heyy!!! heyecanlı mısın?!

korkma, okudukça geçer!

22 Nisan 2009 Çarşamba

intihar düşüncesinin dayanılmaz hafifliği

nietzsche'nin müthiş bir lafı vardır;

"bir uçurumun dibine uzun uzun ve dikkatlice bakarsan, uçurum da senin içini merak eder, senin gözlerinin arkasında neler olduğunu görmek ister. bazı uçurumlar cesurdur, ilk hamleyi o yapar ve seni yanına davet eder."

intihar imgesiyle tanıştığımdan beri -ki çok uzak bir zaman olmuyor bu- işin büyüleyiciliğine kapılmamak imkansız. bu işi düşünen herkes eninde sonunda bir metot bulmuştur kendine, ki ben de iki tane düşündüm. birincisinde kendimi iş bankası kuleleririn birinden aşağıya atıyorum ve düşerken silah çıkarıp beynimi dağıtıyorum. çarpmayı hissetmemem lazım. ikincisinde ise ellerimi yumruk yapıp camdan geçiriyorum ve akabinde kırılmış pencere camında kolumu boydan boya çiziyorum. ikincisinde kurtulma ihtimali fazla, o yüzden ikinci planda zaten. intihar dediğin kesin ve garantili olmalı. tek seferde işlem bitmeli. kurtulamaman lazım. ikinci bir şans istesem, neden deneyim?

neredeyse herkesin bir yakınının veya arkadaşının intihar macerası olmuştur. ben birini 3 kez ciddi manada intihardan döndürdüm. sebebi belli, çünkü ona ihtiyacım vardı. 2 kez kusturmuştum, bir kez vazgeçirdim. başka bir arkadaşım kimyagerdi ve burundan çekilen bir asitle işi bitirmeye çalışmıştı. başarısız oldu. ikinci seferinde halı batmasın diye yere naylon sermiş ve bileğini kesmişti. yine kurtuldu. o da bana, dener ve kurtulursam eğer hastane prosüdürünü anlatmıştı. doktora kesinlikle ve kesinlikle "bir daha denemeyeceğim, pişman oldum" diyeceksin. yoksa bir süre seni içerde tutarlar. bambaşka biri ise hapı içtikten sonra komşunu arayıp acele hastaneye kaldırılmıştı. karısıyla kavga eden bir arkadaşım bileklerini kesmiş, pişman olduğunda ise planını çok iyi yapıp olaya kaza süsü vermişti. anlatması uzun sürer şimdi.

"ulan hiç mi ölen olmadı" dediğizi duyar gibiyim. garantili metot denemiyorlar bence. herkes kurtuldu. ama bir dostumun sevgilisi, kendisini onun hediye ettiği atkı ile asmış, ki dostumun yaşadığı travmayı düşünemiyorum bile. demek ölen oluyor, imam cenaze namazına pek tenellüz etmese bile o işlem de hallediliyor. halledilemeyen mesele birazda polis. çok soru soruyorlar. herkes çok soru soruyor, herkes. bazen olay kazamı intihar mı belli olmuyor, o durum daha da beter.

kullanılan metot da önemli tabii. mesela hakan günday - piç'deydi sanırım, yoksa zargana mıydı, tam hatırlayamadım şimdi, kimin neresinden problemi varsa orasını yok etsin diyordu. kafamda olup bitenler seni sınıra kadar getirmişse eğer, beynini uçur. aşk acısı çekiyorsan kalbinden vur kendini. zargana'da bir söz vardı. üniversite binası basılır ve polislere karşı bir pankart asılır:

"hepimizi öldürün!"

bence müthiş bir söz. hakan günday'a birazda bu yüzden hayranım. adam süper.

yöntemler içinde bilek kesmek hala saçma geliyor bana. üstelik yan ve düz bir hattan kesiyorlar. bileğini çapraz keseceksin. damardan daha çok kan gelir, daha kesin bir yöntem olur bu. ben iğneden bile korkarım, fiziksel acıdan nefret ederim. pek benim yöntemim değil. asılırkende çırpınmak feci. üstelik boynum koparsa her taraf kan gölü olur. 50'lerde ünlü bir japon, ülkesinde amerikan askeri olmasını kaldıramamış, uçağına atlayıp meclise son sürrat dalmış. güzel yöntem. ama adın kalıcı hale geliyor. oysa hiç hatırlanmamak iyi bir şey. yani kaydının kuydunun olmaması.

