heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

31 Aralık 2009 Perşembe

yeni yıl hediyesi!

"günün birinde yüzümde tek bir yara izim olmadan ölecektim ve arkamda harika bir apartman dairesiyle harika bir araba kalacaktı." (fight club)

ey okur, gerisi önemli değil'den işte size dev bir hizmet daha! yılbaşında savaş çıkarmak ve yara izlerine sahip olmak için hangi maddelerin gerekliği olduğunu yazasım geldi. malum, size saldıran olabilir, o anda bu dış devletlerle mücadele etmek için gerekli ekipmanları üretmek için mecburi maddeleri bilmeniz şart!

"o sıralarda hayatım aşırı tamamlanmış görünüyordu. belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor." (fight club)

başlıyorum, bakın dikkatli okuyun, sonra, "tühh yüzüne, bunu eksik söylemişsin, yazıklar olsun sana, bu mu yani bloggerlık" demeyin!

"kuşlarla geyikler gereksiz lükslerdir ve bütün balıklar su yüzüne vurmalıdır. louvre müzesi'ni yakmak istiyordum. elgin mermerleri'ni balyozla parçalamak, mona lisa'yla kıçımı silmek istiyordum. bu dünya benim dünyam artık. bu dünya benim dünyam, benim dünyam. o eski insanlar öldüler."(fight club)

genel üretim için kömür gereklidir. bol bol çıkarın ve makinaların çalışmasını sağlayın. petrol ise hareket kabiliyeti için gereklidir. savaş araçlarınızı nasıl yürüteceğinizi sanıyorsunuz! savaşmak için patlayıcı, patlayıcılar için ise nitrik asit, kükürt, pamuk, yün ve demir gerekir. aynı zamanda yün ve pamuk elbette askerlerinizin giyimi ve kuşamı için de gereklidir. tekerleklerinizin için ise kauçuk lazımdır. o kadar askeri, silahı kauçuk olmadan başka nasıl ulaştırmayı düşünüyorsunuz ki! goodyear'a güvenmeyin, siz üretin! tabi savaş araç ve gereçlerinizin elektrik tesisatı için gerekli tek madde bakırdır. bol bulundurucaksın. elbette savaş araç ve gereçlerinizin, mühimmatınızın sağlamlığı için çelik, çelik için nikel gereklidir. tüm bu aletleri ateşleyebilmek için ise barutunuz olmazsa olmaz bir gerekliliktir. bunun için de dumansız barut kullanmanız lazım ve selülozunuzun da olması şarttır. elbette dedantörleriniz olacak ve civa işte bu yüzden gerekli. "ben amerika'dan uçak almak istemiyorum" diyorsanız eğer alimünyum bulunduracaksınız. platininiz de olacak elbette, kimyasal araç-gereç üretmek kolay mı sanıyorsunuz siz! çeliğiniz ve metalurjik için ise antimon, manganez olacak. asbest ise savaş araç ve gereçleri için. mikanız bile olacak, çünkü mika, yalıtkan için lazım.

"şimdi kalk git ve küçük hayatını yaşa, ama unutma ki gözüm üstünde raymond hessel. ancak peynir satın alıp televizyon seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir işte çalıştığını görmektense, seni öldürürüm daha iyi." (fight club)

30 Aralık 2009 Çarşamba

the national anthem

efendim bu marş, törenlerden törenlere duyabileceğiniz herhangi bir milli marş yerine dinleyebileceğiniz, evrenin milli marşıdır. kısık bir kıvamda gitar böğürtüsü ile başlar, akabinde bass daha ilk sahnede kendini ortaya çıkarır ve ritme tutulursunuz, bateri tempo yapar, nabzınızı ayarlamanıza yardımcı olur, akabinde gitarlar işin içine dahil olur, kanınız kaynar, yerinde durmaz bu kan ve beyninize sıçrar, en sonunda trombonlar ve saksafon da parçaya katılır ve nefes alış verişlerinizi kontrol altına alırsınız ve duyabileceğiniz en rezil güzellikteki marş ortaya çıkar. ilk dinlediğinizde size oldukça kaotik bir parça gibi gelebilir, ama alakası bile yoktur ve işin güzelliği de zaten buradadır. her bir müzik aleti, parçanın başından sonuna kadar aynı kısa melodisini söyler, hatta thom yorke bile, bu parçada sadece müzik aletlerinden biri olabilmiştir. parçayı kaotik hale getiren ise üflemelilerdir. trombon ve saksafon devreye girince ritm falan kalmaz ve savaş meydanlarında düşmanın ritmini bozan mehter takımı gibi bir hava ile kan ve göz yaşları ile dolu bir meydana çıkarsınız. bu nefesliler, bildiğiniz ölümün nefesi, onun kaotikliği, karmakarışık bilinmezliğidir. tüm parça bittiğinde duyduğunuz şey amerikan milli marşıdır ve kısa sürede biter. işte o an, cenazenizin kaldırıldığı ve toprağa verildiği andır.

albüm kaydında, girişteki o bassı, thom inletmiştir. sadece parmaklarıyla değil, sesiyle de müzik aletinden farksız kalmıştır. bu parça bütün bir radiohead parçasıdır. radiohead elemanlarından birisi gruptan ayrılsa artık o grup radiohead olamaz ya, işte bu grubun beraber ortaya çıkardığı en enfes güzellikte bir birlikteliği de simgeler.

şarkıyı defalarca dinleyebilecek olmanızın nedenlerinden birisi de her dinlediğinizde farklı müzik aletlerine konsantre olabilmenizdir. sadece bassı dinleyin, sadece bateriyi dinleyin ve en sonunda sadece trombonu dinleyin. sonra bir daha tüm müzik aletlerine odaklanarak dinleyin. inanın bana, bir damla bile alkol almadan, herhangi bir şey çekmeden kafayı bulabilirsiniz. özellikle iyi bir ses sisteminiz varsa ve ses odanın duvarlarına vura vura kulağına geliyorsa tadından yenmez. en siktiri boktan, karmaşık, bunaltıcı, kasvetli istanbul trafiğinde bu şarkının ritmi ile yol alınca sanki bir sihir değiyor yola ve yol sıkıntısı geçiyor, herkes bir anda düzeliyor ve evet, herkes buranın çevresinde hakikatten, herkes bir milim kadar yakın herkese ve şarkı açık, radiohead açık ve herkes geç kalmaktan korkuyor, her şey yalnızlıktan korkuyor, zamanı gelince kapatacağım onu...

hayır birader hayır, sadece albüm kaydı güzel sanıyorsan yanılırsın, bir çok konser kaydını da dinledim ve evet, hepsi bu kadar mükemmel olabilir mi yahu, hepsinde thom yorke bu kadar kendinden geçmiş bir halde sağa sola savrulabilir mi yahu, bu şarkı nasıl bir hipnoza sahipse işte, daha başında dedim ya, bassıyla beraber hipnoza sokuyor kısa bir süreliğine insanı. o değil de, tıkanma(choke)'yı okurken palahniuk bir radiohead şarkısından bahsetmişti, eleman çekiç yardımı ile örse vuruyor ve bu sayede bir radiohead parçasını çalıyordu. aklıma ilk gelen melodi işte bu oldu, bir çekiç ve örs, bir el ve masa, bir penis ve vajina yardımıyla bile çalınabilir bu şarkı. ciddiyim bak.

siz zannetmeyin ki sözleri aşağıdadır ve türkçesini yukarıda verdim. efendim, derler ki, thom yorke her konserinde bu parçayı değişik sözlerle söylermiş, 'derler ki' diyorum, çünkü bırakın iki taneyi, bir tane bile radiohead konserine gitmişliğim yoktur. işte sağolsun, konser kayıtları var, yetiyor hala, ölmeden önce yapılacak yüz şey yoktur aslında, yapılacak tek şey, bir radiohead konserine gitmektir, en azından onlar ölmeden önce.

thom yorke saçını sürekli boyatsa bile severim ben bu grubu!

http://www.dailymotion.com/video/x9ao6o_radiohead-the-national-anthem_music

everyone
everyone around here
everyone is so near
what's going on?
what's going on?

everyone
everyone is so near
everyone has got the fear
it's holding on
it's holding on

it's holding on

28 Aralık 2009 Pazartesi

şekerin kanlı tarihi

mö 510'da pers imparatoru darius, hindistan'ı işgal ettiğinde arısız bal veren kamışı bulmuştu. bu büyük bir sırdı ve yüzyıllarca öyle kaldı. ama devreye müslüman araplar girince bu sır açığa çıktı. araplar iran'ı işgal edince şeker kamışının üretimi ve yetiştiriciliğini öğrendiler. kamışı kuzey afrika ve ispanya'da da yetiştirmeye başladılar.
şeker, avrupa'da ise tam anlamıyla haçlı seferleri sonucu duyuldu ve yayıldı. asiller ve şövalyeler evlerine döndüklerinde bu yeni bitkinin lezzetinden dem vurmaya başlamışlardı bile. akabinde şeker ticareti de alıp başını gitmeye başlamıştı. o kadar lüks bir üründü ki sadece kullanmak için değil, masaları dekore etmek için bile kullanılıyor ve şekerden tabaklar yapıyordu. üstelik tedavide de kullanılmaya başlanmıştı. doktorlar hastalarına güç toplasın diye şeker yemelerini tavsiye ediyordu.


coğrafi keşiflere kadar bu ticaret venediklilerin elindeydi. şeker kamışları venedik'e gelir ve burada işenip satışa çıkarılırdı. ama amerika'nın keşfi ile beraber venedik en önemli gelirinden olmuş ve gitgide yok olmaya mahkum olmuştu.

