar.

bir ilginç bilgi daha; yahudilerde ve islamda domuz yenmemesinin nedeni domuzun pisliği falan değildir. domuz yerel bir hayvandır, yerleşik kültüre aittir. onu alıp yaylalarda otlatamazsınız. yahudiler göçebe olduğu dönemde, sırf bu yüzden domuz yemezlermiş. sürülerinde bulunan hayvanları yerlermiş. oysa isa zamanında iyice yerleşik hayata geçerler ve domuz da yiyebilir hale gelirler.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

petite danseuse de quatorze ans -küçük dansçı-



bugün batı kültürü ile yetişmiş tüm küçük kızlara bale konusunda ilham veren, evrenin en meşhur balerini ve balerin heykeli. küçücük heykellerinden, dev posterlere, kartpostallara, anahtarlıklara kadar bir çok alanda bu imge kullanılıyor. türkçesi ile adı 'küçük dansçı'dır.

oysa heykel, bugünkü anlamından çok uzakta bir şekilde, balmumumdan, edgar degas tarafından yapılmıştır. modeli, marie van goethem adında, 14 yaşında bir balerinmiş. degas, heykeli üçte iki oranında küçülterek yapmış. balerin, balenin dördüncü hareketini yaparken, 1880'lerde şekillendirilmiş. degas, bu heykeli ölünceye, yani 1920'lerin başına kadar ne yanından ayırmış, ne de kopyasının çıkarılmasına izin vermiş. öldüğünde ise mirasçıları 5-6 tane kopyasının çıkarılmasına izin vermişler.

heykel ilk sergilendiğinde küçük çaplı olaylara, söylentilere neden olmuş. çünkü heykeldeki kişi, yüz ve alın yapısından dolayı bir maymunu andırıyormuş. yani bu küçük balerin kızdan iğrenmişler hafiften. degas, bu heykel ile balerinlerin o devirdeki hayatlarındaki iğrençliklerden bahsetmeye çalışmış derler. çünkü 1800'lerde, balerinlerin fahişelerden farkı yok gibi bir şeymiş. gösterilerinden hemen sonra, ayrı bir salona çıkartılıp, zengin iş adamları ile buluşturularmış. yani balerinlik, bir nevi fahişeliğin biraz daha edeplisi gibiymiş. üstelik bu işi organize edenler dans okulları sahipleri ve hocalarmış. degas bu heykel ile, o insanlara kendi iğrenç yüzlerini ve iğrençliklerini göstermek istemiştir derler.

balenin bu durumu, özellikle bolşevik ihtilalinden sonra düzelme gösterir ve devrim yöneticileri sanatçılarına insan muamelesi çekerler. nedeni belli, kapitalizmin bu iğrençliğini onların yüzüne vurmak, zengin müşterilere çoluk çocuk pazarlamamak, baleyi gerçekten sanat olarak icra etmek. tabii bunda degas'ın 'küçük balerin'inin de büyük etkisinin olduğu söylenir. bu heykel, en azından kadın satıcılığı baleden kovulmuştur.

heykelin modeli olan marie van goethem ise hiçbir şekilde huzur bulamadan bu dünyadan göçüp giden biriymiş. yaşı 17-18'e varınca okuldan atılır ve dışarda fahişelik yapmaya başlar. bir süre sonra ile vefat eder. oysa günümüzde baleye meraklı küçük kızlara anlatılan hikayelerde, aynen pamuk prenses, sindirella olduğu gibi, sonsuza kadar mutlu bir şekilde yaşadığı anlatılıyormuş. marie, aldığı üç beş kuruş modellik parası ile ancak gününü kurtarabilmişken, verdiği poz ve degas'ın dehası ile sanatın bir dalını huzura kavuşturmuştur.

not: trt 2'de yayınlanan bir belgeselde akılda kalanlar.


7 Temmuz 2009 Salı

belki penise dönüşür diye her gördüğü kurbağayı öpen kız

bölüm I

ahh ahhh, o ne elim bir sabahtı. kraliçe margorot'un biricik kocası ve ülkenin kralı yedinci alexandır'ı "gerçek alex benim" diyen zavallı bir büyücü, penise çevirmişti. ama bu durum elbette kraliçenin daha çok hoşuna gitti. dildonun bile bulunmadığı o karanlık çağlarda, zevk almak için sarayın tüm askerleriyle yatan bu ahlaksız kraliçe için bundan daha güzel bir ceza olamazdı. sürekli kocasını içine sokuyor, yanından ayırmıyor ve saatlerce onunla vakit geçiyordu. artık kralın takati kalmamıştı. bu beladan kurtulmak için son bir çaba ile dikleşti ve avazı çıktığı kadar bağırdı:

"gerçek alex sensin, gerçek alex sensin."

bu sözleri bodrum'daki yazlığında duyan büyücünün gözlerinden iki damla yaş aktı. işaret parmağının kenarıyla ile onları sildi ve süpürgesine atladığı gibi penis-kralın yanına geldi. cadı, penisi aldı, güzelce öptü, iyice sıvazladı ve "kurbağa ol" dedi.