bu işin birde notu var elbette. çok saçma, acayip saçma, hatta öküzlük. dünyaya neden bir mesaj bırakmak isteyisinki? zaten bıkmışsın, sessizce çek git işte. ahmet kaya gibi: "kafama sıkar giderim!"
tüm bunlara nereden mi geldim? yaşadığım yerde kıyıda bir yunus cesedi bulmuşlar. beni de çağırdılar. düşünüyorum şimdi, intihar mı etti acaba? ama balina ve yunuslar genelde toplu intihar eder. tek olmaz, cık, kesin balıkçıların ağlarına takıldı. sonra, harbi yunuslar ve balinalar nasıl intihar eder? insanlar başka intihar edebilen tek canlılardır. bir köpek intihar edemez mesela.

yunus ve balinalar nefes alıp vermelerini kontrol edebilen memelilerdendir. bizim gibi otomatik değildir. canları herhangi bir şeye sıkıldığında kıyıya vururlar ve nefes alıp vermelerini keserler, yavaş yavaş ölürler. oldukça acı verici bir ölüm olmalı bu. boğularak ölmek gibi bir şey. herhalde herkes rüyasında boğulmuştur. anlayabilir yöntemi.

bilim insanları hala daha araştırıyor balina ve yunusların neden intihar ettiklerini, ama sonuç yok. belki bulsalar, insanlara da çare olurlardı. otostopçunun galaksi rehberi'nde, yunuslar terk ediyor dünyayı, sebebi ise dünyanın bir uzay karayolu üzerinde olmasından dolayı yokedilecek olması. üstelik gezegenin en akıllı canlıları, biliyorlar karayolu hattını, senelerce insanları uyarmaya çalışıyorlar, ama insanlar onların bu konuşmalarını anlamıyor, sadece eğleniyorlar sanıyor. paralel evrende geçen hikayede ise yunus dünyada yok. paralel evreni bile terk etmişler. zaten biz "çoğunlukla zararsız" değil miyiz?

peki ya biz? harbiden, görecek bir şey kalmayınca, ölmeli miyiz? dancer in the dark'da selma'nın dediği gibi: "görecek ne kaldı ki?"

çin seddi var, torunlar var, sen, yani bunu okuyan var. görecek çok şey var, mı? internet ve tv sağolsun, görecek, okuyacak hiçbir şey bırakmadılar. heyecan bitti, merak bitti, sadece eğlence var. biri bana, yaşayabileceği her şeyi yaşadığını, zevk alabileceği bir şey kalmadığını söylediğinde "ibnelikde mi yaptın ulan!" demiştim. yapmamış, ee sonuçta deneyecek bir şey kalmış onun için. zevkler bitebiliyor. ama zaten biz insanoğlu bu zevk ve heves ve hazların peşinde koşmuyor muyuz?

belkide tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamanın verdiği huzursuzluktur bu intihar düşüncesi. belki bu sadece benim içimdir. belkide sadece bu 'belki' nin cevabı için yaşamaya inancım devam ediyordur. bir ara peder demişti: "oğlum sen intihara mı meyillisin?" "yoo" dedim elbette. sadece hiçbir şey yapmak istemiyordum o dönem, bıkmıştım, herkes bıkıyor sonuçta.

mesele nerden nereye geldi bak, gördün mü? biriyle şiddetli bir şekilde tartışmıştım zamanında, tanımıyorum adamı, ama tanıyanları tanıyorum. 2 gün sonra haberi gelmişti, adam kendini asmıştı. "ben mi tetikledim?" diye de düşündüm. zannetmem, zaten sorunluymuş. üzerime doğru yürürken "siktir et ibneyi" de demiştim kendi kendime. siktir ettim işte!

