heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

30 Nisan 2010 Cuma

hepimiz öleceğiz!


aslında evrende 'hiç', 'sıfır', 'yok' diye bir şey yok. her şey var. hayal ettiğiniz her şey var evrende. hiç, yok ve sıfır ise bizde bulunmayanları ortaya koymak için icat ettiğimiz kelimeler. hiç, yok ve sıfır, aslında düşününce çok saçma kelimeler.

irwin yalom'un nietzsche ağladığında adlı romanında şöyle der;

"mezarlıkların, insanın zihnini dinlendirdiğini ve yaşamdaki önceliklerin değerlendirilmesini sağladığı söylenir."

siz gerçeğin ne kadarına dayanabildiğinizi seçtiğinizde, aslında tüm sorunlarınız çözülebilir. neden mi? mantıklı düşünürseniz eğer, aslında yaşamın oldukça anlamsız ve saçmalıklarla dolu olduğunu sezebilirsiniz. en azından yaşamın ölümle sonuçlanması bile bu kanınıza ispat olabilir. o zaman bu didinip durma, çabalama, sahiplenme, senin-benim kavgasının ne anlamı var? oysa normal bir insanda bu isteklerin hepsi var değil mi? işte bu yüzden insan yaşamı saçmadır, anlamsızdır, akıldışıdır, mantıkdışıdır.

bu kadar saçmalıklarla dolu olan bir yaşamdan yola çıkarsak eğer sonuna kadar umutsuz olmamız gerekiyor mu? bu soruya albert camus "hayır" der. camus, ölümle biten yaşamın anlamsızlığını kabul eder. ama buna rağmen gözümüzü, aklımızı, yüreğimizi bu yaşanası dünyanın(ki bence hiç de yaşanası bir dünya değil) güzelliklerine, acılarına, çaresizliklerine kapamamamız gerektiğini belirtir.

"kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar."

saçmalıklarla dolu bu dünyada niçin yaşarız? alışkanlıklarımızdan mı, yoksa yaşamayı seçtiğimizden mi? yoksa sadece yaşamaya alışkın olduğumuz için mi yaşamayı seçeriz.

"insan ne yaptığını bilerek, talihin bütün kötülüklerini karşısına alarak, boşuna hayallere kapılmayı teperek seçmeli. insanın, yaşamı tam anlamı ile seçmesi demek, yaşamın saçma, dünyanın haksız, tanrının sağır olabileceğini düşünmüş olması demektir. insan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi alabilsin." yani;

"kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: önce kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz?"

"aslında yapılması gereken yaşamın saçmalığı karşısında umutsuzluğu, eylemsizliği, eli kolu bağlılığı değil, umudu, insan acısını bir yerde dindirmek, bir yerde yüceltme doğrultusunda yine de yaşamı seçmektir" der camus. oysa nitzsche "umut en büyük kötülüktür" der.

tüm bu saçmalıklardan uzaklaşmak için dine de sarılabilirsiniz. hurili nurili evler, içinden süt, bal ve şarap akan nehirlere inanabilirsiniz. yaşamınızdaki tüm acıları bu sayede sonlandırabilirsiniz. çünkü;

"insanların tarzları iki temel bölüme ayrılabilir: ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmeli, ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan feragat edip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadırlar."

ama dincilerin esas mücadelesi de bu noktada başlıyor zaten. onların da ölümden sonra yaşama inandığına inanmıyorum. inansalar o dünyaları için mücadele edeceklerine, bu dünyada mal toplamak, karı kız yapmak derdine düşmezlerdi. en azından içlerinde bir şüphe taşıdıklarını düşünüyorum. tarihteki ister tek, ister çok tanrılı olsun, bütün dinler dünyada mal yapmışlardır. ortaçağda kentleri vebadan kurtaran dindarların duaları değildi, hekimlerin işlerini bilmesiydi. savaşları kazandıran şey tanrıya inanç değildir, savaşa daha iyi hazırlanmaktır.

"ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umut kesmek gerektiği düşüncesine nasıl dayanabilir insan? aslında her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimizde bile anlamlı bir şey söylemiş oluruz. "dünyanın hiçbir anlamı yoktur" demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur. ama yaşamak, hatta yemek yemek bile bir değer yargısıdır. ölmeye yanaşmadığı sürece insan yaşamı seçiyordur. o zaman da, görece de olsa, yaşamaya değer verdiğimizi gösterir. umutsuzluk susmaktır. susarken bile gözleriniz konuşuyorsa bir anlamı vardır. gerçek umutsuzluk ise can çekişmektir, uçurumdur, mezardır. umutsuzluk sizinle konuştumu bir el uzanır size, çevrenizdeki nesneler size el uzatır, sevgi doğar. mesela edebiyat. edebiyat olan her yerde umut vardır."

evet seyredecek çok film, okunacak bir dünya kitap var! umut, ciddi şekilde bu dünyanın en büyük pisliğidir aslında. pandora'nın kutusu'ndan çıkan son kötülüğün umut olması boşuna değildir. umut, dayanma gücü verir. oysa her şey büyük bir saçmalık üzerine kurulmuştur.

"saçmalık, insanın doğa ile ilişkisinden başka bir şey değildir."

(tırnak içindekiler 'nietzsche ağladığında' ve vedat günyol'un, albert camus'un 'yabancı'sına önsözünden alıntıdır.)

dancer in the dark'da selma kör olacağının bilincinde ne diyordu;

"görecek bir şey kalmadı." hmm, fransızlar ne diyordu peki;

"umrumda bile değil, nasıl olsa her şey aynı."

"umuda bin kurşun sıksa da ölüm
unutma, umuda kurşun işlemez gülüm!"

nazım hikmet'in bu iki dizesi çaresizlik karşısında umuda sığınmayı tavsiye etse bile umut gerçekten fakirin ekmeğidir. unutmayın, hepimiz öleceğiz!!! 150 yıl sonra şu anda yaşayan hiçbir insan yaşamıyor olacak. ne büyük saçmalık...

sinem: benimle evlenir misin?
musa: (kayıtsız bir şekilde) olur.
sinem: beni seviyor musun?
musa: bilmiyorum, sevmiyorum galiba.
sinem: o zaman niye evlenmek istiyorsun?
musa: farketmez.


musa: o gün eve gittiğimde o kadını ve çocukları öldürmek istedim.
savcı: neden? naptılar size?
musa: hiçbir şey. şu diyebileceğim bir nedenim yok. ama öyle istedim.
savcı: bunun sebebini merak etmeyelim mi?
musa: edebilirsiniz tabi, ama bu şekilde bir şey bulmanız çok zor.
savcı: doğru ama siz yardımcı olabilirsiniz belki. madem bunu istediniz.
musa: kadın ağlayıp zırlıyodu, çocukların da hiçbir şey umrunda değildi. bir an öldürmekle onlara iyilik yapacakmışım gibi geldi.
savcı: neden öldürmediniz peki?
musa: nasılsa farkeden bir şey olmayacak diye düşündüm.
savcı: farkeden bir şey olmayacak diye düşündünüz?
musa: yani, kendi açımdan demek istiyorum.
savcı: sırf bunu düşündüğünüz için öldürmediniz?
musa: tam böyle değil, ama böyle de diyebiliriz.


savcı: çocuk öldürmenin iyi bir şey olduğunu mu söylüyosunuz?
musa: çocuklar için iyi değildir tabi. ama öldüren için iyidir.

(yazgı - zeki demirkubuz)


güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-
ceğiz..

motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
ışıklı maviliklere
süre-
ceğiz..açtık mıydı hele bir
son vitesi,
adedi devir.

motorun sesi.

uy! çocuklar kim bilir
ne harikuladedir
160 kilometre giderken öpüşmesi..

hani şimdi bize
cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır,
yalnız cumaları
yalnız pazarları..
hani şimdi biz
bir peri masalı dinler gibi seyrederiz
ışıklı caddelerde mağazaları,
hani bunlar
77 katlı yekpare camdan mağazalardır.
hani şimdi biz haykırırız

cevap:

açılır kara kaplı kitap..
zindan..

kayış kapar kolumuzu
kırılan kemik
kan.

hani şimdi bizim soframıza
haftada bir et gelir
ve
çocuklarımız işten eve
sapsarı iskelet gelir..

hani şimdi biz..

inanın..
güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göre-
ceğiz
motorları maviliklere süreceğiz çocuklar!
ışıklı maviliklere
süre-
ceğiz.

(nikbinlik - nazım hikmet)

29 Nisan 2010 Perşembe

talk show host


şimdi;

vakti zamanında thom yorke, kötümser olmadığını, olsaydı çoktan kendini asacağını söylemişti. bunu dedikten sonra da gidip böyle parçalar yapıyor. "hadi canım sende" diyesim geliyor avazım çıktığı kadar. bir tarikat kursa bırak müridi, ayağının altındaki toz olmaya da hazırım aslında. o bir insan değil çünkü.

baz luhrman'ın romeo and juliet filminin soundtrack parçalarından birisidir. fazlasıyla hüzünlendirici, gitar girişi bile "oha" dedirten bir parçadır. günün birinde türkiye'de konser verirse eğer radiohead ve param olmazsa, elimde ne var ne yok her şeyi satıp giderim onun konserine. o derece manyağımdır.

peki bu 4.08'lik parçada ne der efendi thom yorke. der ki;

"başka biri, başka biri olmak istiyorum. yoksa patlayacağım. beni istiyorsun, güzel, hadi o zaman, allahın cezası gel ve bul beni. ben hazırım, ben hazırım."

güne mükemmel bir şekilde başlamak istiyorsanız radiohead dinleyin, dinletin! merak etmeyin, hepimiz öleceğiz. az sonra!!

28 Nisan 2010 Çarşamba

eyyafyallayöküll

artık konunun popülerliği geçtiği için rahat rahat yazabilirim. adı travis and tyler durden'ın gülme ve küfretme efekti gibi duran yanardağın külleri kısa bir süreliğine avrupa'nın anasını belledi. ama tarihler 1453'ü gösterdiğinde başka bir izlandalı yanardağ da(adını bilmiyorum) aynı boku yemişti.

en az 10 yıl önce okuduğum bir şeydi. o zaman fazlasıyla saçma gelmişti. taa izlanda'da olan bir yanardağın küllerinin istanbul'a kadar ulaşmasının mantıksız olduğunu düşünmüştüm. ne salakmışım! neyse, olayı anlatayım. istanbul'un fethi sırasında şehrin üstüne kara bir kül tabakası çöker. osmanlı askerinin üstüne ise bir şey çökmez. bizans ahalisi bunu isa'nın kendilerine terk etmesine yorar. türkler ise tanrının yanında olmasına. morali iyice bozulan bizans askerlerinin yenilmesi daha kolay olur. o tarihlerde olan bu olayın nedenini araştıran bilim insanları, neden olarak yine o tarihlerde patlayan izlandalı bir yanardağı suçlarlar. adamlar araştırmış, düşünmüş, taşınmış. helal olsun!

ya ya, hiçbir gazetede okumadınız değil mi bu bilgiyi? hah ha!

okuduklarınızdan devam edersem eğer endenozya'da 1815'de patlayan yanardağın 1816'da avrupa'nın yazını kışa çevirdiğini ve o sene mahsul alınamadığını, atları beslecek arpa ve çavdar olmadığından bisiklete gidon eklenerek kullanılmaya başladığını da okumuşsunuzdur. yani bisiklet bize bir yanardağ hediyesidir.

ama en berbat yanardağ patlaması ege'de olmuş sanırım. mö 1650'lerde santorini adasındaki yanardağ patladığında kül bulutları tüm doğu akdenizi kaplar. adanın bir kısmı batar. girit'eki minos uygarlığı sona erer. mısır'da günlerce gece olur. musa'nın mucizeleri tahminen o sıralarda olmuştur. mısır uygarlığı bile sona erer. hiksoslar mısır'ı ele geçirir. karanlık çağ başlar.
diğer ilginç bir durum da hititlerle ilgili. bu milletin anadolu'ya yayıldığını biliriz. ama deniz kıyısında bir tane bile hitit yerleşkesi yokmuş. kıyıları sevmezler, iç kesimlerden çıkmazlarmış. bunun nedeni olarak işte bu santorini meselesi gösteriliyor. küller girebilecekleri her yere girmişler. ama torosları geçememişler.

bunların hepsini bir çırpıda geçerim aslında. kayserililer "erciyes patlayacak mı?" diye ortalığı velveleye vermişler. puhahah!

yahu ya bizim lostieler bombayı patlattığında yanardağ aktif hale geçtiyse ve ada bu yüzden gömüldüyse sulara. çünkü santori adasının bir kısmı da bu yüzden, yanardağ patlaması yüzünden sulara gömüldü. hmmm!!!