şeker, dünya tarihini şekillendiren bitkilerden birisidir. 1492'de colomb hindistan'a gitmek için yelken açarken yanında bulunan bitkilerden birisi de şeker kamışıydı. çünkü avrupa, o tarihe kadar şeker ihtiyacını sadece hindistan üzerinden sağlayabiliyordu ve colomb ile kendi şekerini kendisini üretmek istemişti. peki noldu? ilk keşfedilen bölgedeki neredeyse tüm yerliler katledilip şeker kamışı tarlaları açılmaya başladı. caribean, barbados, antigua, tobago adalarında devasa şeker kamışı ormanları yükseldi. bu adaların kontrolleri için avrupa devletleri arasında savaşlar çıktı, adalar sürekli el değiştirdi ve bunun sonunca hindistan, endonezya, filipinler ve pasifik adaları sömürgeleştirildi, şeker kamışı plantasyonları kuruldu.
elbette süreç burada kalmadı, son hızla devam etti. şeker kamışları avrupa'ya getiliyor ve burada işlenip bir kısmı batı afrika'ya gönderilip köleler alınıyor ve bu köleler amerika'daki şeker kamışı çiftliklerine satılıp yerine şeker kamışı alınıyor ve bu kısır döngü devam ediyordu. 1800'lere kadar yaklaşık 12 milyon siyah insan öldü. milyonlarca amerikan yerlisi yaşadığı yerleri terk etti, dağlara çekildi, bir kısmı köle olarak kullanılmak istendi, ama başarılamadı. süreç sonunda şeker kamışı yetiştirilebilecek alanlarda neredeyse hiç yerli kalmamıştı.

ama bütün bunlara rağmen avrupa'nın şeker üretimi önemli artışlar gösterdi. 1700'lerde avrupa'da kişi başına şeker tüketimi yıllık 1 küp şeker kadardı. ispanyol ve portekiz'liler amerika'dan gelen bol ürün ve altınlar ile tarihlerinin en şatafatlı dönemlerini yaşamaya başlamışlardı. ama altın bolluğu onlara huzur getirmedi. enflasyona yenik düştüler. çünkü ispanya'da o kadar altını işleyebilecek insan kalmamıştı. altını işleyecek yahudiler ya osmanlı'ya, ya da fransa'ya sürülmüştü. bir kısmı zorla hristiyanlaştırılmıştı.

oysa ingilizler bu işi mükemmel bir şekilde götürdü. britanya adalarını son istila etme girişimininden de(ispanyollar denedi) kurtulduktan sonra yedi yıl savaşlarını da kazanınca gönül rahatlığı ile dünyaya hükmetmeye başladılar ve buhar makinasının icadından da sonra şeker kamışı yanına pamuğu da eklediler. artık geniş plantasyonlarında şeker kamışı ve pamuk üretiliyordu. bunları ingiltere'deki fabrikalarda işleyip tüm dünyaya satıyorlardı. yüzyılın ortalarında ingiltere'de 120 tane şeker kamışı rafinerisi vardı. 1800'lerin başında kişi başına şeker tüketimi 6 kg olmuştu.

ama napoleon savaşlarından sonra avrupa'nın ortasındaki durum hafiften değişmeye başladı. napoleon devrinde ingiltere'ye kıta ablukası uygulanınca(ingiliz malları avrupa'nın içine sokulmuyordu), portekiz üzerinden kendi mallarını sokan ingilizler şekeri avrupa'ya sokmadı. böylece fransa ve almanya kendi şekerini kendileri elde etme yoluna gitti ve şeker pancarını keşfetti. ama ingilizler 5. ve 6. koalisyon kuvvetleriyle beraber fransızları yendi. malları artık özgürce yeniden avrupa piyasasına dadandı. ama fransızlar ve almanlar kendi şekerini üretmeye devam ettiler. şeker ihtiyaçlarının karşılanması için pancardaki şeker oranını yükseltmeyi başardılar ve en sonunda 1820'lerde ilk şeker pancarı fabrikasını da kurdular. ingiliz şeker üreticilerinin bu fabrikaya engel olmak için fabrika sahibine 1 milyon sterlin rüşvet teklif ettiği, ancak alman bilim adamının parayı kabul etmediği bilinir. o 1 milyon sterlin dudak uçuklatacak bir rakamdır. şöyle diyeyim, o zamanki ekonomik büyüklükleri ve işçi ücretlerini de baz alırsanız eğer, şimdinin milyar eurosu ile kıyaslanabilecek bir miktardır. sanayi devrimi ingiltere'de buharlı makinanın keşfi ve bunu tekstil fabrikalarına uyarlaması ile başladıysa eğer, almanya ve fransa'da şeker fabrikalarının kurulması ile başlamıştır. 1800'lerin sonunda şeker tüketimi oldukça artmıştı. günümüzde bu rakam kişi başına 70 kg'a kadar yükseldi.
cumhuriyet türkiye'sinin ilk hamlelerinden birisinin şeker pancarı fabrikaları olduğunu unutmamak gerekir. çünkü şekerdeki dışarıya bağımlılık görülmüştü ve dışarıdan alınacağına kendimiz üretmek istemiştik. birinci dünya savaşında askerin en büyük eksikliklerinden birisi de şeker bulunamamasıydı. asker savaşması için gerekli enerjiden yoksundu. bunun sonucunda da yetiştirilmesi hayli zahmeti bir ürün olan şeker pancarı sayecinde çiftçilik de gelişti, sanayi de.

ama günümüze gelince bu şeker oyunlarının hala daha bitmediği anlaşılıyor. şeker kamışı, pancardan 6 kat daha fazla şekere sahiptir ve işlenmesi daha kolaydır. ülkemizdeki şeker fabrikalarının teker teker kapatılmaya çalışılması ve yerine ucuz diye şeker kamışının dayatılması boşuna değil. şeker venedik'i tüm akdeniz'e hakim yaptığı gibi, ticareti elinden gidince batırmasını da bilmiştir. bugün en büyük şeker pancarı üreticileri almanya, fransa, abd ve rusya'dır. üretimleri yaklaşık yıllık 30 milyon ton olan bu ülkeleri 15 milyon tonla türkiye izliyor.

şimdi ise süreç biraz değişti. zea mais lakaplı, amerikan orjinli bir bitki olan mısır, genetiği ilk değiştirilen ürünlerdendir. şu an piyasadaki ve hatta neredeyse tüm dünyadaki mısır çeşitleri genetiği değiştirilmiş ve yüksek verim veren mısırdır. esas önemli konuya gelelim;

mısırdan sıvı şeker, yani fruktoz elde edilir. fruktoz ise vücutta tokluk hissi uyandırmaz. yani fruktozlu ürünleri sürekli yer, içersiniz ve içmeye de devam edebilirsiniz. günlük ihtiyacımız olan şeker miktarı 32 gramdır. fazlası karaciğerde birikir ve insülin hormanı onu yağ yaparak karın bölgesinde depolar. çok daha fazlası karaciğerin iflasına bile neden olur. peki fruktoz nerelerde kullanılıyor? tüm gazlı içeceklerde. maliyeti ne kadar? 1000 euro. şeker pancarından üretilen glukoz şekeri ise 1400 euro. colacılar daha fazla kazanmak için insan sağlını önemsememektedir.

25 Aralık 2009 Cuma

anatomie 2

anti hipotrat loncası üyesi, yapay kas üreten bir alman bilimadamı, geliştirdiği bu metot sayesinde gözünü nobel tıp ödülüne dikmiştir. ancak denek olarak asistanı olan yeni nesil süper beyinli alman doktorları kullanmaktadır. hani bu yapay kas öyle böyle değildir. süper işlere yarar. mesela bacak kasları acayip şekillere girer ve müthiş goller atarsın. istersen penisine bile taktırabilirsin ve bu sayede ereksiyon problemin hiçbir şekilde olmaz. ama her yapay ürünün zararı olduğu gibi bunun da zararı vardır ve vücudun bu kasları kabulü için deneklere bol bol endorfin verilmektedir. endorfinin ise eroinden farkı yoktur.
kahramanımız da süper bir doktor adayı olduğu ve sakat kardeşinin yürümesini sağlayabileceğini düşündüğünü için gruba dahil edilir. akabinde endorfin bağımlısı olur. olaya alman sağlık bakanlığı el koyar. acaba ne olacaktır?
dünyanın en güzel alman kadını franka potente'yi de önemli sayılmayacak bir rolde görürür. işin ilginci porno hariç her alman filminde muhakkak rol alan moritz bleibtreu bu filmde yok. ben onun oynamadığı filme alman filmi demem!
konusu güzel bir filmdir. ama işleyiş pek güzel değildir. benim esas merak ettiğim ise bu ikincisi olduğuna göre ilk film. hiçbir cd satıcısında ilk filmi görememişimdir. yine de nicholas cage'in angut filmlerini izleyeceğime avrupa sinemasının bu holivud türevi filmlerine takılmak hoş. bu konu amerikalılarda olsa ortalığın a q, voliyi vururlardı. ben severim böyle ıvır zıvır filmleri, hoştur, iyi vakit geçer...

24 Aralık 2009 Perşembe

germenler

avrupa halklarının latinlerle beraber temelini oluşturan bir hint-avrupa klanı diyebileceğim topluluktur. roma imparatorluğu zamanında güney fransa, ispanya ve güney italya latinleşirken, avrupa'nın kuzeyi germenleşti.romalı tacitus, eski efsanelere dayanarak germenlerin mannus adlı bir atadan gelme olduğunu söyleyen, ingaevonlar, herminonlar ve istaevonlar olarak 3 gruba ayıran ilk kişidir.

germenlere ilk olarak mö 1000 yıllarında kuzey avrupa ve iskandinavya'da rastlanır. arkeolojik kazılar sonucu uygarlık açısından keltlerden daha geride oldukları belirlenmiştir. oldukça ilkel bir yaşıntıları vardı. göçebeydiler ve avcılık-toplayıcılık yaparak yaşamaktaydılar. savaşçı ve ilkel bir millet olduklarından keltler onlara garm diyormuş. ama bu barbar insanlar yavaş yavaş şimdiki almanya'nın güney batısına, galya'ya ve belçika'ya kadar gelirler. burada yaşayan kelt kabileleri bu baskıya dayanamazlar ve batıya ve güneye doğru kaçarlar. yağmalayarak yaşayan bu kabileler, yağmalanacak rakip kabile bulamazlarsa kendi içlerinde talana başlarlarmış. ilginç ama, romalılar keltler ve germenleri ancak mö 50'lerde ayırt edebilmişlerdir. o tarihe kadar ikisini de barbar olarak gördüklerinden ayırma gereği duymamışlar anlaşılan. romalılara göre barbardan kasıt yerleşik yerleşik hayata geçmeyen göçebelerdir. barbarlığın kan dökücülükle alakası yoktur.

gökyüzü tanrısı woden ve thor'a tapan bu kabile, birayla tanıştıktan sonra günümüze kadar bu içkinin müdavimi olacaktır.

teutonlar ise mö 1500 civarında baltık denizi kıyılarına ilk olarak yerleşmişlerdir. burada uzun süre kalıp nüfusları da artınca avrupa içlerine doğru yayılırlar. germen soyundan olan kavimleri göstermek için kullanılan teutsch ve deutsch adı teutonlardan gelmeketedir.