cadının "ol" demesiyle eski adı aleksandır olan kurbağacık, büyük bir heyecanla kendini sarayın göletçine attı. içeride olan biten gürültüleri duyan arsız kraliçe margorot, bir hışımla geldi odaya. ama artık elinden gelen bir şey yoktu. dildosu kaybolmuştu. üzüntüden sadece gökyüzünden gelen sesi duyabiliyordu:

"kurbağayı öp, kurbağayı öp, o penise dönecek."

kraliçe dizlerinin üstüne çökerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. askerlerini hemen emir verip sarayının her yanındaki kurbağaları toplatmaya başlamıştı bile...


bölüm II

ey oğul, dediklerimi iyi dinle. bu hikaye kadın zulmünden kaçarken parçalanan bir kralın hikayesidir. eskiden serinsular diye bir yer vardı. insanın içini bir hoş eden deresinde hoplayıp zıplayan kurbağalar vardı. buranın genç kızları sabah namazı için abdest almaya bu derelere gelirlerdi. işte bu kızlar ki insanı dinden imandan çıkarmıştır. ben ise o zamanlar küçük bir çocuktum. top oynar, acıkırdım.

bir sabah, sabah namazı için erkenden kalktım ve çeşmenin suyu akmadığı için dereye gitmeye karar verdim. ama ne göreyim! bir sürü genç kızımız, bir sürü kurbağayı "hanimiş benim şehzadem" diye sürekli öpüyorlardı. üstelik bu işten hiç sıkılmıyorlardı. müezzinin sesini duyar duymaz ise hemen ağızlarına burunlarına su verip, suya dalarlardı.

meğer ben, gecenin o al karanlığında, kıpır kıpır eden cisimleri kurbağa olarak görmüşüm. genç kızlarımızın dudaklarını ise tamamen karıştırmışım.

ey oğul, babama bu durumu anlattığımda ise tamamen pişman olmuştum. artık köyün ne kadar erkeği varsa namaza gitmiyor, sabahları bu durumu izlemek için derenin kenarında mevzileniyorlardı. günler günleri kovaladıkça kralımızın kulağına kadar gitti bu olay. bir gün kralımız bile, sarayın askerleriyle beraber dereye mevzilendi. ama yüce tanrı bu durumu gördü. bu iğrençliği önlemek için oğlu isa'yı gönderdi ve isa, bu iğrenç kralı penise çevirdi. ardından isa, dere kenarındaki kızlara penis kralı attı. kızlar büyük bir heyecanla penisi kapmaya çalışırken kralın da sonu gelmiş oluyordu.
işte isa'nın ikinci gelişi de böyle oldu.

ey oğul, iyi dinle... sonun bu krala, huyun köyün erkeklerine, suyun derenin suyuna benzemesin. bundan sonra bu konuşmalara erken gelmeyesin, geç gitmeyesin...

bölüm III

uzun zaman önceydi. bir gün, sarayımın bahçesinde sevgilimin şefkatli kollarında dolanırken bir kurbağa gördüm. yere dökülmüş olan biramızı dilleyip duruyordu. ama dili çok uzundu. birden içim hoş oldu. o dil sevgilimde olsa kim bilir bana neler yapardı. bu duygularla beraber sevgilimi öpmeye koyuldum. bacaklarımı açtığımdaysa sarhoş kurbağa malum yerime zıplamıştı bile. o muhteşem dilini çok ustaca kullanıyor ve beni zevk denizlerine sokup çıkarıyordu. bir öpücükle bile bu kadar tahrik olduğumu sanan salak sevgilimse keyiflenmişti.

artık geceleri sadece o kurbağayı düşünüyor, sevgilimle hiç mutlu olamıyordum. bir gün sarayın hamamcı başına gittim. onun, öteden beri nalıncı keseri gibi olan kollarını beğenmişimdir. beni güzelce keseledikten sonra gözüm yan bir odaya takıldı. bu odada çeşitli iksirler, tüpler, deney fareleri, bilumum otlar ve binlerce değişik sıvı vardı. hamamcıbaşı yanımdan ayrıldığı an hemen odaya gittim ve maalesef duvarda asılı olan aşkım kurbağanın resmini gördüm. aniden odaya giren hamamcı başı aslında kendisinin bir simyacı olduğunu ve kurbağayı prense çevirmeye çalıştığını söyledi. ancak bu iş için prenses öpücüğü gerekliydi.

binlerce sıvı içine daldırılan kurbağayı güzelce öpmemle beraber bir ışık doldu odaya. o kadar kuvvetliydi ki anında orgazm olmuştum. yakışıklı prensin bana neler yapacağını tahmin bile edemiyor, heycandan kalbim küt küt atıyordu.

gözlerimi açtığım andaysa büyük bir hayal kırıklığına uğradım. meğerse hamamcı başının babası, kötü kalpli cadıyı güzelce keseleyemediği için bir kurbağaya çevrilmişti. artık beli yamulmuş, dili sürekli dışarıda olan bu insandan bozma hayvanı nasıl öptüğüme şaşırıyordum. o sinirle elime geçirdiğim ilk keseri önce hamamcı başının babasının başına geçirdim. sonrada güçlü kolları olan hamamcı başının başına. elimdeyse kala kala bir keser sapı kalmıştı. ve sevgilim de beni terk etmişti...

Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.