27 Nisan 2010 Salı

cherokee katliamı

şu 24 nisan günlerinde yurtta ve dünyada yer yerinden oynuyor! batılı devletler kendi pislikleri yokmuşcasına utanmadan, sıkılmadan, büyük bir yüzsüzlükle kendilerinin de(özellikle almanya) neden olduğu ermeni katliamını 'soykırım' olarak kabul edip, anıyorlar. bizimkiler ise "yok öyle şey, müslüman katliam yapmaz" tadında geçinmeye devam ediyor. hatta bekir coşkun'un deyimi ile "demedi" bayramımızı kutluyoruz! oysa ortada büyük bir trajedi ve katliam gerçekten var. bu katliamda neler olduğunu öğrenmek için kemal tahir'in büyük mal romanını okumak bile yeter. romanda bizim yayla padişahı sülük oğlanın aklından geçenler vasıtasıyla öğreniriz neler yapıldığını. kemal tahir de cezaevlerindeki mahkumlardan duymuştur olan biteni. bir ara o bölümleri de kopyalarım belki, neyse.

batılıların bir başka özelliği de özür dileyip her şeyden yırtma çabası. amerikalılar ikinci savaşta ülkelerinde japonları toplanma kamplarına sürmüştü. akabinde başkan carter döneminde onlardan özür dileyip, özür mektubu yollayıp, üstüne de 10.000 dolar para verip olaya tatlıya bağladılar! benim bildiğim fransızlar da cezayirlilierden özür dileyip olayı geçiştirdi. ama belçikalılar kongolulardan böyle bir şey yaptı mı, bilmiyorum. milyonlarca kongoluyu öldürdüler çünkü. kongo nüfusunun yarısını öldürmüşlerdi. dünyanın en yavşak, en hin oğlu hin, en çakal devleti olan ingilizler için bu tür şerler hiç duymadım. ingilizler bu tür işleri başkalarına yaptırırlar gerçi, ellerini pisliğe bulaştırmazlar. bizim ermeni katliamında da almanların çok büyük rolü var aslında. çünkü birinci savaşta bizim genel kurmay başkanı bir almandır. ordu komutanları da almandır. onlardan habersiz böyle bir şey olamazdı.

neyse, bu göç/sürgün etme/techirin bir benzerlerini balkan devletleri müslüman ahaliye, ruslar 1800'lerde çerkeslere ve 1944'den sonra da kırım ahalisine, amerikalılar da kızılderililere uygulamıştı. bahsetmek istediğim göç ettirme olayı ise cherokeelerin başına gelenler. şu jiplere adını veren halk!

kuzey carolina'nın dağlık kesimlerinde mağaralarda yaşadıkları için başka bir kalibe onlara chilakee der. yani 'mağaradan gelen insanlar'. ama onlar, yani cherokeeler kendilerine 'ani-yun-wiya', yani üstün halk demeyi tercih eder. özgüvenleri oldukça yüksek bir halk olsa gerek.

cherokeelerin en ilginç özelliği beyazlara karşı mutlak bir başkaldırı ve direniş yerine onlara benzemeye çalışmalarıdır. ispanyol de soto'yu gördükleri 1540 yılından, 1906'ya kadar oklohoma'da kendi otonom devletleri vardı. onların amaçları beyazlarla barış içinde eşit koşullarda yaşamak ve beraber kazançlı bir hayat sürmek. yani win-win olayı! peki bu kabile ne yaptı? önce yerleşik hayata geçtiler. okullar, çiftlikler kurdular. toprağı ekip biçtiler, demir ocakları kurdular, yük arabaları kullandılar. hatta din değiştirip kiliselerini bile kurdular. en sonunda da 1800'lerin başında kendi cumhuriyetleri vardı. başkanları ve parlemento üyelerini seçerlerdi. hepsi bu değildi elbette. içlerinden birisi, yani sequoya, konuştukları o zor dil için bir alfabe bile geliştirmişti. beyaz bir baba ve kızılderili bir anneden doğan bu kişi hiç okula gitmedi. bir ayağı aksaktı. buna rağmen yazının önemini kavramıştı. okuma yazmayı öğrendikten on yıl sonra 89 harfli alfebeyi oluşturdu. latin alfabesi ve yunan alfabesinin yanında kendi harflerini de bu alfabeye koymuşlardı. 1821'de alfabesini halkına tanıttı. 1824'de incil bu alfabe ile yazıldı. 1828'de bu alfabe ile gazetelerini çıkardılar. sequoya'nın ünü tüm dünyaya yayılmıştı. hatta sekoya ağacı onun adını taşımaktadır.

sonuçta ortaya çıkan sonuç müthişti. barbar denilen insanlar beyazlar gibiydi artık. 1827'de kendi parlementolarında kabul ettikleri bir yasa ile tennesse, georgia, alabama ve kuzey carolina arasındaki bölgeyi kendilerinin ilan ettiler. ama amerikan hükümeti buna karşı çıktı. olay bu tarihten sonra yavaştan değişmeye başladı. 1830'da cherokee topraklarında altın bulundu. başkanlık koltuğunda jackson adlı biri vardır. kendisi kızılderilere karşı kazandığı zaferlerle adını duyurup başkanlık koltuğuna oturmuştur. soylu bir aile bağı olmadan başkan olan ilk kişidir. iskoç göçmeni ve washinton'ı ingilizlerden alan kişidir. bu katil başkan ne yapacağını biliyordu.

o zamanki amerika'da milis kuvvetleri vardır ve bu milislerin en ünlülerinden birisi de georgialılardır. onların da bastırmasıyla bu cherokee bölgelerinin beyazlara açılmasını sağlar. cherokeeler daha batıdaki çorak bölgelere sürülme kararı alındı. bu iş için cherokee parlementosunu es geçip, cherokeelerin %10'unu temsil eden john ridge adlı bir kabile şefi ile new echoto antlaşmasını yaptılar. bu kalibe para karşılığı topraklarını satmıştı. amerikan hükümeti ise o antlaşmayı tüm cherokee kabilelerine zorla uygulmadı. yasallığını iddia etti. tüm bölgelere sahip çıktı. geri kalan tüm kabileler olaya itiraz etse bile dikkate almadılar. artık başları belaydaydı.

cherokeelerin başkanı da yarı beyaz bir kişi olan john ross'du. bir çok amerikan askeri, aydını, gazetecisi olaya karşı çıksa bile gözyaşı yolu olarak adlandırdıkları sefil yolculuklarına başladılar. 20.000 cherokee, 1835'de tek seferde yola çıkarıldı. yaklaşık 10.000 cherokee yollarda gerek hastalıktan, gerekse yolculuğun güvenliğini sağlamada amerikan askerlerine yadım eden georgia milisleri tarafından öldürüldü/öldü. oklohoma'ya varanlar yine kendi evlerini, çiftliklerini, kiliselerini ve okullarını yaptı. ama olan olmuştu! altın beyazlara kalırken çorak topraklar yine kızılderililere kaldı. georgialılar ise başkentleri atlanta'da olimpiyat bile düzendi. coca cola'nın anavatanı oldu. zaten adlarını da alman asıllı ilk ingiliz kralı olan kral george(karl)'dan almışlardı. bu sadece cherokeelerin başına gelennlerdi. daha onlarca kabilenin başına da aynı şey geldi.

cherokeelere ait bu bilgileri nereden mi öğrendim? şu çocuk kitabı olan zagor'dan.

- uzun yürüyüş - yazan: burattini, çizen: chiarolla

26 Nisan 2010 Pazartesi

arkadaşlar edinirim, arkadaşlarım evlenirler, arkadaşlarımı kaybederim

yirmili yaşlarımın başlarında bir yerde, annem, "oğlum şimdi evlenmiyorsun, ama arkadaşların evleniyor. bir süre sonra onlarla görüşemeyeceksin" demişti. o zamanlar pek bir manasız gelmişti bu laf. zaman geçtikçe acı gerçeği feci şekilde öğrendim! arkadaşlarınız evlenince onlar artık sizin arkadaşınız olmuyor. onların arkadaşları da, dostları da yani sizin anlayacağınız her şeyleri eşleri oluyor. hatta görüşmeye devam ederseniz arkadaşlarınızın eşleri sizi kıskanıyor. siz evlenene kadar da bu böyle kalıyor. evlendiğiniz anda ise siz de o kulube katıldığınızdan şartlar eşitleniyor. artık eşleriniz arkadaş olabilir. hatta çocukklarınız bile! evlendiğinizde ilk olan şey, eşinizin evli arkadaşlarını tanımaktır!

eskiden hayat daha güzeldi. abartmıyorum, türkiye'nin neredeyse her şehrinde tanıdığım bir bekar arkadaşım vardı. gittiğim hiçbir yerde otelde kalmak zorunda kalmazdım. bu sayede bir sürü yeri gezdim durdum. o kişiler de benim şehre geldiklerinde elbette bende kalırlardı. yatılı okulun bir faydası da budur işte. neyse, zaman su gibi akarken evlenmeyen arkadaşım kalmadı. onu da geçtim, çoluğa çocuğa karışmayan kalmadı. siz bir yerde sap gibi kalıveriyorsunuz. ilgili şehirlere gittiğinizde ise içinizden onları aramak bile geçmiyor. çünkü o kişiler, gençliğinizde bıraktığınız kişiler değil. bir çoğu namaza bile başlamış oluyor. hayatları tamamen düzene giriyor.

mesela lisede 4 sene yan yana oturduğum biri ise(ki defalarca birbirimizin evlerinde kalmışızdır) beş kuruşsuz zamanlarımdan birinde araba alacağı için borç istedi. olmadığını söyledim. araya başka başka şeyler girdi ve onun evlendiğini lisede hiç samimi olmadığım birinden duyunca küçük çaplı bir şok geçirmiştim. lise dahil 8 sene beraber çalıştığım, yaşadığım kişinin kız arkadaşına oldukça eğlendiğimiz bir şaka yapınca kız uzun süre bön bön bana bakmış ve akabinde çocukla bir daha doğru düzgün görüşememiştim. beraber kavgalara, döğüşlere girdiğim bir kişiden ise eşinin basit bir kaprisi yüzünden tiksindim. aynı şekilde benden tiksinen de var elbette. hayat feci şekilde salakça bir şey.

yani bazen 15 senelik dostluklar bile bir laf, bir söz, bir hareketle çöpe atılabiliyor. tüm geçmişi, her şeyi feda edebiliyordunuz. bu size bağlı olduğu kadar karşı tarafla da alakalı. her şey bittikten sonra geride kalan şey tiksinti olabiliyor. onun için de, sizin için de geçerli bir durum bu. o kritik eşikten sonra ne onun sizi arayası kalmıştır, ne de benim onu arayasım kalır. zaman ve özellikle mekan değişikliği her boku öldürebiliyor. evlilik ve hayatı düzene(!) sokmak her şeyi mahveder.

aslında her şey güven ve saygıya dayanıyor. bir arkadaşınıza güvenmezseniz ve saygı göstermezseniz eninde sonunda her şey biter. şu yaşıma geldim ve öğrendiğim şeylerden birisi de arkadaşlarınızla yiyip için, ama parasal ilişkiye girmeyin. sizden 30-40 tl para alıp, bir daha arayıp sormayan 3-4 yıllık arkadaşlarım(!) bile oldu. arkadaş dediğin kişiler böyledir. bir insanla ne kadar vakit geçirirsen geçir, tanıyamıyorsun işte!

benim bir kriterim vardır. birini ararsın ve işi varsa bu elbette normal bir durumdur. bir süre yine ararsın ve yine işi varsa olabilir bir durumdur. ama üçüncü sefer aradığında yine işi varsa bilin ki sizden kurtulmak istiyordur. çünkü sevgilisi/eşi kişiyi sahiplenmiştir! iş artık bitmiştir.