(hermann arminius)

hermann arminius, bugünkü almanlarca tarihin en büyük alman kahramanı olarak görülür. bu germen kabile reisi, ms 9'da, teutoburg ormanı’nda (bielefeld) publius quinetilius varus’un komutasındaki 3 roma lejyonu yok ederek roma’yı büyük bir yenilgi’ye uğrattı. bu yenilgi, roma'nın bir daha bugünkü almanya sınırını geçmemesini sağlayıp orada yaşayan kabileleri roma etkisinden korumuştur. ms 3. yy'da civarlarında germenler göçebilikten sıkılıp yerleşik hayata geçmeye başlarlar. yani köylerini kurup tarıma başlarlar. zaman geçtikçe krallık haline de geldiler. güçlüler zamanla zayıfları egemenlikleri altına aldılar. romalıların kuzeye girişlerini kesin olarak engellediler. romalıların zayıflamalırla beraber son sürrat roma'ya daldılar. tabii bunun nedeni kavimler göçüdür.
hunların itelemesiyle beraber 300 yıl sürecek olan göçler başlamıştır. başlarında kralları bulunan bu kabilelerden gotlar ispanya ve italya'ya, vandallar güney ispanya ve kuzey afrika'ya geçerler. lombartlar şimdiki kuzey italya'da lombardiya'yı kurdular. anglo saksonlar ise, ingiltere'ye geçerek oraya angleland (england) adını verdiler. franklar da, gal'e inerek gallerle karışıp franları oluşturdular.

roma'yı işgal eden germen kabileleri, roma'nın kültürünü ve dilini benimseyip zamanla onlarla karıştılar. ancak şimdiki almanya civarında kalanlar kendi dil ve kültürlerini korudular. romalılar bu germen kabileler için aradan bin yıl geçse bile medeniyete alışamyacaklarını öngörmüşlerdi. dedikleri gibi oldu, germenlerin avrupa medeniyetine katkısı ve öncüsü olma durumu 1700-1800'ler civarında başlamıştır.

güneyde kalanlar zamanla romanın yeni dinini de benimserken kuzey için bu süreç biraz uzadı. oldukça uzun ve kanlı geçen savaşlar oldu. romalılar isa'nın aslında bir teuton şövalyesi olduğu yalanını da söylediler(ki bir çok nazi bu yalana 1940'larda bile inanmaya devam etmiştir). gerçi germenler yüzyıllar sonra katoliklerden intikamlarını alacaklardır. anlatılan bir hristiyanlaşma öyküleri ilginçtir. şimdiki hollanda, ms 500 yıllarında geniş ormanlık alanlara sahip ve germen boylarının yaşadığı topraklardır. işte oralarda hemen tüm germenler gibi doğaya tapınma vardır. işte ingiltere ve irlanda'dan gelen benediktus keşişleri bu bölgeyi hristiyanlaştırmak için faaliyetlerini sürdürdürmektedirler. neyse, bir benediktus keşişi ormanda dev bir ağaca tapan klanın yanına gelir ve işin saçmalığını anlatır. sonra elindeki baltayı gösterip bu dev ağacı keseceğini söyler. klanın lideri ona güler ve kesemeye başlaması ile beraber başına yıldırımların düşeceğini, hemen o baltayı bırakmasını söyler. ama keşiş ağacı keser. hiçbir şey de olmaz. tüm klan şaşkın vaziyette olayı izlemiştir. akabinde klan liderinin vaftiz olması ile tüm klan hristiyan olur.

kabilelerine gelirsek eğer;

allemanniler: almanya'ya ismini verem kavim
anglonlar: ingilizlerin temellerinden birisi.
saksonlar: şu robin hood'a ezilen kişiler. yine ingilizlerin temelini oluşturur. 700'lerde hristiyan olmuşlardır. en son hristiyan olan kabiledir.
lombardlar: kuzey italya'nın halkının temeli. italyanların bir parçası olmuşlardır.
vizigotlar: batı gotları. ispanya'ya yerleşmişler, ancak müslümanların ispanya'yı işgal etmesinden sonra yok edilmişlerdir. hristiyanlıkla ilk tanışan germen kabilesidir. 300'lerde germen kabileler arasında hristiyanlığı yaymışlardır.
ostrogotlar: italya'yı bir süre yönetmişlerdir. 400'lerde mesih inancını biraz değişik yorumladıkları için(ariusçuluk) papa neredeyse tamamını katletmiştir. rivayete 1000 kişi bu katliamdan kurtulmuştur. eğer papa'nın kilisesinin kendi kiliseleriyle beraber yaşamasına izin vermeyip gelecekte kendilerine yapılanları papa'ya yapsalardı avrupa tarihi çok daha değişik olabilirdi. çünkü insancıl bir halk haline gelmişlerdi.
normanlar: ingiltere'yi son istila eden kavim. normandiya'ya adlarını vermişlerdir.
franklar: fransızların temeli. ariusculuğun yok edilip, 500'lerde katolikliğin yayılmasını sağlayan kabiledir.
vikingler: oldukça yağmacı olan bu kabile bilindiği gibi şimdiki iskandinavya ve danimarka'da yayılmışlardır. oldukça kanlı ve baskı dolu bir dönem sonucunda hristiyan olmuşlardır. bu kanlı sürecin etkileri günümüzde bile o topraklarda görülebilir.

bu kabilelerin yanında boyer, thürg, kvad, burgund, gepid adlı germen kabileleri de vardır.

hristiyanlaşma süreci sonrası kutsal roma-germen imparatorluğu'dur, ki o da ayrı bir yazı konusudur.


(yazıyı iki internet sitesi ve okuduklarımdan aklımda kalanlarla oluşturdum.)

23 Aralık 2009 Çarşamba

enki

(sağdaki enki)
bir diğer adı ea olan, sümerlerin en büyük tanrısı an'ın yasal eşinden doğmayan en büyük oğlu. an'ın yasal eşi antu'dan olan kardeşi enlil, tüm dünyayı yönetme işini kura ile kazanınca kendisine aşağı dünya(denizlerin efendisi) düşer. en meşhur oğulları nergal, dumuzi ve marduk'tur. yasal eşten kasıt bildiğin kardeştir. an ile antu kardeştir. enki ise cariye diyebileceğimiz bir kadından doğmadır. bu kardeş meselesi tevratta da vardır. tevrata göre ibrahim'in eşi sara baba bir kardeşidir. ishak, bu yüzden ikinci doğsa bile, yasal eşten doğduğu için soyun devamı için seçilmiştir. yani ibrahim an ise, ishak enlil'dir, ismail ise enki.

aslında dünyaya ilk inen tanrıdır. sümerin o meşhur dicle ve fırat nehir kanallarını yaparak su akışını düzenlemiş ve tarımı başlatmıştır. ama dicle ve fırat'ı penisinden fışkıran su ile de yarattığı söylenir! yani suların tanrısı olması boşuna değildir. üstelik bilgeliğin ve zekanın da tanrısıdır. aynı zamanda kaderleri düzenleyen kişidir. emirleri hiç bir tanrı tarafından sorgulanmaz.

oğullarından dumuzi, enlil'in torunu, savaş, aşk ve fahişelerin tanrıçası iştar ile evlenince marduk'un hışmına uğramış ve kaza sonucu ölmüştür.
(sağdan ikinci enki. başlıkların iki yanında bulunan çubuk sayıları ile hangi tanrı/tanrıça oldukları belirlenebiliyor. bu tanrılar toplantısı gibi bir şey. soldan ikinci iştar. en sağdaki enlil sanırım.)