sonuçta bu dünyaya yalnız geliyoruz, yalnız gidiyorum. dünyaya gelmek harbiden sizin seçiminiz değil, en azından gitme vaktinizi seçmeniz sizin elinizde. bir doktorun elinde ölmektense seçimi kendim yapmam daha mantıklı. trainspotting'de der: "70 yaşımda torumlarımın dalga geçeceği, kendi altını bile tutamayan biri olmaktansa, o rezil hayatı seçmektense kendi kaderini çiz." çizeriz elbette. bir alman komünist çift varmış, adlarını hatırlayamadım, affola, 65 yaşlarını geçince ikiside intiharı seçmişler. çünkü kimseye yük olmak istemiyorlar. arkalarını toplarlayacak birinin olmasını kaldıramıyorlar. kendi işlerini kendileri yapıyor. çünkü bu sadece bir seçim. yaşamak mı veya ölmek mi değil, ister yaşarlar ister ölürler. intihar eden kişinin cehenneme gideceğini söylemek kadar saçma. sana ne imam efendi.

harbiden, tanrıya ilk yarattığı insan olan adem bile isyan etmiş, adem'in çocuğu kabil bile, tanrıdan haberdar olduğu halde kardeşi habil'i öldürmekten çekinmiyorken, sana ne onun intiharından. hem zaten intihar, depresyonun ileriki safhalarında ortaya çıkan, tamamen hastalığın bir sonucu değil mi, a bunu söyleyen embesil!

kim ne derse desin intihar düşünsel bir acının neticesidir. bastıramadığın acıyı kökünden söküp atmaktır.

tabii birde ronin var. efendileri öldürülünce önce efendilerinin intikamını alırlar. yaşamak için amaçları kalmayınca kılıçlarını karınlarının sağından sokarlar ve sola doğru düz bir kesik açarlar. intihar işte bu. nedeni önemli değil, harbi bu. yaşamları bir efendiye bağlı olsa bile sonuçta seçim onların, becerebiliyorlar.

aklımda bir intihar metodu daha var elbette. hatta kısa filmini bile düşündüm. sadece el, göz, kulak, burun, saç, ayak görülecek. iki kişinin de, ve hazza ulaşırken, silah çıkacak ortaya, bir kurşun, çırpınırsa bir daha. bitti.

"insan o kadar çok acı çeker ki en sonunda gülmeyi icat etmiştir."


20 yorum:

yesari dedi ki...

acaba sen benim yıllar önce kaybettiğim kardeşim olabilir misin???aynı günde yazdığımız yazılara ve attığımız balıklara bakarsakkkkk:S

gerisi önemli değil... dedi ki...

değiliz, eminim. hem ankara yı hiç sevmem. feci bir 7 ay geçirmişitim orada, hiç ama hiç sevmem.

dayanılmaz hafifliği demenin dayanılmaz bir hafifliği var. sadece 1 yazıda kullanmak lazım. fazlası zarar.

ama;

toprak olur
su oluruz
yolunda yoldaş oluruz
istersen gardaş oluruz
merak etme sen!!!

yesari dedi ki...

laaa havleee...ben angaralıyım dedim mi kiii...ankarayı seviyorum dedim miii...heyret bişii...uyuzsun sennn...o yüzden kesin kardeşizzz:D
ben de ilk defa kullandım ama senin başlığı görünce şaşırdımmm:)

gerisi önemli değil... dedi ki...

hah hah haaa!!

yahu değiliz, kız kardeşim yok, ablam var :)

açıklama yapmak zorunda kaldım;

ankara nın güvenliği ve güvensizliği üzerine yazını(zı) okudum. ankara da yaşıyorsun(uz), daha feci ne olabilir ki?!

iyi düşün?


ama dur, tanımadığım, benden önce vefat etmiş bir ablam varmış? yoksa?!!!!

ama ankara cennet değil ki?!!!

yesari dedi ki...

:)))) kesinlikle deil...

gerisi önemli değil... dedi ki...

ama ne demiş yılmaz erdoğan:

dünyanın en güzel yerini sevmiyorsan orası dünyanın en güzel yeri değildir. dünyanın en berbat yerini eğer seviyorsan, orası dünyanın en güzel yeridir.

valla bak, böyle bir cümle kurmuştu. peki;

ankara dünyanın en ..... yeridir ve orasını .......yorum!

yesari dedi ki...

uğraşma boşuna...girmem depresyona filannn:D
orada ki boşluklarla ilgilenmiyorum...intihara meyilli değilimm:P

gerisi önemli değil... dedi ki...

maalesef gizli güçlerim arasında insanları intihara meyletmek yok. anladığın gibi bir sürü gizli gücüm var. i see dead people, valla bak!