şunu iyice farkettim ki insanlar hayatlarını düzene sokmak istediklerinde evleniyor. evlendiklerinde de geçmişlerini feda ediyorlar. çünkü geçmişleri düzensiz hayatlarına ait kısım. ve ben de kendi acınası halimi o eski dostlarıma göstermek istemiyorum.

fight club'da jack böyle der;

"arkadaşlar edinirim, arkadaşlarım evlenirler, arkadaşlarımı kaybederim."

22 Nisan 2010 Perşembe

youth without youth

francis ford coppola imzalı 2007 yılı yapımı film. 70 yaşındaki yaşlı bir adama yıldırım çarpar. yıl 1938'dir. adam hastanede gözlerini açar ve artık gençleşmiştir. yaşı adam ise aslında bir etimologdur. yıldırım çarpmasından sonra ilginç özellikler kazanır.

film romanya'da başlayıp romanya'da bitiyor. arada ise ikinci dünya savaşı öncesinden aya ayak basmaya ve hatta 2010'a kadar ilerliyor. yaşlı adamamızın oldukça ilginç bir hayatı oluyor.

size derim ki izleyin. şahsen izlediğim en ilginç hikayelerden birisi bu film. tim roth ilginç bir performans göstermiş. alexandra maria lara da öyle. gerçi ben bu kadını her zaman itici bulmuşumdur. bir cinslik var bu hatunda. görünce göresim gelmiyor.

film mircea eliade aynı adlı romanından uyarlanmış. malum, ebedi gençlik aslında vampirlik. vampirlik ise elbette romanya. ama filmi sakın bir vampir filmi sanmayın! sadece romen bir yazarın neden böyle bir hikaye anlattığını yazmak istedim.

bu ara the man from earth türü filmler mi yaygınlaştı bilmiyorum ama böyle ilginç filmler çıkıyor işte. insanlar ölümsüzlüğün peşinde çok dolanıyor, çok kasıyorlar. öldükten sonra 30 yaşında olmakla 120 yaşında olmak arasında bence bir fark yok. aslında ölmek bile problem değil, sorun olan yaşlanmak, birilerine muhtaç kalmak.

16 Nisan 2010 Cuma

eskiden oralar arsaydı


aslında eskiden her sınıfın kendi mahallesi vardı. mesela bursa'da zenginler çekirge'de oturur, orta sınıf biraz daha aşağılarda yaşar, alt sınıf ise şehrin o zamanlar dışı diyebileceğim sanayiye yakın mahallerinde ikamet ederdi. mesela bizim mahallemizde işçi dışında yaşayan tek sınıf öğretmenlerdi. ki onlar bile belirli bir yere toplanmıştı. çocukları da oldukça gıcıktı. tüm ilkokul hayatım boyunca onlardan nefret ettim. çoğundan hala nefret ederim, o ayrı. kendilerini bir bok sanan ukala dümbelekleridir onlar. gerçi anaları ve babaları da pek farklı değildi hani, bir sürü psikopat öğretmenim olmuştur. o psikopatlardan biri yüzünden ilkokul üçte de kalmışımdır. tüm ilk ve ortaokul hayatım boyunca benden bir bok olmayacağına dair yüzlerce söz işittim. çünkü bende gram yetenek yoktur. ne resim, ne müzik, ne de başka bir şey. okumayı bile yaşıtlarıma göre geç çözmüş biri olarak(gerçi 5 yaşında okula başladım) bunu söyleyebilirim. tüm bunların başıma gelme sebebi ise de pederin solcu olması ve 80'li yıllar. neyse, yani demem o ki, o zamanlar işçi sınıfının arasına karışan küçük burjuva bile hemen ayırt edilebiliyordu. gerçi her mahallenin tüpçüsü, manavı, kasabı, bakkalı, videocusu, fotoğrafçısı vardı. ama onların da sizden farkı yoktu ki. ha, kasabın köyünden getirdiğini söylediği ucuz etlerin at-eşek eti olması ve onları mahalleliye yedirmesi de var tabi. biz bunlara lumpen burjuva deriz. çakal geçinen, sınıf atlama hevesli geri zekalı insanlardır. ama sınıfların ayrışması işi toplu konut çılgınlığı ile sona erdi.

şimdi artık tüm sınıflar bir olmuş şekilde toplu konutlarda yaşıyor. zengin - fakir ayrımı kalmadı gibi görünse bile bu sınıf kaynaşması yüzünden feci toplumsal çalkantılar dönemi de geldi. benim ilkokulumda ilk defa bir anadolu lisesini benim sınıf arkadaşım kazanmıştı. büyük olay olmuştu. tüm öğretmenlerin bizim sınıf öğretmenine nasıl kıskançlıkla baktığını biliyorum. ki o öğretmen, yavuz sultan selim mısır'ı fethedince kabe'yi istanbul'a getirmedi diye büyük bir turizm gelirinden olduğumuzu da söylemişti. bu kadar aptal insanlar okutunca insanı, koskoca okulun tarihinde kazara 1 kişi anadolu lisesini kazanıyor işte.

neyse, geçenlerde bursa'daydım. heykel'den dolmuşa bindim. mahalleye gidiyorum. ön tarafta dertli mi dertli bir kadın var. çocukluğu mahallede geçmiş. evlenip toplu konutlara taşınmış. ama o konutlarda yaşadıklarını bir anlatışı vardı, gözlerim doldu şerefsizim. herkesin çocuğu cep telefonları, giyim kuşam ile arz-ı endam ederken kendi çocuklarının fakirliğinden ve onların ihtiyaçlarını karşılayamamasından bir girdi konuya, çıkamadı. eşinin emekli maaşı var, normal olarak yetmiyor. üstüne taksicilik yapıyor. yine yetmiyor. üstüne kadın bir tekstil fabrikasına çalışmak için girmiş. aldığı 600 tl aylık. çalışma koşullarından o kadar şikayetçi ki hak vermemek elde değil. daha geçen yalova'da bir kaç lira fazla kazanmak için saatlerce mesaiye kalan kadınlar yine öldü. başbakan da yine atıp tuttu. işvereni eleştirdi. yapsana sen asgari ücreti 1000 tl. neymiş, işveren sömürüyormuş, hadi canım sende. sigortasız, sendikasız, az ücrete saatlerce çalıştırılıyor o kadınlar. ha, başbakan diyor ya, herkes bir kişiyi işe alsın. siz zannetmeyin ki amacı vatandaş iş bulsun. işçiden alacağı gelir vergisini düşünüyor! neyse işte.

nerde kalmıştım, kadın çocukluğundan bahsediyor. eskiden bir tek elektrik ve su faturası vardı diyor. kışında kömür yakardık, bir tek baba çalışır, her şeyi karşılardı diye ekliyor. şimdi artık öyle bir şans yok. 4 tane cep faturası, elektrik, su, doğalgaz, internet, giyim, kuşam ve en önemlisi kurs paraları. benim yeğenim ilkokula başladığında onu kursa kaydetmek istemişler. lan daha ilkokulda ilk günü, birinci sınıf, ne kursu amına koyayım ya. hele 6. sınıftan sonra her sene sınav sınav sınav. dersane parası cabası. daha geçen bir çocuk intihar etti. her şey, tüm eğitim öğretim tamamen paralı. bizim zamanımızda öyle şeyler yoktu. bir tek lise sonda(lise son deme nedenim lisemin 4 senelik olması, ben mezun olduğumda 2,5 senede mezun olunuyordu) dersaneye gittim. onda da 3 ay dayanabildim. hafta sonumu neden ders dinleyerek geçireyim ki? zaten ertesi sene bir hafta öss, bir hafta öys çalışıp 1. tercihimi kazandım.

eskiden evlere hırsız girmezdi. herkes kapı pencere açık yatardı yazları. şimdi millet kendi komşusundan ürküyor. pencerelerine demir taktırıyorlar. eskiden mahallemizde kürtler, tarkyalılar, göçmenler, karadenizliler vardı. herkes herkesle konuşurdu. çocuklar birbirleriyle oynardı. en fazla rakip sokaklardaki çocuklarla kavga ederdik. kürtlerin birbirlerine bilo, silo demelerini garip karşılardık, ama önemsemezdik. onların kürt olduğunu bile bilmezdik. hepsini sonradan öğrendik. şimdi ise aynı sokaktaki kürt çocuklar ile türk çocuklar birbiriyle konuşmuyor. eskiden her yer arsaydı. tek tük arabalar geçerdi yollardan. şimdiki çocuklara acıyorum. trt çocuk programlarının birinde istanbullu bir çocuk top oynayacak alan bulamadığından yakınmıştı. şaşırmıştım, çünkü bizim oraların her tarafı boş arsaydı. basket potamız yoktu. ağaçların çatallarını pota niyetine kullanırdık. sokaklardaki dutlardan dut yerdik. eskiden harbiden o yerler dutluktu. ve futbol, iki taş, bir top ve gol, her şey bu kadar basitti. eskiden kültürpark'a tüm kaçak giriş noktalarını bilirdik. oralardan sızardık içeri. stadın daima son 15 dakikası kapıları açılırdı. o anı kollardık. o zamanki bursa'nın belirli yerlerini avucumuzun içi gibi bilirdik.

eskiden yokluk vardı, her şey bulunamazdı. şimdi her şey var, gözümüze gözümüze sokuluyor ve herkes, her şeyi almak istiyor. eskiden bir şeyi almak için çalışmanın şart olduğu bilinirdi. kardeşimle ben bisiklet almak için çalışıp durmuştuk. harçlık nedir, zaten bilmezdik. şimdi herkes baba parası yemeden duramıyor.

kadında kalmıştım değil mi? en sonunda ağzındaki baklayı da çıkardı. evlenirken gitmek için can attığı o mahalleyi ne kadar çok özlediğini söyledi. oysa bilmediği şey, o mahallenin de bittiğiydi.

14 Nisan 2010 Çarşamba

the omen trilogy

serinin ilk filmi roma'da başlar. amerikan büyükelçisi çocuğunu doğum esnasında kaybeder ve karısının ruhu bile duymadan kendisine önerilen başka bir çocuğu evlatlık olarak alır, kendi çocuğu gibi büyütür. ama bu çocuk, çok özel bir çocuktur. bir kadın ile çakalın(!) çiftleşmesi sonucu dünyaya gelmiş olan, şeytanın biricik oğlu, deccal'dir.

tüm satanistler doğumdan itibaren çocuğun yetişmesi için özel çaba harcarlar ve çaktırmadan onu büyütmeye başlarlar. bir doğum gününde bakıcı kendini asar ve böylece esas bakıcımız devreye girer. şeytanın köpeği ile beraber onu şeytana layık bir şekilde yetiştirmeye çalışır. çocuk ilginçtir, kiliseye yaklaştığında çığlıklar atar, hayvanat bahçesine gidildiğinde tüm hayvanlar ondan korkarak kaçar ve birinci filmin sonunda londra büyükelçisi olan üvey anne-babası ölür. ölmeden önceki sahneleri yazmayayım. ilk kez izleyecekseniz gerilin biraz! artık çocuk amerikan başkanının himayesinde büyüyecektir.
film tekrar çekildi ve 06.06.2006'da vizyona girdi. yeni çocuk pek bir embesil görünüşlüydü. iyi bir oyuncu değildi ve sadece rol yapmaya çabalıyordu. gözlerini kısmaya çalışarak damien olunmuyor. ayrıca ilk filmden ayrı olarak bu ikinci filmde rahip çok cins ve arkeolog çok aptal görünüyor. komedi filmi gibi. korku unsuru yok ve sadece seslerle korkutmaya çalışmışlar.
üvey babasını serinin ilk filminde öldüren damien, ikinci filmde ünlü bir sanayici olan üvey amcası tarafından büyütülür ve 13 yaşına gelir. ama hala deccal olduğunu bilmemektedir. çevresini saran deccalseverler tarafından eğitime alınır ve acı gerçeği öğrenir. artık dünyayı ele geçirmesi için önünde duran herkesi kaza süsü verip öldürmesi gerekmektedir. filmin sonunda üvey annesin de deccalsever olduğu anlaşılır. damien'ın kafasındaki 666 işaretini görüp deccal olduğunu anlaması ve göle koşma sahnesi çok çok komikti lan. öyle böyle değil, kız gibi koşuyordu. koskoca veled kız gibi koşar mı hiç? hem bu film, ilk filme kıyasla fazlasıyla kötü bir filmdir.
üçüncü filmde ise damien artık büyümüştür ve şirketi ile dünyayı ele geçirmeye karar verir. ancak karşında isa'nın ruhunu taşıyan bir bebek vardır ve onu öldürmesi gerekiyordur. aynı tarihte doğan bebekleri sıra ile öldürür. ancak en yakın yardımcısının bebeği de aynı tarihte doğmuştur. ayrıca iyi kişilerin eline geçen deccalsavar bıçaklarla savaşmak zorundadır. filmde damien thorn'un kate reynolds adlı hatunla sevişme sahnesi oldukça iyidir. bu sayede serinin 4. filmi çekilebiliyor. iyiler yine kazanıyor ve film kötü bir sonla bitiyor.

bir kere de şeytan kazansın be!
damien thorn ve kate reynolds'ın çiftleşmesi sonucu delia adlı kız bir yetimhanede rahibelerin gözetiminde doğar. delia, deccal'ın kızıdır ve deccal bekleyen grup tarafından gizlice çok iyi ve geleceği olan bir aileye evlatlık verilir. delia'nın üvey annesi filmin başından sonuna kadar stres küpü olarak dolaşır ve insanı sinir eder. normalde trioloji şeklinde bitmesi gereken serinin gereksiz devamdır. zaten dördüncü film tv için çekilmiştir. sinemalarda gösterilmemiştir.

not: afişlere dikkat ettiyseniz bir gözleri hep yok sayılmış. çünkü deccal'in bir gözünün kör olduğu söylenir.