daha sonra diğer oğulları nergal ile marduk arasında rekabet baş göstermiş ve nergal, enlil klanının tarafını tutup, marduk ve oğlu nabu'yu yoketmek için kutsal kitaplarda da geçen sodom ve gomorra'nın yok edilmesi hadisesini meydana getirmiştir(islamda lut kavminin yokedilmesi işi). bu işi yaparken enlil'in en büyük oğlu ve varisi olan kuzeni ninurta ile pazarlık etmiş ve yine bu olay tevratta ibrahim ile yahve arasında yapılan pazarlık şeklinde geçmiştir. en sonunda üçüncü oğul marduk tüm mezapotamya diyarlarını ele geçirmiş ve en büyük tanrı olarak enlil tarafından kabul edilip, kutsanmıştır. artık enlil'in tüm ünvanlarına sahip olacaktır. ancak mezapotamya'yı ele geçirdiğinde ortada yaşanacak neredeyse hiç şehir kalmamıştır. üstelik tüm tanrılar dünyadan transfer olduğundan dünyada tanrı namına bir tek o kalmıştır. tanrı, şeytan ve her şey hakkında'ki yazıda bu tek tanrı hadisesine biraz değinmiştim. bu nergal ile marduk arasındaki kadar büyük olmasa bile yakup ve esav'ın rekabeti de büyüktür. birbirine kıyısından köşesinden benzer bu iki rekabet.
(adem'in yaratılması)
enki'nin yaptığı işler arasında en önemlisi insanın yaratılmasıdır. binlerce yıl yeraltında çalışan anunnaki isyanından sonra kız kardeşi ve bir çok çocuğunun babası ninki(kaburgaların hanımı)'nin yardımı ile insanı oluşturur. insanı çamurdan imal etmiş ve kanını katarak yaratılmasına vesile olmuştur. bu ilk insanlar, anunnakiler yerine yeraltındaki maden ocaklarına çalışmaya gönderilmiş olan amelu namlı kişilerdir. bildiğin amele işte. simgesi ise bir deyneğe sarılmış olan iki yılandır, ki bilen bilir, sağlığın simgesidir. bazı kişiler bu çift sarmallı yılan yüzünden enki'nin insanı yaratmasından da ötürü dna'yı bildiğini söyler. aynı simgeyi kullanan mısır tanrısı ptah'un da enki olduğu söylenir.
(yılan tanrı enki)
ve insanları yaratması yetmemiş gibi tufandan utnapiştim(nuh)'i kurtaran ve ona gemi yapmasını söyleyen, böylece tanrılar meclisinde insanlara bu tufanı söylememe sözünü tutmayan tanrıdır. bir nevi insanlara tekrar büyük bir babalık yapmıştır. tufan ise insanların çiftleşme sesinden artık sonsuz bir rahatsızlık duyan enlil'in işidir. gerçi bu tufanda insan kadınlarını sınırsızca kullanan tanrıların, tanrı-insan karışımı çocuklarını toptan yok etme işi de var. üstelik tanrılar tekrar yeryüzüne indiğinde utnapiştim'i gören ve ona oldukça kızan enlil'in gazını almasını da bilmiştir. sonra zaten hep beraber utnapiştim'in pişirdiği ete sinek gibi dadanmışlar ve aç olan karınlarını doyurmuşlardır. zaten kendisi bir sözünde insanlar olmasa ne ekinin yetişeceğini, ne de hayvanların bakılacağını söylemiş ve tanrıların da insanlara muhtaç olduğunu belirtmiştir. insanları her çeşit köle olarak kullanılmasında sakınca görmeyen bir tanrıdır. çok kurnazdır, belki kurnaz insanların soyu bu tanrıya dayanıyordur!

tüm bu özelliklerine rağmen kendisi resmen bildiğin sapıktır. çiftleşmediği kız kardeşi yok gibidir. çünkü kendisi yasal eşten olmadığından, en azından bir oğlunun varis olmasını istemiştir. kardeşi ninki'ye yapmadığını bırakmamış, önce ona tecavüz etmiş, kızı olmuş, ona da tecavüz etmiş, yine kızı olmuş ve ona da tecavüz etmiştir. o da kız doğunca tecavüz etmekten yorulmuş olacak, bu sevdadan vazgeçmiştir.

insan kızlarının ırzına geçme konusunda da bir numaradır. utnapiştim ve hatta hanok (konuşabilen ilk insan) onun oğludur. bu zevk ve eğlence merakı yüzünden yeğeni iştar'ın cazibesine dayanamamış ve onu da becermiştir, ki iştar'ı becermeyen anu oğlu kalmamış gibidir. ama bu zevk gecesi kendisine pahalıya patlamış ve sarhoşluktan bir çok ünvanını iştar'a vermiştir. bu yüzden uygarlık, kendi şehri olan eridu'dan iştar'ın şehri olan uruk'a geçmiştir.
(yukarıdakiler enlil ve oğulları, aşağı sıra ise enki oğulları)

bir çok kaynakta enki'nin yahudilerin tanrısı yahve olduğu belirtilir. ancak yahudilerin tanrısı yahve, bir çok sümer tanrısının ortak bileşimi gibidir. tevratın yaratılış bölümünde enki de vardır, enlil de, ninurta da...
(ezekiel'e gelen vahiy)

22 Aralık 2009 Salı

içimden şehirler geçiyor!

şehir farklıdır arkadaş. öncelikle büyük bir suya sahip olması gerekir. bu deniz olur, göl olur, nehir olur, bilemem, ama su olacak. nehir kenarına bile yapılsa plajı olacak. şehrin bu suyun çevresinde kurulması gerekiyor. içkili-içkisiz eğlence mekanlarından alış-veriş merkezlerine, caddesine kadar her şey bulunacak. sinema ve tiyatrosu olmayan yere şehir denmez mesela. bu yerler ancak küçük kasabalar olur. caddelerinde sokaklarında büyükbaş hayvan gezmeyecek, insanların dinlenmesi için geniş yeşil alanları olacak. ulaşım problemi olmayacak. içinde minibüs, otobüs, metro vs. ulaşım araçları olacak. aracını da park edebileceksin. binalar, mezbelelikler olacak. büyük bir meydanı da olacak, ki o meydanda da bir heykel olmazsa olmazdır. yayalar ile araçların yolları kesin belirlenecek. yaya yollarında araçlar, araç yollarında yayalar yürümeyecek. gürültüsü de olacak, sakinliği de. her çeşit milletten insanı bulunacak. hatta çin mahallesi bile olacak! müzeleri, tarihi yerleri, umumhanesi, stadyumu olmayan yerlere şehir denir mi hiç?

üstelik üniversite olmazsa olmaz bir şarttır. ama öyle kıytırık üniversite olmayacak. üniversite sadece ve sadece düşüncenin özgürce ifade edilebileceği, açıklanacağı şehirlerde olabilir. geri kalanlar ise yüksek lisedir. siz erzurum'da evrim teorisinin anlatılacağı bir toplantı düşünebiliyor musunuz!

ve elbette festivaller olmalıdır. sadece ramazan eğlencelerinde değil, istediğiniz gibi müzik dinleyebileceğiniz festivaller olmalıdır. hem de her türlüsü. üstelik şehirde her türlü grup, her türlü eylemi yapabilmelidir. bursa'da eşcinseller eylem yapamayacaksa orası şehir olur mu hiç.

ve şunu unutmamak gerekiyor, şehirlerin hikayesi vardır. insanlar o hikayeleri bilip, o hikayelerle mutlu olurlar veya korkarlar. ama 1980'lerde ilçe olmuş, içinden değil nehir, bir tane cadde geçen, kamu binaları olmasa bildiğin köyden hiç bir farkı olmayan yerlerin, zorlanarak öğrendiğin hikayeleri dışında öğrenebileceğin bir şeyi yoktur. bir şehrin hikayesini herkes bilmelidir. latinlerin nasıl kılıçtan geçirdiğini ve geçirildiği de bileceksin, istanbul'un fethini de. çünkü şehrin hikayeleri sen şehri alınca başlamıyor.

işte bu yüzden, yıllardır istanbul'a kapağı atmayı isterdim. en sonunda oldu. ama tüm bu ahval ve şerait içinde dahi gide gide istanbul'un köyüne gittim. caddelerde hala büyükbaş hayvanlar var, yağmur yağınca yolları sel alıyor, çukur desen bini bir para, çamur desen bir dünya, tiyatroyu geçtim, sinema salonu bile yok. spor salonları hak getire, insanlar halı sahada spor yapıyor. ulaşım berbat. camii önlerindekiler hariç bank yok yahu. şöyle dışarda bir çay bahçesi olsun diyeceğim, ama o da yok. hepsini geçtim, şehiri şehir yapan biraz da kadındır. güzel kadınlar caddelerde yürümedikten sonra, köyden ne farkı kalır bu yerlerin.

en azından bir kaç küçük hikayesine denk gelirim dedim, ama ikinci dünya savaşında almanları karşılamak için hazırlanan makinalı tüfek mazgalları dışında ilginç bir hali de yok. zorladım biraz, ehh işte, padişahlar sefere gidip gelirken buradan geçermiş. zaten eskiden de rum yerleşkesiymiş. belki zamanla bir kaç hikaye daha duyabilirim bak veya öğrenirim, nolcak! rumlardan bir hikaye dinlemek ister bu gönül, ama nerde...

ne menem bir yermiş burası be, üstelik istanbul'un her pis her özelliği de mevcut. istanbul'un yağmuru kadar cins bir yağmur dünyada yoktur mesela. resmen ahmak ıslatan yağar. sis de cabası. soğuğunu da hiç sevmem. yaz gelse resmen bayram edeceğim. en kötü yanı da şoförlerin sürekli uzunları yakması. yani dikiz aynaları parıl parıl parlıyor. yuh be birader, kısaları yaksan göremeyecek misin, kör müsün lan...

21 Aralık 2009 Pazartesi

sigourney weaver'ın kıç çatalı

fotoğraf alien'daki meşhur sahneye ait. ellen ripley namlı sigourney weaver, alien'dan kurtulduğunu düşünmüş ve gemideki tek kişilik yedek kabine atladığı gibi uzayın derinliklerine gidecek. artık hangi uzay gemisi onu bulursa kurtulacak! ki ripley bence sinema tarihinin en mükemmel kadın karakterlerinden birisidir. sarah connor'dan sonra ama. evet evet, marla singer'dan da sonra...

filmi ilk ya star'da ya da trt'de izlemişimdir. bu sahnenin kesilmesi normal. sonra aradan yıllar geçip filmi bir de cd'den izleyince "hööö!!" diye şaşıp kalmıştım. uzay elbiselerini giymek için soyunmaya başlamıştı. kimilerince sinema tarihinin en seksi iç çamaşırları ile arzı endam ederken, gözlerim yerinden fırlamış bir haldeydim ve neredeyse ağzımdan salyalar akacaktı! gördüğüm en güzel kıç çatalı sigourney weaver'ınkiydi. yani hala daha onun çatalı kadar güzelini görmedim. ciddiyim bak. fotoğrafta ise o an tam olarak yansıtılamamış. zaten sahne de anlıktı. weaver'ın boyu 180, film çekilirken de 30 yaşındaymış. ama inanması güç, vücudu 20'lik kızların milyonlarcasında yok. boy da boy hani, o çatalın bende olacak hali yok ya!!

tabi onu sonra the village'de görmüştüm. yaşlanmış, çökmüş, gitmiş, bitmiş. sonra dedim kendi kendime, "o çatal hala bu kadında mevcut mudur?" kıç derisi fazla büzülmez, ama zaman taş gibi kadınları teker teker çökertiyor arkadaş.

o değilde arkadaş, bak aklıma ne geldi. muse ile placebo'nun geldiği rock'n coke'da masaların üstüne oturmuş bir şeyler atıştırıyoruz kızla. sonra başka bir kız geldi ve benim kızın kulağına birşeyler fısıldadı. benimkide ayağa kalkıp üstünü düzeltti. "noldu" diye sorunca kıç çatalının göründüğünü söylemiş diğer kız. herkes ona bakıyormuş!

ağzından salyalar akarak izlersen o sahneyi, allah cezanı veriyor işte!!