bugün 23 nisan, neşe doluyor insan, siz çalışıyorsunuz, kolay gelsin, ahh güneş, kum, deniz, kızlar, tatil, lay lay lay lay, hayat ne güzel :)

winston wolf dedi ki...

bu postu okuyunca palahniuk-gösteri peygamberiyle doldu zihnim.
okudun mu bilmiyorum ama ?
eleman, intiharın eşiğindeki insanların tam ölmeye hazırlandıkları ama cesaret edemedikleri anda aradıkları biri.o anda yapma dostum,hayat güzel diye bir ses duyup belki de vazgeçeceklerken, ölmeye teşvik edici konuşmalar yapan,sonra gazetedeki ölüm ilanlarından bunları takip eden, ölmeye kışkırtan biri.
güzel bir roman, değişik ve aykırı.
yazdıkların da öyle geldi bana,pek iyi geldi.

gerisi önemli değil... dedi ki...

hani şu sayfa numaraları tersten başlayan hikaye mi? tender bransongillerin hayatı. edım olarak doğmak vardı anasını satayım!

evet okudum. yaklaşık 6 saatimi almıştı.

winston wolf dedi ki...

evet o kitap.bransongillerin hayatı :)
bravo valla 6 saatte...

gerisi önemli değil... dedi ki...

sen ne diyorsun, birde deniz kyısındaydım. plajı kapatıyorlardı son sayfalarında, dedim" bu plajda başladı, bu plajda bitecek, kapattırmam!"

winston wolf dedi ki...

ben de otobüste biten, son bulan kitaplara çok üzülüyorum.
sanki otobüste bitmeyi hak etmiyor, ona haksızlık ediyormuşum hissiyatına bürünüyorum.
bazen ayar çekmeye çalışıyorum kendimce, hani son sayfayı hakettiği bir yerde sonlandırmak adına.
bir kitap, sanki tuvalette bile bitebilir ama otobüste bitmemeli gibi.

gerisi önemli değil... dedi ki...

otobüste genelde freud un rüya tabirleri adlı eserini okuyorum. hala daha 10. sayfada falanım. bir kaç satır okur okumaz, uyutuyor. süper bi kitap. nasıl o kadar can sıkıcı bir şey yazmış, yani inanılmaz. otobüste uyumak lazım, okumak dediğin gibi otobüse yaraşır bir eylem değil.

winston wolf dedi ki...

güzel diyorsun da otobüste uyumak, uyuyan için çok falsolu bir hareket.
izleyen için de bir o kadar komik.
kafası düşüp kendinden geçen, ya da herkesin içinde hırlayan (horlamanın hafifi),rüyasında düştüğünü sanıp acayip hareketlerle irkilen vs...

gerisi önemli değil... dedi ki...

vayy, başkaları benim hakkımda ne der durumu ha, boşver, ne derlerse desinler.

horlamam, başımı cama dayarım, otobüste rüya görüyorumdur herhalde ama hatırlamam. plastik bardaktan sıcak çay kahve içmem, meşrubat alırım! filmi izlemem, zaten uzun boylu olduğumdan otobüste özürlü gibiyim, sığamıyorum.

winston wolf dedi ki...

uzun boylu olup otobüse sığamayanlar "özürlü gibi" değildir, uzun boylu insanların sığamayacağı şekilde o otobüsü dizayn edenler de alenen özürlüdür.
bunu bilir bunu söylerim.

gerisi önemli değil... dedi ki...

valla türkiye boy ortalaması kadın için 165, erkek için 175. standart yapıyorlar. hele en arkaya düşersen zaten baygınlık geçirtecek kadar feci oluyor o koltuklar. en iyisi kendi arabanı al, çekiyorsun bir dinlenme tesisine, yatırıyorsun koltuğu geriye, uyu babam uyu. mis gibi. gerçi yazın, sabah, arabanın içi hamam gibi oluyor!

√ paMık √ dedi ki...

anlaşılması zor olan konulara mantıklı yaklaşımlar..

dikkat et kendine.

gerisi önemli değil... dedi ki...

ben mantıklı bir insanım :m

Related Posts with Thumbnails

...

ilet:

ytravisbickle@hotmail.com

Sayfalar

telif falan istemiyorum, iyi eğlenceler... Blogger tarafından desteklenmektedir.