13 Nisan 2010 Salı

akşamcı

akşamcı denilen kişiler alkolik değildir, sarhoş değildir. onların özel bir adı vardır. akşamcı denir onlara. osmanlı zamanında var olan tütün, kahve, afyon ve şarap çekenlerin torunlarıdırlar. o kişilerin günümüz uzantılarıdırlar.

akşamcılar rakılarını açarlar, arnavut ciğerlerini, pilakilerini, peynirlerini, mezelerini hazırlatırlar. içip içip hır çıkarmazlar, kavga etmezler. efendi insanlardır. içince coşup sevmediklerine dümdüz gitmezler. onlar zaten sarhoş olmaz. akşamcı denilen kişiler meyhanede içer. kısaca demlenirler. sabahlara kadar da sürmez bu iş. adabı vardır. kıyametin akşam ile yatsı ezanı arasında kopacağına inanıldığından akşam ezanından sonra başlar keyif. yatsı ezanına kadar da yavaş yavaş artarak devam eder. çünkü sadece bu saatler günün en rahatlatıcı ya da eğlenceli saatleridir. bize rumlardan kalma bir adettir. sadri alışık'ın bazı filmlerinde görürüz bu kişileri. esas olan ise keyifle ve güzel içmektir. gerçi gitti tütün keyfi, daha ne kadar sürdürülebilir ki? devamında kurulan ise çilingir sofrasıdır.

işte bir akşamcı olan cahit sıtkı tarancı, askerliği sırasında kendisine hizmet eden bir emireri varmış. adı abbas. ama öyle böyle değil, tam bir emireri. bizim cehennem yüzbaşı'nın emireri kör şaban gibi değil hani, konuşmaz, laf söylemez, gecenin ilerleyen saatlerinde şair onu çağırsa bile masaya oturmaz. sadece ve sadece hizmet edermiş. masasını hazırlar, hazırda beklermiş. hatta şu meşhur abbas şiirinde "böyle ferman etti cahit, al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan" dizesini duyunca sabaha kadar şairi beklemiş gözlerini kırpmadan. beşiktaş'a gidip ilk sevgiliyi alacakmış. şairin askerlik yaptığı yer ise ya van'dı, ya da erzincan. öyle bir emireriymiş. şapka çıkarılır böylelerine şapka.

bir kaç başka akşamcıdan dinlediğim hikayede ise mekan boğaz kıyısında bir yerdir. hizmet eden ise abbas adında bir garson. sürekli kırmızı bir meyve istermiş tarancı. masasında bulunacak. ama yemezmiş. bir gün abbas koymamış meyveyi masaya. "herhalde bugün yok demiş" tarancı. ertesi gün de olmayınca çağırmış abbas'ı, demiş "meyve nerede?" abbas cevap vermiş, "zaten yemiyordunuz, hesabınız kabarmasın diye koymuyorum." şair demiş ki "ben o kırmızıyı yemek için değil, seyretmek için istiyorum, rengine hayranım!"

hangi hikaye doğrudur bilmem. ama bir abbas olduğu gerçek. yaşlanmaktan feci şekilde tırsan cahit sıtkı'nın gençliğine, gençliğini hatırlatacak sevgililerine özlemi artınca, işte böyle bir akşamda alır eline kalemi, yazar bu şiiri. kendisini çok çirkin bulduğundan hayata lanet ede eder içermiş, söylermiş. aynı zamanda ilginç bir adamdır vesselam. okurken kendisine mektup gelmediğinden kendi kendine mektup yazar ve postalarmış kendine. neyse, sıra geldi şiire;

haydi abbas, vakit tamam;
akşam diyordun işte oldu akşam.
kur bakalım çilingir soframızı;
dinsin artık bu kalp ağrısı.

şu ağacın gölgesinde olsun;
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece;
görünsün şöyle gönlümce.

bas kırbacı sihirli seccadeye,
göster hükmettiğini mesafeye
ve zamana.
katıp tozu dumana,
var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan;
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

12 Nisan 2010 Pazartesi

ayrıntıladım - 10


agop martanyan dilaçar, mustafa kemal'in "öz" soyadını almak istemesine rağmen necmettin arıkan ile beraber ona atatürk soyadını veren kişidir.

askerlik ilginçtir. sadece askere ceza verilmez, kıbrıs'ta bomba atmayan uçağa, tanka, askeri tetanozdan öldüren karavanaya, düşman karşısında tutukluk yapan g3'e, yani işini yapmayan her şeye ceza verilir. utanmaları için de tüm askerin göreceği yerlere bunlar koyulur.

salem, cadı avlanan meşhur şehirdir. cadı adayı suya atıldığında boğulursa cadı olmadığı anlaşılırmış. ama boğulmayıp büyük bir direnç gösterip yaşamaya devam edrse cadı olduğu anlaşıp yakılırmış. kural şu, masum kişi bizim tarafımızdan öldürülse bile iyi biriyse tanrı onu cennetine alır. o yüzden öldürün gitsin.
romantik filmi ciddi bir tavırla çekildiyse film saçmalıktır. yok eğer yeşilçam eleştirisi ise mükemmeldir. filmi seyrederken gözleriniz dolmuyor, ama yer yer feci gülersiniz. oha falan olacaksınız! "yuh" diyeceksiniz. dünyayı kurtaran adam'dan sonra evrenin en absürd ikinci filmini izleyeceksiniz. misal, lafa bak; "sana tecavüz edecek kadar iğrençleşemem, ama seni öldüreceğim." "çekimi ve kurgusu 7 yıl süren bir film ne kadar kötü olabilir" diye düşünüyorsanız kesinlikle izleyin. eğleneceksiniz, size garanti veririm.

birinci savaşta alman pilotları gerek çanakkale'de, gerekse suriye ve ırak cephelerinde keşif ve saldırı uçuşları yapmışlardır. hatta yüzbaşı selahattin'in romanı'nda bundan bahseder. 5 düşman uçağı düşürdüklerinde tezkere alıyorlarmış.

arnavutlar hristiyan-müslüman arnavut ayrımı yapmaksızın birbirleriyle gayet iyi geçinirlermiş. hatta aynı millet-farklı din/mezhep ayrılığı olmasına rağmen bir arada yaşayabilen nadir milletlerdenmiş. sırp ve hırvatlar aynı millet ve hatta aynı dili konuştukları halde ortodosk-katolik ayrımı yüzünden birbirlerini hiç sevmezler. neyse, arnavutlar balkan savaşlarından sonra bağımsızlarını kazanmışlar. ancak sırp tehdidi yüzünden uzun süre gecelerini siperlerde geçirmişlerdir. türk tarihi açısından iki ilginç arnavut vardır. birincisi milli şair mehmet akif ersoy, diğeri ise damat ferit.


etçi tavukçulukta tüm erkek civcivler imha edilir. sadece dişiler beslenir. yumurta tavukçuluğunda da artık horoza ihtiyaç kalmadığı için yakın bir gelecekte horoz falan kalmayacak. sadece döğüşlerde ve ticari döllemelerde göreceğiz.

sudetenland, birinci dünya savaşının bitiminde çizilen salakça sınırlar neticesinde çekostovakya'ya kalan bölgedir. almanya - avusturya birleşmesi ve sudetenland'ın almanya'ya ilhakı hitler'i çok cesaretlendirmiştir. bu cesaret ile polonya'ya kalan eski alman bölgelerini ve danzig koridorunu ele geçirmek isteyen hitler polonya'ya girmiştir. ingiliz ve fransızların savaş ilan etmesine rağmen asıl savaş almanların fransa'ya girmesi ile başlar. yani hitler fransa'ya girmese büyük ihtimal danzig koridoru da almanlarda kalırdı.

thom yorke'un babası eski bir boksör olduğundan küçük yaşlarda bu spora merak salmış ve hiç bir başarı sergileyemeden müziğe dönüş yapmış. ama sıkı bir boksörmüş. yani korumaya ihtiyaç duymamaktadır. aynı zamanda normalde siyah saçlıdır. ama saçlarını sarıya boyatır. şarlatan işte nolcak! ve inanmazsınız ama sadece erkeklerde dolu bir okulda okuduğundan kızlarla uzun süre iletişim kuramamış. creep'i ise öylesine yazdığını söylemiştir. eğer creep'i dinlediyseniz öylesine yazdığı şarkı bile enfes olduğunu anlarsınız. büyük insandır vesselam. aynı zamanda uyuşturucu kullanmaz.

fethederken ölürsen cennete, işgal ederken ölürsen cehenneme gidersin.

sümerlere göre büyük tanrı anu, isyan eden anunnakilere köle olsun diye lulu amelu(insan)'yu yaratmıştır. ancak lulu amelu kadınları çok güzel olup anunnakilerle çiftleşince tanrı anu'nun oğlu enlil olaya kızmış ve hepsini yok etmek için tufanı ortaya çıkarmıştır.

osmanlı donanmasının gemileri 3 defa tamamen yakılmıştır. navarin'de, inebahtı'da ve sinop'ta. bir seferinde de kaptanı gemileri alıp mısır'a, mehmet ali paşa'ya kaçmıştır.

bir defasında yolda yürüken kafama sütyen düştü. hemde şöyle iri mi irilerinden. "kafam acaba içine sığacak mı?" diye yolun ortasında kafamı soktum ve sığdı. yukarıya baktım, ama asılı çamaşır yoktu. balkondan beni çağırırlar umuduyla bir süre bekledim, ama nafile!

bir keresinde bir kadına "yavrum festival gibisin, katılmak istiyorum" dedim. "sen (sallıyorum) ahmet'in ağabeyi değil misin?" diye cevap verdi bana. "ahmet'i nerden tanıyorsun?" diye soruncada, "ben onunla çıkıyorum abiciğim" dedi! yerin dibine geçtim blog! sonra olayı kardeşime anlatınca oturup güldük.

deniz akkaya, gülünce tüm boyun yağları belli olan hanım kızımızdır.

bankalar eskiden "dolarınıza, markınıza, tl'nize şu kadar faiz veriyoruz" diye reklam yaparlardı. şimdi ise "şu kadar faize kredi veriyoruz, en büyük biziz" diye reklam veriyorlar. aradaki değişim ise ürkütücü. faiz vermek için yarışanlar, faiz almak için yarışır oldu. tefeciliğin 'resmi adı' banka oldu lan.

bir ara travestiler opel tigra'nın sarı rengini kullanıyorlardı. sarı tigra gördüğünüz an müşteri memnuniyetine doğru giden bir araç olduğu anlayabiliyordunuz. sonra 206'ların sarı rengi aynı işlemi görüyormuş. acaba şimdi travesti arabası hangi model oldu?

en sonunda öğrendim ki erkeği seksi yapan unsurlar poposu, kalın dudakları, elleriymiş.

roma piskoposluğu bildiğimiz papalıktır. ortodokslar papalığa roma piskoposluğu der. papa ya da roma piskoposu.