18 Aralık 2009 Cuma

hint-avrupa dil ailesi

latince, yunanca ve alman dilleri arasında bir bağ olduğu düşüncesi eskiden avrupalı dilcilerin dikkatini çekermiş. ama asıl olay 18. yy'da eski hint kutsal metinlerinin dili olan sanskritçenin avrupa dilleri ile benzerliğinin keşfi olmuş. 1816'da fransz bopp adlı biri sanskritçe, latince, yunanca, almanca ve fars dillerinin kıyaslamalı gramerini ilk yayınlayan kişi olmuş. bopp'un peşinden giden kişiler, ikiyüzyıl içinde, bu dillerin atası olduğu varsayılan teorik dili detaylı bir şekilde yeniden inşa etmişler.

yaklaşık yedibin yıl önce ölmüş olan, hiçbir yazılı metin bırakmayan bu dilin 2000 kelimelik hazinesi var artık. diğer dil ailelerinde ise böyle kapsamlı bir çalışma yapılmamış.

hint-avrupa dilini konuşanlar büyük ihtimal güney rusya'da yaşarmış. yedibin yıl önce dil bir kaç lehçeye bölünmüş. bu lehçeler batı avrupa'ya, hindistan'a ve doğu türkistan'a kadar uzanan bir alana yayılıyorlar. lehçeler şunlar;

keltçe: orta ve doğu avrupa
germence: kuzey avrupa
balto-slavca: kuzeydoğu avrupa
latince: italya
illirik ve prota arnavutça: balkan yarımadasının batısı
trakça: balkan yarımadasının doğusu
proto helenik: yunanistan
hititçe ve luwice: anadolu
ermenice: doğu anadolu
eski iran dilleri: doğu iran ve batı türkistan
sanskritçe: kuzey hindistan
toharca: doğu türkistan

trakça, hititçe, luwice ve toharca'yı konuşan kalmamış. toharca hariç, sanırım bizans'ın büyük gayretleri ile ortadan silinmişler. diğerlerinin ise yüze yakın türevi var.

kelt dilleri: gaelik(irlanda ve iskoç lehçeleri) gal dili(welsh), bretonca
germen dilleri: almanca, ingilizce, hollandaca, isveçce, norveçce, danca, izlandaca
slav dilleri: rusça, ukraynaca, belarusça, lehçe, çekçe, slovakça, slovence, sırpça, hırvatça, makedonca, bulgarca
baltık dilleri: litvanca, letçe
latin dilleri: italyanca, fransızca, ispanyolca, portekizce, katalanca, romence, isviçre romanşcası, haiti kreolü
arnavutça
yunanca
ermenice
iran dilleri: farsça, kürtçe, zazaca, osetce, tacikce, afganca, beluçi
kuzey hint dilleri: hindi-urdu, bengali, pencabi, kaşmiri, gucerati, bihari, balti, marathi, sindhi, assami, maldivce, çingenece

tabii bu dilleri saf bir dil olarak nitelemek büyük yanlışlık olur. sadece latincenin % 30'u komşularından alınma. yani estrükçe ve fenike dili. ama temeli çok sağlam. 200 fiilin 190'ı, sayılar, yönler, vücut kısımları ve temel doğa olaylarına ilişkin kelimeler hint-avrupaca. alınan kelimeler ise ticarete, tarıma, dine ve hukuka dair kelimeler. yani karşılıklı alış-veriş söz konusu.

tabii şimdi bir hint-avrupa ırkından bahsetmek anlamsız. çünkü latin amerika halkı kızılderili kökenli. haiti krolü ise tamamen siyah. ama büyük ihtimal ilk hint-avrupalılar bir kaç aşiretten ibaretti.

günümüz türkçesinin yarısından fazlasının temeli hint-avrupaca kelimelere dayanıyor. ama aynen latincede olduğu gibi fiiller, sayılar, dağ, tepe gibi doğal kavramlar, vücut parçalarının isimleri türkçe.

(sevan nişanyan'ın elifin öküzü adlı kitabının sonundaki makale özetmiştir.)

17 Aralık 2009 Perşembe

tekinsiz

çöpçatan, kayıp halka, tabiat ana, iftira kontu, rahibe vigilante, leydi çöpçü, iftira kontu, ajan fitneci, aziz bağırsaksız, vandal dükü, amerikan güzeli, katil aşçıbaşı, bayan clark, müdire tekzip, peder tanrısız, yoldaş huysuz, kontes basiret, barones frozbit ve bayan aksırık nikli kişiler, bay whittier'ın sokaklara yapıştırdığı bir ilana başvurup, hayatlarının en mükemmel romanını yazmak için, eski bir sinema salonunda toplanırlar. süre 3 aydır. her çeşit ihtiyaçları karşılanacaktır. ama bu kişilerin hepsinin tek bir amacı vardır. ünlü bir tv yıldızı olarak çıkmak...

bu amaca erişmek için kalemlerini kullanacaklarına vücutlarını kullanırlar. sonuçta teker teker ölümler başlarken, sağ kalanlar parsadan daha çok pay kapmak için direnebildikleri kadar dayanırlar.

tipik bir palahniuk romanı diyemeyeceğim. gerçi bu kişiler üzerinden amerikanın ve hatta dünyanın değişik bölgelerine seyahatları de var. toplanan her kişinin, hayatlarının dönüm noktası olan anıları ise bazen çok etkileyici, bazen değil. yer yer sıkılabilirsiniz. sonunu önceden tahmin edebilirsiniz. sürükleyici değil, ama yine de oldukça güzel. belki palahniuk'un tüm romanlarını hatmettiğimden bana fazla etkileyici gelmedi. diğer romanlarındaki karakterler bir odaya toplanmış gibi.

romanda yine de oldukça etkileyici bölümler var. mesela topuk masajı, değişik masturbasyon yöntemleri, bıçak türleri, eski sevgiliden intikam alma yöntemi ve eski çocuk yıldızın başına gelenler gibi. palahniuk'un ayrıntıları anlatma biçimi her zaman güzeldir.

sonra aklıma bu kalp seni unutur mu ve hatırla sevgili gibi diziler geldi. senaristler geçmişte o olayları yaşayan kişiler. şimdi geçmişlerini paraya tahvil ediyorlar. yani satıyorlar. romanda ise bu satışın biraz daha vahişisi anlatılıyor.

16 Aralık 2009 Çarşamba

kanuni sultan süleyman

"imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü süleyman döneminde başlar. doğaya karşı büyüme, yani kansere dönüş... evet, imparatorluğun bu güçlü göründüğü sıra ki, hazine tamtakırdır. padişah 45 yıl tahta kaldığı halde, bu tahtın arkasında aralıksız kanlı iktidar boğuşmaları sürmüştür. medreselilerin ayaklanıp çeteler halinde eşkiyalığa soyunmaları... sipahi toprak düzeni, büyümüş imparatorluğu sırtında taşıyamaz hale geldiğinden iltizam sistemine geçiş.

daha başlangıçta yürütülmemesi de beraber kararlaştırıldığından, kurtarıcı diye başvurulan bu iltizam sistemi, devlet dolandırıcılığı haline gelmiş. kanuni lakabı aslında, süleyman'a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun diye, hakaret olsun diye takılmıştır. kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan rahat bir döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir."

kemal tahir - yol ayrımı

kemal tahir romanlarının en güzel yanı, müthiş kişilik ve dönem tahlilleri yapabilmesi, geçmişin dibine kadar giderek sorunların kaynağına inmeye çalışmasıdır. üstelik bu tahlilleri bir tarafı tutarak yapmaz. yeri gelir, kemalistleri de eleştirir, mustafa kemal'i de, ittihatçıları da, tarihin derinliklerine gömülmüş bir padişahı da. koskoca sultan süleyman'ın tüm hayatını şu kısacık tahlilde anlatmayı büyük bir beceri ile başarmıştır. bence oğuz atay ve hakan günday ile beraber gelmiş geçmiş en iyi türk romancısıdır.

iltizam: osmanlı devleti'nde onaltıncı yüzyılda bazı eyaletlerin vergi gelirlerinin müzayede yoluyla belli bir bedel karşılığında şahıslara satılması sistemidir. bu kişilere de mültezim denir.

osmanlıya günümüz vergi sistemini öğreten kuruluş, maliyeye el koyan duyun-u umumiye'dir. yüzyılda gelinen nokta ise kanuni zamanından farksızdır. devlet hala daha en insafsız şekilde, direkt vatandaşın cebine elini daldırarak soymaya devam ediyor.

15 Aralık 2009 Salı

sana gitme demeyeceğim lavinia

eğer diğer kişi kafasına "gitmek" düşüncesini koymuşsa, ne yaparsanız yapın sonuç değişmez. önemli olan bu düşünceyi kafasına koyup koymadığını anlamak da değildir. anladıktan sonra, eğer hala seviyorsanız "gitme" diyebilmektir. ileride bana "ahh, bunu bana niye söylemedin, şimdi kafamı dağlara taşlara vuruyorum, köpek gibi pişman oldum" demeyin! bunun yerine onun gitmemesi için "gitme" deyin. sonuçta kişi "gitme" demenize rağmen gitse bile, zaten yıkılmış olan gururunuz biraz daha yıkılacaktır. demezseniz eğer, kafanızda "keşke deseydim" düşüncesi kalacaktır. ama "gitme" demenize rağmen karşı taraf ısrarla gitmek istiyorsa ipini bırakın. en azından "siktir git" lafını duyduğunuz için bir daha onu düşünmeyeceksiniz. harbi bak!!!