osmanlı ordusundaki başıbozuk askerler, imparatorluğun çeşitli yerlerinden toplanan delilerin, elleriyle taş kırarak eğitilmeleriyle savaşa yollanıyormuş. düşman üstüne ilk olarak bu askerler gönderilirmiş ve ellerinde kılıç olmadan meşhur osmanlı tokadı ile düşmana ilk korkuyu, heyecanı ve yenilgiyi tattırırlarmış.

sevenler ağlarmış lafı aslında son derece saçma. sevenler niye ağlasın ki? kavuşamayanlar ağlar.

dünya, babil yaradılış destanına göre aslında mars ile jüpiter arasında tiamat adlı dev bir gezegenken(tüm gezegenlerin kralıdır ve diğer gezegenler onu kıskanır) marduk'un ortaya çıkması ve onunla savaşması üzerine(marduk 4 uydusuyla beraber onunla savaşır ve uydularından biri bu gezegene çarpar) şimdiki konumunu alan gezegenimizdir. bu savaşta bir kısım alanını kaybetmiştir ve küçülmüştür. bir parçası marduk'un kölesi olup onun etrafında döner(uydu), diğer kısmı ise dünya olur.

imam, namaz kıldırmak dışında pek bir aktivitesi olmayan insandır. engin ardıç, rahiplerin arkeoloji eğitimi alıp kazı çalışmalarına katıldıklarını, oysa imamların bu tür işlerde hiç bezi olmadığını yazıp durur. hatta "arkeolog imam istiyoruz" diye son noktayı koymuştu. ama rahiplerle imamların farkı var elbette. rahip pazardan pazara vaazını verip diğer işlerine dönerken imamların günde beş vakit namaz kıldırması lazım. sanırım o arada başka işlerle uğraşacak zaman falan kalmıyor.

küba füze krizi, abd'nin türkiye'den habersiz şekilde füzelerini çektiğini söylediği krizdir. türkiye bu krizde piyon bile olamamıştır.

kızıl, çinlilere göre eski türklerin saç rengidir. hatta yine onlara göre mavi gözlüymüşüz.


deli ibrahim, bir cariyesinin samur kürküne dair masalını çok beğenip, tüm sarayı samur kürküyle kaplatıp, rus denizcileri zengin eden bir padişahtır.

zaman saçma bir kavram. "bir saniye ne kadar sürer" demiş adamın birisi.

tevrat'ın temelini oluşturan yasaları yapan hükümdar hammurabi'dir. hz ibrahim'le aynı yıllarda yaşadığı tahmin ediliyor. böylece hammurabi yasaları tevrata ve ordan da diğer kutsal kitaba kaynaklık etmiştir.

gay kaldırmak, neşeli insan davranışıdır! kaldırılmak için hazır bekleyen gaylerin barları ve chat odaları mevcuttur. artık hangisi hoşunuza giderse onu çekin çıkarın.

sebnem scheffer milletvekili olduğunda namusu üzerine yemin etmekte zorlanmayacaktır!

rockefeller ailesi dünyanın ilk dolar milyarderi ailesidir. 19122de petrol sanayindeki tekelleşmeleri yüzünden şirketleri küçük parçalara ayrılmıştır.

yaptığım uzun olasılık hesaplarından sonra 1 türk olmasa bile 25 milyon fenerlinin dünyaya bedel olduğunu anladım.

zamanın değişmesi ile birbirimizin hayatından geçip gitmiyoruz. burda önemli olan mekan faktörüdür. mekan değişince arkadaşlar, dostlar ve hatta sevgililer bile değişir ve geride kalanlar hayatımızdan geçip gitmiş olur.

iki çeşit vejetaryen vardır; hiç bir hayvansal ürün yemeyenler. et hariç hayvansan ürün yiyenler. yani balı, sütü, peyniri, yoğurdu tüketirler. bu tüm dünyada böyledir. temel mantıkları "hayvanlar benim arkadaşlarım ve ben arkadaşlarımı yemem" şeklindedir. kendi içinde oldukça mantıklıdır. ama yerim.... ayrıca vejetaryenlik günümüze has bir yeme şekli değildir. ilkçağlardan beri belirli okült oluşumlar vejetaryenliği benimsemiştir. üstelik o zamanlar şimdiki vejetaryenlerin temel besinlerinden olan patates, domates gibi sebzeler de yoktu. bu grupların en meşhurların biri de pisagorculardır.

arap atı gibi duran hatun, gerilerden gelip atak yapıp son düzlükte ortaya çıkan hatundur.

ingiltere, tarihdeki son istilalarını 1100'lerde normanlardan yaşayan ada ülkesidir. o normanlar, şu normandiya'ya isim veren normanlardır. o tarihten sonra ne ispanyollar, ne napolyon, ne de hitler bu işi becerememiştir.

hadım etme işi istanbul'da yapılmazmış. sudan'da avlanan siyahi insanlar köleleştirilip mısır'daki kıpti rahipler tarafından hadım edilirmiş. bu iş onların tekelindeymiş. başkası yapamazmış. hadım ederlerken koparma usulü de kullanılmazmış. rahiplerin bu iş için geliştirdikleri kendi yöntemleri varmış.

sağ el hak yolunun, sol el bok yolunun malıdır derler. o yüzden sol elle yemek yenmezmiş. çünkü o devirlerde insanlar içecek suyu bile zor buldukları için kıçlarını suyla temizlediklerini hiç sanmıyorum. mecburen böyle bir ayrım oluşmuş olabilir.

eskimo köpeği, sevgili eşini 'donmasınlar' diye diğer eskimo köpeklerine sunan köpektir.

kadın kelimesinde kalın ünlüler, erkek kelimesinde ince ünlüler vardır. yani erkek kelimesi daha naiftir. kadın gibi kaba değildir.

portakaldaki vitamin olmasaydı hiçbirimiz olmazdık. hatta biz portakaldan evrildik. eskiden hepimiz portakaldık.

halk arasında ön sevişme olarak tabir edilen oyuna şişe çevirmece denir. bilimum porno filmlere malzeme çıkarmıştır.

yaşama sevincini en fazla gördüğümüz kişi pollyanna'dır. onun karnında kelebekler uçuşur, kalbine mızraklar girip çıkar, kasıkları da ağrıdan kurtulmaz!

9 Nisan 2010 Cuma

happily ever after


6x11'de gördüğüm tek şey dess'in hermes olduğudur. hermes tanrıların habercisidir ve tartanos'a(yeraltı dünyası, cehennem) ölüleri götürür. hatırlarsanız bizim 815'i düşmesine sebep olan kişi dess'di. yani cehenneme yeni elemanlar kazandırmıştı! neyse, dess dizinin tanrılarını(herkes yani) iki boyut arasında birleştirecek gibi. onlara boyutlar arasından haber verecek, bilgi alış verişini sağlayacak. yani sawyer juliet'in ölmediğini dess sayesinde öğrenebilir! veya iki boyuttaki iki widmore, dess sayesinde koordineli hareket edebilir. belkide lax'daki widmore'un dess'e bu kadar iyi davranmasının, hatta o çok değer verdiği viskisini paylaşmasının nedeni de budur.

ben lax'daki lostie'ler ile adayı bilen others ve dharma tayfası arasında eninde sonunda bir ilişki olacağını, others ve dharmacıların sayid, sawyer, jack, kate, hurley, jin ve miles'ı görünce bir şeylerin değişeceğine inanmıştım. sürekli 1977'de bulunmayan ikililerin karşılaşması da sinir etmişti beni. ben ile locke gibi. sayid ile roger linus karşılaşsa ya. ama şimdi dess her şeyi çözecek gibi.

uçakta dess ile jack karşılaştığında jack onu tanıdığını söylemişti. biz de "lan tour de stad'da gördün ya" demiştik! anlaşılan stadyumda hiç karşılaşmamışlar. jack diğer yaşantısından bir şeyler hatırlıyor. ama ne hatırladığını tam olarak bilmiyor. çünkü sabiti yok. belkide sabiti dess. sawyer'a her şeyi hatırlatacak olan şey ise juliet olacak. locke'ın sabitinin ben linus olmadığını anladık. belki widmore'dur veya richard'dır. hurley ise libby ile karşılaşınca hatırlayacak. önümüzdeki bölüm zaten hugo üzerinde.

herkesin hayatı temelden değiştiğine göre kate neden değişmedi. belkide üvey babasını öldürmedi. başka bir suçtan aranıyordur. o bankayı gerçekten soymuştur belki. onun sabiti yok. belki aaron.

dan'in babası lax'da widmore değil. eğer bu doğru ise babası kim? adadaki hayatta ise babasının widmore olduğu söyleniyordu. iki boyutta da aynı babaya sahip olmak zorunda olduğuna göre widmore değilse babası richard olmasın? onu da geçtim, şu shannon ile boone üvey kardeşti. penny ile faraday de üvey kardeş. sakın bs ile jacob da üvey kardeş olmasın!(saçma mı oldu, olsun.)

şimdi gelelim kara dumana. manyetik alanda kazara kalan ve gözümüze sokulurcasına nasıl yandığı gösterilen herifin en sonunda kömür gibi olduğunu gördünüz. ya bs'de çok güçlü bir manyetik etkiye maruz kaldıysa ve kömürleştiyse ve gücünden dolayı ölmeyip kara dumana dönüşebildiyse? belkide bunun intikamını alıyordur. ve onu orada tutan güç, yani ada, yani tıpa sadece ve sadece manyetik güçtür. gemilerin, uçakların yön bulamamasına neden olan güç. jacob ise manyetizmayı kontrol edebiliyordur. manyetizma ona etki etmiyordur. belkide bu yüzden bs, adanın batmasını, manyetik etkinin yok olmasını istiyordur.

elois ve widmore 1977'de orada olduklarından her şeyi biliyorlar. bizimkileri de. ve bir plan yapmışlar. her şeyin sıra ile olmasını istiyorlar. ama belki. ama widmore'da karizma falan kalmadı. dess tekrar uyandığında ne yaptığından emin bir şekilde yoluna devam ederken widmore arkasından özürlü gibi baktı. zaten yakında ölür herhalde. yaşı da iyice ilerledi.

şimdi ada sürekli bir kısır döngüdeydi. uçak düşüyor, lostiler adayı tanıyor, widmore'un botu ile faraday geliyor, ben çarkı çeviriyor ve 1974'de gidiyorlar. 1977'de incident oluyor. bu kısır döngü sürekli devam ederken faraday sanki en sonunda bu döngüyü değiştirdi. bombayı patlattılar. böylece iki zaman oluştu. richard'in sun'a dediğini hatırlayın. tüm lostieler gözleri önünde ölmüştü. yani bomba patlatılmadan o kısır döngü devam etseydi eğer the others, dharma ile beraber lostieleri de öldürecekti. ama faraday döngüyü değiştirdi.

ve en sonunda ayaklarında kanat bulunan tanrı hermes, tanrılar arasındaki iletişimi sağlamak için işe soyundu! yanında da penny. sonsuza dek mutlular!

8 Nisan 2010 Perşembe

anormal düzeyde ilişki yaşayan insanın bilmediği gerçekler!

herhangi bir ilişkinin içerisine girmeye pek yanaşmayan kişilere 'ilişki özürlü' derler. normal bir açıdan bakarsan eğer doğru bir tespittir. çünkü bu ilişki özürlüler, çoğunluktan olmadığı için anormal kabul edilirler. ama bu kişiler neden ilişki özürlüdür, bunu pek düşünen çıkmaz. aslında ortalama bir ilişkinin giriş, gelişme ve sonuç bölümleri incelendiğinde ortaya vahim bir tablo çıkmaktadır. düzeyli ve düzenli tabir edilen kadın-erkek ilişkileri hep aynı dar, kimin koyduğu belli olmayan abuk sabuk kriterlerle çevrilidir. kadın ve erkek tanışır, karşılıklı kur yapmalar başlar, erkek ilk hareketi yapıp kadının elini tutar ya da sarılır veya öper. sonra ilişki başlar. cicim ayları tabir edilen zaman içinde bu iki organizma birbirlerini günde yüz kere arayıp tuvalete gitmeleri dahil her hareketlerini rapor ederler, yetmez, ardı ardına mesajlar gönderilir, en azından iki günde bir buluşulur. karşılıklı egolar şişirilir. kadın isterse sevişilir.

ve zaman geçer. kadın ve erkek birbirleri için, her gün aynı bara takılmak, her gün tanıdık restoranda yemek yemek gibi bir alışkanlığa dönüşür. ayrıca ilişki, ortamlarda sosyal bir statü de kazandırdığından iyice kurumsallaşır. artık aralarında konuşacakları konu bulmakta zorlanmaktadırlar. iki kişi arasındaki çekim yerini başka şeylere bırakır. ama taraflar bu durumdan şikayetçi değildir. zaman geçtikçe özgürlüğü zapturapt altına alındığında hastalıklı hale gelen insan ruhu, kendini belli etmeye başlar. kadın abuk sabuk kaprisler, kişiliği oturmuş herhangi bir erkeğin sinirini bozan ucuz kadınsı ayak oyunları oynar, naz yapar, ilgi bekler vs. erkek, kadına karşı, patronun kendisi olduğunu kanıtlamaya çalışan maço tavırlar sergiler. her iki kişi de ipe sapa gelmez kıskançlık krizleri/ritüelleri icra eder. ilişki artık bir ruh cenderesine dönüşmüş, yani uzun vadede istikrar vaat etmeye başlamıştır. hal böyleyken hepsi birer şablona dönmüş ilişkilerden ve bu tip ilişki ihtimalleri hayallerini süsleyen insanlardan uzak durmak bir seçimdir. yalnızlık, rutini yaşamaktansa yalnız kalmayı seçen sağduyu sahibi insanın özgür seçimidir.

bu normal kişilerin ilişkisinde de elbette belirli hareketler vardır. mesela bu kişiler birbirlerine "aşkım" diye hitap ederler. "aşkım" hitabı, bu ilişkinin yapmacıklığının dibine vurmuşluğunu gösterir. hitap edilenin kendini bir halt sanma katsayısı yükselir, hitap edeninse mülkiyet duyguları ağır basmaktadır. fingirdeşmelerini kamuoyu önünde gerçekleştirmeyi, mühim bir statü sanırlar bu tip aşk böcükleri. çiçeğim, böceğim, sevdiceğim, aşkitom, seni sefiyom gibi varyasyonları da hitap şekli olarak kullanmaktan hoşlanırlar. telefonları selvi boylum al yazmalım veya bilimum aşk böcük salak türü şeyler çalar. facebook'ların aşka dair binlerce kelime geçer. ama daha o kelimelerin birleşiminden oluşan cümlelere vakıf olamamışlardır. sevgi, sadakat üzerine sözler yazarlar. akabinde terk etmek ve unutmanın basitliğini sergilerler. sevgilerine şart koşarlar. sevginin esasının şartsız sevmek olmak olduğunun farkında bile değillerdir. mesela penny'yi anlamalarına olanak yoktur. onlara kalsa bizim dess binlerce kez siktir edilirdi. ama penny'nin dess'e aşkında herhangi bir şartı yoktur. sadece seviyordur. dess ne yaparsa yapsın bu durum değişmez. terk etse bile değişmez. zaten bu tür ilişkiler sadece dizilerde olur.

ilişkilerin neden sürekli bir kısır döngü içinde olduğunu da sanırım anlatabildim. bu ikililerden erkek olanı hiç şüphesiz yavşaktır. kız olansa çocuk gibi konuşan, salak salak cilveler yapan bir tiptir. bu tipleri görürseniz sanırsınız ki bunlar merdiven altlarında doktorculuk oynamaktadır. böylece karşılıklı ruh büzüşmelerinin içinde yaşayıp giderler. maalesef soylarının tükenmesi gibi bir tehlike yoktur. çünkü herşey ve herkes bu tiplere hizmet etmektedir.

bu ilişkisizliklerden sonra anlatacağım ilişkide(a q ne biçim kelime bu) ise iki kişinin de bir karakteri vardır. bu karakter oturmuştur. bu kişiler hırs sahibi değildir. dünyalık hırsların nedensizliğinin farkındadırlar ve hırs insanı çirkinleştirir. iki tarafta zekidir. gerçi zeka bir erkeğin bir kadında aradığı özelliklerden biri değildir aslında ve hiç olmamıştır. işin ilginci olmayacaktır da. mesela mevzu bahis hanımefendi bir entelektüelse onun sittin sene yalnız kalması allahın emri gibidir. kadın önemsemese bile sıradan bir erkek, kendi kültürel eksikliğini kompleks haline getireceğinden bir ilişki başlamaz, başlasa da yürümez. hiç değilse entelektüel bir erkeğin, kendi gibi bir entelektüel kadını tercih edeceğini düşünenler de saftır. çünkü entelektüel bir erkek, anlattıklarını hayran hayran dinleyebilen hoş ve boş (mümkünse "çıtır")kızları, konuşabileceği bir kadına yeğler. bahsettiğim hırs zaten burada devreye girer. hırs insanı çirkinleştirir. tanrı hırsı sayesinde tanrı olmuştur. insan da hırsı sayesinde tanrılaşır. ne kadar çok çıtır, o kadar çok kendini bir bok sanma. işte bildikleriyle ortamlarda caka satan entel delikanlımız, hatun kişinin kendisinden bir adım geride durmasını ve ahkam kestiği konu her neyse, destek vermesini bekleyecektir. bu nedenle bu ilişki de başlamadan bitmeye mahkumdur. işte ilişkisizlik dediğim süreç bu şekilde başlar. ilişki, kendi egonu tatmin, kendi üstünlüğünü herkese göstermek şekline dönerse eğer, hastalıklı bir hal alması kaçınılmazdır. evlenen bir kadın için kocası, diğer kadınlara karşı kazanılmış bir zaferdir. "bu adamı ben kaptım, siz acunuzu yalarsınız" demektir.

aslında tüm mesele karşılıklı tatmindir. mesela erkekler kız kaldırmaya çalışırken belli başlı kalıpları kullanırlar. 'kızlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır' gibi. kadınların sadece pasif mizah anlayışına sahip olduğunu zannetmek erkeğin sabit fikridir. buna göre kızlar o kadar mizah anlayışından yoksun ve salaktır ki, yanında onu güldüren kıtipiyoz bi herif yokken sıkıntıdan ölürler. aslında biraz düşününce öleceklerini varsayabiliriz. bugün milyonlarca kadın, kendilerini güldüren bir erkek olmazsa eğer ölür. bir haftalığına kadınları esprisiz bırakırsak eğer, kadın nüfusunun yarısı telef olur. birinci ayda ise kadın diye bir şey kalmaz! erkekler tarafından ilgi görmeyen sıradan bir kadın ölmeye mahkumdur. neyse, bu gerzek kadınlar yüzünden etrafta bu kadar gerzek erkek vardır ve cem yılmaz taklidi yapmaktadır. veya tam tersidir. gerzek erkekler olduğu için gerzek kadınlar vardır. yani arz talebi, talep arzı yaratmaktadır. işin aslı her malın bir alıcısı vardır. bu bir kısır döngüdür. bu gerzek erkekler için sınır da yoktur. "kızlar suda yaşayan erkeklerden hoşlanır" diye birşey duysalar, hemen amfibik olmaya kalkarlar.

peki günümüz kadınları -istisnalar hariç- neden bu kadar geri zekalı görünüşlüdür? kapitalizmin, insanlığın büyük bölümünün canına okuduğu her aklı başında insanın malumudur. fakat bu sistem en çok kadınları hırpalamaktadır. bu ekonomik ucube, kadınların erkekler kadar çalışmasını istemekte, ama onları daha az ücrete talim ettirmektedir. kadınları, iş dünyasında başarılı olmak için kadınlıklarından vazgeçmek zorunda bırakmakta, rahat ve lüks bir yaşam içinse alabildiğine dişiliklerini ön plana çıkarmalarını söylemektedir. diğer yandan bu kadınlar doğar doğmaz pembe dizilerle beyinleri yıkanmakta, gerçeklik duygularını köreltip, sistemi sorgulamalarını önlemektedir. öyle ki kapitalist sistem, diziler sayesinde feminizmi bile amacından saptırıp rant sağlamakta, kadınları "birazcık asi olmak size çekicilik katar" gibi saçma sapan sözlerle zehirleyip, onları acınası birer cosmopolitan, vögg yaratığına dönüştürmeye çalışmaktadır. başarıya giden yolda her şeyi mübah sayan bu sefil düzen için kadınlar doğal olarak metadan başka birşey değildir. hem tüketicidir ve tükenendir.

ilişkiden böyle uzun uzun bahsetmişken sınıfsal farklılıklardan da bahsetmek gerekir. tamirci çırağını herkes bilir. otomobil tamircisi bir delikanlı, bir gün tamirhaneye gelen güzel ve zengin kıza kütdedenek aşık olur. zaten kızın kaşından gözünden olduğu kadar, pahalı kılığından kıyafetinden bahsetmesine de bakılırsa yağız gencimiz, sadece tiki kızlara aşık olmaktadır. kıza yazmaya başlar, ama kız hiç oralı olmamaktadır. en sonunda kız "eeeh yeter be, seni bana sayıyla mı verdiler" tavrı takınır, delikanlıya ayar verip basar gider. delikanlı yıkılmıştır. o aşifte nasıl olup da kendisine yüz vermemektedir. düşünür ve o müthiş sonuca varır. kız zengindir de o yüzden ona yüz vermemiştir. ve daha kötüsü de kendisi maalesef zengin değildir ve bu yüzden kızı kafalayamamıştır. yıllar yılı fakirliğinden utanan genç tamircinin ilk kez zihninde bir parıltı belirir gibi olur. fakirlik sırf kendisi için değil, herkes için berbattır. derken durumu farkeden ustası, "işçisin sen işçi kal, tepemin tasını attırmadan giy şu tulumlarını, al eline takımları, git şu arabayı tamir et, başka da bir bok düşünme, yoksa ağzını yüzünü sikerim senin" diye esip gürler delikanlıya. genç tamirci çırağının varmak üzere olduğu sezgisel bir sınıf bilinci, daha kazanılmadan kaybedilmiştir. bundan sonra da hep aynı tas aynı hamam olacaktır. yine zengin kızları görecek, yine onlara yazacak ama karşılık alamayacaktır. o zengin kızımız ise elbette kendi sınıfından iyi bir koca bulup onunla vakit geçirecektir. çırağımızın payına ise anasının bulduğu helal süt etmiş kadın düşecektir. patronunun ağzını yüzünü sikmemesi için de olanca gayreti ile çalışacaktır!

neyse, biz erkekler ne kadar tersini savunursak savunalım dünya erkek egemen bir yapıdadır. kadınlar ise bir lilith olamamakta ve üste çıkmak yerine kocasına destek turlarına devam etmektedir. evli bir kadın için önemli olan kocasının hayatında başka bir kadın olmamasıdır. neyse, bu erkek egemenliğine fallokrasi denir. erkek cinsel uzvunun temsil ettiği sembolik gücün, kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümü ifade eder. ama fallokrasinin geçerli olduğu yerlerde -ki dünya ölçeğinde geçerlidir- hükmedilenler, daha yerinde bir tabirle tehdit altında olanlar salt kadınlar değil, tüm canlı yaşamdır. zira fallus yalnızca erkekliği değil, saldırganlığı, denetimsiz kaba kuvveti de sembolize eder.

ve en sonunda tüm bu olup bitenlere bakınca aslında hepimiz cehennemde yaşıyoruz. tek tanrılı dinlerin tümünün ve çok tanrılı dinlerin büyük bölümünün varolduğunu iddia ettiği, biçim olarak değilse de nitelik olarak üstünde anlaştığı bir olgudur cehennem. cehennemin, insan oğulları ile insan kızlarının korkunç azaplar çektiği yer olduğuna inanılır. o halde bu kadar boktan ilişkilerinin, ilişkisizliklerin, gerzekliklerin, eşitsizliğin, adaletsizliğin, savaşların kol gezdiği yuvarlakımsı gezegenimizin aslında korktuğumuz o meşum azap ve gözyaşı diyarı olmadığından emin olamayız! iki resim arasındaki benzerlikler sandığımızdan fazla. sinir, stres, acı, korku, tehidt, kan, ateş, ölüm, işkence gibi cehennemle özdeş olaylar değil sadece bu benzerliği/denkliği anlamlı kılan. tek sözleriyle yüzlerce binlerce insanı ölüme gönderen, açlığa, işsizliğe sefalete mahkum eden şık giyimli zebaniler de yeryüzü dediğimiz tabloda çirkin yüzleriyle sırıtıyorlar. yanlarında ise süslenip püslenip olanca kadınlığı ile arz-ı endam eden cehenneme düşmüş geri zekalı kadınlar var. ya da belki, zaten cehennemde yaşadığımızı söyleyen leon bloy'un öne sürdüğü gibi her insan yakınındaki kişiye işkence etmekle görevli bir iblistir. bu yüzden ilişkiler bu kadar sağlıksız ve karşılıklı tatminden başka bir şey değil. sanki içimizde bir yerler, durmadan cehennem-dünya benzerliğinin ürkütücü çağrışımı ile titriyor ve o yüzden, boyuna bu korkunç hayatın güzelliğinden, yaşamaya değerliğinden dem vuruyoruz. oysa yaptığımız tek şey cinsel organ peşinde koşmak.