şimdi aklıma geldi yahu; "gitme" demeden önce kıza şöyle güzel bir şarkı yapın. veya şiir yazın veya lavinia'yı ona okuyun!. ne bileyim onun sizi sevmesini sağlayan yönlerinizi tekrar açığa çıkarın. çünkü bir öküz olduğunuzdan dolayı o yönleriniz artık bastırılmıştır! kişi, bir müddet için size geri dönebilir(garantisi yok). ama bir müddet için. sonra yine terkedecektir. bu kaçınılmaz bir sondur. bitmiş şeyler üzerinde kafa yormayın. çünkü sonuçta olan tek şey, kafanızın ağrımasıdır. valla bak...

ey okuyucu, şimdi senin yerine düşündüm de; demek 'o değil, sen terkettin' ha. bak şimdi, terkedilen kişi genelde terketme işini beceremediği için karşı tarafa inanılmaz kozlar verir. sen bu kozları alıp doğru değerlendirirsen, sana kendini kendini kandırma fırsatı çıkar. böylece sen fazla yıkılmadan terkedilmiş olursun. ama sen terkettiğin halde, yeni sevgili bulman biraz zaman alabilir. oysa terkedilen sevgili ertesi gün yeni sevgilisine kavuşmuştur bile...

size son bir iyilik, alın işte; lavinia...

"sana gitme demeyeceğim.
üşüyorsun ceketimi al.
günün en güzel saatleri bunlar.
yanımda kal.

sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
incinirsin.

sana gitme demeyeceğim,
ama gitme, lavinia.
adını gizleyecegim
sen de bilme, lavinia."

(özdemir asaf)

14 Aralık 2009 Pazartesi

pluton: hiçbir zaman gezegen olamamış bir gök cismi!

eski bir gezegen olan pluton'un, ondan az daha küçük charon diye bir uydusu vardır! anarres ile urras misali, kim kimin uydusu belli değil. ama birbirine kıç kıça yapışık vaziyette, kader birliği yapan charon ile pluton, ilk keşfedildiğinde de tek gezegen sanılmış. sonradan parçalara bölünmüş ve en sonunda gezegenlikten de atılmıştır.

neyse, keşfi matematiksel hesaplamalara dayanmaktadır. uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikler hakkında yapılan araştırmalar sonucunda neptün gezegeni bulunmuştur. fakat yapılan hesaplar bu gezegenin tek başına uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikleri açıklayamayacağı anlaşılmıştır. daha da derinleştirilen araştırmalar plüton'un varlığını kanıtlamıştır. fakat gezegen ancak 1930 yılında kefedilebilmiştir. türkiye'nin doğusu ile batısı arasındaki mesafe kadar çapı olan bir kaya parçası da zaten gezegen olamaz. zaten gezegenlikten çıkarılması 10 yıldır tartışılıyordu. en sonunda da çıkarıldı.

neyse, birazda babil yaratılış destanından yazayım. bu destana göre adı gaga olan pluton, aslında saturn'ün uydusudur. ancak büyük marduk doğunca, onu yörüngesinden koparır. tek başına yol almasını sağlar. gaga, artık tanrı gezegenler arasında habercidir. görüldüğü üzere plüton o zamanlar bile gezegen değildir.

"anşar ağzını açtı
gaga'ya, danışmanına bir şeyler söyledi
yola koyul gaga
tanrılar(yani gezegenler) önünde dur
ve sana diyeceğimi
onlara da tekrarla"

gaga(pluton) tanrılara teker teker uğrar ve onları karar vermesi için zorlar. kral gezegen(tanrı) kim olacaktır? hepsi birlikte bağırır: "marduk kraldır!" ve marduk'a seslenir gaga, git tiamat'ın(tiamat'ı dünyamız olarak adlandırabiliriz, ama tam olarak değildir) hayatına son ver.

(keşfedilmesi ile ilgili bilgiler www.msxlabs.org'dan.)

11 Aralık 2009 Cuma

truvalılar türktür!!

hikaye bu ya, truva'nın son kralı priamos'un generallaerinden birisi olan turkus, kıyımdan kaçarak asya'ya kaçar. çok içlere kadar çekilir ve binlerce yıl intikam hırsı ile bu ırkı yetiştirir! neden priamos'un oğulu değil de generali derseniz eğer, hector öldürülmüştür zaten, paris ise brad pitt'i topuğundan vurup öldürmüştür!

neyse, batıya gidenler roma'yı kurmuş ve zamanla intikamlarını yunanlılardan almışlardır. doğuya gidenler de türk olarak geri dönmüş ve bu sayede helenlerden intikam kesin olarak alınmışmış.

ama türkleri truvalı yapma işinin özü başka tabii. avrupalılar, istanbul'un türkler tarafından fethinden sonra türkleri de avrupalılaştırmak için böyle bir temennide bulunmuşlar. yani doğulu bir ırkın istanbul'u almasını kabullenememişler. üstüne fatih'in ağzından çıktığı söylenen "truva'nın intikamını aldık" lafı da tuz biber olur bu işe. hatta roma piskoposunun kendisine yaptığı düşmanlığı "yahu sen de ben de truvalıyız, düşmanımız bu yunanlılar, biz kardeşiz" dediği de söylenir. ve hatta bir kardinalin fatih'e "truva prensi" diye hitap ettiği bilinir.

bu yüzden dönem tarihçileri bu tür hikayeler yazmıştır. ancak avrupalı tarihçiler, viyana bozgunundan sonra türk korkularının kısmi azalışıyla beraber bu tür hikayeleri de önemsemezler. şimdi ise bizim bazı deli bozuklar mitolojik hikayelere gerçekmiş gibi hırsla sarılmaya başladılar. ama bu durum, ırkı soylu bir geleneğe bağlamaktan başka bir şey değil. yani truvalı olsak ne, olmasak ne. ama bak, hepimiz çanakkaleli olabiliriz, ona itirazım yok!

laf aramızda, mustafa kemal de büyük taarruzdan sonra "truva'nın intikamı aldık" demiş. gerçi o intikam çanakkale savaşında da alımıştı. malum, o savaşta ingiliz zırhlılarından birisinin adı da agamemnon'dur. yani truva savaşında ege'nin batısının kralı. savaş sırasında bu zırhlı boğazın soğuk suları ile kardeş olmuştur.

aynı tür hikayeler çok eski avrupa katolik aileleri için de geçerlidir. mesela habsburglar soylarının isa'nın soyuna dayandığını iddia eder. merovenjler de bu işlemi magdalalı meryem'le yaparlar. magdalalı, isa'nın göğe yükselmesinden sonra onun çocuğu ile beraber güney fransa'ya kaçmıştır. velhasıl kelam; isa'nın soyu da kral davut'a dayanmaktadır. böylece soyları dince kutsanmış olan en yüce kralın kanına kavuşmuş olur. zaten tüm avrupa kraliyet aileleri akrabadır. böylece tüm soy davut'a dayanmış olur!

bu kraliyet soyunu soylulaştırma işleminin orta asya versiyonu da vardır. cengiz'den önce soyu oğuz han'a dayanmayan hiç kimse ortaya çıkıp hakan olamazmış. cengiz'den sonra ise cengiz ve oğuz han olarak bu kural yenileniyor. mesela timur'un soyu ikisine de dayanmaz. bu yüzden tüm yetki kendisinde bile olsa başında göstermelik bir hakan vardır.

keza osmanlıda da durum aynıdır. timur'un önünden kaçan kişiler osmanlı ailesi için yeni bir soy grafiği yapmışlar ve yıldırım beyazıd'ı oğuz han'ın torunu yapmışlardır. oysa ertuğrul'un boyu kayı olduğu bile şüpheli, hadi kayı oldu, kayıların onlarca küçük aşiretinden birisi de olabilir. ayrıca osmanlı ailesinde erkek tükenirse başa kırım hanı geçecekmiş. çünkü kırım hanı da soylu bir aileden geliyor.

10 Aralık 2009 Perşembe

hangi kıtadayız?!


mö 6. yy'da söke civarında oturan hekataios adlı biri, akdeniz havzasının haritasını çıkarırken dünyayı europa ve asia diye ikiye bölmüş. europa ege'nin batısı demekmiş, asia ise ege'nin doğusu. tabii yunanlılar açıklayamadıkları bu kelimelere hemen bir hikaye uydurmuşlar. europa, zeus'un tecavüz etmek için kaçırdığı bir peri olmuş. asia ise bir kraliçe. oysa kelimelerin kökeni yunanca değil, artık ölü bir olan akatça. bu dil ortadoğuda kullanılırmış. hami-sami dil ailesininden. ibranice ve arapça ile akraba. neyse işte, europa'nın kökeni erebu, gün batımı demek. asia'nın kökeni ise asu, gün doğumu anlamında.

tabii aradan binyıllar geçti. avrupa'nın sınırları epeyce genişledi. merkezi de zamanla kaydı. önce atina'ydı. daha sonra roma'ya kaydı, 1700'lerde artık fransa'ydı. şimdi ise gerçek avrupa, batı avrupa oldu. bugün ise sınırları iberya'dan kafkaslara, izlanda'dan urallara, iskandinavya'dan malta'ya ve hatta kıbrıs'a kadar her yer avrupa. ama iş bize gelince değişiyor. eski kurala sımsıkı bağlılık devam ediyor. bize "asya'dasınız" deniliyor. öyle mi acaba, ben sizin için inceledim!

türkiye'nin trakya topraklarında bir problem yok. yani tekirdağ, kırklareli, edirne, istanbul ve çanakkale-gelibolu zaten avrupa'dan sayılıyor.

ama kuzeydoğumuzda türkiye'ye komşu avrupa ülkeleri var. yani gürcistan, ermenistan ve azerbaycan. ığdır, ardahan, kars asya'da, ama erivan, batum, tiflis avrupa'da öyle mi? ilginç tabi...

kıbrıs'a gidince avrupa'ya gitmiş olursunuz. kuzeyinde ve doğusunda asya toprakları, güneyinde afrika ülkesi olan mısır ile çevrili bu ada bile avrupa ülkesi. ama mersin, adana, hatay avrupa'da değil. hadi ya!!

midilli, sakız, sisam, rodos avrupa'nın bir parçası. ama izmir, manisa, aydın, muğla avrupa değil! vayy!!

yani kuzeydoğusu avrupa, batısı tamamen avrupa, güney-güney batısı avrupa ülkeleri ile çevrili güzel ülkemizin topraklarının büyük kısmı asya'da kalıyor öyle mi? hadi canım sende!!!