şunu iyice kafalara çakmak lazım;

tanrının bizim için bir planı yoktur. her şeyi oluruna bırakmıştır.

(f'nin bazı yazılarının birleştirilmiş ve düzünlenmiş halidir.)

7 Nisan 2010 Çarşamba

80'lerin anlayışsızlığı!


fantaghiro:

seksenlerin moda anlayışı, doksanlı yılların ortalarına kadar tam olarak terkedilemeyen, toplu bir zevksizlik akımının ürünüdür. fikri mecralarda baş gösteren erozyonun yansımalarından biri olması da mümkün.

gerisi önemli değil:

belkide yetmişlerin özgürlük anlayışından sonra böyle bir rezalet gerekiyordu! o yüksek topuklu ayakkabılar giyip mini eteklerin fora edildiği, başörtülü kadınların bile diz altı eteklerle resimler çektirdiği o dönem sonunda, pantolonlar, etekler şalvarlaşdı ve yine göbek hizasından kemerlendiler. o parlak düğmelere sahip ceketleri şimdi görünce midem kalkıyor. her şeyin olduğundan iki kat büyük göründüğü o zamanlarda saçlar kafanın iki katı, pantolonlar bacakların iki katı, gömlek, ceket ve bluzlar vatkalar yüzünden gövdenin iki katıydı. her şey o kadar orantısızdı ki bir uzaylı o zaman dünyaya inse ve vücudumuzu giyisilerimizle orantılasa kesinlikle anatomik olarak kusurlu varlıklar olduğumuza hükmeder ve nasıl yürüdüğümüze şaşarlardı. tüm 80'lerin kadınları kendilerini bir hülya avşar, bir ahu tuğba, bir sevtap parman yapmak için çırpınıp duruyordu. ama illa ki hülya avşar. hülya avşar'ın o devir kadınlarına verdiği zevksizlik, uzun ve uzun yıllar boyunca silinememiştir, silinemeyecektir de.

70'ler ise bambaşkaydı. üzerine bir bluz, kot, gömlek giyip, saç, sakal, favori uzatmak yeterliydi. bir de illaki ispanyol paça. solcular için de elbette yeşil mont. sağcılar da o devirde baştan yeşil mont giyermiş. ancak onlar da solcularla beraber toplanıp merkeze götürülünce günümüze kadar devam eden siyah takım, beyaz gömlek, beyaz çorap ve sivri burun ayakkabı modasını yaratırlar. çünkü bu sayede çok efendi görünmektedirler. polislerin onları içeri almasına gerek yoktur!

fantaghiro:

80'lerde çocuk halimle bile farkındaydım neler olup bittiğinin. anneme vaktası olan hiçbir şeyi giymeyeceğimi deklare ederek, bu rüküşlüğe karşı bireysel tepki bile koydum. çocuk kıyafetlerinde bile parmağım kalınlığında vatkalar vardı lan. omuzları kafa hizasına çıkmış bir bücür olarak ortalıkta dolanmadım değil, metazoriyle ama. hadi anneye söz dinletsen, iğrenç kıyafetler üretmekte birbirleriyle yarışan bütün bir tekstil sektörünü ne yapacaksın? seçenek yoktu ki, al birini vur ötekineydi. prenses diana'nın o yıllarda çekilmiş fotoğraflarına bakın misal, o zarif marif diye övülen kadının bile aslan yelesi saçlarla, berbat tayyörlelerle dolaştığını görürsünüz. o yıllarda yetişkin bir kadın olsam, adım gibi biliyorum o zevsizlik beni etkileyemezdi. yemeyip içmeyip en iyisinden bir dikiş makinesi alır; dikiş dikmeyi öğrenir, kendime eli yüzü düzgün, adam gibi şeyler dikerdim. en azından geçmiş yılların zarif çizgilerini filan kopya ederdim.

ben burada ahkam kesmiyor, belgelerle konuşuyorum: 7-8 yaşlarındayken sade ama şık kıyafetler içinde, zerafetle salınan düzinelerce kadın resmi çizmişim. allah sizi inandırsın hepsi adeta birer audrey hepburn, birer grace kelly idi. anatomik açıdan daha ziyade cin ali'ye benziyor olmaları, kreasyonlarımın estetik değerini azaltmaz.

neyse, çoğu duruyor o çizimlerin. bu bağlamda geriye bakınca "ahaha soytarı" diyenlerdenim şahsen. o vakitlerde bunun kimseye batmamış olması çok garip geliyor, çünkü bakıyorsun 40'lardan başlayarak 60'ların ortasına kadar estetik beğeniler basbayağı tavan yapmış. bugün bile mağazalarda 50'lerin çizgilerini taşıyan kıyafetler gördüğümde kendimden geçiyor, satın alabileceğim bir fiyat aralığındaysa tek yüzük'ü bulmuş smeagol gibi davranmaya başlıyorum.

gerisi öenmli değil:

gerçi erkek kıyafetleri için aynı şey söylenemez. o devrin filmlerini izleyen birisi herkesi takım elbise içinde, başında şapkasıyla görürse eğer şaşırmamalı elbette. sanki o takım elbise bir sınıf atlama aracıdır. üstelik pantolonlar inanılmaz bir şekilde yüksekte, göbekten kemerlenmektedir. hala daha bu şekilde giyinen yaşlılara rastlarsınız belki. işte bu kişiler, ellilerde yaşayan insanlardır. gençliklerini özlediklerinden bu şekilde giyinmeyi tercih ediyorlar. bazı kendini bilmezler ise göbeklerini saklayabileceklerini düşünüp göbekte kemer takıyor. 50'lerin diğer bir ilginç yani işçi tulumları. standarttır. her işçide bulunur. işçiler takım elbise değil, şapka, kot ve mont giyerler. şapkaları da fötr değil, bizim ecevit şapkasıdır. fötr şapka zenginlik simgesidir. takım elbise gibi.

fantaghiro:

80'lerin rüküşlüğünün izleri, çin'in bazı bölgelerinde hala görülebiliyor. "nasıl olsa kıyafet orada ucuzdur ve çok çeşit vardır" desturuyla, bir iki parça giysi dışında hemen hemen hiçbir şey getirmeyip, valizimi yiyecek ve kitapla doldurduğumdan soluğu alış veriş merkezlerinde almıştım. hüsran daha ilk dakikalarda başladı. kalite fena değilse de hemen her şeyde dantel ve fırfır vardı ve dahası üst giysiler, blüzler hep bol, hep dökümlüydü. etraftaki bütün yerli kadınlar, 80'lerden izler taşıyan kıyafetlerle dolaşıyorlardı. yıllardır kitlesel bir tayt giyme olgusuna tanık olmamıştım. dökümlü hiç bir giysiye kolunu sokmayan, dantelden nefret eden, fırfır görünce kafasını duvarlara vurmak isteyen bir fani olarak kalp krizi geçireyazdım. pantolon-tişört insanı olmadığıma yandım, yakıldım. mersiyeler yazdım. hiç abartmıyorum en eli yüzü düzgün kıyafetlerde bile gereksiz bir detay, bir fazlalık, acayip bir süs; misal cart renkli kocaman bir çiçek, ne bileyim küçük tuhaf plastik düğme benzeri şeyler vardı. (di'li geçmiş zaman lafın gelişi, hala öyle) hemen hemen tüm mağazalarda durum böyleydi. 80'lerin ruhunu taşımayan türden kıyafetler ancak lüks alışveriş merkezlerinde bulunabiliyordu. fiyatların yüksekliğinden bahsetmiyorum bile. türkiye'de hiç değilse büyük şehirlerde öyle çok para harcamadan da şık olunabiliyor, ama burada kazın ayağı öyle değil. hem züğürt, hem müşkülpesent olmak zor iş. nitekim günlerce kendime çöp bile alamadım.

derken zorunluluk çözümü de yarattı: sökmek. misal bir giysiyi beğenir gibi olduğumda gereksiz detayların kurtulunabilir olup olmadığını tetkik ediyorum. kıyafeti çirkinleştiren parçalar, kumaşa zarar vermeden sökülebilir nitelikteyse alıyorum. "bir defo mu var? yahut "neye bakıyorsunuz, yardımcı olayım" diye soran tezgahtarlara, "şuradaki tuhaf süsler sökülebilir mi diye bakıyorum" gibisinden karşılıklar verince yüzlerinde oluşan dumur ifadesi görülmeye değer. zira onlara göre giysiyi cazip kılan, benim gereksiz bulduğum, göz yorduğunu hatta giysiyi ucuz ve sıradan gösterdiğini düşündüğüm parçalar. söküp değiştirme, dikme, çıkarma hadisesi benim için öylesine olağan bir hale geldi ki, gardrobumda değişiklik yapılmamış tek bir parça giysi yok gibi. dost meclislerinde kıyafetlerimin hoşluğundan bahsedilince, "siz bunun orijinal halini görseydiniz böyle konuşmazdınız kuzum" demekten imtina edecek kadar tevazu sahibi değilim elbette. bütünüyle bertaraf edilememiş kendine akacak yeni mecralar bulmuş 80'lerin bir gün tüm dünyada yeniden olanca gücüyle zuhur ve kıyam etmesinden korkuyorum.

marks'ın (elbette marks and spencer'ın marks'ı bu, bildiğim başka marks yok) şu sözleriyle bağlamak isterim:

"uzakdoğuda bir hayalet dolaşıyor, rüküşlüğün hayaleti."

6 Nisan 2010 Salı

file çorap

küçük bir çocukken bursa'nın yerel gazetelerinden birisinde aydan şener ile ilgili bir haber görmüştüm. bursa-istanbul arası sefer yapan o küçük uçaklardan birine binmiş. ama mini etekle. herkes bu görüntüye bakmak için onun tarafına yığıldığından uçağın dengesi bir süre kaybolmuş! haber bu şekildeydi. 80'li yıllar ve benim bildiğim ilk mini etekli havva kızı da işte bu aydan şener'dir.

şimdi ise mini eteği sokakda giymek cesaret isteyen bir hal aldı. insanlar eskiden "üff be yavruya bak" derken, şimdi "allah belasını versin, karımıza kızımıza kötü örnek oluyor" gözüyle bakıyor. ama allahtan uzun çizmeler çıktı, herkes rahat etti! o çizmeler ne öyle ya, diz kapağının 1 metre yukarısına kadar her taraf çizme, vıcık vıcık bir parlak görüntü. şu dikişsiz kotları giyen kızlardan bir süreliğine iğrenmiştim. sanki o kotların altında yağ torbaları saklıyor gibi bir halleri vardı. yine aynı hisse kapılıyorum. gerçi her körün bir topal alıcı vardır elbet, o akımın da izleyicisi çoktur. ama şu aşağıdaki resme bakar mısınız? ne kadar iğrenç görünüyor. sanki o çizmeler yüzünden bacaklarını iyice açmak zorunda kalmışlar gibi. şarkı söyleyen bazı kadınlar ayaklarının arasını iyice açarya, sanki ağzı değil, kıçı söyler şarkıyı, bu çizmeler de aynı etkiyi uyandırmış.
daha önce ise durum daha vahimdi. çizmeyi kot üstüne giyme modası kesinlikle iğrenç bir moda akımıdır. bana hep pantolonunu çoraplarının içine sokup çamurlu tarlada çalışan ırgatları hatırlatıyor. zaten çizme dediğimiz eşya, eskiden şehirler hala daha çamur içindeyken kıyafetler tamamen çamur içinde kalmasın diye icat edilmiştir. üstelik herkes her renk çizme de giyemezmiş. mesela sahtekarın biri ben selçuklu sultanı bilmemkimin oğluyum deyu saraya kurulur. yalancı olduğu anlaşılınca da kaçıyor. herifin lakabı ise cimri. o kadar cimriymiş ki kaçarken ayağından kırmızı sultanlık çizmelerini çıkartmaya kıyamamış. en sonunda moğol süvarileri ayağındaki çizmeden tanımışlar herifi. diri diri derisini yüzmeleri yetmemiş, geri kalan işkenceleri de yapmışlar. çizme giymek önemli bir iştir!

oysa mini etek-fileli çorap-çizme kombinasyonu öyle mi? kim giyerse giysin o kişiye yakışıyor.

bu da öylesine bir moda yazısıdır! dır dır dır!!!