ığdır'dan hatay'a kadar düz bir çizgi çekin. çizginin batısı avrupa yahu, ne asya'sı!

hazır yazmışken devam edeyim. eski türkler dünyayı yunanlılar gibi doğu-batı diye değil, kuzey-güney diye bölüyormuş. kuzeye kara il, güneye de ak il derlermiş. bu alışkanlık yüzünden kuzeydeki denize karadeniz, güneydeki denize de akdeniz dermişiz.

(kelime kökenlerinde kaynak olarak sevan nişanyan'ın elifin öküzü adlı acayip hoş kitabı kullanılmış olup, birebir alıntı yapılmıştır.)

9 Aralık 2009 Çarşamba

mesih, deccal ve armageddon savaşı

malum, hristiyanlara göre 2 kutsal kitap var. eski ve yeni ahit. bazı kesimler hristiyanların eski ahidi sallamadıkları söyler, ama cahillikten bilmiyorlar sanırım. 2-3 yıl önce bir kardinal, iyi bir yahudi olmadan iyi bir hristiyan olunamayacağını söylemişti. neyse, hristiyanların arasında görüş ayrılıkları olsa bile, yeni ahitte yazdığından dolayı isa'nın tekrar geleceğine inanıyorlar. yahudilerin de bir kısmı eski ahitte yazdığından dolayı bu inancı paylaşıyor. peki bu mesih kimdir?

"ben isa, inanlı topluluklarıyla ilgili olan bu tanıklığı sizlere iletsin diye meleğimi gönderdim. davut'un kökünden ve soyundan olan benim, parlak sabah yıldızı benim." vahiy 22:16

hristiyanlar bu kişinin isa olduğunu söylüyor. mesih gelmiş ve kendisini insanlık için feda edip göğe yükselmiştir. bu ilk geliştir. adem'in elmayı yemesinden doğan ilk günah meselesi böylece halledilmiştir. günahlar isa'nın sırtına yüklenmiştir. neyse, sonuçta isa'nın tanrının oğlu olduğu iddia edilse bile bir yahudidir. tevrata göre mesih, sam'ın soyundan, ibrahim oğlu ishak oğlu yakup oğlu yahuda oğlu(yusuf olmaması ilginç tabii) yesse oğlu davut'un evinden çıkacaktır.

"ama sen, ey beytlehem efrata, yahuda boyları arasında önemsiz olduğun halde, israil'i benim adıma yönetecek olan senden çıkacak. onun kökeni öncesizliğe, zamanın başlangıcına dayanır. bu yüzden onu doğuracak olan kadın doğurana dek rab israillileri düşmanlarına teslim edecek. sonra öbür soydaşları israillilere katılacak. o gelince, halkını rab'denden aldığı güçle tanrısı rab'bin görkemli adına yönetecek. halk güvenlik içinde yaşayacak. çünkü bütün dünya onun büyüklüğünü kabul edecek. halkına esenlik getirecek." tevrat mika 5

böylece gelen kişi, bir kısım hristiyanlara göre hem yahudilerin kurtarıcısı, hem de hristiyanların mesihi oluyor. yani isa'nın ikinci gelişi ile beraber yahudilerin hala gelmediği söylenen mesih kralı ile isa'nın ikinci kez gelişi aynı anda kotarılıyor. yahudilerin bir kurtarıcı beklemesinin nedeni de başlarına gelenler elbette. süleyman devrinden sonra hep eziyet çekmişler ve kendilerini ancak davut soyundan bir kişinin kurtaracağına inanmışlar. çünkü davut zamanı en mutlu oldukları, birliklerini sağladıkları zamandır. en sonunda kitaplarına kadar girer bu umut.

ama bu mesihin geliş şartları var elbette. betlehem'de doğacak(isa nasıralı ve bu yüzden ona inanmayanlar çoktur) ve yazdığım gibi davut soyundan olacak. diğerlerinden birisi de dünyanın her tarafına dağılmış yahudilerin kudüs'te toplanması. sırf bu yüzden, 1700'lerde ingiltere'ye yahudi kolonileri yerleşiyor. dünyanın her ülkesine dağılmış olan yahudiler kudüs'e toplandığında, isa, kudüs'e eşşeğe binmiş vaziyette inecek! ama bu eşeğe binme hadisesinde kafa karıştıran noktalar vardır. kudüs'e giren kişi soldan girerse deccal, sağdan girerse isa olacakmış. işte o mesih gelince israil krallığı kurulacaktır. çünkü gelen mesih, yani isa, davut'un soyundandır. yahudilerin davut oğlu kral mesih meselesi böylece halledilecek! bu mesih meselesi yüzünden bir çok yahudi, 1947'de israil'in kurulmasına bile karşı çıkmıştır. onlara göre mesih gelmeden devlet kurulamazdı.

"oysa bizim vatanımız göklerdedir. ve oradan kurtarıcı olan rab isa mesihi bekliyoruz." (fil. 3:20)

hristiyanlara göre mesih iki aşamada gelecek. ilk aşamada isa, tam yeryüzüne inmeden önce, kendisine inananlar topluluğu ile birlikte havada toplanacak. yani kilise göğe kaldırılacak. yüzyıllar önceki bir kehanette, şimdiki papanın seçilen son papa olacağı ve ölümünden sonra katolik kilisesi yıkılacağı belirtilir. tarih yaklaştı mı ne!

"bütün bunlar, rab isa ateş alevleri içinde güçlü melekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak." (2.sel.1:8 vs.)

ikinci aşamada ise isa, havadan büyük bir görkemle, kilisesi ve meleklerin eşliğinde armageddon savaşı sırasında, görünür bir şekilde yeryüzüne inecektir. bu inişi herkes görecek elbet.

"mesih bir çoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. ikince kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir." (ibr. 9:27).

ama isa'dan önce yeryüzüne deccal gelecekmiş.

"sonra on boynuzlu, yedi başlı bir canavarın denizden çıktığını gördüm. boynuzlarının üzerinde on taç vardı, başlarının üzerinde küfür niteliğinde adlar yazılıydı. gördüğüm canavar parsa benziyordu. ayakları ayı ayağı, ağzı aslan ağzı gibiydi. ejderha canavara kendi gücü ve tahtıyla birlikte büyük yetki verdi. canavarın başlarından biri ölümcül bir yara almışa benziyordu.

canavara, kurumlu sözler söyleyen, küfürler savuran bir ağız ve kırk iki ay süreyle kullanabileceği bir yetki verildi. tanrıya küfretmek, onun adına ve konutuna, yani gökte yaşayanlara küfretmek için ağzını açtı. kutsallarla savaşıp onları yenmesine izin verildi. canavar her oymak, her halk, her dil, her ulus üzerinde yetkili kılındı. yeryüzünde yaşayan ve dünya kurulalı beri boğazlanmış kuzunun yaşam kitabına adı yazılmamış olan herkes ona tapacak. kulağı olan işitsin! tutsak düşecek olan tutsak düşecek. kılıçla öldürülecek olan kılıçla öldürülecek. bu, kutsalların sabrını ve imanını gerektirir.

bundan sonra melek beni ruhun yönetiminde çöle götürdü. orada yedi başlı, on boynuzlu, üzeri küfür niteliğinde adlarla kaplı kırmızı bir canavarın üstüne oturmuş bir kadın gördüm. kadın, mor ve kırmızı giysilere bürünmüş, altınlar, değerli taşlar, incilerle süslenmişti. elinde iğrenç şeylerle, fuhşunun çirkeflikleriyle dolu altın bir kâse vardı. alnına şu gizemli ad yazılmıştı: büyük babil, dünya fahişelerinin ve iğrençliklerinin anası." yuhanna vahyi

islami kaynaklara göre deccal'in elinde musa'nın asası ve süleyman'ın mührü var. hristiyanlar ise kutsal kase'ye sahip olduğunu belirtirler. bir çakal ile çiftleşmiş büyük babil fahişesi, yani sümer ve babil'in en büyük tanrıçası inanna, iştar, asarte, afrodit ve lucifer adlarıyla bilinen kadının oğlu olan, bu bir gözü kör, kafasında 666 rakamı gizli bir kişidir deccal. bu çakal sanırım anubis oluyor. yani çakal başlı tanrı. bu durumda iş mısır'a uzanırsa eğer isis ile anubis'in çocuğuna biz deccam diyeceğiz. ama isis ile osiris'in oğlu horus var bak. üstelik horus'un da bir gözü kördür. deccal tanımına çok uyar ve süper bir aracı olduğu söylenir. daha da ileri gidersem eğer horus ve iştar marduk'un rakibidir. bu durumda marduk bizim tanrı oluyor yine.

neyse, süper bir eşekle dünyayı 40 gün içinde gezecekmiş. bu kısım sorun değil artık. kör göz de ayarlanır nasıl olsa. 666 ise dövme yapılır! ama önemli nokta şu, önce deccal gelecek, yeryüzüne hakim olacak, sonra isa gelip, mediggo ovasındaki son büyük savaşta deccal ile savaşacaktır. yani armagedon savaşı. yeryüzünde türeyen gog ve magoglara karşı, isa'ya inanan kişilerin tekrar dirilerek gerçekleşecek olan savaş. biraz ragnarok'u hatırlatmıyor değil hani.

"bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir ve yerin dört köşesinde olan milletleri, gog ve magog'u, saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkaracaktır. onların sayısı denizin kumu gibidir." vahiy 20. bab 7-8

"üç kötü ruh, kralları armageddon denilen yere topladılar."
vahiy 16:16

neyse sevgili okurlar, dediğim gibi, bu bir kısım inananın düşüncesidir. bir çok yahudi mesihin gelmesi ile artık uğraşmıyor ve buna inanmıyor ve hatta sallamıyor. israil'i sadece başları sıkışınca sığanacakları bir ülke olarak görüyorlar. hristiyanların büyük bir çoğunluğu ise bu yahudi mesihin geldiğini, insanlarla yeni bir antlaşma yaptığını ve ikinci gelişi ile beraber tüm dünyanın huzura kavuşacağını inanır.

8 Aralık 2009 Salı

süleyman demirel'in altın siyaset yılı!!

hayata ısparta'nın çoban sülü'su olarak başlayıp barajlar kralı olarak devam eden, siyasete atılmadan önce morrison süleyman olarak adlandırılan ve akabinde baba lakabını alan, koskoca mason localarının çat diye ikiye bölünmesine neden olup bu ülkeye yaptığı en büyük hizmeti gerçekleştiren, siyasete 29 kasım 1964'de başlayan başlayan dokuzuncu cumhurbaşkanımız, 29 kasım 2014'de altın siyaset yılı'nı kutlayacaktır. tahminlere göre 2500 yılına kadar yaşayacağı için ilk 50'sini kutlaması bence çok abukça bir hareket. ama nasıl olsa kendisiyle beraber yola çıkanlar o kadar yaşamayacak. o yüzden omuz omuza verdiği bu kişiler hakkın rahmetine kavuşmadan bu kutlu gün kutlanmalıdır. neyse efendim, ben kendimce hazırladığım kutlama programını yazayım;

- ilk önce, üzerinde başbakanlık yazan 6 koltuğa sırayla oturur. sonra, en son sırada bulunan cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturur. akabinde;
- deniz gezmiş ve arkadaşlarının idamının canlandırılması ve 1961 anayasasını budama makası ile budama töreni. hayatta kalan idam sevdalısı mebusların gözlerinden yaş da gelmesi amacıyla 3 devrimcinin temsili mankenleri hazırlanır. tekrar tekrar idam edilmeleri için temsili önergeler verilir. "idam, idam" diye bağırılır.

- çetin altan bu programa çağrılmalıdır ve tekrar "nazım türkiye'nin en büyük şairidir" demelidir. aynı gözleri dönmüş yiğit sağcı mebuslar, gariz küfürler ve hınçla, küffarın üstüne gider gibi altan'a saldırmalı, sadun aren'ın gözleri oyulması çalışmaları için sadun aren maketlerinin sandalyelere koyulması gerekmektedir. nazım hikmet maketleri yakılıp, şiirleri kağıt öğütme makinasına atılmalıdır.

- fikret kızılok'tan demirbaş adlı süleyman demirel şarkısını yüzlerce kez tekrar dinlemek.

"ne padişah ne sultan
bi enişten bi ablan
yanında bir de baban
sefam olsun yaradan

süleyman hep başbakan
başbakan hep süleyman"

- ülkemizin her yerinden gelen 550 vatandaşımızın katılacağı temsili şapka kapma töreni. birinciye dp'nin kuvvetli olduğu bir ilden birinci sıra mebus adaylığı verilecektir.
- temsili türkiye'yi 70 cente muhtaç etme töreni. bu anlamlı günde 50 cent'in adı 70 cent olarak değiştirilecektir. bu yüzden türkiye'deki 50 cent hayranları imza kampanyası düzenleyip toplanan imzaları amerika'ya yollayacaklardır.
- temsili aile fotoğrafı çekimi. yanlız bu kişilerin çoğu yolsuzluktan hapse girip çıktığından bir kısım kişiye ulaşılamayabilinir. bu yüzden, bu kişilerin maskesini takan milyonlarca fakir kişinin kareye girmesi gerekir. o kareler ancak öyle dolabilir.

- temsili ecevit, erbakan ve özal'la koltuk kapma savaşı. çiller ile atışmalar, demirbaş şarl'ın ruhunu çağırma töreni, "cindoruk çok yaşasın" diye havai fişek gösterileri.
- temsili asker geldiğinde şapkayı alıp gitme töreni.

- demirel'in meşhur sözlerini söylediği günlerde doğan kişilerin, bu sözleri demirel gibi söylemesi. milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde bu sözlerin okul duvarlarına da yazdırılması için meclise önerge verilmesi.

böylece sayın demirel'e şükranlarımızı sunduğumuz gibi nasıl büyük bir insan olduğunu da hatırlarız. benden sonra öleceği için gözüm açık gitmez.

4 Aralık 2009 Cuma

sibylline kitapları

iö 6. yy'lın sonlarına doğru cumae kentinin kahin rahibesi, roma'nın yedinci kralı, estrüsk kökenli tarquinius superbus'dan bir görüşme talep eder ve huzura çıkar. elinde tüm zamanların bilgeliğini içerdiğini söylediği 9 kitap vardır ve bunları kendince uygun bir fiyata satmak istediğini belirtir. ama kral fiyatı yüksek bulur ve almayı kabul etmez. kadın kızar ve elindeki 3 kitabı yakar. kalan 6'sı için yine aynı parayı ister. kral yine kabul etmez. kadın üçünü daha yakar. yine aynı fiyatı ister.
kadın kendinden son derece emin görünmektedir ve kralın en sonunda direnci kırılır. üstelik kral kitaplarda ne yazdığını da merak etmektedir. bir kez daha istediği fiyatı vermeye kitaplardan geriye kül kalacağını bildiğinden kadına istediği parayı verir.

daha kitaplara şöylesine göz attığında bile onların önemini kavrar. bu üç kitabı capitoline tepesindeki jupiter, juno ve minerva tapınaklarının yeraltındaki gizli odalarına koydurtur. artık kimse onlara elini sürmeyecektir, üstelik kitaplardan kimsenin haberi olmayacaktır. kitaplardan iki kişi sorumlu olacaktır.

çok sonra, cumhuriyet devrinde bu gözetimcilerin sayısı 15 olacaktır. onlara ancak çok ciddi kriz anlarında danışılabilecektir.

(capitoline)

yine rivayetlere göre bu kitapları satan kadını daha önce hiçkimse görmemiştir ve daha sonra da kimse görmeyecektir. başka bir rivayete göre ise delphi'den sonra en ünlü kehanet merkezi olan napoli'ye yakın cumae kentinin ünlü bir apollon rahibesidir. ünü de oldukça fazladır.

kitaplar, iö 83 yılında capitoline binasında çıkan yangında tamamen yok olduğu düşünülüyor. akabinde rahipler kitapları bu sefer kendileri, tüm ülkedeki kehanet sahibi rahibeleri de dolaşarak tekrar yazmışlar ve korumasını iyice sıkılaştırmışlardır. ama imparatır augustus, iö 12'de kitapların büyük bir bölümünü yeniden yokeder. başkalarının ellerindeki kopyaları yaktırır.

peki kitaplarda ne yazıyordu? öncelikle kitaplar latince değil, eski yunanca. kitapların sahibi olan kadın bir kahin olduğuna göre çok büyük ihtimal kehanetler barındırıyordu. üstelik bu kadın kahin geleneği ilk çağ anaerkil toplumlara kadar dayandığından o zamana kadarki bir dünya tarihi de kayıtlı olabilirdi. belkide gökyüzü olayları, madenler ve taşlar, dua ve ritüeller, şifalı bitkiler, tarımsal bilgiler, önemli dini ve resmi günler(!) de yazılıdır. ama kitaplar günümüze kadar ulaşmadığı gibi tek bir alıntı bile mevcut değildir. üstelik kitaplarda yazanın mı yoksa yazanın yorumunun mu kehanet olduğu ayrı bir tartışma konusudur. çünkü bir çok roma imparatoru bu kitapların gücünden çekinmiştir. ama yine de roma'nın yöneticileri, kitapların ellerinde olmasından dolayı kendilerine tanrıların büyük bir lütufda bulunduğuna inanmaktadırlar. ama kitaplarda yazanlar hangi durumlarda kullanılmıştır.

iö 496'da roma, latinlere karşı yıpratıcı bir savaşla yüzyüze geldi. üstelik kuraklık da vardı. kitaba başvurma gereği duydular. kitaptan çıkan yorumlar neticesinde asıl sorunun kıtlık olduğu görüldü. hemen demeter kültü(bereket tanrıçası) roma'ya taşındı. yazılanlara bakılırsa bir süre sonra tüm sorunlar çözülüyor. kitapların ele geçirilmesinden 300 yıl sonra bu kitaplardaki kehanet uyarınca, hannibal'e karşı üstün duruma gelmek için, pergamon kralına bağlı pessinus'daki kybele(ana tanrıça) kültü, rahibeleri ve kutsal nesneleri roma'ya aktarılır. palatine tepesine müthiş bir magna mater tapınağı inşa edilir. roma, hannibal'i yener. daha sonra çeşitli plep(halk) ayaklanmalarında bu kitaplara başvurulduğu söylenir. her seferinde yeni tanrıçalar roma'ya girer. mabedler yapılır ve ortalık yatışır.
sonuç mu? elden ele dolaştığı varsayılan bu kitapların, masonların en büyük hazinesi olduğu söylenir. rivayete göre 1000'li yılların başında, katolik roma'nın kıyımından kurtulan bir elin parmakları sayısındaki catharlar(güney fransa'da yaşayan düalist bir mezhebe inanan topluluk) bu kitaplarla beraber iskoçya'ya kaçarlar. oradan masonlara intikal eder. velhasıl kelam bu yazı burada biter.


(kaynak: fraternis - burak eldem)

Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.