5 Nisan 2010 Pazartesi

en güzel 10 lost kadını!


1- alex rousseau. üç ve dördüncü sezonlardaki çocuksu halinden bahsetmiyorum. babası ben linus'a ayar verdiği beşinci sezondaki sahnesi ile altıncı sezonda babasına ders verircesine yaptığı dolaptaki hal ve hareketleri, mimikleri süper. taş gibi olmuş. çıtır diye değil, harbi seksi.

2- ana lucia cortez. benim köfte dudaklı seksi yaratığım, omuzlarına hastayım. uzun süre "öhüü ben ne yaptım, ne bok yedim" şeklinde dolaşsa da nefis parça. nefis bir güzelliği var. dar kot ona çok yakışıyor.

3- susan lloyd. michael dawson'ın eski sevgilisi, walt'ın anası. siyah ırkın enfes örneklerinden. ağzı o kadar hoş ki sanki alice'in hikayesinden fırlamış cheshire kedisi gibi, sürekli gülümsüyor, ne kadar hain plan yaparsa yapsın kesinlikle kimseye çaktırmıyor. bacakları da çok güzel bu arada.

4- kate austen. şahsen makyaj, etek ve topuklu kombinasyonunu ona bir türlü yakıştıramasam da o hali daha güzel. ama sawyer'ın çadırına girdiği bir bölümde bir hareketi vardı, inanın bana, o hareketi o şekilde yapabilecek bir kadın yoktur sanırım. o an inanılmaz bir seksilik çökmüştü üzerine. kendimi tutamasam ekranın içine dalacaktım! bir de çilleri ona yakışıyor.

5- eloise hawking. yaşlılığı ve gençliğini oynayan kişiler değil elbet. 1977'deki halini oynayan kadın varya, feci karizma bir varlıktı. olgun kadının tüm süper güzelliklerini yüz hatlarından saçlarına, kararlılığına kadar her bir yerinde gösteriyordu. silah bir kadında ilginç durabilir. ama ondan oldukça seksi duruyordu.

6- penny. ben penny'nin, dess ile kavuşabilme ihtimalini sevdim.

7- ilana. fahişeyi canlandırırken bile bir fahişe gibi görünüyordu. yani kadın sokakta hanfendi, mutfakta aşçı, yatakta ise fahişe tanımına tam uyuyor. her şekle girer.

8- cindy chandler. onun o sarah conner halleri var ya, süper.

9- juliet burke. bir kadında nadir bir özellik olan soğukkanlılık bu kadının doğasında var. yüzüne bakınca hiçbir şey anlamayabilirsiniz, ama o da her kadının istediği şeyi istiyor. sevgi, birazcık sevgi.

10- nadia. sayyid'in ve kardeşinin eşi. ortak kullanım alanı gibi bir hatun! charlie onun hayatını kurtardı, locke evinin bilmemnesini kontrol etti, sayyid neredeyse terkedecekti(shanon aşkı yüzünden) vs vs. sanki birinci kadın her zaman o, ama üzerine kuma gelen birinci kadın. telaşsız, sakin, etkileyici yüz hatları ve güzel bacakları var.

(listeyi elbette kendi beğenime göre oluşturdum.)

2 Nisan 2010 Cuma

çok para elde etme yolları

uzun süren bilimsel ve keşfederek yaptığım incelemeler sonucunda çok çok para için sadece üç yol olduğunu fark ettim.

birinci yol şans oyunlarıdır. tanrı bu dünyada hiçbir şekilde para kazanamayacak olan kullarına şans oyunları sayesinde para kazandırır. zeki, entelektüel, karizmatik, seksi bir kişi asla şans oyunlarından para kazanamaz. nerede bir hödük var, okuma yazma bilmez bir cahil parayı lotodan vurur. mesela hurley! ben bir keresinde lotoda 19 ve 31'i sabit oynayıp 4 kolon oynadım. sabitlerim çıktı. geri kalan sayılardan bir tane bile tutmadı. 2 sabite rağmen 3 bile tutturamadım. söyleyin şimdi bana, bu kişi bir daha loto oynar mı? böyle bir şeyin ihtimali var mı?
ikinci yol ise atadan zengin olmaktır. herkes duymuştur, adam eliyle dağları, ovaları gösterir ve "buralar eskiden hep dedeminmiş, kumarda, karıda, kızda kaybetmiş" der. dedesine lanet okur. oysa dedesi zeki adammış. parayı torunları yiyeceğine kendisi yemiş, güzelinden davranmış. burada ters bir durum yok bence. mezara götürecek hali yok ya parayı. neyse işte, çok para için ikinci yol atadan gelen zenginliktir. tarihte ne aileler var böyle, atalarından gelen zenginlikleri çar çur eden, yiyip, içip, sıçan. allah herkese böyle bir zenginlik nasip etsin, kimseyi çalışmak zorunda bırakmasın. çok para her zaman güzeldir. paranın fazlasının zararlı olduğuna dair inanç sallamadır. fakirler kendilerini kandırıyor anasını satayım. benim böyle bir atam yok, yani hiç şansım yok. 

üçüncü yol ise zengin karı/koca bulmaktır. malumdur ki bu konuda kadınlar daha şanslı. zaten kadınların büyük çoğunluğunun en büyük amacı da budur. zengin koca bulup hayatını garanti altına almak, dizilerde gördüğü şekilde, bihter gibi yaşamak. ama anlayamadıkları nokta, bu zengin kişilerin en fazla metresleri olabilecekleri gerçeğidir. zengin bir kişi ile evlenebilmek için çok fazla güzel olmak veya iyi bir eğitimden sonra koca adayına kendini ispatlamak gerekmektedir. kadınlarımız ise kendilerini sürekli pamuk prenses olarak gördüklerinden hayallerde yaşıyorlar. insan, hayal kuruyorsa eğer, gerçekleşmeyeceğini bildiği için kuruyordur. bana diyebilirsiniz belki, kokoş bir karı bul, yaşı 60 olsun, tatmin et her seferinde, seni görünce azsın kudursun! derim ki, "birader benim adım rocco değil ki? sıradan basit bir insanım, bir sünnet hatası dışında ekstra ekstra bir durum da yok hani. nihat doğan olsam belki!" yani bu konuda da oldukça şansızım. zaten beni gören kancık develer bile yönlerini değiştiriyor!!

şimdi son olarak diyebilirsiniz ki "çalışarak da zengin olabiliriz." çalıştıktan sonra napayım ben zenginliği birader. yani uyuşturucu ticareti de yapsan, banka da soysan neticede çalışmış oluyorsun. bir yanında siyah, bir yanımda esmer olacak, geceleri 100.000 tl harcayacağım, gündüzleri uyuyacağım ki kendimi gerçekten zengin gibi hissedeyim. çalış babam çalış, nereye kadar. ancak karnın doyar, bilemedin en fazla yılda bir ay tatil yaparsın ve kendini iyi hissedersin. senden daha az kazananlara karşı kendini güçlü hissedersin, bu mudur olay? olay şu ki harbi zenginlik, karşı tarafın senin hakkındaki düşüncelerini tamamen umursamamaktır. sadece ve sadece keyfine bakmaktır. içinden ne geliyorsa onu yapmaktır. bugün uçak satın alırsın, yarın uzaya çıkarsın. işte o zaman zenginsindir. püriten ahlaksızlığa sahip ingiliz miyim ben biriktireyim, sürekli yatırım yapayım, sömüreyim, çalayım, çırpayım. öyle varyemez amca gibi zengin olmaz!

1 Nisan 2010 Perşembe

yunan isyanı


17. yy'da avrupalı yöneticiler için yunanlılar ile türkler arasında hiç bir fark yoktur. hatta kendi milletler şemalarında türkler ile yunanlılar, ruslardan sonra en barbar konumda gösterilir. ancak eski yunan kültürünün avrupa'da yayılması ile bu önyargı değişir. yine 17. yy'da avrupa'ın jandarması olan türklerin viyana'da bozguna uğramasından sonra türk korkuları azalır. fransız ihtilalinden sonra ise balkan milletleri arasında bağımsızlık istekleri artar. özellikle küçük kaynarca antlaşmasından sonra ruslar ortodosk hristiyanların hamiliğini üstlenince balkan milletleri kendilerini daha da güçlü hisseder.

1820'de eflak ve boğdan'da başlayan(çünkü orayı istanbul'daki fener beyleri yönetirdi) ve 1821'de mora yarımadasına sıçrayan bu isyan, ikinci mahmut döneminin en zor zamanlarından birinde meydana gelmiştir. 1815 viyana kongresi'nde bu tür isyan hareketlerinin bastırılması kararlaştırıldığı halde avrupa'nın yunan kültürüne hayranlığından olay görmezden gelinmiştir. buna rağmen avusturya imparatorluğu bu isyanı desteklememiş, ingiltere ve fransa ise ilgi göstermemiştir. ama ingiliz bankaları yunanlılara önemli ölçüde kredi açmıştır.

ancak avrupalı aydın kesim bizzat savaşmaya gitmiştir. (lord byron gibi) ilk başlarda mehmet ali paşa'nın da yardımıyla bastırılan isyan(1827), mısır'ın güçlenmesinden korkan ingiliz, fransız ve rusların da desteğiyle başarıya ulaşmıştır. bu ülkenin donanmaları osmanlı-mısır donanmasını navarin'de yakmış, ikinci mahmut'un inadını kıramayınca da savaş ilan etmişler ve ruslar saldırmıştır. ruslara yenilen osmanlı devleti en sonunda yunanistan'ın bağımsızlığını kabul etmiştir. üstelik sırplara da bağımsızlığın yolu açılmış ve özerklik verilmiştir.

yunanlıların bağımsızlıktan sonra ilk yaptıkları iş ise mora yarımadasında yaşayan tüm müslüman ahaliyi katletmektir. 20.000 müslümanı öldürmüşlerdir. bugün hala daha atina'da bir tane bile cami yok mesela. keza selanik'e girince yahudileri katletmişlerdi. neyse, savaş sonucunda büyük devletler yunanistan'a büyük bir alan değil, küçük bir toprak parçası verilmiştir. çünkü fransa ve ingiltere, doğu akdeniz'de rusya yandaşı güçlü bir devlet istememektedir.

isyanın tohumlarını milliyetçi fikirlerden etkilenen yunanlılar(ki iyi eğitim görmüşlerdir), yunanlı armatörler ve din adamları atmıştır. patrikhane isyana karşı çıkmıştır. çünkü böyle bir durumda etkinlikleri azalacaktı ve zaten yunan milli kilisesinin patrikhaneden ayrılması ile azaldı da.

bağımsızlıktan sonra ise isyanı destekleyen fener beylerinin devletteki itibarı sıfırlanmış ve devlet yönetiminden uzaklaştırılmışlardır. yeniçeri ocağının kaldırılması ile ülke yahudilerinin de etkinleri azalmıştı. meydan böylece ermenilere kalmıştır.

yunan isyanın önemi ise osmanlı'dan bağımsızlığını kazanan ilk devlet olduğu için önemlidir. yoksa ilk siyanı 1805'de sırplar yapıştır. bundan sonra imparatorluk içinde kalan helenlere rum(romalı demek), yunanistan içinde kalanlara yunan denmeye başlanmıştır. aslında bu isyana bence yunan bağımsızlık savaşı demek daha doğrudur. sonuçta adamlar haklı, kendi kendilerini yönetmek istiyorlar.
Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.